- Bu konu 24 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
24 Eylül 2011: 18:56 #797182
Anonim
daha mükemmel ve bütün etrafı mucizâne hikmetle dolu şu saray-ı âlemin içine, inkâr-ı ulûhiyete giden tabiiyyun fikrini taşıyan vahşî bir insan girer. Daire-i mümkinat haricinde olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun eser-i san’atı olduğunu düşünmeyerek ve Ondan i’râz ederek, daire-i mümkinat içinde, kader-i İlâhînin yazar bozar bir levhası hükmünde ve kudret-i İlâhiyenin kavânîn-i icraatına tebeddül ve tagayyür eden bir defteri olabilen ve pek yanlış ve hata olarak “tabiat” namı verilen bir mecmua-i kavânîn-i âdât-ı İlâhiye ve bir fihriste-i san’at-ı Rabbâniyeyi görür. Ve der ki: “Madem bu eşya bir sebep ister. Hiçbir şeyin bu defter gibi münasebeti görünmüyor. Çendan hiçbir cihetle akıl kabul etmez ki, gözsüz, şuursuz, kudretsiz bu defter, rububiyet-i mutlakanın işi olan ve hadsiz bir kudreti iktiza eden icadı yapamaz. Fakat madem Sâni-i Kadîmi kabul etmiyorum; öyleyse, en münasibi, ‘Bu defter bunu yapmış ve yapar’ diyeceğim” der. Biz de deriz:
Ey ahmaku’l-humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak. Zerrattan seyyârâta kadar bütün mevcudat, ayrı ayrı lisanlarla şehadet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni-i Zülcelâli gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkaş-ı Ezelînin cilvesini gör, fermanına bak, Kur’ân’ını dinle, o hezeyanlardan kurtul.
İKİNCİ MİSAL: Gayet vahşî bir adam, muhteşem bir kışla dairesine girer. Gayet muntazam bir ordunun umumî, beraber talimlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider, bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşahede eder. Onun kaba, vahşî aklı, bir
[TR]
[TABLE]
[TD]Nakkaş-ı Ezelî: başlangıcı olmayan ve bütün varlıkları bir nakış halinde yaratan Allah[/TD]
[TD]Sâni-i Kadîm: ezelden beri var olan ve varlıkları sa’natlı bir şekilde yaratan Cenâb-ı Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı olarak yaratan Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Zât, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahmaku’l-humaka: ahmakların en ahmakı[/TD]
[TD]alay: taburlardan meydana gelen askerî birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i mümkinat: yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem[/TD]
[TD]eser-i san’at: sanat eseri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşya: varlıklar[/TD]
[TD]ferman: emir, buyruk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fihriste-i san’at-ı Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın sanatlı bir şekilde yarattığı varlıkların özeti ve listesi[/TD]
[TD]fırka: tümen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]haricinde: dışında[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hezeyan: boş söz, saçmalama[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: yaratma[/TD]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkâr-ı ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ı inkâr fikri[/TD]
[TD]i’râz etmek: yüz çevirmek, başka tarafa dönmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kader-i İlâhî: İlâhî kader, Allah’ın kader kanunu[/TD]
[TD]kavânîn-i icraat: kâinattaki, tabiattaki İlâhî icraat ve faaliyet kanunları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç ve iktidar[/TD]
[TD]kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil[/TD]
[TD]mecmua-i kavânîn-i âdât-ı İlâhiye: Allah’ın kainata koyduğu, devam eden kanunların tamamı; İlâhî âdetler ve kanunların toplamı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mucizâne: mucizeli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhteşem: ihtişamlı, görkemli[/TD]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: ilgi, bağlantı[/TD]
[TD]münasib: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede etmek: gözlemlemek[/TD]
[TD]nefer: asker, er[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet-i mutlaka: Allah’ın herşeyi kuşatan, kayıtsız ve sınırsız egemenliği, yaratıcılığı, terbiyesi[/TD]
[TD]saray-ı âlem: âlem sarayı; bir saray gibi inceliklerle yaratılmış olan âlem, kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyârât: gezegenler[/TD]
[TD]tabiiyyun: her şeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabur: bölüklerden meydana gelen askerî birlik[/TD]
[TD]tagayyür: başkalaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahammuk etmek: ahmaklık dersi almak[/TD]
[TD]talim: eğitim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebeddül: değişim [/TD]
[TD]umumî: genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahşî: ilkel[/TD]
[TD]zerrat: zerreler, atomlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]çendan: gerçi[/TD]
[TD]şehadet etmek: şahitlik, tanıklık etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur: bilinç, anlayış[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 18:57 #797183Anonim
kumandanın, devletin nizâmâtıyla ve kanun-u padişahî ile o kumandanın emrini, kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayalî ip ne kadar harikalı bir ip olduğunu düşünür, hayrette kalır.
Sonra gider, Ayasofya gibi gayet muazzam bir camie, Cuma gününde dahil olur. O cemaat-i Müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek oturduklarını müşahede eder. Mânevî ve semâvî kanunların mecmuundan ibaret olan şeriatı ve Şeriat Sahibinin emirlerinden gelen mânevî düsturlarını anlamadığından, o cemaatin maddî iplerle bağlandığını ve o acip ipler onları esir edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşî, insan suretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.
İşte, aynı bu misal gibi, Sultan-ı Ezel ve Ebedin hadsiz cünudunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve o Mâbûd-u Ezelînin muntazam bir mescidi olan şu kâinata, mahz-ı vahşet olan inkârlı fikr-i tabiatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultan-ı Ezelînin hikmetinden gelen nizâmât-ı kâinatın mânevî kanunlarını birer maddî madde tasavvur ederek ve saltanat-ı rububiyetin kavânîn-i itibariyesi ve o Mâbûd-u Ezelînin şeriat-ı fıtriye-i kübrâsının, mânevî ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düsturlarını, birer mevcud-u haricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret-i İlâhiyenin yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan o kanunları ikame etmek ve ellerine icad vermek, sonra da onlara “tabiat” namını takmak ve yalnız bir cilve-i kudret-i Rabbâniye olan kuvveti, bir zîkudret ve müstakil bir kadîr telâkki etmek, misaldeki vahşîden bin defa aşağı bir vahşettir.
Elhasıl, tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa olsa
[TR]
[TABLE]
[TD]Ayasofya: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Mâbûd-u Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve ibadete layık olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan[/TD]
[TD]Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acip: hayret verici[/TD]
[TD]ahkâm: hükümler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemaat-i Müslimîn: Müslüman cemaat[/TD]
[TD]cilve-i kudret-i Rabbâniye: Rabbânî kudret ve iradenin yansıması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cünud: askerler[/TD]
[TD]düstur: kanun, prensip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: özet olarak[/TD]
[TD]fikr-i tabiat: her şeyi tabiatın yarattığını kabul eden düşünce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[TD]hakikatsiz: asılsız, bir gerçeğe dayanmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak anlamlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması; yüksek bilgi[/TD]
[TD]icad vermek: yaratma özelliğini vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ikâme etmek: yerine koymak[/TD]
[TD]inkâr etmek: inanmamak, reddetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kadîr: güç ve iktidar sahibi[/TD]
[TD]kanun-u padişahî: padişah kanunu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavânîn-i itibariye: maddî varlığı olmayan kanunlar kanunlar[/TD]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudreti[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahz-ı vahşet: tam bir ilkellik[/TD]
[TD]maskara: gülünç, rezil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmuu: bir şeyin tamamı[/TD]
[TD]mevcud-u haricî: gözle görülür şekilde maddî bir yapıya sahip olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan[/TD]
[TD]muazzam: azametli, çok büyük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[TD]münkir: inkârcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede etmek: gözlemlemek[/TD]
[TD]nizâmât: kanunlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizâmât-ı kâinat: kâinattaki düzenler[/TD]
[TD]saltanat-ı rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî[/TD]
[TD]tabiiyyun: herşeyi tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahayyül etmek: hayal etmek[/TD]
[TD]tasavvur etmek: düşünmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telâkki etmek: kabul etmek, algılamak[/TD]
[TD]vahşî: ilkel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud-u ilmî: ilmî varlık, maddî varlığı olmayan, ilmen var olan şey[/TD]
[TD]zîkudret: kudretli, güçlü, kuvvetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[TD]şeriat: İlâhî kanun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat-ı fıtriye-i kübrâ: kâinattaki düzen ve intizamı sağlayan, bütün varlıkların tabi olduğu büyük kanun; tabiat kanunlarının bütünü[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 19:01 #797186Anonim
vermek mümtenidir, muhaldir. Ve herşeyi doğrudan doğruya Vâcibü’l-Vücuda vermek vâciptir, zarurîdir. Elhamdü lillâhi ale’l-îmân 1 deyip iman ediyorum.
“Yalnız bir şüphem var: Cenâb-ı Hakkın Hâlık olduğunu kabul ediyorum. Fakat bazı cüz’î esbabın ehemmiyetsiz şeylerde icada müdahaleleri ve bir parça medh ü senâ kazanmaları, saltanat-ı rububiyetine ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir mi?”
Elcevap: Bazı risalelerde gayet kat’î ispat ettiğimiz gibi, hâkimiyetin şe’ni, müdahaleyi reddetmektir. Hattâ, en ednâ bir hâkim, bir memur, daire-i hâkimiyetinde oğlunun müdahalesini kabul etmiyor. Hattâ, hâkimiyetine müdahale tevehhümüyle, bazı dindar padişahlar, halife oldukları halde mâsum evlâtlarını katletmeleri, bu redd-i müdahale kanununun hâkimiyette ne kadar esaslı hükmettiğini gösteriyor. Bir nahiyede iki müdürden tut, tâ bir memlekette iki padişaha kadar, hâkimiyetteki istiklâliyetin iktiza ettiği men-i iştirak kanunu, tarih-i beşerde çok acip hercümerc ile kuvvetini göstermiş.
Acaba âciz ve muavenete muhtaç insanlardaki âmiriyet ve hâkimiyetin bir gölgesi bu derece müdahaleyi reddetmeyi ve başkasının müdahalesini men etmeyi ve hâkimiyetinde iştirak kabul etmemeyi ve makamında istiklâliyetini nihayet taassupla muhafazaya çalışmayı gör; sonra, hâkimiyet-i mutlaka rububiyet derecesinde; ve âmiriyet-i mutlaka ulûhiyet derecesinde; ve istiklâliyet-i mutlaka ehadiyet derecesinde; ve istiğnâ-yı mutlak kadîriyet-i mutlaka derecesinde bir Zât-ı Zülcelâlde, bu redd-i müdahale ve men-i iştirak ve tard-ı şerik, ne derece o hâkimiyetin zarurî bir lâzımı ve vâcip bir muktezası olduğunu, kıyas edebilirsen et.
[NOT]Dipnot-1 Bize ihsan ettiği iman nimeti sebebiyle Allah’a hamd olsun.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah
[/TD]
[TD]Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Zât, Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acip: hayret verici
[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, küçük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i hâkimiyet: egemenlik, üstünlük, âmirlik dairesi
[/TD]
[TD]ednâ: basit, küçük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir varlıkta görünmesi
[/TD]
[TD]ehemmiyetsiz: önemsiz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler
[/TD]
[TD]halife: Müslümanların dinî reisi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hercümerc: karma karışıklık
[/TD]
[TD]hâkim: hükmeden
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkimiyet: hükmü ve idaresi altına alma
[/TD]
[TD]hâkimiyet-i mutlaka: sınırsız ve tam bir egemenlik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: yaratma
[/TD]
[TD]icad vermek: var etme özelliği vermek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek
[/TD]
[TD]istiklâliyet: bağımsızlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istiklâliyet-i mutlaka: kesin ve sınırsız bağımsızlık
[/TD]
[TD]istiğnâ-yı mutlak: sınırsız zenginlik, hiçbir şeye muhtaç olmama
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iştirak: ortaklık
[/TD]
[TD]kadîriyet-i mutlaka: Cenâb-ı Hakkın gücünün sınırsız olarak her şeyde görünmesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]katletmek: öldürmek
[/TD]
[TD]kat’î: kesin
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam: mevki, derece
[/TD]
[TD]medh ü senâ: övme ve yüceltme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]memur: emir altında olan, görevli
[/TD]
[TD]men-i iştirak: ortaklığı kabul etmemek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muavenet: yardım
[/TD]
[TD]muhafaza: koruma, saklama
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkânsız
[/TD]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâsum: günâhsız
[/TD]
[TD]mümteni: imkânsız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nahiye: bucak, ilçelerin bir müdürle yönetilen bölümlerinden her birisi
[/TD]
[TD]nihayet: sınırsız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]noksaniyet: noksanlık
[/TD]
[TD]redd-i müdahale kanunu: hiç kimsenin karışmasını kabul etmeme kanunu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
[/TD]
[TD]rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saltanat: hakimiyet
[/TD]
[TD]saltanat-ı rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taassup: aşırı derecede, körü körüne bağlılık
[/TD]
[TD]tard-ı şerik: ortağı, ortaklığı reddetmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarih-i beşer: insanlık tarihi
[/TD]
[TD]tevehhüm: kuruntu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, İlâhlık
[/TD]
[TD]vâcip: mutlaka gerekli olan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zarurî: zorunlu, gerekli
[/TD]
[TD]âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmiriyet: âmirlik, yöneticilik
[/TD]
[TD]âmiriyet-i mutlaka: sınırsız ve tam bir âmirlik, yöneticilik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şe’n: temel özellik
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 19:05 #797187Anonim
Amma ikinci şık şüphen ki: Bazı esbab, bazı cüz’iyâtın bazı ubudiyetlerine merci olsa, o Mâbûd-u Mutlak olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda müteveccih, zerrattan seyyârâta kadar mahlûkatın ubudiyetlerinden ne noksan gelir?
Elcevap: Şu kâinatın Hâlık-ı Hakîmi, kâinatı bir ağaç hükmünde halk edip, en mükemmel meyvesini zîşuur, ve zîşuurun içinde en câmi meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı ve semere-i hayatı olan şükür ve ibadeti, o Hâkim-i Mutlak ve Âmir-i Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinatı halk eden o Vâhid-i Ehad, bütün kâinatın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıt olarak, netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abes eder mi? Hâşâ ve kellâ, hem hikmetini ve rububiyetini inkâr ettirecek bir tarzda, mahlûkatın ibadetlerini başkalara vermeye rıza gösterir mi? Hiç müsaade eder mi? Ve hem hadsiz bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef’âliyle gösterdiği halde, en mükemmel mahlûkatının şükür ve minnettarlıklarını, tahabbüb ve ubudiyetlerini başka esbaba vermekle kendini unutturup, kâinattaki makasıd-ı âliyesini inkâr ettirir mi? Ey tabiatperestlikten vazgeçen arkadaş, haydi sen söyle.
O diyor: “Elhamdü lillâh, bu iki şüphem hallolmakla beraber, vahdâniyet-i İlâhiyeye dair ve Mâbûd-u Bilhak O olduğuna ve Ondan başkaları ibadete lâyık olmadığına o kadar parlak ve kuvvetli iki delil gösterdin ki, onları inkâr etmek, güneşi ve gündüzü inkâr etmek gibi bir mükâberedir.”

[TABLE]
[TR]
[TD]Elhamdü lillâh: Allah’a hamd olsun
[/TD]
[TD]Hâkim-i Mutlak: herşey üzerinde sınırsız egemenlik sahibi olan, Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Hakîm: her varlığı sayısız hikmetlerle yaratan Allah
[/TD]
[TD]Mâbûd-u Bilhak: hakkıyla ibadete layık olan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mâbûd-u Mutlak: ibadete layık tek varlık olan Allah
[/TD]
[TD]Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Zât, Allah
[/TD]
[TD]abes: boş ve faydasız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmi: kapsamlı, içine alan
[/TD]
[TD]cüz’iyât: bir bütünün parçaları, kısımları
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ef’âl: fiiler, davranışlar
[/TD]
[TD]ehemmiyetli: önemli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler
[/TD]
[TD]gaye-i fıtrat: yaratılış amacı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız
[/TD]
[TD]halk etmek: yaratmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hallolmak: çözümlenmek
[/TD]
[TD]hikmet: yüksek bilgi; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâşâ ve kellâ: asla ve asla
[/TD]
[TD]kâinat: evren
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: varlıklar
[/TD]
[TD]makasıd-ı âliye: yüce maksatlar, gayeler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merci: başvurulacak yer
[/TD]
[TD]minnettarlık: şükran duyma, iyilik karşısında kendini borçlu hissetme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükemmel: eksiksiz
[/TD]
[TD]mükâbere: büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeme, göz göre göre bir şeyi inkâr etme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsaade etmek: izin vermek
[/TD]
[TD]müteveccih: yönelen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]netice-i hilkat: yaratılışın sonucu
[/TD]
[TD]rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rıza: memnuniyet, hoşnutluk
[/TD]
[TD]semere-i hayat: hayatın netice ve faydaları
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere-i kâinat: kâinatın meyvesi
[/TD]
[TD]seyyârât: gezegenler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiatperestlik: herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia etme, tabiatçılık
[/TD]
[TD]tahabbüb: kendini sevdirmeye çalışma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubudiyet: kulluk
[/TD]
[TD]vahdâniyet-i İlâhiye: Allah’ın bir ve tek olması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrat: zerreler, atomlar
[/TD]
[TD]zîşuur: şuur sahibi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmir-i müstakil: bağımsız, hiçbir ortağı olmayan âmir, idareci
[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 19:07 #797188Anonim
HâtimeTabiat fikr-i küfrîsini terk eden ve imana gelen zat diyor ki:
Elhamdü lillâh, benim şüphelerim kalmadı. Yalnız merakımı mucip olan birkaç sualim var.
BİRİNCİ SUAL: Çok tembellerden ve târiküssalâtlardan işitiyoruz. diyorlar ki: “Cenâb-ı Hakkın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur’ân’da çok şiddet ve ısrarla, ibadeti terk edeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir cezayla tehdit ediyor? İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur’âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz’î hataya karşı nihayet şiddeti gösteriyor?”
Elcevap: Evet, Cenâb-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevî yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde ispat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: “Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?” Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.
Amma Kur’ân’ın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidâtı ve dehşetli cezaları ise: Nasıl ki bir padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için, âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de, ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevî bir zulüm eder. Çünkü, mevcudatın kemalleri, Sânie müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadetle tezahür eder. İbadeti terk eden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit, ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedânî ve birer âyine-i esmâ-i Rabbâniye olan mevcudatı âli makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid,
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Elhamdü lillâh: Allah’a hamd olsun
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah
[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: cansız
[/TD]
[TD]cüz’î: küçük, sınırlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyetli: önemli
[/TD]
[TD]ehemmiyetsiz: önemsiz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fikr-i küfrî: Allah’ı inkâr etmeye dayalı düşünce
[/TD]
[TD]hekim: doktor
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hukuk: haklar
[/TD]
[TD]hâtime: sonuç, son bölüm
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifade-i Kur’âniye: Kur’ân’ın kendine mahsus anlatım biçimi
[/TD]
[TD]istikamet: doğru gidiş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itidal: her konuda orta yolu tutma, aşırıya kaçmama
[/TD]
[TD]kemal: mükemmellik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam: mevki, konum
[/TD]
[TD]mektub-u Samedânî: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eser
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar
[/TD]
[TD]mucip: gerektirici
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza etmek: korumak, saklamak
[/TD]
[TD]mukabil: karşılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânen: mânevî olarak
[/TD]
[TD]müteveccih: yönelen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: sonsuz
[/TD]
[TD]nâfi: faydalı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]raiyet: halk, tabi olanlar
[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi
[/TD]
[TD]tecavüz: haddi aşma, saldırma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tehdidât: tehditler
[/TD]
[TD]tenzil etmek: indirmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terk-i ibadet: ibadet etmeyi terk etme
[/TD]
[TD]tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak
[/TD]
[TD]tiryak: derman, ilâç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]târiküssalât: namaz kılmayı terk eden kimse
[/TD]
[TD]zecretmek: sakındırmak, yasaklamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulüm: haksızlık
[/TD]
[TD]âdi: basit, sıradan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âli: yüce
[/TD]
[TD]âyine-i esmâ-i Rabbâniye: bütün varlıkları idare, tedbir ve terbiye eden Allah’ın isimlerinin aynası
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 19:09 #797189Anonim
perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder, kemâlâtını inkâr ve tecavüz eder.
Evet, herkes kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenâb-ı Hak, insanı kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş; o âlemin rengini, o insanın itikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ, gayet meyus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve meyus suretinde görür. Gayet sürurlu ve neş’eli, müjdeli ve kemâl-i neş’esinden gülen bir adam, kâinatı neş’eli, güler gördüğü gibi; mütefekkirâne ve ciddî bir surette ibadet ve tesbih eden adam, mevcudatın hakikaten mevcut ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkârla ibadeti terk eden adam, mevcudatı, hakikat-i kemâlâtına tamamıyla zıt ve muhalif ve hata bir surette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder.
Hem o târiküssalât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiye ve meşiet-i Rabbâniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.
Elhasıl, ibadeti terk eden hem kendi nefsine zulmeder—nefis ise Cenâb-ı Hakkın abdi ve memlûküdür—hem kâinatın hukuk-u kemâlâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasıl ki küfür, mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemâlâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstehak olur.
İşte bu istihkakı ve mezkûr hakikati ifade etmek için, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, mucizâne bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-i belâgat olan mutabık-ı mukteza-yı hale mutabakat ediyor.
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abd: kul[/TD]
[TD]elhasıl: kısaca, özetle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma[/TD]
[TD]gaye-i fıtrat: yaratılış amacı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: çok[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, esas[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i belâgat: güzel ve özlü ifade gerçeği[/TD]
[TD]hakikat-i kemalât: ilâhî mükemmelliğin gerçeği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikaten: gerçekten[/TD]
[TD]hikmet-i İlâhiye: Allah’ın gözettiği fayda ve gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hukuk: haklar[/TD]
[TD]hukuk-u kemâlât: İlâhî kemâlâtın bizden istediği haklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar etmek: seçmek, dilemek[/TD]
[TD]istihkak: hak etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itikad-ı kalbî: kalben inanma[/TD]
[TD]kemâl-i neş’e: tam bir neşe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler[/TD]
[TD]keşfetmek: gizli bir şeyi açığa çıkarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]küfür: Allah’ı inkâr etme, inançsızlık, dinsizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]matemli: yaslı, hüzünlü[/TD]
[TD]memluk: köle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mevcut: var[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyus: ümitsiz[/TD]
[TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşiet-i Rabbâniye: Cenâb-ı Hakkın kendisine özel istek, arzu ve muradı[/TD]
[TD]mikyas: ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[TD]mucizâne: mucizeli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: zıt, aykırı[/TD]
[TD]mutabakat: uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutabık-ı mukteza-yı hâl: hâlin gereğine uygun[/TD]
[TD]mâlik: sahip olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstehak: hak etmiş, layık[/TD]
[TD]mütefekkirâne: tefekkür ederek, Allah’ı düşünürek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: kişinin kendisi[/TD]
[TD]nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]netice-i hilkat: yaratılışın sonucu[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
[TD]tahkir etmek: aşağılamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarz-ı ifade: ifade etme tarzı[/TD]
[TD]tecavüz etmek: haddi aşmak, saldırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telâkki etmek: kabul etmek[/TD]
[TD]terk-i ibadet: Allah’a kulluk etmeyi bırakma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesbih eden: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anan[/TD]
[TD]tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevehhüm etmek: zannetmek[/TD]
[TD]târiküssalât: namaz kılmayı terk eden kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulmetmek: kötülük etmek[/TD]
[TD]zulüm: haksızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 19:16 #797192Anonim
İKİNCİ SUAL: Tabiattan vazgeçen ve imana gelen zat diyor ki: “Her mevcut, her cihette, her işinde ve herşeyinde ve her şe’ninde meşiet-i İlâhiyeye ve kudret-i Rabbâniyeye tâbi olması, çok azîm bir hakikattir. Azameti cihetinde dar zihinlerimize sıkışmıyor. Halbuki gözümüzle gördüğümüz bu nihayet derecede mebzuliyet, hem hilkat ve icad-ı eşyadaki hadsiz suhulet, hem sabık burhanlarınızla tahakkuk eden, vahdet yolundaki icad-ı eşyada nihayet derecede kolaylık ve suhulet, hem nass-ı Kur’ân ile beyan edilen
مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ 1
وَمَآ اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ 2gibi âyetlerin sarahaten gösterdikleri nihayet derecede kolaylık, o hakikat-i azîmeyi, en makbul ve en mâkul bir mesele olduğunu gösteriyorlar. Bu kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?”
Elcevap: Yirminci Mektubun Onuncu Kelimesi olan 3 وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ beyanında, o sır gayet vâzıh ve kat’î ve mukni bir tarzda beyan edilmiş. Hususan o mektubun zeylinde daha ziyade vuzuhla ispat edilmiş ki, bütün mevcudat, Sâni-i Vâhide isnad edildiği vakit, birtek mevcut hükmünde kolaylaşır. Eğer Vâhid-i Ehade verilmezse, birtek mahlûkun icadı bütün mevcudat kadar müşkülleşir. Ve bir çekirdek, bir ağaç kadar suubetli olur.
Eğer Sâni-i Hakikîsine verilse, kâinat bir ağaç gibi ve ağaç bir çekirdek gibi ve Cennet bir bahar gibi ve bahar bir çiçek gibi kolaylaşır, suhulet peydâ eder.
[NOT]Dipnot-1 “Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.” Lokman Sûresi, 31:28.
Dipnot-2 “Kıyametin gerçekleşmesi göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.
Dipnot-3 “…O herşeye hakkıyla kadirdir.” Rum Sûresi, 30:50.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Sâni-i Hakikî: her şeyin gerçek anlamda san’atkârı ve yaratıcısı olan Allah
[/TD]
[TD]Sâni-i Vâhid: bir ve tek olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah
[/TD]
[TD]azamet: büyüklük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azîm: büyük, yüce
[/TD]
[TD]beyan etme: açıklama, anlatım
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz delil
[/TD]
[TD]cihet: yön
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız
[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, esas
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i azîme: büyük gerçek
[/TD]
[TD]hikmet: sebep, ince sır
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilkat: yaratılış
[/TD]
[TD]hususan: özellikle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme, yaratma
[/TD]
[TD]icad-ı eşya: eşyaya vücut vermek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isnad edilmek: dayandırılmak
[/TD]
[TD]kat’î: kesin
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret-i Rabbâniye: her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın sonsuz gücü
[/TD]
[TD]kâinat: evren
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: varlık
[/TD]
[TD]makbul: kabul edilen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebzuliyet: çokluk, bolluk
[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcut: varlık
[/TD]
[TD]meşiet-i İlâhiye: Allah’ın dilemesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukni: ikna edici
[/TD]
[TD]mâkul: akla uygun
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkülleşmek: zorlaşmak
[/TD]
[TD]nass-ı Kur’ân: Kur’ân’ın kesin ve açık hükmü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: son
[/TD]
[TD]sabık: geçen, önceki
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sarahaten: açıkça
[/TD]
[TD]suhulet peydâ etmek: kolaylaşmak, kolaylık meydana gelmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suubetli: zor
[/TD]
[TD]sûhûlet: kolaylık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi
[/TD]
[TD]tahakkuk eden: gerçekleşen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbi olmak: bağlı olmak
[/TD]
[TD]vahdet: Allah’ın birliğinin bütün varlıklarda görülmesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vuzuh: açıklık
[/TD]
[TD]vâzıh: açık, aşikâr
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeyl: ek, ilave
[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
[/TD]
[TD]şe’n: temel özellik
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 19:17 #797193Anonim
Ve bilmüşahede görünen hadsiz mebzuliyet ve ucuzluğun ve her nev’in suhuletle kesret-i efradı bulunmasının ve kesret-i suhulet ve sür’atle muntazam, san’atlı, kıymetli mevcudatın kolayca vücuda gelmesinin sırlarına medar olan ve hikmetlerini gösteren yüzer delillerinden ve başka risalelerde tafsilen beyan edilen bir ikisine muhtasar bir işaret ederiz.
Meselâ, nasıl ki yüz nefer bir zâbitin idaresine verilse, bir neferin yüz zâbitin idarelerine verilmesinden yüz derece daha kolay olduğu gibi; bir ordunun teçhizat-ı askeriyesi bir merkez, bir kanun, bir fabrika ve bir padişahın emrine verildiği vakit, adeta kemiyeten bir neferin teçhizatı kadar kolaylaştığı gibi, bir neferin teçhizat-ı askeriyesi müteaddit merkezlere, müteaddit fabrikalara, müteaddit kumandanlara havalesi de, adeta bir ordunun teçhizatı kadar kemiyeten müşkilâtlı oluyor. Çünkü birtek neferin teçhizatı için, bütün orduya lâzım olan fabrikaların bulunması gerektir.
Hem bir ağacın, sırr-ı vahdet cihetiyle, bir kökte, bir merkezde, bir kanunla mevâdd-ı hayatiyesi verildiğinden, binler meyve veren o ağaç, bir meyve kadar suhuletli olduğu bilmüşahede görünür. Eğer vahdetten kesrete gidilse, herbir meyveye lâzım mevâdd-ı hayatiye başka yerden verilse, herbir meyve bir ağaç kadar müşkilât peydâ eder. Belki ağacın bir enmûzeci ve fihristesi olan birtek çekirdek dahi, o ağaç kadar suubetli olur. Çünkü bir ağacın hayatına lâzım olan bütün mevâdd-ı hayatiye birtek çekirdek için de lâzım oluyor.
İşte bu misaller gibi yüzler misaller var, gösteriyorlar ki, vahdette nihayet derecede suhuletle vücuda gelen binler mevcut, şirkte ve kesrette birtek mevcuttan daha ziyade kolay olur. Sair risalelerde bu hakikat iki kere iki dört eder derecede ispat edildiğinden, onlara havale edip, burada yalnız bu suhulet ve kolaylığın ilim ve kader-i İlâhî ve kudret-i Rabbâniye nokta-i nazarında gayet mühim bir sırrını beyan edeceğiz. Şöyle ki:
Sen bir mevcutsun. Eğer Kadîr-i Ezelîye kendini versen, bir kibrit çakar gibi, hiçten, yoktan, bir emirle, hadsiz kudretiyle, seni bir anda halk eder. Eğer sen
[TR]
[TABLE]
[TD]Kadîr-i Ezelî: herşeye gücü yeten, varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmüşahede: görüldüğü gibi[/TD]
[TD]cihet: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enmûzec: örnek[/TD]
[TD]fihriste: içindekiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, esas[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
[TD]hikmet: sebep, gaye, hedef[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilip takdir etmesi, plânlaması[/TD]
[TD]kemiyeten: sayısal olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret: çokluk[/TD]
[TD]kesret-i efrad: fertlerin çokluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret-i sûhûlet: herşeyde kolaylığın bulunması[/TD]
[TD]kudret: güç, kuvvet, iktidar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret-i Rabbâniye: her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın sonsuz kudreti[/TD]
[TD]kıymetli: değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebzuliyet: çokluk, bolluk[/TD]
[TD]medar olan: dayanak noktası olan, kaynak olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mevcut: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevâdd-ı hayatiye: hayat için gerekli maddeler[/TD]
[TD]muhtasar: kısa, özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaddit: çok sayıda[/TD]
[TD]müşkilât peydâ etmek: zorluk kazanmak, zorlaşmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkilâtlı: zor[/TD]
[TD]nefer: asker, er[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’: tür, çeşit[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i nazar: bakış açısı[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]suubetli: zor[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sûhûletli: kolay[/TD]
[TD]sür’atle: hızla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı vahdet: birlik sırrı[/TD]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teçhizat: cihazlar, donanımlar[/TD]
[TD]teçhizat-ı askeriye: askeri donanım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik; Allah’ın birliğinin bütün varlıklarda görülmesi[/TD]
[TD]vücuda gelmek: var olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]zâbit: subay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şirk: Allah ortak koşma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 19:19 #797194Anonim
kendini Ona vermezsen, belki esbab-ı maddiyeye ve tabiata isnad etsen, o vakit sen, kâinatın muntazam bir hülâsası, meyvesi ve küçük bir fihristesi ve listesi olduğundan; seni yapmak için kâinatı ve anâsırı ince elekle eleyip hassas ölçülerle aktâr-ı âlemden senin vücudundaki maddeleri toplamak lâzım gelir. Çünkü esbab-ı maddiye yalnız terkip eder, toplar. Kendilerinde bulunmayanı hiçten, yoktan yapamadıkları, bütün ehl-i akıl yanında musaddaktır. Öyleyse, küçük bir zîhayatın cismini aktâr-ı âlemden toplamaya mecbur olurlar. İşte vahdette ve tevhidde ne kadar kolaylık ve şirkte ve dalâlette ne kadar müşkilât var olduğunu anla.
İkincisi: İlim noktasında hadsiz bir suhulet vardır. Şöyle ki:
Kader, ilmin bir nev’idir ki, herşeyin mânevî ve mahsus kalıbı hükmünde bir miktar tayin eder. Ve o miktar-ı kaderî, o şeyin vücuduna bir plân, bir model hükmüne geçer. Kudret icad ettiği vakit, gayet suhuletle, o kaderî miktar üstünde icad eder. Eğer o şey muhit ve hadsiz ve ezelî bir ilmin sahibi olan Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, sabıkan geçtiği gibi, binler müşkilât değil, belki yüz muhâlât ortaya düşer. Çünkü o miktar-ı kaderî ve miktar-ı ilmî olmazsa, binler haricî ve maddî kalıplar, küçücük bir hayvanın cesedinde istimal edilmek lâzım gelir.
İşte vahdette nihayetsiz kolaylık ve dalâlette ve şirkte hadsiz müşkilâtın bir sırrını anla, وَمَآ اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَب1 âyeti ne kadar hakikatli ve doğru ve yüksek bir hakikati ifade ettiğini bil.
ÜÇÜNCÜ SUAL: Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedî diyor ki: “Şu zamanda çok ileri giden feylesoflar diyorlar ki: ‘Hiçten, hiçbir şey icad edilmiyor ve hiçbir şey idam edilmiyor; yalnız bir terkip, bir tahlildir ki, kâinat fabrikasını işlettiriyor.’”
[NOT]Dipnot-1 “Kıyametin gerçekleşmesi göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah[/TD]
[TD]aktâr-ı âlem: âlemin dört bir yanı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]anâsır: unsurlar, elementler[/TD]
[TD]cisim: beden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr[/TD]
[TD]ehl-i akıl: akıl sahipleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı maddiye: maddî sebepler[/TD]
[TD]ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feylesof: filozof, felsefeci[/TD]
[TD]fihriste: , içindekiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hakikatli: gerçeğe dayalı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haricî: dıştan görülen[/TD]
[TD]hülâsa: öz, özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad etmek: yaratmak, var etmek[/TD]
[TD]idam edilme: yok edilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
[TD]istimal edilmek: kullanılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, planlaması[/TD]
[TD]kaderî: kaderde olan, Allah tarafından belirlenen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecbur olmak: zorunlu olmak[/TD]
[TD]miktar-ı ilmî: İlâhî ilim ile belirlenen ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]miktar-ı kaderî: Allah tarafından kader çerçevesinde takdir edilmiş, belirlenmiş ölçü[/TD]
[TD]muhit: herşeyi içine alan, kuşatan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhâlât: imkânsız olan şeyler[/TD]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musaddak: tasdik edilmiş, doğrulanmış[/TD]
[TD]mühtedî: hidâyete eren, iman eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkilât: zorluklar[/TD]
[TD]nev’: tür, çeşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sınırsız[/TD]
[TD]sabıkan: bundan önce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sûhûlet: kolaylık[/TD]
[TD]tabiat: canlı, cansız varlıklar, doğa[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahlil: dağılma, ayrışma[/TD]
[TD]tayin etmek: belirlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terkip: düzenleme, bir araya getirme[/TD]
[TD]terkip etmek: düzenlemek, bir araya getirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme, Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[TD]vahdet: Allah’ın birliğinin bütün varlıklarda görülmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: beden, varlık[/TD]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[TD]şirk: Allah’a ortak koşma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 19:23 #797195Anonim
Elcevap: Nur-u Kur’ân ile mevcudata bakmayan feylesofların en ileri gidenleri bakmışlar ki, tabiat ve esbab vasıtasıyla bu mevcudatın teşekkülât ve vücutlarını—sabıkan ispat ettiğimiz tarzda—imtinâ derecesinde müşkilâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar.
Bir kısmı Sofestâî olup, insanın hassası olan akıldan istifa ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, kâinatın vücudunu inkâr etmeyi, hattâ kendilerinin vücutlarını dahi inkâr etmesini, dalâlet mesleğinde esbab ve tabiatın icad sahibi olmalarından daha ziyade kolay gördüklerinden, hem kendilerini, hem kâinatı inkâr edip cehl-i mutlaka düşmüşler.
İkinci güruh bakmışlar ki, dalâlette, esbab ve tabiat mûcid olmak noktasında, bir sinek ve bir çekirdeğin icadı, hadsiz müşkilâtı var. Ve tavr-ı aklın haricinde bir iktidar iktiza ediyor. Onun için, bilmecburiye, icadı inkâr ediyorlar, “Yoktan var olmaz” diyorlar. Ve idamı da muhal görüyorlar, “Var yok olmaz” hükmediyorlar. Yalnız, harekât-ı zerrat ile, tesadüf rüzgârlarıyla bir terkip ve tahlil ve dağılmak ve toplanmak suretinde bir vaziyet-i itibariye tahayyül ediyorlar.
İşte, sen gel, ahmaklığın ve cehaletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları gör! Ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve eçhel yaptığını bil, ibret al.
Acaba her senede dört yüz bin envâı birden zemin yüzünde icad eden; ve semâvat ve arzı altı günde halk eden; ve altı haftada, her baharda, kâinattan daha san’atlı, hikmetli, zîhayat bir kâinatı inşa eden bir kudret-i ezeliye, bir ilm-i ezelînin dairesinde plânları ve miktarları taayyün eden mevcudat-ı ilmiyeyi, göze göstermeyen bir ecza ile yazılan ve görünmeyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir ecza misilli, gayet kolay o mâdûmât-ı hariciye olan mevcudat-ı ilmiyeye vücud-u haricî vermeyi o kudret-i ezeliyeden uzak görmek ve icadı inkâr etmek, evvelki güruh olan Sofestâîlerden daha ziyade ahmakane ve cahilânedir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Kadîr-i Ezelîye: herşeye gücü yeten, varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah
[/TD]
[TD]Nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için her şeyi, hattâ kendini dahi inkâr edenler
[/TD]
[TD]ahmakane: ahmakça
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yeryüzü
[/TD]
[TD]bilmecburiye: zorunlu olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cahilâne: cahilce, bilgisizce
[/TD]
[TD]cehalet: cahillik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cehl-i mutlak: sonsuz bir cahillik
[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, inkârcılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]echel: çok cahil
[/TD]
[TD]ecza: kimyasal bir madde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: türler, çeşitler
[/TD]
[TD]esbab: sebepler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feylesof: filozof, felsefeci
[/TD]
[TD]güruh: grup, topluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız
[/TD]
[TD]halk etmek: yaratmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harekât-ı zerrat: zerrelerin, atomların hareketleri
[/TD]
[TD]hassa: temel özellik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmetli: belli bir amaç ve hedefe yönelik olma
[/TD]
[TD]icad: var etme, yaratma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idam: yokluk, hiçlik
[/TD]
[TD]iktidar: güç, kuvvet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek
[/TD]
[TD]ilm-i ezelî: Cenâb-ı Hakkın ezelden beri var olan sonsuz ilmi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtinâ: imkânsızlık
[/TD]
[TD]inşa etmek: yaratmak, yapmak, meydana getirmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret-i ezeliye: Allah’ın ezelden beri var olan sonsuz kudreti
[/TD]
[TD]maskara: gülünç, rezil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar
[/TD]
[TD]mevcudat-ı ilmiye: başkası tarafından görünmeyen, Allah’ın ilim dairesindeki varlıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misilli: benzeri
[/TD]
[TD]muhal: imkansızlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâdûmât-ı hariciye: maddeten yok olan ancak ilim plânında var olan şeyler
[/TD]
[TD]mûcid: yoktan var eden, yaratan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkilât: zorluklar
[/TD]
[TD]sabıkan: bundan önce
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler
[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]süflî: alçak, âdi
[/TD]
[TD]taayyün etmek: belirlenmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: canlı cansız varlıklar, doğa, maddî âlem
[/TD]
[TD]tahayyül etmek: hayal etmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahlil: çözümleme, dağılma, ayrışma
[/TD]
[TD]tavr-ı akıl: aklın anlayabileceği kapasite
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terkip: düzenlenme, bir araya getirme
[/TD]
[TD]teşekkülât: oluşumlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet-i itibariye: göreceli bir durum
[/TD]
[TD]vücud-u haricî: maddî vücut, beden
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut: varlık
[/TD]
[TD]zemin: yer
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[TD]zîhayat: canlı
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Eylül 2011: 19:26 #797197Anonim
Bu bedbahtlar, âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz-ü ihtiyarîden başka ellerinde olmayan, firavunlaşmış kendi nefisleri hiçbir şeyi idam ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi hiçten, yoktan icad edemediklerinden ve güvendikleri esbab ve tabiatın ellerinde hiçten icad gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar: “Yoktan var olmaz, var da yok olmaz” deyip, bu bâtıl ve hata düsturu Kadîr-i Mutlaka teşmil etmek istiyorlar.
Evet, Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda icadı var:
Biri ihtirâ’ ve ibdâ’ iledir. Yani hiçten, yoktan vücut veriyor ve ona lâzım herşeyi de hiçten icad edip eline veriyor.
Diğeri inşa ile, san’at iledir. Yani, kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakik hikmetler için, kâinatın anâsırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor; her emrine tâbi olan zerratları ve maddeleri, rezzâkiyet kanunuyla onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.
Evet, Kadîr-i Mutlakın iki tarzda, hem ibdâ’, hem inşa suretinde icadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek en kolay, en suhuletli, belki daimî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin envâ-ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten var eden bir kudrete karşı “Yoğu var edemez” diyen adam, yok olmalı!
Tabiatı bırakan ve hakikate geçen zat diyor ki: “Cenâb-ı Hakka zerrat adedince şükür ve hamd ve senâ ediyorum ki, kemâl-i imanı kazandım, evham ve dalâletlerden kurtuldum ve hiçbir şüphem de kalmadı. Elhamdü lillâhi alâ dîni’l-İslâm ve kemâli’l-îmân.” 1
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 2
[NOT]Dipnot-1 Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah’a hamd olsun!
Dipnot-2 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah
[/TD]
[TD]ahmaklık: akılsızlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahval: durumlar
[/TD]
[TD]anâsır: unsurlar, elementler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedbaht: talihsiz, bahtsız
[/TD]
[TD]bâtıl: gerçek olmayan, yalan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön
[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade
[/TD]
[TD]daimî: devamlı, sürekli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dakik: ince, derin
[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inkârcılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kanun
[/TD]
[TD]envâ-ı zîhayat: canlı türleri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler
[/TD]
[TD]esmâ: isimler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evham: kuruntular, şüpheler
[/TD]
[TD]firavunlaşmış: firavun gibi kendisini üstün gören, tanrılık iddiasında bulunan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek, esas
[/TD]
[TD]hamd: övgü ve şükür
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: sebep, gaye
[/TD]
[TD]ibdâ’: var etme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad etmek: var etmek, yaratmak
[/TD]
[TD]ihtirâ’: bir şeyin hiçten, yaratılması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşa: var olan şeylerle farklı varlıklar yaratma
[/TD]
[TD]kemâl-i hikmet: Allah’ın istediği şeyi dilediği şekilde eksiksiz olarak yapması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i iman: tam ve mükemmel bir iman
[/TD]
[TD]keyfiyat: özellikler, nitelikler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: Allah’ın bütün âlemleri kuşatan güç ve iktidarı
[/TD]
[TD]mahlûkat: varlıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar
[/TD]
[TD]nefis: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rezzâkiyet: rızık vericilik
[/TD]
[TD]senâ: övgü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sûhûletli: kolay
[/TD]
[TD]sıfat: özellik, vasıf
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşmil etmek: kapsamı içine aldırmak
[/TD]
[TD]vücut vermek: yok olan bir şeyi var etmek, yaratmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrat: zerreler, atomlar
[/TD]
[TD]âciz-i mutlak: son derece güçsüz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.