• Bu konu 26 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
13 yazı görüntüleniyor - 16 ile 28 arası (toplam 28)
  • Yazar
    Yazılar
  • #791759
    Anonim

      tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bom boş, hep nazik vazifeler muattal kalmış, ahlâkları sukut etmiş ki, kapıda bu sureti almışlardır.

      Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki, kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim, niçin o öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik. Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifelerle saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar, sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet lâtif san’atlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En yukarıda efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatini temin için ve kendi kemâlâtı ve terakkiyâtı için, kendine has ve ulvî vazifelerle iştigal ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, yasak demediler, gezebildim.

      Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum.

      Dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalâletindir.
      Diğerleri, namuslu Müslüman büyüklerinindir.”

      Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “Said” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemâl-i taaccübümden bağırarak aklım başıma geldi, ayıldım.

      İşte, o vakıa-i hayaliyeyi sana tabir edeceğim. Allah hayır etsin.

      İşte, o şehir ise, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve medine-i medeniyet-i insaniyedir. O saraylar, herbirisi birer insandır. O saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letâif ve nefis ve hevâ ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye gibi şeylerdir. Herbir insanda herbir lâtifenin ayrı ayrı vazife-i ubûdiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve hevâ, kuvve-i şeheviye ve gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letâifi nefis ve hevâya musahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur, terakki değildir.

      bedbaht: talihsiz berzah: kabir âlemi
      cami’: kapsayan, içine alan (bk. c-m-a) cazibedarlık: çekicilik
      celb etmek: çekmek cihazat: cihazlar, donanım
      cihâzât-ı mâneviye: mânevî duygular (bk. a-n-y) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e)
      ehemmiyetli: önemli ehl-i dalâlet: sapıklık ve inkâr ehli (bk. ḍ-l-l)
      evâmir-i Kur’âniye: Kur’ân’ın emirleri hadsiz: sınırsız
      hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i daime: devamlı hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
      hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
      hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hevesât: hevesler, gelip geçici arzular
      hususî: özel imtisal: yerine getirme
      istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d) kader: Allah’ın meydana gelecek herşeyi olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r)
      kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
      kuvve: duyu kıymettar: değerli
      letâif: insanın mânevi yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f) mahiyet: öz nitelik, asıl yapı
      medar: eksen, vesile mes’uliyet-i maneviye: mânevî sorumluluk (bk. a-n-y)
      musahhar etmek: boyun eğdirmek, hizmetine vermek mübarek: bereketli (bk. b-r-k)
      münevver: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) nazar-ı dikkat: dikkatle bakış (bk. n-ẓ-r)
      nefis: can, kişinin kendisi (bk. n-f-s) nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç (bk. n-f-s)
      revnaktar: süslü, hoş, güzel sair: diğer
      sukut: düşüş, alçalma süflî: aşağı
      tefessüh: bozulma, kokuşma telezzüz: lezzetlenme, tad alma
      temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terakkî: ilerleme
      tevcih: yöneltme tevdi etmek: emânet vermek
      ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vakıa-i hayaliye: hayalî olay (bk. ḥ-y-l)
      vazife-i ubûdiyet: kulluk görevi (bk. a-b-d) yabanî: yabancı
      ziya: ışık âlem-i arzî: dünya âlemi (bk. a-l-m)
      âlem-i misal: görüntüler âlemi (bk. a-l-m; m-s̱-l) âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r)
      şecere-i bâkiye: ölümsüz ağaç (bk. b-ḳ-y) şecere-i kâinat: kainat ağacı, evren (bk. k-v-n)
      #791760
      Anonim

        Sair cihetleri sen tabir edebilirsin.

        ÜÇÜNCÜ NÜKTE

        İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa’y-i maddî itibarıyla zayıf bir hayvandır, âciz bir mahlûktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvânât-ı ehliye, insanın zaaf ve acz ve tembelliğinden birer hisse almışlardır ki, yabanî emsallerine kıyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve öküz gibi).

        Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîme misafir olmuş ki, nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış; ve hadsiz bedî masnuâtını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş; ve o misafirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyyâ etmiştir ki, o dairenin nısf-ı kutru, yani merkezden muhit hattına kadar, gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.

        İşte, eğer insan enâniyetine istinad edip, hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek, derd-i maişet içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir ve dâvâcı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerîmin izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder, sonra âlâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler.

        Evet, insana verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü, insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki, insan, cihazat ve âlât itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında, yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil; elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder.

        amel: davranış, iş ehl-i dalâlet: sapıklık ve inkâr ehli (bk. ḍ-l-l)
        elem: acı, sıkıntı fiil: iş, hareket (bk. f-a-l)
        has: özel hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların toplumsal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
        hevâ: kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme (bk. h-v-y) istirahat: rahatlık, huzur
        itibar: özellik iştigal etmek: meşgul olmak
        kemâl-i taaccüp: tam bir şaşkınlık (bk. k-m-l) kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l)
        kuvve-i gadabiye: öfke gücü kuvve-i şeheviye: şehvet gücü
        kâfir: Allah’ı veya Onun kesin olarak emrettiği şeylerden birini inkâr eden kimse (bk. k-f-r) letâif: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f)
        lâtif: ince, hoş (bk. l-ṭ-f) medine-i medeniyet-i insaniye: insanlığın uygarlık şehri
        muattal kalma: kullanılmaz olma muhabere: haberleşme
        musahhar etmek: boyun eğdirmek, hizmetine vermek nazik: ince, zarif
        nefis: can, bir kimsenin kendisi (bk. n-f-s) sair: diğer
        sa’y-i maddî: maddi çalışma sukut: düşme, alçalma
        suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tabir: yorumlama (bk. a-b-r)
        tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tedbir: idare etme, çekip çevirme (bk. d-b-r)
        terakki: ilerleme terakkiyât: ilerlemeler
        ulvî: yüce vakıa-i hayaliye: hayalî olay (bk. ḫ-y-l)
        vazife-i asliye: esas vazife vazife-i ubûdiyet: kulluk görevi (bk. a-b-d)
        vefadar: vefalı âciz: zayıf, güçsüz (bk. a-c-z)
        #791761
        Anonim

          bir mahlûktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvânât-ı ehliye, insanın zaaf ve acz ve tembelliğinden birer hisse almışlardır ki, yabanî emsallerine kıyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve öküz gibi).

          Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîme misafir olmuş ki, nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış; ve hadsiz bedî masnuâtını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş; ve o misafirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyyâ etmiştir ki, o dairenin nısf-ı kutru, yani merkezden muhit hattına kadar, gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.

          İşte, eğer insan enâniyetine istinad edip, hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek, derd-i maişet içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir ve dâvâcı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerîmin izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder, sonra âlâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler.

          Evet, insana verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü, insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki, insan, cihazat ve âlât itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında, yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil; elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder.

          Kerîm: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (bk. k-r-m) Zât-ı Kerîm: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Zât, Allah (bk. k-r-m)
          aziz: izzetli, değerli (bk. a-z-z) azîm: büyük (bk. a-z-m)
          bedî: güzel (bk. b-d-a) cihazat: cihazlar, duyu ve organlar
          cihet: yön cihâzât-ı acîbe: şaşırtıcı ve hayret verici cihazlar, duyu ve organlar
          daire-i tasarrufât: tasarruf etme dairesi, hareket alanı (bk. ṣ-r-f) derd-i maişet: geçim derdi (bk. a-y-ş)
          dua: Allah’a yalvarma, isteme (bk. d-a-v) ehlî: evcil
          elem: acı, keder elem-i zevâl: sona erme elemi (bk. z-v-l)
          emsal: benzerler (bk. m-s̱-l) enâniyet: benlik
          gaye-i hayal: hayal edilen gaye, hedef (bk. ḫ-y-l) hayat-ı bâkiye: sürekli ve kalıcı olan hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y)
          hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d)
          hayvanî: hayvanca (bk. ḥ-y-y) hayvânât-ı ehliye: evcil hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
          haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hizmetkâr: hizmetçi
          infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme (bk. f-a-l) istifade: yararlanma
          istinad: dayanma, güvenme (bk. s-n-d) letâif: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f)
          mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) masnuât: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
          muhit: çevre musahhar: emre verme
          muvakkat: geçici mâlikiyet: sahiplik (bk. m-l-k)
          müheyyâ: hazırlama nihayetsiz: sınırsız
          nisbet etme: kıyaslama (bk. n-s-b) nısf-ı kutr: yarı çap
          rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sarf etmek: harcamak
          sermaye-i ömür: ömür sermayesi temâşâ: seyretme
          teneffüs: nefeslenme, rahatlama tenezzüh: seyir ve gezinti (bk. n-z-h)
          yabanî: vahşi, evcil olmayan zaaf: zayıflık
          ziyade: çok, fazla âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi
          âlât: âletler, organlar şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
          #791762
          Anonim

            Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder.

            Demek, ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikir etse, yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsille bu hakikati beyan etmiştim. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:

            Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir.

            Evvelki hizmetkâr, on altınla âlâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesap pusulasını okumayarak, bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir tedip gördü ve dehşetli bir azap çekti.
            İşte, ednâ bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir.

            Aynen onun gibi, insandaki cihâzât-ı mâneviye ve letâif-i insaniye ki, herbirisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ, güzelliğin bütün merâtibini fark eden insan gözü; ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zâika-i lisaniyesi; ve hakaikın bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı; ve kemâlâtın bütün envâına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, âletleri nerede; hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki, hayvan kendine has bir amelde-münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus-ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf hususîdir.

            İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle, insanın hasseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peydâ etmiştir. Ve ihtiyâcâtın kesreti sebebiyle, çok çeşit çeşit hissiyat peydâ olmuştur. Ve hassasiyeti çok tenevvü

            Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) ahsen-i takvim: insanın en güzel bir şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n)
            amel: iş, fiil bedbaht: talihsiz
            beyan: açıklama (bk. b-y-n) cihaz-ı mahsus: özel duyu veya organ
            cihazat: organlar, duyular cihet: yön
            cihâzât-ı mâneviye: manevi duygular (bk. a-n-y) dehşetli: korkunç
            divanelik: akılsızlık ednâ: en aşağı, en küçük
            envâ: çeşitler, türler evvelki: önceki
            ezvâk-ı mahsusa: kendisine has, özel zevkler hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
            hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) has: özel
            hasr-ı fikir: fikir ve düşünceyi sadece birşeye yöneltme (bk. f-k-r) hasse: duyu
            hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hissiyat: hisler, duygular
            hizmetkâr: hizmetçi hususî: özel
            ihtiyâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) inbisat: genişleme, yayılma
            inkişaf: gelişme, açılma (bk. k-ş-f) kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)
            kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) letâif-i insaniye: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f)
            mahsus: özel merâtib: mertebeler, dereceler
            münhasıran: buna has olarak müştak: düşkün, iştiyaklı
            nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b) nüfuz: etki
            peydâ etme: meydana ve açığa çıkma pusula: küçük not kağıdı
            sair: diğer seyyid: efendi
            taam: yiyecek tedip: edeplendirme, ceza
            temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) temyiz: ayırd etme
            ziyade: çok, fazla zâika-i lisaniye: dilin tad alma duyusu
            âlâ: en üstün şuur: bilinç, anlayış, idrak (bk. ş-a-r)
            #791763
            Anonim

              etmiş ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makàsıda müteveccih arzulara medar olmuş; ve pek çok vazife-i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihâzâtı ziyade inbisat peydâ etmiştir. Ve ibâdâtın bütün envâına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için, bütün kemâlâtın tohumlarına câmi’ bir istidat verilmiştir.

              İşte, şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz, muvakkat şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki, şöyle bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makàsıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet suretinde ilân etmek; ve küllî nazarıyla mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek; ve nimetler içinde imdâdât-ı Rahmâniyeyi görüp şükretmek; ve masnuatta kudret-i Rabbâniyenin mu’cizâtını temâşâ ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.

              Ey dünyaperest ve hayat-ı dünyeviyeye âşık ve sırr-ı ahsen-i takvimden gafil insan! Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatini bir vakıa-i hayaliyede Eski Said görmüş. Onu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vakıa-i temsiliyeyi dinle:

              Gördüm ki, ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum, yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zat, bana tahsis ettiği altmış altından, tedricen birer miktar para veriyordu. Ben de sarf edip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa, bir gece içinde on altını kumara mumara, eğlencelere ve şöhretperestlik yoluna sarf ettim. Sabahleyin elimde hiçbir para kalmadı. Bir ticaret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı.

              Birden, ben o hazin hâlette iken, orada bir adam peydâ oldu. Bana dedi:

              “Bütün bütün sermayeni zayi ettin, tokada da müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa tevbe kapısı açıktır. Bundan

              Eski Said: (bk. bilgiler) Yeni Said: (bk. bilgiler)
              acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) cihâzât: organlar, duyular
              câmiiyet: genişlik, kapsamlılık (bk. c-m-a) câmi’: kapsamlı, içine alan (bk. c-m-a)
              dünyaperest: dünyaya aşırı düşkün ehemmiyet: önem
              elem: acı, keder, sıkıntı envâ: çeşitler, türler
              fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r)
              gafil: duyarsız, umursamaz (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
              hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hazin: hüzün veren, acıklı
              hâlet: durum, hal ibâdât: ibâdetler (bk. a-b-d)
              imdâdât-ı Rahmâniye: sonsuz rahmet sahibi Allah’ın yardımları (bk. r-ḥ-m) inbisat: genişleme, yayılma
              istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)
              kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kudret-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın sonsuz kudreti (bk. ḳ-d-r; r-b-b)
              küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d)
              masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) medar: eksen, vesile
              mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muvakkat: geçici
              mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z) müflis: iflas etmiş
              müstaid: istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d) müstehak olma: hak etme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
              müteveccih: yönelik müşahede etmek: görmek, gözlemlemek (bk. ş-h-d)
              nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nazar-ı ibret: ibretle bakış (bk. n-ẓ-r)
              nihayetsiz: sonsuz peydâ etme: meydana ve açığa çıkma
              sarf etmek: harcamak sermaye: servet, varlık
              seyyid: efendi suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
              söhretperestlik: şöhret tutkunluğu sırr-ı ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olmasının sırrı (bk. ḥ-s-n)
              tahsil: elde etme, kazanma tahsis etmek: ait kılmak, ayırmak
              tedricen: azar azar tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünme (bk. f-k-r)
              temâşâ: seyretme, ibretle bakma tenevvü: çeşitlenme
              tesbihat: Allah’ı noksan sıfatlardan yüce tutan sözler (bk. s-b-ḥ) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
              vakıa-i hayaliye: hayâli olay (bk. ḫ-y-l) vakıa-i temsiliye: örnek olay (bk. m-s̱-l)
              vazife-i asliye: asıl vazife vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen görev (bk. f-ṭ-r)
              vezâif: vazifeler zayi etmek: kaybetmek
              ziyade: çok, fazla âlât: âletler, organlar
              şehadet: şahidlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
              #791765
              Anonim

                sonra sana verilecek bâki kalan on beş altından, her eline geçtikçe, yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani, gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al.”

                Baktım, nefsim razı olmuyor. “Üçte birisini” dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra “Dörtte birisini” dedi. Baktım, nefsim müptelâ olduğu âdetini terk edemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi, gitti.
                Birden o hal değişti. Baktım ki, ben tünel içinde sukut eder gibi bir sür’atle giden bir şimendifer içindeyim. Telâş ettim. Fakat ne çare ki hiçbir tarafa kaçılmaz. Garaipten olarak, o şimendiferin iki tarafında pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemiler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler dikenli mikenli; mülâkatında elime batıyor, kanatıyor, şimendiferin gitmesiyle mufarakatinden elimi parçalıyorlar, bana pek pahalı düşüyorlardı.

                Birden, şimendiferdeki bir hademe dedi: “Beş kuruş ver; sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine, elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var; izinsiz koparamazsın.”

                Birden, sıkıntıdan, ne vakit tünel bitecek diye, başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm; iki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merakla dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle “Said” ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden “Eyvah!” dedim. Birden, o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim.

                Dedi:

                “Aklın başına geldi mi?”

                Dedim: “Evet, geldi. Fakat kuvvet kalmadı, çare yok.”

                Dedi: “Tevbe et, tevekkül et.”

                Dedim: “Ettim.”

                Ayıldım. Eski Said kaybolmuş; Yeni Said olarak kendimi gördüm.

                İşte, o vakıa-i hayaliyeyi, Allah hayretsin, bir iki kısmını ben tabir edeceğim; sair cihetleri sen kendin tabir et.

                O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise, altmış sene ömürdür ki, bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok; fakat bâki kalan on beşinden yarısını âhirete sarf etmek için, Kur’ân-ı Hakîmin hâlis bir tilmizi beni irşad etti.



                Eski Said: (bk. bilgiler) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
                Yeni Said: (bk. bilgiler) berzah: kabir âlemi
                bâki: arta kalan; devamlı, sürekli (bk. b-ḳ-y) cazibedar: cazibeli, çekici
                ebedü’l-âbâd: sonsuzlukların sonsuzluğu olan âhiret (bk. e-b-d) garaib: tuhaf, şaşılacak şey
                hademe: hizmetçi haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
                hiddet: öfke hâlis: samimi, saf, temiz (bk. ḫ-l-ṣ)
                ihtiyaten: ilerisini düşünerek irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d)
                leziz: lezzetli mufarakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
                muhafaza: saklama (bk. ḥ-f-ẓ) mukabil: karşılık
                mülâkat: kavuşma müptelâ: bağımlı, tutkun
                nasihat: öğüt nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
                rahm-ı mâder: ana rahmi (bk. r-ḥ-m) sair: diğer
                sarf etmek: harcamak sukut: düşme, alçalma
                tabir: yorumlama, açıklama (bk. a-b-r) teessüf: üzüntü
                tevbe: pişmanlık duyarak günahtan dönüş tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l)
                tilmiz: öğrenci vakıa: olay
                vakıa-i hayaliye: hayalî olay (bk. ḫ-y-l) âdet: alışkanlık, huy
                âhiret: öteki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ)
                şimendifer: tren
                #791767
                Anonim

                  O han ise, benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise zamandır; herbir yıl bir vagondur. O tünel ise, hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise, lezâiz-i nâmeşruadır ve lehviyât-ı muharremedir ki, mülâkat esnasında tasavvur‑u zevâldeki elem kalbi kanatıyor, mufarakatinde parçalıyor, cezayı dahi çektiriyor.

                  Şimendifer hademesi demişti: “Beş kuruş ver; onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tabiri şudur ki: İnsanın helâl sa’yiyle, meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir; harama girmeye ihtiyaç bırakmaz.

                  Sair kısımları sen tabir edebilirsin.

                  DÖRDÜNCÜ NÜKTE

                  İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. Yalnız, bazı vakit lisan-ı hâl duasıyla hasıl olan bir matlubunu, yanlış olarak kendi iktidarına haml eder.

                  Meselâ, tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip, onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte câ-yı dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân-ı temâşâ bir cilve-i rahmet…

                  Nasıl ki, nazdar bir çocuk, ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazin haliyle matluplarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, o matluplardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zaaf ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi, böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti itham etmek suretiyle, ahmakâne bir gururla, “Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir.

                  acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) ahmakâne: ahmakça
                  aşr-i mişâr: yüzde bir cilve-i rahmet: rahmet görüntüsü (bk. c-l-y; r-ḥ-m)
                  câ-yı dikkat: dikkat edilecek nokta dua: Allah’a yalvarma, niyaz (bk. d-a-v)
                  eda: yerine getirme elem: acı, keder
                  hademe: hizmetçi halen: hareket ve davranışla
                  haml etme: yüklenme, üstlenme haram: dinen yasaklanmış (bk. ḥ-r-m)
                  hasıl olma: meydana gelme hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
                  hazin: hüzünlü, üzüntülü helâl: dinen yapılmasına izin verilen
                  himayet: koruma iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r)
                  iktidar-ı zâtî: kendi zâtının kudreti, kişisel güç (bk. ḳ-d-r) istimdad: yardım dileme
                  itham: suçlama kalen: sözle
                  kavî: güçlü, kuvvetli kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
                  kâfi: yeterli kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                  lehviyât-ı muharreme: haram kılınmış eğlenceler (bk. ḥ-r-m) lezâiz-i nâmeşru: haram olan lezzetler (bk. ş-r-a)
                  lisan-ı hâl: hal ve davranış dili maksat: gaye, istek (bk. ḳ-ṣ-d)
                  matlub: istek, arzu (bk. ṭ-l-b) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
                  meşru: helâl, dine uygun (bk. ş-r-a) mufarakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
                  musahhar: boyun eğme, itaat etme muvaffak: başarılı
                  mülâkat: buluşma, karşılaşma nazdar: nazlı
                  nazenin: ince, narin, duyarlı nazik: ince, zarif
                  sair: diğer sa’y: çalışma, emek
                  tabir: yorumlama, açıklama (bk. a-b-r) tahrik: harekete getirme
                  tasavvur-u zevâl: gelip geçiciliği düşünme (bk. ṣ-v-r; z-v-l) tavren: tavırla
                  teshir: boyun eğdirme zaaf: zayıflık
                  İstanbul: (bk. bilgiler) şefkat: içten ve karşılıksız sevgi (bk. ş-f-ḳ)
                  şimendifer: tren şâyân-ı temâşâ: seyretmeye değer
                  #791768
                  Anonim

                    İşte, insan dahi, Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini itham edecek bir tarzda, küfran-ı nimet suretinde, Karun gibi blank.gif1 اِنَّمَاۤ اُوتِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ yani “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım” dese, elbette sille-i azâba kendini müstehak eder.

                    Demek, şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet, celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbâniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki, eşyayı ona teshir etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlûp olan insana bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânî ve ikram-ı Rahmânîdir.

                    Ey insan! Madem hakikat böyledir. Gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hâcâtını, tazarru ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. Ve blank.gif2 حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ de, yüksel.

                    Hem deme ki: “Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?”

                    Çünkü, sen çendan nefsin ve suretin itibarıyla hiç hükmündesin. Fakat vazife

                    [NOT]
                    Dipnot-1
                    Kasas Sûresi, 28:78

                    Dipnot-2 “Allah bize yeter. O ne güzel Vekîl’dir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.[/NOT]



                    Hakîm-i Mutlak: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
                    Karun: (bk. bilgiler) abd: kul (bk. a-b-d)
                    acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) belki: aslında, gerçekte
                    cehl: cahillik, bilgisizlik celb: çekme
                    cidal: mücadele, kavga dergâh: makam, huzur
                    dua: Allah’a yalvarma, niyaz (bk. d-a-v) ehemmiyet: değer, önem
                    enâniyet: kendini beğenme, benlik eşya: şeyler, varlıklar
                    fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) galebe: üstünlük
                    hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşerat: zararlı hayvanlar
                    hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i İlâhiye: Allah’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
                    hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) ihsan edilmek: bağışlanmak (bk. ḥ-s-n)
                    ikram-ı Rahmânî: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah’ın ikramı (bk. k-r-m; r-ḥ-m) iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r)
                    iktidar-ı ilmî: ilmi güç (bk. ḳ-d-r; a-l-m) ilham: Allah tarafından kalbe gelen mânâ
                    istimdat: medet isteme itham: suçlama
                    itibarıyla: özelliğiyle kasdî: bilerek, isteyerek (bk. ḳ-ṣ-d)
                    kemâlât-ı medeniyet: medeniyetin mükemmellikleri, üstünlükleri (bk. k-m-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                    küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük (bk. k-f-r; n-a-m) mağlûp: yenilmiş
                    meşhud: görünen (bk. ş-h-d) muavenet: yardım
                    müstehak: hak etmiş, layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ) nefis: can, kişinin kendisi (bk. n-f-s)
                    rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) re’fet-i Rabbâniye: Allah’ın acıması (bk. r-b-b)
                    saltanat: egemenlik, hükümranlık (bk. s-l-ṭ) saltanat-ı insaniyet: insanlık saltanatı, egemenliği (bk. s-l-ṭ)
                    semere: meyve, netice sille-i azâb: azap tokadı
                    suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tazarru: dua, yakarış
                    terekkiyât-ı beşeriye: insanlığa ait terakkiler, ilerlemeler teshir: boyun eğdirme
                    teshir-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın herşeye boyun eğdirmesi (bk. r-b-b) ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)
                    zaaf: zayıflık çendan: gerçi, her ne kadar
                    şefkat: içten ve karşılıksız merhamet, sevgi (bk. ş-f-ḳ) şükr-ü küllî: bütün nimetler için varlıkların tamamı adına yapılan şükür (bk. ş-k-r; k-l-l)
                    #791769
                    Anonim

                      ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâğatli bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalâacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.

                      Evet, ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarıyla sağîr bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvansın ki, bütün dehşetli mevcudat-ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlâhiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın; ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin; küçüklüğün içinde bir âlemsin; ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb-i Rahîmim dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı bana hizmetkâr yaptı. Ve nebâtâtı o hanemin ziynetli levazımatı yapmıştır.”

                      Netice-i kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.

                      BEŞİNCİ NÜKTE

                      İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubûdiyetin esâsâtını şurada icmal edeceğiz, tâ ki “ahsen-i takvim” sırrı anlaşılsın.



                      Rabb-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m) abdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
                      ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n) belâğat: maksada ve hale uygun söz söyleme (bk. b-l-ğ)
                      cihet: yön cismaniyet: maddi yapıya sahip olma
                      cüz: parça (bk. c-z-e) cüz’iyet: fertlik, bireylik (bk. c-z-e)
                      cüz’î: fert, birey (bk. c-z-e) daire-i nezaret: gözetim dairesi (bk. n-ẓ-r)
                      ehemmiyetli: önemli esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı
                      esâsât: esaslar hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                      hakaret: küçüklük, değersizlik hakir: küçük, ehemmiyetsiz
                      hane: ev haşmet: görkem, heybet
                      hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hizmetkâr: hizmetçi
                      hürmetli: saygıdeğer (bk. ḥ-r-m) icmal: özetleme (bk. c-m-l)
                      istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) istidâdât: kabiliyetler, yetenekler (bk. a-d-d)
                      izah: açıklama kitab-ı âlem: âlem kitabı, kâinat (bk. k-t-b; a-l-m)
                      kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küllî: bireylerden oluşan topluluk, tür (bk. k-l-l)
                      levazımat: gerekli şeyler lisan-ı nâtık: konuşan dil
                      mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
                      masnuât: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mertebe: derece
                      mevcudât: varlıklar (bk. v-c-d) mevcudât-ı seyyâle: akıp giden varlıklar (bk. v-c-d)
                      muhabbet-i İlâhiye: Allah sevgisi (bk. ḥ-b-b; e-l-h) münevver: nurlanmış, aydınlanmış (bk. n-v-r)
                      mütalâacı: okuyucu, tetkik edici nebatî: bitkisel
                      nebâtât: bitkiler nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
                      netice-i kelâm: sözün özü (bk. k-l-m) nâzır: gözlemci, gözetici (bk. n-ẓ-r)
                      sağir: küçük sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m)
                      takvim: program tazammun: içine alma, içerme
                      tehdit: korkutma tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l)
                      tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tevdi: bırakma, emanet etme
                      teşvik: şevklendirme, cesaretlendirme ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
                      vazife-i insaniyet: insanlığın vazifesi ziya: ışık
                      ziynetli: süslü (bk. z-y-n) âlem: dünya (bk. a-l-m)
                      âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi
                      #791770
                      Anonim

                        İşte, insan, şu kâinata geldikten sonra iki cihetle ubûdiyeti var. Bir ciheti, gaibâne bir surette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri, hâzırâne, muhâtaba suretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır.
                        Birinci vecih şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı Rububiyeti, itaatkârâne tasdik edip kemâlâtına ve mehâsinine hayretkârâne nezaretidir.

                        Sonra, esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin nukuşlarından ibaret olan bedî san’atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.

                        Sonra, herbiri birer gizli hazine-i mâneviye hükmünde olan esmâ-i Rabbâniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymetşinaslığıyla takdirkârâne kıymet vermektir.

                        Sonra, kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve semâ yapraklarını mütalâa edip hayretkârâne tefekkürdür.

                        Sonra, şu mevcudattaki ziynetleri ve lâtif san’atları istihsankârâne temâşâ etmekle, onların Fâtır-ı Zülcemâlinin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni‑i Zülkemâlinin huzuruna çıkmaya ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.

                        İkinci vecih huzur ve hitap makamıdır ki, eserden müessire geçer. Görür ki, bir Sâni-i Zülcelâl, kendi san’atının mu’cizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile, marifet ile mukabele eder.

                        Sonra görür ki, bir Rabb-i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da Ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini Ona sevdirir.

                        Sonra görüyor ki, bir Mün’im-i Kerîm, maddî ve mânevî nimetlerin lezizleriyle

                        Fâtır-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi hârika, üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-m-l) Mün’im-i Kerîm: kerem sahibi ve nimet verici Allah (bk. n-a-m; k-r-m)
                        Rabb-i Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi ve herşeyin rabbi olan Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
                        Sâni-i Zülkemâl: sonsuz kemâl sahibi ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; k-m-l) arz: yeryüzü, dünya
                        bedî: güzel (bk. b-d-a) cevher: değerli şey, öz
                        cihet: yön dellâllık: ilâncılık, rehberlik
                        esmâ-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; r-b-b) esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusurdan uzak, kutsal isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)
                        gaibâne: yüzyüze olmadan, gizlice hasr-ı muhabbet: sevgiyi yöneltme, sadece onu sevme (bk. ḥ-b-b)
                        hayretkârâne: hayret ederek hazine-i mâneviye: manevi hazine (bk. a-n-y)
                        hâzırâne: hazırcasına idrak: anlayış, kavrayış
                        iltifat: iyilik ve güzellikle muamele etme istihsankârâne: beğenerek (bk. ḥ-s-n)
                        itaatkârane: itaat ederek iştiyak: fazla arzu ve istek
                        kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r) kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l)
                        kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kıymetşinaslık: kadir kıymet bilmek
                        leziz: lezzetli lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
                        marifet: tanıma, bilme (bk. a-r-f) mazhar: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r)
                        mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mektubat: şuur sahiplerine hitap eden birer mektup gibi anlamlı şekilde yaratılmış varlıklar (bk. k-t-b)
                        mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muhabbet: sevme (bk. ḥ-b-b)
                        muhâtab: hitap edilen, kendisine karşı konuşulan (bk. ḫ-ṭ-b) mukabele: karşılık verme
                        mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müessir: tesir eden
                        münâcât: Allah’a yalvarma, yakarma (bk. n-c-v) mütalâa: okuma, inceleme
                        nazar-ı ibret: ibretli bakış (bk. n-ẓ-r) nezaret: bakış, seyir (bk. n-ẓ-r)
                        nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
                        saltanat-ı Rububiyet: Rablık saltanatı; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) semâ: gökyüzü (bk. s-m-v)
                        suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahsis-i taabbüd: ibadeti ve kulluğu sadece Allah için yapma (bk. a-b-d)
                        takdirkârâne: takdir edercesine (bk. ḳ-d-r) tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
                        tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme (bk. f-k-r) temâşâ: hoşlanarak bakma
                        ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) vecih: yön
                        ziynet: süs (bk. z-y-n)
                        #791771
                        Anonim

                          İşte, insan, şu kâinata geldikten sonra iki cihetle ubûdiyeti var. Bir ciheti, gaibâne bir surette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri, hâzırâne, muhâtaba suretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır.

                          Birinci vecih
                          şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı Rububiyeti, itaatkârâne tasdik edip kemâlâtına ve mehâsinine hayretkârâne nezaretidir.

                          Sonra, esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin nukuşlarından ibaret olan bedî san’atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.

                          Sonra, herbiri birer gizli hazine-i mâneviye hükmünde olan esmâ-i Rabbâniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymetşinaslığıyla takdirkârâne kıymet vermektir.

                          Sonra, kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve semâ yapraklarını mütalâa edip hayretkârâne tefekkürdür.

                          Sonra, şu mevcudattaki ziynetleri ve lâtif san’atları istihsankârâne temâşâ etmekle, onların Fâtır-ı Zülcemâlinin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni‑i Zülkemâlinin huzuruna çıkmaya ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.
                          İkinci vecih huzur ve hitap makamıdır ki, eserden müessire geçer. Görür ki, bir Sâni-i Zülcelâl, kendi san’atının mu’cizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile, marifet ile mukabele eder.

                          Sonra görür ki, bir Rabb-i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da Ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini Ona sevdirir.
                          Sonra görüyor ki, bir Mün’im-i Kerîm, maddî ve mânevî nimetlerin lezizleriyle

                          Fâtır-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi hârika, üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-m-l) Mün’im-i Kerîm: kerem sahibi ve nimet verici Allah (bk. n-a-m; k-r-m)
                          Rabb-i Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi ve herşeyin rabbi olan Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
                          Sâni-i Zülkemâl: sonsuz kemâl sahibi ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; k-m-l) arz: yeryüzü, dünya
                          bedî: güzel (bk. b-d-a) cevher: değerli şey, öz
                          cihet: yön dellâllık: ilâncılık, rehberlik
                          esmâ-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; r-b-b) esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusurdan uzak, kutsal isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h)
                          gaibâne: yüzyüze olmadan, gizlice hasr-ı muhabbet: sevgiyi yöneltme, sadece onu sevme (bk. ḥ-b-b)
                          hayretkârâne: hayret ederek hazine-i mâneviye: manevi hazine (bk. a-n-y)
                          hâzırâne: hazırcasına idrak: anlayış, kavrayış
                          iltifat: iyilik ve güzellikle muamele etme istihsankârâne: beğenerek (bk. ḥ-s-n)
                          itaatkârane: itaat ederek iştiyak: fazla arzu ve istek
                          kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r) kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l)
                          kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kıymetşinaslık: kadir kıymet bilmek
                          leziz: lezzetli lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
                          marifet: tanıma, bilme (bk. a-r-f) mazhar: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r)
                          mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mektubat: şuur sahiplerine hitap eden birer mektup gibi anlamlı şekilde yaratılmış varlıklar (bk. k-t-b)
                          mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muhabbet: sevme (bk. ḥ-b-b)
                          muhâtab: hitap edilen, kendisine karşı konuşulan (bk. ḫ-ṭ-b) mukabele: karşılık verme
                          mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müessir: tesir eden
                          münâcât: Allah’a yalvarma, yakarma (bk. n-c-v) mütalâa: okuma, inceleme
                          nazar-ı ibret: ibretli bakış (bk. n-ẓ-r) nezaret: bakış, seyir (bk. n-ẓ-r)
                          nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
                          saltanat-ı Rububiyet: Rablık saltanatı; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) semâ: gökyüzü (bk. s-m-v)
                          suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahsis-i taabbüd: ibadeti ve kulluğu sadece Allah için yapma (bk. a-b-d)
                          takdirkârâne: takdir edercesine (bk. ḳ-d-r) tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
                          tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme (bk. f-k-r) temâşâ: hoşlanarak bakma
                          ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) vecih: yön
                          ziynet: süs (bk. z-y-n)
                          #791772
                          Anonim

                            Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör.

                            Birinci levha: Ehl-i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan, gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder.

                            İkinci levha: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir.

                            سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ blank.gif1
                            رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى وَيَسِّرْ لِىۤ اَمْرِى وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى blank.gif2

                            اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ اللَّطِيفَةِ اْلاَحَدِيَّةِ شَمْسِ سَمَاۤءِ اْلاَسْرَارِ وَمَظْهَرِ اْلاَنْوَارِ وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ وَبِسَيْرِهِۤ اِلَيْكَ اٰمِنْ خَوْفِى وَاَقِلْ عُثْرَتِى وَاذْهِبْ حُزْنِى وَحِرْصِى وَكُنْ لِى وَخُذْنِى اِلَيْكَ مِنِّى وَارْزُقْنِى الْفَنَاۤءَ عَنِّى وَلاََتَجْعَلْنِى مَفْتوُناً بِنَفْسِى مَحْجُوباً بِحِسِّى وَاكْشِفْ لِى عَنْ كُلِّ سِرِّ مَكْتُومٍ يَاحَىُّ يَاقَيُّومُ يَاحَىُّ يَاقَيُّومُ يَاحَىُّ

                            [NOT]Dipnot-1 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” (Bakara Sûresi, 2:32.)

                            Dipnot-2 “Ey Rabbim, gönlüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz—tâ ki sözümü iyice anlasınlar.” (Tâhâ Sûresi, 20:25-28.)[/NOT]

                            ahsen-i takvim: insanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n) ehl-i dalâlet: sapıklık ve inkâr ehli (bk. ḍ-l-l)
                            ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar (bk. ğ-f-l) ehl-i hidayet ve huzur: doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar (bk. h-d-y; ḥ-ḍ-r)
                            esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı gaflet: umursamazlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsızlık (bk. ğ-f-l)
                            hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i dünya: dünyanın gerçek mâhiyeti, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                            hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) insan-ı gafil: sorumsuz, âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olan insan (bk. ğ-f-l)
                            levha-i hakikat: hakikat levhası (bk. ḥ-ḳ-ḳ) müteveccih: yönelik
                            sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma (bk. ḫ-y-r) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
                            âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat (bk. e-ḫ-r)
                            #791773
                            Anonim
                              يَاقَيُّومُ وَارْحَمْنِى وَارْحَمْ رُفَقَـاۤئِى وَارْحَمْ اَهْلَ اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰمِينَ يَاۤ اَرْحَمَ

                              الرَّاحِمِينَ وَيَاۤ اَكْرَمَ اْلاَكْرَمِينَ blank.gif1
                              وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ blank.gif2


                              endOfSection.gifendOfSection.gif

                              [NOT]Dipnot-1 Allahım! Sırlar semâsının güneşi, nurların mazharı, celâl dairesinin merkezi ve cemâl sahibinin kutbu olan Muhammed’in biricik, lâtif zâtına rahmet et. Allahım! Onun, Senin katındaki sırrı ve Sana olan seyri hürmetine, beni korkularımdan emin kıl, hatalarımı gider, hüznümü ve hırsımı benden gider. Varlığın ve huzurunla beni müşerref kıl. Beni benden kurtarıp kendine al. Kendi varlığımı Sana feda etmekle beni rızıklandır. Beni nefsime düşkün ve hissimle kör eyleme. Herbir gizli sırrı bana aç. Yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm! Bana, arkadaşlarıma ve ehl-i iman ve Kur’ân’a merhamet et. Âmin, ey merhametlilerin en merhametlisi ve kerem sahiplerinin en kerîmi olan Allahım!

                              Dipnot-2 “Onların duâları şu sözlerle sona erer: Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Yûnus Sûresi, 10:10.)[/NOT]

                            13 yazı görüntüleniyor - 16 ile 28 arası (toplam 28)
                            • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.