- Bu konu 21 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
5 Ekim 2011: 14:17 #797838
Anonim
Evet, Kur’ân-ı Hakîmin envârıyla hasıl olan o inkılâb-ı azîm-i içtimaîde ezdad birbirinden çıkıp ayrılırken, şerler bütün tevâbiiyle, zulümâtıyla ve teferruâtıyla; ve hayır ve kemâlât bütün envârıyla ve netâiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette, müheyyiç bir zamanda, her zikir ve tesbih, bütün mânâsının tabakatını turfanda ve taravetli ve taze ve genç bir surette ifade ettiği gibi, o inkılâb-ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün hissiyâtını, letâif-i mâneviyesini uyandırmış. Hattâ, vehim ve hayal ve sır gibi duygular hüşyar ve müteyakkız bir surette, o zikir, o tesbihlerdeki müteaddit mânâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte, şu hikmete binaen, bütün hissiyatları uyanık ve letâifleri hüşyar olan Sahâbeler, envâr-ı imaniye ve tesbihiyeyi câmi’ olan kelimât-ı mübarekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı.
Halbuki, o infilâk ve inkılâptan sonra, git gide letâif uykuya ve havâs o hakaik noktasında gaflete düşüp, o kelimât-ı mübareke, meyveler gibi, git gide ülfet perdesiyle letafetini ve taravetini kaybeder. Adeta, sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki, kuvvetli, tefekkürî bir ameliyatla ancak evvelki hali iade edilebilir. İşte, bundandır ki, kırk dakikada bir Sahâbenin kazandığı fazilete ve makama kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.
ÜÇÜNCÜ SEBEP
On İkinci ve Yirmi Dördüncü ve Yirmi Beşinci Sözlerde ispat edildiği gibi, nübüvvetin velâyete nisbeti, güneşin ayn-ı zâtı ile, âyinelerde görülen güneşin misali gibidir. İşte, daire-i nübüvvet, daire-i velâyetten ne kadar yüksek ise, daire-i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan Sahâbeler dahi, daire-i velâyetteki sulehaya o derece tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hattâ, velâyet-i
[TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]Sahâbe: Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı zâtı: bizzat kendisi[/TD]
[TD]binaen: –dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmi’: içine alan (bk. c-m-a)[/TD]
[TD]daire-i nübüvvet: peygamberlik dairesi (bk. n-b-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i velâyet: velilik dairesi (bk. v-l-y)[/TD]
[TD]envâr: nurlar (bk. n-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâr-ı imaniye ve tesbihiye: tesbihat ve imandan kaynaklanan nurlar (bk. n-v-r; e-m-n; s-b-ḥ)[/TD]
[TD]ezdad: zıtlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fazilet: manevi değer ve üstünlük (bk. f-ḍ-l)[/TD]
[TD]gaflet: umursamazlık, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hademe: hizmetçi[/TD]
[TD]hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasıl olan: ortaya çıkan[/TD]
[TD]havâs: hisler, duygular[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayır: iyilik (bk. ḫ-y-r)[/TD]
[TD]hikmet: sebep, gaye, fayda (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hissiyât: hisler, duygular[/TD]
[TD]hüşyar: uyanık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]infilâk: patlama[/TD]
[TD]inkılâb: değişim, dönüşüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâb-ı azîm: büyük değişim (bk. a-ẓ-m)[/TD]
[TD]inkılâb-ı azîm-i içtimaî: toplum hayatında meydana gelen büyük değişim (bk. a-ẓ-m; c-m-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelimât-ı mübareke: mübarek kelimeler (bk. k-l-m; b-r-k)[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstün özellikler (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letafet: güzellik, hoşluk (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]letaif-i mâneviye: mânevî lâtifeler, insandaki mânevî duygular (bk. l-ṭ-f; a-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letâif: lâtifeler, insandaki ince duygular (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]misal: görüntü, örnek (bk. m-s̱-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müheyyiç: heyecan verici[/TD]
[TD]müteaddit: çeşitli, birçok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteyakkız: uyanık, tetikte[/TD]
[TD]netâic: sonuçlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)[/TD]
[TD]nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sathî: yüzeysel[/TD]
[TD]suleha: dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden sâlih kimseler (bk. ṣ-l-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]tabakat: tabakalar, dereceler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taravet: tazelik[/TD]
[TD]tarraka: gümbürtü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefekkürî: etraflıca ve derinlemesine düşünmeye ait (bk. f-k-r)[/TD]
[TD]teferruât: ayrıntılar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefevvuk: üstünlük[/TD]
[TD]tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevâbi: bağlı olanlar, uyanlar[/TD]
[TD]turfanda: yeni, taze[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehim: zan, şüphe, kuruntu[/TD]
[TD]velâyet: velilik (bk. v-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]velâyet-i kübrâ: en büyük velilik (bk. v-l-y; k-b-r)[/TD]
[TD]zikir: Allah’ı anma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)[/TD]
[TD]âyine: ayna[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ülfet: alışkanlık[/TD]
[TD]şer: kötülük, fenalık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
5 Ekim 2011: 14:19 #797839Anonim
kübrâ olan veraset-i nübüvvet ve sıddıkıyet—ki Sahâbelerin velâyetidir—bir velî kazansa, yine saff-ı evvel olan Sahâbelerin makamına yetişmez. Şu Üçüncü Sebebin müteaddit vücuhundan Üç Vechini beyan ederiz.
BİRİNCİ VECİH: İçtihadda, yani istinbat-ı ahkâmda, yani Cenâb-ı Hakkın marziyâtını kelâmından anlamakta, Sahâbelere yetişilmez. Çünkü, o zamandaki o büyük inkılâb-ı İlâhî, marziyât-ı Rabbâniyeyi ve ahkâm-ı İlâhiyeyi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhan, istinbat-ı ahkâma müteveccihti. Bütün kalbler, “Rabbimizin bizden istediği nedir?” diye merak ederdi. Ahvâl-i zaman, bu hali işmam ve ihsas edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhaverat, bu mânâları tazammun ederek vuku buluyordu.
İşte, bunun için, herşey ve her hal ve muhavereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o mânâları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden, Sahâbenin istidadını tekmil ve fikirlerini tenvir ettiğinden, içtihad ve istinbatta istidadı, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan, bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbat ve içtihadı, o Sahâbenin derece-i zekâvetinde ve istidadında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanmayacaktır. Çünkü, şimdi saadet-i ebediyeye bedel, saadet-i dünyeviye medar-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati, başka maksatlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maişet ruha sersemlik ve felsefe-i tabiiye ve maddiye akla körlük verdiğinden, beşerin muhit-i içtimaîsi, o şahsın zihnine ve istidadına, içtihad hususunda kuvvet vermediği gibi, teşettüt veriyor, dağıtıyor. Yirmi Yedinci Sözün içtihad bahsinde, Süfyan ibni Uyeyne ile onun zekâveti derecesinde birinin muvazenesinde ispat etmişiz ki, Süfyan’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.
İKİNCİ VECİH: Sahâbelerin kurbiyet-i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez. Çünkü Cenâb-ı Hak bize akrebdir ve herşeyden daha
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]Sahâbe: Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Süfyan ibni Uyeyne: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın koyduğu hükümler (bk. ḥ-k-m; e-l-h)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahvâl-i zaman: zamanın şartları[/TD]
[TD]akreb: çok yakın; Cenab-ı Hakkın kula yakınlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)[/TD]
[TD]beşer: insan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derd-i maişet: geçim derdi (bk. a-y-ş)[/TD]
[TD]derece-i zekâvet ve istidat: zekâ ve kabiliyet derecesi (bk. a-d-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezhan: zihinler[/TD]
[TD]felsefe-i tabiiye ve maddiye: herşeyi tabiata ve maddeye dayandıran felsefe (bk. ṭ-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsas: hissettirme[/TD]
[TD]inkılâb-ı İlâhî: Allah’ın dilemesiyle olan değişim, dönüşüm (bk. e-l-h)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)[/TD]
[TD]istinbat-ı ahkâm: hüküm çıkarma (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma (bk. c-h-d)[/TD]
[TD]işmam: hissettirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: söz (bk. k-l-m)[/TD]
[TD]kurbiyet-i İlâhiye: Allah’a yakınlık (bk. e-l-h)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marziyât: hoşa giden, razı olunan şeyler[/TD]
[TD]marziyât-ı Rabbâniye: Allah’ın razı olduğu şeyler (bk. r-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı nazar: göz önünde olma (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[TD]mertebe-i istinbat ve içtihad: hüküm çıkarma ve içtihad etme derecesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhaverat: karşılıklı konuşmalar[/TD]
[TD]muhavere: karşılıklı konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhit-i içtimaî: sosyal çevre (bk. c-m-a)[/TD]
[TD]muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaddit: çeşitli, birçok[/TD]
[TD]müteveccih: yönelmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[TD]saadet-i dünyeviye: dünya hayatındaki mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
[TD]saff-ı evvel: ilk saf, ilkler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıddıkıyet: Allah’a ve peygambere sadakatte en ileri derecede oluş (bk. ṣ-d-ḳ)[/TD]
[TD]tazammun: içine alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekmil: mükemmelleştirme (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]tenvir: aydınlatma, nurlandırma (bk. n-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l)[/TD]
[TD]teşettüt: dağınıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: yön, tarz[/TD]
[TD]velâyet: velilik (bk. v-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]veraset-i nübüvvet: peygamberin vârisliği makamı (bk. n-b-e)[/TD]
[TD]vuku: olma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuh: vecihler, yönler[/TD]
[TD]zekâvet: zekîlik[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
5 Ekim 2011: 14:32 #797840Anonim
ziyade yakındır; biz ise Ondan nihayetsiz uzağız. Onun kurbiyetini kazanmak iki suretle olur:
Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle Sahâbeler o sırra mazhardırlar.
İkinci suret: Bu’diyetimiz noktasında kat’-ı merâtip edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk-u velâyet ona göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu suretle cereyan ediyor.
İşte, birinci suret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acaip harikaları çok ise de, kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.
Meselâ, nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var: Birincisi, zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet-i kudsiye ile, fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi, bir sene kat’-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir. Fakat yine dünü elde tutamıyor; onu bırakıp gidiyor.
Öyle de, zâhirden hakikate geçmek iki suretledir: Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden, hakikati ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi, çok merâtipten seyr ü sülûk suretiyle geçmektir. Ehl-i ve-lâyet, çendan fenâ-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmâreyi öldürürler; yine Sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü Sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden, nefsin mahiyetindeki cihâzât-ı kesire ile ubûdiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyade mazhardırlar. Fenâ-i nefisten sonra ubûdiyet-i evliya besâtet peydâ eder.
ÜÇÜNCÜ VECİH: Fazilet-i a’mâl ve sevab-ı ef’âl ve fazilet-i uhreviye cihetinde
[TABLE]
[TR]
[TD]Sahâbe: Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[TD]acaip: şaşırtıcı, hayret verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]akrebiyet: çok yakınlık; Cenab-ı Hakkın kula yakınlığı[/TD]
[TD]aksâm: kısımlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı zâhir: açıklık içinde, bizzat görünende (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[TD]berzah: aralık, mesafe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]besâtet peydâ etmek: sadelik, basitlik kazanmak[/TD]
[TD]bu’diyet: uzaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cereyan: akım[/TD]
[TD]cezb-i Rahmânî: Allah tarafından cezbedilme (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]cihâzât-ı kesire: birçok cihaz, duygular (bk. k-s̱-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i velâyet: velilik makamında olanlar (bk. v-l-y)[/TD]
[TD]ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ’: çeşitler, türler[/TD]
[TD]fazilet-i a’mâl: amellerdeki fazilet, üstünlük (bk. f-ḍ-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fazilet-i uhreviye: âhirete ait fazilet, üstünlük (bk. f-ḍ-l; e-ḫ-r)[/TD]
[TD]fenâ-i nefs: nefsi eritmek, ona galip gelmek (bk. f-n-y; n-f-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkazzaman: zaman üstü[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd: teşekkür ve övgü (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[TD]hâlis: katıksız, saf (bk. ḫ-l-ṣ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]incizab: cezbedilme, çekilme[/TD]
[TD]inkişaf: açılma, açığa çıkma (bk. k-ş-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat-ı mesafe etmek: mesafe kat etmek, yol almak[/TD]
[TD]kat’-ı merâtip: mertebeleri aşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kisbî: çalışarak elde edilen[/TD]
[TD]kurbiyet: yakınlık; kulun Cenab-ı Hakka yakınlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvvet-i kudsiye: kutsal bir güç (bk. ḳ-d-s)[/TD]
[TD]mahbubiyet: sevgili olma; Allah’ın muhabbetine erişme (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: öz nitelik, içyüz, esas[/TD]
[TD]mazhar: sahip, erişme (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merâtip: mertebeler[/TD]
[TD]metin: sağlam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvaffak: başarılı[/TD]
[TD]müşerref olmak: şereflenmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s)[/TD]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)[/TD]
[TD]sevab-ı ef’âl: fiillerdeki sevap (bk. f-a-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyr ü sülûk: İlâhî hakikatlere ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk[/TD]
[TD]seyr ü sülûk-u velâyet: velayet yoluyla çıkılan mânevî yolculuk (bk. v-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyr-i enfüsî: nefsin iç âlemindeki delil ve vasıtalarla yapılan mânevî yolculuk (bk. n-f-s)[/TD]
[TD]seyr-i âfâkî: dış âlemdeki delil ve vasıtalarla yapılan mânevî yolculuk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]tarikat: mânevî ilerlemeye götüren yol (bk. ṭ-r-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tathir edilme: temizlenme[/TD]
[TD]tezkiye: arındırma, temizleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbi olmak: uymak[/TD]
[TD]ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubûdiyet-i evliya: velilerin ibadeti, kulluğu (bk. a-b-d; v-l-y)[/TD]
[TD]vecih: yön, tarz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehbî: Allah vergisi, ikramı[/TD]
[TD]veraset: varislik, mirasçılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: fazla, çok[/TD]
[TD]zâhir: görünüş, dış yüz (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]çendan: gerçi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ekim 2011: 13:59 #797956Anonim
Sahâbelere yetişilmez. Çünkü, nasıl bir asker bazı şerâit dahilinde, mühim ve mahuf bir mevkide, bir saat nöbette bir sene ibadet kadar bir fazilet kazanabilir;
1 ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor. Öyle de, Sahâbelerin tesis-i İslâmiyette ve neşr-i ahkâm-ı Kur’âniyede hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına, başkaları bir senede yetişemez. Hattâ, denilebilir ki, bütün dakikaları, o hizmet-i kudsiyede, o şehid olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müthiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedakâr bir neferin nöbeti gibidir ki, amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.Evet, Sahâbeler madem İslâmiyetin tesisinde ve envâr-ı Kur’âniyenin neşrinde, saff-ı evvel teşkil ediyorlar. Es-sebebü ke’l-fâil
2 sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar. Ümmetin
3 اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ demesiyle, Sahâbelerin, bütün ümmetinin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor.Hem, nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet, ağacın dallarında büyük bir suret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki mebdede küçük bir irtifa, gittikçe bir yekûn teşkil eder. Hem nasıl ki nokta-i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyadelik, daire-i muhitada bazan bir metre kadar ziyadeye mukabil geliyor. Aynen şu dört misal gibi, Sahâbeler, İslâmiyetin şecere‑i nuraniyesinin köklerinden, esaslarından oldukları, hem bina-yı İslâmiyetin hutut-u nuraniyesinin mebdeinde, hem cemaat-i İslâmiyenin imamlarından ve adedlerinin evvellerinde, hem şems-i nübüvvet ve sirâc-ı hakikatin merkezine yakın olduklarından, az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakikî Sahâbe olmak lâzım geliyor.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِى قَالَ: «اَصْحَابِى كَالنُّجُومِ بِاَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ
[NOT]Dipnot-1 bk. Buhârî, Cihad 73; Müslim, Emare 163; Tirmizî, Cihad 2; Nesâî, Cihad 39; İbni Mâce, Cihad 7; Müsned 1:62, 65-66, 75, 2:177, 3:468.
Dipnot-2 bk. Müslim, İmare 133; Tirmizî, İlim 14; Ebu Dâvud, Edep 115; Müsned, 4:120, 5:272-274, 357.
Dipnot-3 Allahım, Efendimiz Muhammed’e ve âl ve Ashabına rahmet et.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Sahâbe: Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[TD]bina-yı İslâmiyet: İslâmiyet binası (bk. s-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemaat-i İslâmiye: İslâm cemaati (bk. c-m-a; s-l-m)[/TD]
[TD]dahil: iç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i muhita: kuşatıcı daire[/TD]
[TD]ekall: en az[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâr-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın nurları, hakikatleri (bk. n-v-r)[/TD]
[TD]es-sebebü ke’l-fâil: birşeye sebep olan onu yapan gibidir (bk. s-b-b; f-a-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasenât: iyilikler, sevaplar (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[TD]hisse: pay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hissedar: pay sahibi[/TD]
[TD]hizmet-i kudsiye: kutsal hizmet (bk. ḳ-d-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hutut-u nuraniye: nurlu hatlar, çizgiler (bk. n-v-r)[/TD]
[TD]ilân-ı harp etmek: savaş ilan etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irtifa: yükseklik[/TD]
[TD]mahuf: tehlikeli, korkulan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebde’: temel, kök, başlangıç[/TD]
[TD]meziyet: üstün özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[TD]nefer: asker, er[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşir: yayma[/TD]
[TD]neşr-i ahkâm-ı Kur’âniye: Kur’an hükümlerinin yayılması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i merkeziye: merkez nokta[/TD]
[TD]saff-ı evvel: ilk saf, ilkler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sirâc-ı hakikat: hakikat lambası (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesis: kuruluş[/TD]
[TD]tesis-i İslâmiyet: İslâmiyetin kuruluşu ve yayılışı (bk. s-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil etmek: oluşturmak[/TD]
[TD]velâyet: velilik (bk. v-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yekûn: toplam[/TD]
[TD]ziyadelik: fazlalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmet: Peygambere inanıp onun yolundan gidenler[/TD]
[TD]şecere-i nuraniye: nurlu ağaç (bk. n-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems-i nübüvvet: peygamberlik güneşi (bk. n-b-e)[/TD]
[TD]şerâit: şartlar[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ekim 2011: 14:05 #797955Anonim
اِهْتَدَيْتُمْ». وَ «خَيْرُ الْقُرُونِ قَرْنِى». وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
1
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
2
Sual: Deniliyor ki: Sahâbeler Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı gördüler, sonra iman ettiler. Biz ise görmeden iman ettik. Öyle ise imanımız daha kavîdir. Hem kuvvet-i imanımıza delâlet eden rivâyet var.
3
Elcevap: Sahâbeler, o zamanda, efkâr-ı âmme-i âlem hakaik-ı İslâmiyeye muârız ve muhalif iken, Sahâbeler yalnız suret-i insaniyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı görüp, bazan mu’cizesiz olarak, öyle bir iman getirmişler ki, bütün efkâr-ı âmme-i âlem, onların imanlarını sarsmıyordu. Şüphe değil, bazısına vesvese de vermezdi.Sizler iseniz, kendi imanınızı, Sahâbelerin imanlarıyla muvazene ediyorsunuz. Bütün efkâr-ı âmme-i İslâmiye imanınıza kuvvet ve senet olduğu halde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, şecere-i tûbâ-i nübüvvetinin çekirdeği olan beşeriyeti ve suret-i cismaniyesini değil, belki umum envâr-ı İslâmiye ve hakaik-ı Kur’âniye ile nuranî, muhteşem şahs-ı mânevîsini, bin mu’cizatla muhât olarak akıl gözüyle gördüğünüz halde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şüpheye düşen imanınız nerede? Bütün âlem-i küfrün ve Nasâra ve Yehûd’un ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan sahâbelerin imanları nerede? Hem Sahâbelerin kuvvet-i imanlarını gösteren ve imanlarının tereşşuhâtı olan şiddet-i takvâları ve kemâl-i salâhatleri nerede? Ey müddei, senin, şiddet-i zaafından, ferâizi tamamıyla senden göstermeyen sönük imanın nerede?
[NOT]Dipnot-1 Allahım! “Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz” (el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:132, Hadis No: 381) ve “Asırların en hayırlısı benim asrımdır” (Buhari, Şehâdât: 9, Fadâilü Ashâbi’n-Nebî: 1, Rikak: 7, Eymân: 10, 27; Tirmizi, Fiten: 45, Menâkıb: 56; İbn-i Mâce, Ahkâm: 27; Müsned, 1:378, 417, 2:228, 410, 4:267, 276, 5:350.) buyuran Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına salât ve selâm olsun.
Dipnot-2 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.
Dipnot-3 bk. Müsned, 5:248, 257, 264; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:41, 4:89.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)[/TD]
[TD]Avrupa: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nasâra: Hıristiyanlar[/TD]
[TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sahâbe: Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[TD]Yehûd: Yahudiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşeriyet: insanlık[/TD]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efkâr-ı âmme-i âlem: dünya kamuoyu (bk. f-k-r; a-l-m)[/TD]
[TD]efkâr-ı âmme-i İslâmiye: İslâm kamuoyu (bk. f-k-r; s-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâr-ı İslâmiye: İslâmın nurlu esasları (bk. n-v-r; s-l-m)[/TD]
[TD]ferâiz: farzlar, Allah’ın kesin emirleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feylesof: filozof, felsefeci[/TD]
[TD]hakaik-i İslâmiye: İslâmın hakikatleri, gerçek ve doğruları (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri, gerçek ve doğruları (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]kavî: güçlü, kuvvetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i salâhat: tam dindarlık (bk. k-m-l; ṣ-l-ḥ)[/TD]
[TD]kuvvet-i iman: iman kuvveti (bk. e-m-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: zıt, aykırı[/TD]
[TD]muhât: kuşatılmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)[/TD]
[TD]muârız: karşı gelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z)[/TD]
[TD]müddei: iddiacı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r)[/TD]
[TD]rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]senet: belge, delil[/TD]
[TD]suret-i cismaniye: cisme ait şekil; bedenî görünüş (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret-i insaniye: insanî görünüş, insan şekli (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]tereşşuhât: sızıntılar, izler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]vesvese: şüphe, kuruntu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i küfür: küfür dünyası (bk. a-l-m; k-f-r)[/TD]
[TD]şahs-ı mânevî: mânevî kişilik (bk. a-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i tûbâ-i nübüvvet: peygamberliğin nurlu ağacı (bk. n-b-e)[/TD]
[TD]şiddet-i takvâ: Allah korkusunun nihayet derecesi (bk. v-ḳ-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şiddet-i zaaf: zayıflığın şiddeti[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ekim 2011: 14:08 #797957Anonim
Amma, hadiste varid olan ki, “Âhirzamanda beni görmeyen ve iman getiren, daha ziyade makbuldür”
1 meâlindeki rivâyet, hususî fazilete dairdir, has bazı eşhas hakkındadır. Bahsimiz ise, fazilet-i külliye ve ekseriyet itibarıyladır.İkinci sual: Diyorlar ki: Ehl-i velâyet ve ashâb-ı kemâlât, dünyayı terk etmişler. Hattâ hadiste var ki, “Dünya muhabbeti bütün hataların başıdır.”
2 Halbuki Sahâbeler dünyaya pek çok girmişler. Terk-i dünya değil, belki bir kısım Sahâbe, o zamanın ehl-i medeniyetinden daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle Sahâbelerin en ednâsına, en büyük bir velî kadar kıymeti var diyorsunuz?Elcevap: Otuz İkinci Sözün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında gayet kat’î ispat edilmiştir ki, dünyanın âhirete bakan yüzüyle, esmâ-i İlâhiyeye mukabil olan yüzünü sevmek sebeb-i noksaniyet değil, belki medar-ı kemâldir. Ve o iki yüzde ne kadar ileri gitse, daha ziyade ibadet ve marifetullahta ileri gider. Sahâbelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcudatı, esmâ-i İlâhiyenin âyinesi görüp, müştakane temâşâ edip bakmışlar. Fenâ-i dünya ise, fâni yüzüdür ki, insanın hevesâtına bakar.
Üçüncü sual: Tarikatler hakikatlerin yollarıdır. Tarikatlerin içerisinde en meşhur ve en yüksek ve cadde-i kübrâ iddia olunan tarik-i Nakşibendî hakkında, o tarikatin kahramanlarından ve imamlarından bazıları, esasını böyle tarif etmişler, demişler ki:
دَرْ طَرِيقِ نَقْشِبَنْدِى لاَزِمْ اٰمَدْ چَارِ تَرْك: تَرْكِ دُنْيَا،تَرْكِ عُقْبىٰ، تَرْكِ هَسْتِى، تَرْكِ تَركْ.
Yani, “Tarik-i Nakşîde dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakikî yapmamak, hem vücudunu unutmak, hem[NOT]Dipnot-1
bk. Müsned, 5:248, 257, 264; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:41, 4:89.
Dipnot-2
bk. el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3:368, Hadis No: 3662.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Sahâbe: Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[TD]ashâb-ı kemâlât: kemâl ve olgunluk sahibi insanlar (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bahis: konu[/TD]
[TD]cadde-i kübrâ: en büyük cadde (bk. k-b-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ednâ: en aşağı[/TD]
[TD]ehl-i medeniyet: medenî insanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i velâyet: veliler (bk. v-l-y)[/TD]
[TD]ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)[/TD]
[TD]eşhas: şahıslar, kişiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fazilet: manevi değer ve üstünlük, erdem (bk. f-ḍ-l)[/TD]
[TD]fazilet-i külliye: genel üstünlük, erdem (bk. f-ḍ-l; k-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenâ-i dünya: dünyanın gelip geçiciliği (bk. f-n-y)[/TD]
[TD]fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadis: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)[/TD]
[TD]hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]has: özel[/TD]
[TD]hevesât: nefsin hoşuna giden gelip geçici arzu ve istekler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibar: özellik[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makbul: kabul gören, geçerli[/TD]
[TD]maksud-u hakikî: gerçek maksat, asıl gaye (bk. ḳ-ṣ-d; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma (bk. a-r-f)[/TD]
[TD]medar-ı kemâl: olgunluk sebebi (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]mevkıf: kısım, bölüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezra: tarla[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[TD]müştakane: çok arzulu ve istekli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: kişinin kendisi, canı, hayatı (bk. n-f-s)[/TD]
[TD]rivâyet: Peygamberimizden duyulan ve görülen şeylerin nakledilmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebeb-i noksaniyet: eksiklik sebebi[/TD]
[TD]tarif etmek: anlatmak, tanımlamak, tanıtmak (bk. a-r-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarik-i Nakşibendî: Buharalı Muhammed Bahaüddin Nakşibendi Hazretleri tarafından kurulan tarikat (bk. ṭ-r-ḳ; şahıs)[/TD]
[TD]tarikat: mânevî ilerlemeye götüren yol (bk. ṭ-r-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temâşâ etmek: seyretmek, hoşlanarak bakmak[/TD]
[TD]terk-i dünya: dünyayı terk etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]varid: ulaşan, gelen[/TD]
[TD]ziyade: fazla, çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)[/TD]
[TD]âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyine: ayna[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ekim 2011: 14:12 #797958Anonim
ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek hakikî marifetullah ve kemâlât-ı insaniye terk-i mâsivâ ile olur.
Elcevap: Eğer insan yalnız bir kalbden ibaret olsaydı, bütün mâsivâyı terk, hattâ esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakkın zâtına rapt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi, pek çok vazifedar letâifi ve hasseleri vardır. İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o letâifi, kendilerine mahsus ayrı ayrı tarik-i ubûdiyette hakikat cânibine sevk etmekle, Sahâbe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalb bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa, kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medar-ı iftihar değil, belki netice-i ıztırardır.
Dördüncü sual: Sahâbelere karşı iddia-yı rüçhan nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda bu meseleyi medar-ı bahs etmek nedendir? Hem müçtehidîn-i izâma karşı müsâvat dâvâ etmek neden ileri geliyor?
Elcevap: Şu meseleyi söyleyen iki kısımdır.
Bir kısmı, sâfi ehl-i diyanet ve ehl-i ilimdir ki, bazı ehâdisi görmüşler; şu zamanda ehl-i takvâ ve salâhati teşvik ve terğib için öyle mebhaslar açıyorlar. Bu kısma karşı sözümüz yok. Zaten onlar azdırlar; çabuk da intibaha gelirler.
Diğer kısım ise, gayet müthiş, mağrur insanlardır ki, mezhepsizliklerini, müçtehidîn-i izâma müsâvat dâvâsı altında neşretmek istiyorlar ve dinsizliklerini, Sahâbeye karşı müsâvat dâvâsı altında icra etmek istiyorlar. Çünkü, evvelen, o ehl-i dalâlet, sefâhete girmiş, sefâhete tiryaki olmuş. Sefâhete mâni olan tekâlif‑i şer’iyeyi yapamıyor. Kendine bir bahane bulmak için der ki:
“Şu mesâil, içtihadiyedirler. O mesâilde mezhepler birbirine muhalif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır; hata edebilirler. Öyle ise biz de onlar gibi içtihad ederiz, istediğimiz gibi ibadetimizi yaparız. Onlara tâbi olmaya ne mecburiyetimiz var?”
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]Sahâbe: Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cânib: yön, taraf[/TD]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i diyanet: dindar insanlar[/TD]
[TD]ehl-i ilim: ilim ehli, âlimler (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i takvâ ve salâhat: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyan ve dindarlıkta çok ileri olan kimseler (bk. v-ḳ-y; ṣ-l-ḥ)[/TD]
[TD]ehâdis: hadisler; Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]fahr: övünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasse: hisler, duygular[/TD]
[TD]icra: yürütme, yapma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iddia-yı rüçhan: üstünlük iddiası[/TD]
[TD]insan-ı kâmil: olgun, kemâl sahibi insan (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intibah: uyanış[/TD]
[TD]içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma (bk. c-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtihadiye: içtihatla ilgili (bk. c-h-d)[/TD]
[TD]kemâlât-ı insaniye: insana ait mükemmellikler, üstünlükler (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letâif: lâtifeler, insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]mahsus: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marifetullah: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f)[/TD]
[TD]mağrur: gururlu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebhas: bahis, konu[/TD]
[TD]medar-ı bahs: sözkonusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı iftihar: övünme sebebi[/TD]
[TD]mesâil: meseleler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: zıt, aykırı[/TD]
[TD]mâni: engel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâsivâ: Allah’ın dışındaki herşey[/TD]
[TD]müsâvat: eşitlik, denklik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müçtehidîn-i izâm: büyük müçtehidler (bk. c-h-d; a-ẓ-m)[/TD]
[TD]netice-i ıztırar: çaresizliğin sonucu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşretmek: yaymak[/TD]
[TD]rapt-ı kalb: kalben bağlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefâhet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük; beyinsizce davranış[/TD]
[TD]suret: şekil (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâfi: saf, hâlis, temiz (bk. ṣ-f-y)[/TD]
[TD]tarik-i ubûdiyet: kulluk yolu (bk. ṭ-r-ḳ; a-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekâlif-i şer’iye: şeriatın yükümlülükleri, dinin emirleri (bk. ş-r-a)[/TD]
[TD]tergib: rağbet uyandırma, isteklendirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terk-i mâsivâ: Allah’tan başka herşeyi terketmek[/TD]
[TD]teşvik: şevklendirme, isteklendirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tiryaki: tutkun, bağımlı[/TD]
[TD]tâbi olma: uyma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ucb: kibir, kendini beğenme[/TD]
[TD]vazifedar: vazifeli, görevli[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ekim 2011: 14:15 #797959Anonim
İşte, bu bedbahtlar, bu desise-i şeytaniye ile başlarını mezâhibin zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu dâvâları ne kadar çürük, ne kadar esassız olduğu Yirmi Yedinci Sözde kat’î bir surette gösterildiğinden, ona havale ederiz.
Saniyen: O kısım ehl-i dalâlet baktılar ki, müçtehidînlerle iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki, yalnız nazariyât-ı diniyedir. Halbuki, bu kısım ehl-i dalâlet, zaruriyât-ı diniyeyi terk ve tağyir etmek istiyorlar. “Onlardan daha iyiyiz” deseler, meseleleri tamam olmuyor. Çünkü, müçtehidîn, nazariyâta ve kat’î olmayan teferruâta karışabilirler. Halbuki, bu mezhepsiz ehl-i dalâlet, zaruriyât-ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kabil-i tebdil olmayan mesâili tebdil etmek ve kat’î erkân-ı İslâmiyeye karşı gelmek istediklerinden, elbette, zaruriyât-ı diniyenin hameleleri ve direkleri olan Sahâbelere ilişecekler.
Heyhat! Değil bunlar gibi insan suretindeki hayvanlar, belki hakikî insanlar ve hakikî insanların en kâmilleri olan evliyanın büyükleri, Sahâbenin küçüklerine karşı müsâvat dâvâsını kazanamadıkları, gayet kat’î bir surette Yirmi Yedinci Sözde ispat edilmiştir.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الَّذِى قَالَ: «لاَ تَسُبُّوا اَصْحَابِى، لَوْ اَنْفَقَ اَحَدُكُمْ مِثْلَ اُحُدٍ ذَهَباً مَابَلَغَ نِصْفَ مُدٍّ مِنْ اَصْحَابِى». صَدَقَ رَسُولُ اللهِ
1سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
2


[NOT]
Dipnot-1
Allahım! “Ashabıma sövmeyin; sizden birisi Uhud Dağı kadar altın bağışlasa, Ashabımdan birinin bir avuçluk bağışının yerini tutmaz” buyuran Resulüne salât ve selâm et. (Buhari, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî: 5; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 221, 222; Ebû Dâvud, Sünnet: 10; Tirmizi, Menâkıb: 58; İbn-i Mâce, Mukaddime: 11; Müsned, 3:11.)Dipnot-2
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Sahâbe: Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler[/TD]
[TD]bedbaht: talihsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]desise-i şeytaniye: şeytanın aldatmacaları[/TD]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erkân-ı İslâmiye: İslâmın esasları, şartları (bk. r-k-n; s-l-m)[/TD]
[TD]evliya: veliler (bk. v-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hamele: taşıyıcılar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabil-i tebdil: değiştirilebilir[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâmil: olgun, mükemmel (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]mesâil: meseleler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezâhib: mezhepler (bk. ẕ-h-b)[/TD]
[TD]müsâvat: eşitlik, denklik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müçtehid: Kur’an ve sünnetten hüküm çıkaran büyük İslâm âlimleri (bk. c-h-d)[/TD]
[TD]nazariyât: teoriler, doğruluğu ispat edilmemiş görüşler (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazariyât-ı diniye: dinin nazarî, teorik kısımları (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[TD]saniyen: ikinci olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]tağyir: değiştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebdil etmek: değiştirmek[/TD]
[TD]teferruât: ayrıntılar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaruriyât-ı diniye: dinin zorunlu, gerekli meseleleri[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.