• Bu konu 27 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 29)
  • Yazar
    Yazılar
  • #671436
    Anonim
      Yirminci Söz

      İki Makamdır
      Birinci Makam

      besmele.jpg

      وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰۤئِكَةِ اسْجُدُوا ِلاٰدَمَ فَسَجَدُوۤا اِلاَّۤ اِبْلِيسَ blank.gif1
      اِنَّ اللهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةً blank.gif2
      ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِىَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً blank.gif3


      BİRGÜN şu âyetleri okurken, İblis’in ilkaatına karşı Kur’ân-ı Hakîmin feyzinden üç nükte ilham edildi. Vesvesenin sureti şudur:

      Dedi ki: “Dersiniz, ‘Kur’ân mu’cizedir; hem nihayetsiz belâğattedir; hem umuma her vakitte hidayettir.’ Halbuki, şöyle bazı hâdisât-ı cüz’iyeyi tarihvâri bir surette musırrâne tekrar etmekte ne mânâ var? Bir ineği kesmek gibi bir vakıa-i cüz’iyeyi o kadar mühim tavsifatla böyle zikretmek, hattâ o sûre-i azîmeye de el-Bakara tesmiye etmekte ne münasebet var? Hem de “Âdem’e secde” olan hadise, sırf bir emr-i gaybîdir. Akıl ona yol bulamaz; kavî bir imandan sonra teslim ve iz’an edilebilir. Halbuki Kur’ân umum ehl-i akla ders veriyor. Çok

      [NOT]Dipnot-1 “Meleklere ‘Âdem’e secde edin’ dediğimizde, İblis hariç hepsi secde etti.” Bakara Sûresi, 2:34.

      Dipnot-2 “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor.” Bakara Sûresi, 2:67.

      Dipnot-3 “Sonra, bütün bunların ardından kalbiniz yine katılaştı. Sanki taş kesildi, hattâ taştan da katılaştı.” Bakara Sûresi, 2:74.[/NOT]



      Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) belâğat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ)
      ehl-i akıl: akıl sahipleri el-Bakara: inek, dişi sığır
      emr-i gaybî: gizli emir (bk. ğ-y-b) feyz: ilham, bereket, ilim bolluğu (bk. f-y-ḍ)
      hidayet: doğru ve hak yol (bk. h-d-y) hâdisât-ı cüz’iye: küçük ve önemsiz hadiseler (bk. c-z-e)
      ilham edilme: kalbe gelme ilkaat: zihin çevirme, akıl çelme
      iz’an: kesin şekilde inanma kavî: kuvvetli, sağlam
      musırrâne: ısrarlı bir şekilde mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
      nihayetsiz: sonsuz nükte: ince ve derin mânâ
      suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) sûre-i azîme: büyük sûre (bk. a-ẓ-m)
      tarihvâri: tarih gibi tavsifat: vasıflandırma, özelliklerini anlatma (bk. v-ṣ-f)
      tesmiye etmek: isimlendirmek (bk. s-m-v) umum: genel
      vakıa-i cüz’iye: küçük ve ferdî bir olay (bk. c-z-e) vesvese: şüphe, kuruntu
      Âdem: (bk. bilgiler) İblis: Şeytan
      #791498
      Anonim

        yerlerde blank.gif1 اَفَلاَ يَعْقِلُونَ der, akla havale eder. Hem taşların tesadüfî olan bazı hâlât‑ı tabiiyesini ehemmiyetle beyan etmekte ne hidayet var?”

        İlham olunan nüktelerin sureti şudur:

        BİRİNCİ NÜKTE

        Kur’ân-ı Hakîmde çok hâdisât-ı cüz’iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor. Nasıl ki, blank.gif2 عَلَّمَ اٰدَمَ اْلاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا Hazret-i Âdem’in melâikelere karşı kabiliyet-i hilâfet için bir mu’cizesi olan tâlim-i esmâdır ki, bir hadise-i cüz’iyedir. Şöyle bir düstur-u küllînin ucudur ki:

        Nev-i beşere câmiiyet-i istidat cihetiyle tâlim olunan hadsiz ulûm ve kâinatın envâına muhit pek çok fünun ve Hâlıkın şuûnât ve evsâfına şâmil kesretli maarifin tâlimidir ki, nev-i beşere, değil yalnız melâikelere, belki semâvât ve arz ve dağlara karşı emanet-i kübrâyıblank.gif3 haml dâvâsında bir rüçhaniyet vermiş; ve heyet-i mecmuasıyla arzın bir halife-i mânevîsi olduğunu Kur’ân ifham ettiği misillü, “melâikelerin Âdem’e secdesiyle beraber Şeytanın secde etmemesi” olan hadise-i cüz’iye-i gaybiye, pek geniş bir düstur-u külliye-i meşhudenin ucu olduğu gibi, pek büyük bir hakikati ihsas ediyor.

        Şöyle ki:

        Kur’ân, şahs-ı Âdem’e melâikelerin itaat ve inkıyadını ve Şeytanın tekebbür ve imtinâını zikretmesiyle, nev-i beşere kâinatın ekser maddî envâları ve o envâın mânevî mümessilleri ve müekkelleri musahhar olduklarını ve nev-i beşerin hassalarının

        [NOT]Dipnot-1 “Hiç düşünmüyorlar mı?” Yâsin Sûresi, 36:68.

        Dipnot-2 “Âdem’e bütün isimleri öğretti.” Bakara Sûresi, 2:31.

        Dipnot-3 bk. Ahzâb Sûresi, 33:72.[/NOT]



        Hâlık: her şeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
        arz: yeryüzü, dünya beyan: açıklama (bk. b-y-n)
        câmiiyet-i istidat: istidadın kapsamlılığı (bk. c-m-a; a-d-d) düstur-u külliye-i meşhude: görünen büyük ve genel prensip (bk. k-l-l; ş-h-d)
        düstur-u küllî: büyük ve genel prensip (bk. k-l-l) ekser: pek çok (bk. k-s̱-r)
        emanet-i kübrâ: büyük emanet (bk. e-m-n; k-b-r) envâ: çeşitler, türler
        evsâf: sıfatlar (bk. v-ṣ-f) fünun: fenler, ilimler
        hadise-i cüz’iye: küçük ve ferdî olay (bk. ḥ-d-s̱; c-z-e) hadise-i cüz’iye-i gaybiye: görünmeyen küçük ve basit olay (bk. ḥ-d-s̱; c-z-e; ğ-y-b)
        hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
        halife-i mânevî: mânevî halife (bk. ḫ-l-f; a-n-y) haml: yüklenme
        heyet-i mecmua: genel yapı (bk. c-m-a) hidayet: doğru yola eriştirme (bk. h-d-y)
        hâdisât-ı cüz’iye: küçük ve ferdî olaylar (bk. ḥ-d-s̱; c-z-e) hâlât-ı tabiiye: doğal haller (bk. ṭ-b-a)
        ifham etmek: anlatmak, bildirmek ihsas: hissettirme
        ilham olunma: kalbe gelme imtinâ: çekinme, yapmama
        inkıyad: boyun eğme, itaat etme kabiliyet-i hilâfet: halifelik kabiliyeti (bk. a-d-d; ḫ-l-f)
        kanun-u umumî: genel kanun (bk. ḳ-n-n) kesretli: çok (bk. k-s̱-r)
        kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n) maarif: bilgiler, bilimler (bk. a-r-f)
        melâike: melekler (bk. m-l-k) misillü: gibi (bk. m-s̱-l)
        muhit: kuşatan musahhar olmak: boyun eğmek
        müekkel: görevli mümessil: temsilci (bk. m-s̱-l)
        nev-i beşer: insanlık rüçhaniyet: üstünlük
        semâvat: gökler (bk. s-m-v) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
        tekebbür: büyüklenme (bk. k-b-r) tâlim: öğretme (bk. a-l-m)
        tâlim-i esmâ: Hz. Âdem’e Allah tarafından isimlerin öğretilmesi (bk. a-l-m; s-m-v) ulûm: ilimler (bk. a-l-m)
        zikretmek: anmak, belirtmek şahs-ı Âdem: Hz. Âdem’in şahsı
        şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n) şâmil: kapsayan
        #791499
        Anonim

          bütün istifadelerine müheyyâ ve münkad olduklarını ifham etmekle beraber; o nev’in istidadâtını bozan ve yanlış yollara sevk eden mevadd-ı şerire ile onların mümessilleri ve sekene-i habiseleri o nev-i beşerin tarîk-i kemâlâtında ne büyük bir engel, ne müthiş bir düşman teşkil ettiğini ihtar ederek, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, birtek Âdem ile cüz’î hadiseyi konuşurken, bütün kâinatla ve bütün nev-i beşerle bir mükâleme-i ulviye ediyor.

          İKİNCİ NÜKTE

          Mısır kıt’ası, kumistan olan Sahrâ-yı Kebirin bir parçası olduğundan, Nil-i mübarekin feyziyle gayet mahsuldar bir tarla hükmüne geçtiğinden, o cehennem-nümun sahrâ komşuluğunda şöyle cennet-misal bir mevki-i mübarekin bulunması, felâhat ve ziraati, ahalisinde pek mergup bir surete getirmiş ve o sekenenin seciyesine öyle tesbit etmiş ki, ziraati kudsiye ve vasıta-i ziraat olan bakarı ve sevri mukaddes, belki mâbud derecesine çıkarmış. Hattâ, o zamandaki Mısır milleti, sevre, bakara, ibadet etmek derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte, o zamanda Benî İsrail dahi o kıt’ada neş’et ediyordu; ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, “icl” meselesinden anlaşılıyor.

          İşte, Kur’ân-ı Hakîm, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın risaletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve istidatlarına işlemiş olan o bakarperestlik mefkûresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhiyle ifham ediyor. İşte şu hadise-i cüz’iye ile bir düstur-u küllîyi, her vakit, hem herkese gayet lüzumlu bir ders-i hikmet olduğunu, ulvî bir i’câz ile beyan eder.

          Buna kıyasen bil ki, Kur’ân-ı Hakîmde bazı hâdisât-ı tarihiye suretinde zikredilen cüz’î hadiseler, küllî düsturların uçlarıdır. Hattâ çok surelerde zikir ve tekrar edilen kıssa-i Mûsânın yedi cümlelerine misal olarak, Lemeat’ta, İ’câz-ı Kur’ân Risalesinde, o cüz’î cümlelerin herbir cüz’ünün nasıl mühim bir düstur‑u küllîyi tazammun ettiğini beyan etmişiz. İstersen o risaleye müracaat et.



          Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler
          Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
          Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) Nil-i mübarek: (bk. bilgiler – Nil Nehri)
          Sahrâ-yı Kebir: Büyük Çöl; Libya Çölü (bk. bilgiler) bakar: sığır
          bakarperestlik: sığıra tapmak beyan: açıklama (bk. b-y-n)
          cehennem-nümun: cehennem gibi cüz: parça (bk. c-z-e)
          cüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e) ders-i hikmet: hikmet dersi (bk. ḥ-k-m)
          düstur: prensip, kural düstur-u küllî: büyük ve genel prensip (bk. k-l-l)
          felâhat: çiftçilik feyz: bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ)
          hadise-i cüz’iye: ferdî, belirli bir bölgeye ait olay (bk. c-z-e) hassa: duyular
          hâdisât-ı tarihiye: tarihî olay ifham: anlatma
          istidadât: kabiliyetler (bk. a-d-d) istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
          i’câz: mu’cizelik özelliği (bk. a-c-z) kudsiye: mukaddes, kutsal (bk. ḳ-d-s)
          kumistan: kumluk, çöl küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l)
          kıssa-i Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın kıssası mahsuldar: verimli
          mefkûre: gaye, ideal, inanç (bk. f-k-r) mergup: rağbet edilmiş
          mevadd-ı şerire: kötü maddeler mevki-i mübarek: mübarek mevki (bk. b-r-k)
          mukkaddes: kutsal (bk. ḳ-d-s) mâbud: kendisine ibadet edilen (bk. a-b-d)
          müheyyâ: hazır mükâleme-i ulviye: yüce konuşma (bk. k-l-m)
          mümessil: temsilci (bk. m-s̱-l) münkad: boyun eğme, itaat etme
          nev-i beşer: insanlık nev’: çeşit, tür
          neş’et etmek: çıkmak, yetişmek risale: kitap (bk. r-s-l)
          risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) seciye: yaratılış, karakter
          sekene: sakinler, oturanlar (bk. s-k-n) sekene-i habise: kötü ve pis sakinler (bk. s-k-n)
          sevr: öküz tarîk-i kemâlât: mükemmelleşme yolu (bk. ṭ-r-ḳ; k-m-l)
          tazammun: kapsama, içine alma tesbit: sağlam şekilde yerleştirme
          teşkil: oluşturma ulvî: yüce
          vasıta-i ziraat: tarıma vasıta zebh: kesme, boğazlama
          zikretmek: bildirmek, anlatmak İ’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z)
          “îcl” meselesi: buzağı olayı. Bu olay İsrailoğullarının Firavun’dan kurtulup Sina Çölüne yerleştikleri zaman yaşandı. Bir ara Mûsa (a.s.) Tur Dağına çıkmış ve orada bir müddet kalmıştı. İsrailoğulları da bu esnâda altından bir buzağı yaptı ve ona tapmaya başladı
          #791500
          Anonim

            ÜÇÜNCÜ NÜKTE

            ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِىَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً وَاِنَّ مِنَ اْلحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ اْلاَنْهَارُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ اْلـمَاۤءُ وَاِنَّ مِنْهاَ لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللهِ وَمَا اللهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلوُنَ blank.gif1


            Şu âyeti okurken, müvesvis dedi ki: “Herkese malûm ve âdi olan taşların şu fıtrî bazı hâlât-ı tabiiyesini en mühim ve büyük meseleler suretinde bahis ve beyanda ne mânâ var, ne münasebet var, ne ihtiyaç var?”

            Şu vesveseye karşı, feyz-i Kur’ân’dan şöyle bir nükte ilham edildi:

            Evet, münasebet var ve ihtiyaç var. Hem o derece büyük bir münasebet ve ehemmiyetli bir mânâ ve o derece muazzam ve lüzumlu bir hakikat var ki, ancak Kur’ân’ın îcâz-ı mu’cizi ve lütf-u irşadıyla bir derece basitleştirilmiş ve ihtisar edilmiş.

            Evet, i’câz-ı Kur’ân’ın bir esası olan îcaz, hem hidayet-i Kur’ân’ın bir nuru olan lütf-u irşad ve hüsn-ü ifham, iktiza ediyorlar ki, Kur’ân’ın muhatapları içinde ekseriyeti teşkil eden avâma karşı küllî hakikatleri ve derin ve umumî düsturları, melûf ve cüz’î suretlerle gösterilsin. Ve fikirleri basit olan umumî avâma karşı, muazzam hakikatlerin yalnız uçları ve basit bir sureti gösterilsin. Hem âdet perdesi tahtında ve zeminin altında harikulâde olan tasarrufât-ı İlâhiye icmâlen gösterilsin. İşte, bu sırra binâendir ki, Kur’ân-ı Hakîm şu âyetle diyor:

            Ey Benî İsrail ve ey benî Âdem! Sizlere ne olmuş ki, kalbleriniz taştan daha câmid ve daha ziyade katılaşmıştır. Zira, görmüyor musunuz ki, o pek sert ve pek câmid ve toprak altında bir tabaka-i azîme teşkil eden o koca taşlar, o kadar

            [NOT]Dipnot-1 “Sonra, bütün bunların ardından kalbiniz yine katılaştı. Sanki taş kesildi, hattâ taştan da katılaştı. Çünkü öyle taşlar vardır, bağrından nehirler çağlar. Öyleleri var ki, yarılır da aralarından sular akar. Öyleleri var ki, Allah korkusundan parçalanıp aşağılara yuvarlanır. Allah ise sizin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.” Bakara Sûresi, 2:74.[/NOT]



            Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
            avâm: sıradan halk tabakası benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar
            beyan: açıklama (bk. b-y-n) binâen: –dayanarak, dolayı
            câmid: cansız, sert, katı cüz’î: küçük, ferdî, kişisel (bk. c-z-e)
            ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r) feyz-i Kur’ân: Kur’ân’ın verdiği ilham, bereket ve ilim bolluğu (bk. f-y-ḍ)
            fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen (bk. f-ṭ-r) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
            harikulâde: olağanüstü hidayet-i Kur’ân: Kur’ân’ın hak ve doğru yola erdirmesi (bk. h-d-y)
            hâlât-ı tabiiye: doğal haller (bk. ṭ-b-a) hüsn-ü ifham: anlatımdaki güzellik (bk. ḥ-s-n)
            icmâlen: özetle, kısaca (bk. c-m-l) ihtisar edilmek: kısaltılmak, özetlenmek
            iktiza: gerektirme ilham edilme: kalbe gelme
            i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z) küllî: büyük, genel (bk. k-l-l)
            lütf-u irşad: iyilik ve bağışla doğru yola erdirme (bk. l-ṭ-f; r-ş-d) malûm: bilinen (bk. a-l-m)
            melûf: alışılmış muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m)
            münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) müvesvis: vesvese veren, şüphe ve kuruntu veren
            nükte: ince ve derin mânâ tabaka-i azîme: büyük tabaka (bk. a-ẓ-m)
            tahtında: altında tasarrufât-ı İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın tasarrufları, icraatları (bk. ṣ-r-f; e-l-h)
            teşkil: oluşturma umumî: genel
            vesvese: şüphe, kuruntu ziyade: çok, fazla
            âdet: alışkanlık âdi: değersiz, basit
            îcâz: vecizlik, az sözle çok mânâlar anlatma (bk. v-c-z) îcâz-ı mu’ciz: mu’cizeli vecizlik; mu’cizeli bir şekilde az sözle çok mânâlar ifade etme (bk. a-c-z)
            #791501
            Anonim

              evâmir-i İlâhiyeye karşı mutî ve musahhar ve icraat-ı Rabbâniye altında o kadar yumuşak ve emirberdir ki, havada ağaçların teşkilinde tasarrufât-ı İlâhiye ne derece suhuletle cereyan ediyor. Öyle de, tahtezzemin ve o sert, sağır taşlarda o derece suhulet ve intizamla, hattâ damarlara karşı kanın cevelânı gibi muntazam su cetvelleriHAŞİYE-1 ve su damarları, kemâl-i hikmetle, o taşlarda mukavemet görmeyerek cereyan ediyor. Hem havada nebâtat ve ağaçların dallarının suhuletle suret-i intişarı gibi, o derece suhuletle köklerin nazik damarları yeraltındaki taşlarda, mümânaat görmeyerek, evâmir-i İlâhî ile muntazaman intişar ettiğini Kur’ân işaret ediyor. Ve geniş bir hakikati şu âyetle ders veriyor ve o dersle o kasavetli kalblere bu mânâyı veriyor ve remzen diyor:

              Ey Benî İsrail ve ey benî Âdem! Zaaf ve acziniz içinde nasıl bir kalb taşıyorsunuz ki, öyle bir Zâtın evâmirine karşı o kalb, kasavetle mukavemet ediyor? Halbuki, o koca, sert taşların tabaka-i muazzaması, o Zâtın evâmiri önünde kemâl-i inkıyadla, karanlıkta, nazik vazifelerini mükemmel ifa ediyorlar, itaatsizlik göstermiyorlar. Belki o taşlar, toprak üstünde bulunan bütün zevilhayata, âb‑ı hayatla beraber sair medâr-ı hayatlarına öyle bir hazinedarlık ediyor ve öyle bir adaletle taksimata vesiledir ve öyle bir hikmetle tevziata vasıta oluyor ki, Hakîm-i Zülcelâlin dest-i kudretinde, balmumu gibi ve belki hava gibi yumuşaktır, mukavemetsizdir ve azamet-i kudretine karşı secdededir. Zira toprak üstünde müşahede ettiğimiz şu masnuât-ı muntazama ve şu hikmetli ve inâyetli tasarrufât-ı

              [NOT]Haşiye-1 Evet, zemin denilen muhteşem ve seyyar sarayın temel taşı olan taş tabakasının Fâtır-ı Zülcelâl tarafından tavzif edilen en mühim üç vazifeyi beyan etmek, ancak Kur’ân’a yakışır. İşte, birinci vazifesi: Toprağın, kudret-i Rabbâniye ile nebâtâta analık edip yetiştirdiği gibi, kudret-i İlâhiye ile taş dahi toprağa dâyelik edip yetiştiriyor. İkinci vazifesi: Zeminin bedeninde deveran-ı dem hükmünde olan suların muntazam cevelânına hizmetidir. Üçüncü vazife-i fıtriyesi: Çeşmelerin ve ırmakların, uyûn ve enhârın muntazam bir mizanla zuhur ve devamlarına hazinedarlık etmektir. Evet, taşlar, bütün kuvvetiyle ve ağızlarının dolusuyla akıttıkları âb-ı hayat suretinde delâil-i vahdâniyeti zemin yüzüne yazıp serpiyor.[/NOT]

              Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)
              Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
              azamet-i kudret: güç ve iktidarın büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; ḳ-d-r) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar
              beyan: açıklama (bk. b-y-n) cereyan etmek: meydana gelmek
              cevelân: akma, dolaşma delâil-i vahdâniyet: Cenab-ı Allah’ın birliğinin delilleri (bk. v-ḥ-d)
              dest-i kudret: kudret eli (bk. ḳ-d-r) deveran-ı dem: kanın dolaşması
              dâyelik: analık emirber: emre hazır
              enhâr: nehirler evâmir: emirler
              evâmir-i İlâhi: Cenab-ı Allah’ın emirleri (bk. e-l-h) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
              haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
              icraat-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın icraatı (bk. r-b-b) ifa etmek: yerine getirmek
              intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) intişar etmek: yayılmak
              inâyet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen (bk. a-n-y) kasavet: katılık, kalb katılığı
              kemâl-i hikmet: mükemmel bir hikmet (bk. k-m-l; ḥ-k-m) kemâl-i inkıyad: tam ve mükemmel bir boyun eğme (bk. k-m-l)
              kudret-i Rabbâniye: her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın kudreti (bk. ḳ-d-r; r-b-b) kudret-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h)
              masnuât-ı muntazama: düzenli bir şekilde yaratılan san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a; n-ẓ-m) medâr-ı hayat: hayat dayanağı (bk. ḥ-y-y)
              mizan: ölçü (bk. v-z-n) mukavemet: karşı gelme, direnç
              muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: boyun eğmiş
              mutî: itaatkâr mümânaat: engel olma
              müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) nazik: zarif, ince
              nebâtât: bitkiler remzen: işareten
              sair: diğer seyyar: gezici, hareketli
              suhulet: kolaylık suret-i intişar: yayılma şekli (bk. ṣ-v-r)
              tabaka-i muazzama: en büyük tabaka (bk. a-ẓ-m) tahtezzemin: yeraltı
              taksimat: bölüştürmek, paylaştırmak tasarrufât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın tasarrufları (bk. ṣ-r-f; e-l-h)
              tavzif edilmek: görevlendirilmek tevziat: dağıtım
              teşkil: oluşma, meydana gelme uyûn: pınarlar, su kaynakları
              vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen vazife (bk. f-ṭ-r) zemin: yer
              zevilhayat: canlılar (bk. ḥ-y-y) zuhur: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)
              âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
              #791502
              Anonim

                İlâhiye misillü, zemin altında aynen cereyan ediyor. Belki hikmeten daha acip ve intizamca daha garip bir surette, hikmet ve inâyet-i İlâhiye tecelli ediyor. Bakınız: En sert ve hissiz o koca taşlar, nasıl balmumu gibi evâmir-i tekvîniyeye karşı yumuşaklık gösteriyorlar! Ve memur-u İlâhî olan o lâtif sulara, o nazik köklere, o ipek gibi damarlara o derece mukavemetsiz ve kasavetsizdir. Güya bir âşık gibi, o lâtif ve güzellerin temasıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor.

                Hem blank.gif1 وَاِنَّ مِنْهاَ لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللهِ ile şöyle bir hakikat-i muazzamanın ucunu gösteriyor ki: Taleb-i rüyet hadisesinde meşhur dağın tecelli ile parçalanması ve taşlarının dağılması gibi, umum rû-yi zeminde, aslı sudan incimad etmiş, adeta yekpare taşlardan ibaret olan ekser dağların zelzele veya bazı hâdisât‑ı arziye suretinde tecelliyât-ı celâliye ile, o dağların yüksek zirvelerinden o haşyet verici tecelliyât-ı celâliyenin zuhuruyla taşlar parçalanarak, bir kısmı ufalanıp, toprağa kalb olup, nebâtâta menşe olur. Diğer bir kısmı taş kalarak yuvarlanıp derelere, ovalara dağılıp, sekene-i zeminin meskeni gibi birçok işlerinde hizmetkârlık ederek ve mahfî bazı hikem ve menâfi için kudret ve hikmet-i İlâhiyeye secde-i itaat ederek, desâtir-i hikmet-i Sübhâniyeye emirber şeklini alıyorlar.

                Elbette, o haşyetten o yüksek mevkii terk edip mütevaziâne aşağı yerleri ihtiyar etmek ve o mühim menfaatlere sebep olmak beyhude olmayıp başıboş değil ve tesadüfî dahi olmadığı; belki bir Hakîm-i Kadîrin tasarrufât-ı hakîmânesiyle, o intizamsızlık içinde zahirî nazara görünmeyen bir intizam-ı hakîmâne bulunduğuna delil ise, o taşlara müteallik faideler, menfaatler ve onlar üstünde yuvarlandıkları dağın cesedine giydirilen ve çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla münakkaş

                [NOT]Dipnot-1 “Taşlardan öyleleri var ki, Allah korkusundan parçalanıp aşağılara yuvarlanır.” Bakara Sûresi, 2:74.[/NOT]

                Hakîm-i Kadîr: her şeyi hikmetle yapan sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; ḳ-d-r) acip: hayret verici, şaşırtıcı
                beyhude: boşuna, gayesiz cereyan etmek: meydana gelmek
                desâtir-i hikmet-i Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Allah’ın hikmet düsturları, prensipleri (bk. ḥ-k-m; s-b-ḥ) ekser: pek çok (bk. k-s̱-r)
                emirber: emre hazır evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait emirler (bk. k-v-n)
                hakikat-i muazzama: çok büyük hakikat, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m) haşyet: korku, dehşet
                hikem: hikmetler (bk. ḥ-k-m) hikmeten: hikmet gereği (bk. ḥ-k-m)
                hâdisât-ı arziye: yer olayları (bk. ḥ-d-s̱) ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek (bk. ḫ-y-r)
                incimad: donma intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
                intizam-ı hakîmâne: hikmetli bir şekilde işleyen düzenlilik (bk. n-ẓ-m; ḥ-k-m) inâyet-i İlâhiye: Allah’ın inâyeti; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y; e-l-h)
                kalb olmak: dönüşmek kasavet: sert, katı
                kudret ve hikmet-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın kudret ve hikmeti (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m; e-l-h) lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)
                mahfî: gizli memur-u İlâhî: Cenab-ı Allah’ın memuru (bk. e-l-h)
                menâfi: menfaatler, yararlar menşe: kaynak
                mesken: ev, mekan (bk. s-k-n) mevki: yer, konum
                misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mukavemet: karşı koyma, direnç
                murassaât: süsler müteallik: yönelik
                mütevaziâne: alçakgönüllülükle nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
                nazik: ince, zarif nebâtât: bitkiler
                rû-yi zemin: yeryüzü secde-i itaat: itaat secdesi
                sekene-i zemin: yeryüzünde yaşayanlar (bk. s-k-n) taleb-i rüyet: Allah’ın cemâlini görme isteği (bk. ṭ-l-b)
                tasarrufât-ı hakîmâne: hikmetli bir şekilde yapılan tasarruflar, icraatlar (bk. ṣ-r-f; ḥ-k-m) tasarrufât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın tasarrufları (bk. ṣ-r-f; e-l-h)
                tecelli: görünme, yansıma (bk. c-l-y) tecelliyât-ı celâliye: Allah’ın sınırsız haşmet ve yüceliğini gösteren yansımalar (bk. c-l-y; c-l-l)
                tesadüfî: tesadüfen, rastgele umum: bütün
                yekpare: tek parça zahir: açık, görünen (bk. ẓ-h-r)
                zelzele: deprem, sarsıntı zemin: yer
                zuhur: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)
                #791503
                Anonim

                  ve müzeyyen olan gömleklerin kemâl-i intizamı ve hüsn-ü san’atı, kat’î, şüphesiz şehadet eder.

                  İşte, şu üç âyetin, hikmet nokta-i nazarında ne kadar kıymettar olduğunu gördünüz. Şimdi bakınız Kur’ân’ın letâfet-i beyanına ve i’câz-ı belâğatine: Nasıl şu zikrolunan büyük ve geniş ve ehemmiyetli hakikatlerin uçlarını, üç fıkra içinde üç vakıa-i meşhure ve meşhude ile gösteriyor. Ve medar-ı ibret üç hadise-i uhrâyı hatırlatmakla lâtif bir irşad yapar, mukavemetsûz bir zecreder.

                  Meselâ, ikinci fıkrada der:

                  blank.gif1 وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ اْلـمَاۤء Şu fıkra ile, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın asâsına karşı kemâl-i şevkle inşikak edip on iki gözünden on iki çeşme akıtan taşa işaret etmekle, şöyle bir mânâyı ifham ediyor ve mânen diyor:

                  Ey Benî İsrail! Birtek mu’cize-i Mûsâya (a.s.) karşı koca taşlar yumuşar, parçalanır; ya haşyetinden veya sürurundan ağlayarak sel gibi yaş akıttığı halde, hangi insafla bütün mu’cizât-ı Mûseviyeye (a.s.) karşı temerrüd ederek ağlamayıp gözünüz cümud ve kalbiniz katılık ediyor?

                  Hem üçüncü fıkrada der:

                  blank.gif2 وَاِنَّ مِنْهاَ لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللهِ Şu fıkra ile, Tûr-i Sinâ’daki münâcât-ı Mûseviyede (a.s.) vuku bulan tecelliye-i celâliye heybetinden koca dağ parçalanıp dağılması ve o haşyetten taşların etrafa yuvarlanması olan vakıa-i meşhureyi ihtarla şöyle bir mânâyı ders veriyor ki:

                  Ey kavm-i Mûsâ! Nasıl Allah’tan korkmuyorsunuz? Halbuki, taşlardan ibaret olan dağlar, Onun haşyetinden ezilip dağılıyor. Ve sizden ahz-ı misak için üstünüzde Cebel-i Tûr’u tuttuğunu, hem taleb-i rüyet hadisesinde dağın parçalanmasını bilip ve gördüğünüz halde, ne cesaretle Onun haşyetinden titremeyip kalbinizi katılık ve kasavette bulunduruyorsunuz?

                  [NOT]Dipnot-1 “Taşlardan öyleleri var ki, yarılır da aralarından sular akar.” Bakara Sûresi, 2:74.

                  Dipnot-2 “Taşlardan öyleleri var ki, Allah korkusundan parçalanıp aşağılara yuvarlanır.” Bakara Sûresi, 2:74.[/NOT]



                  Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler
                  Cebel-i Tûr: Tûr Dağı (bk. Tûr-i Sînâ) Hz. Mûsâ: (bk. bilgiler)
                  Tûr-i Sinâ: Sinâ Dağı; Cenab-ı Hakkın Hz. Mûsâ’ya göründüğü ve Tevrat’ı indirdiği dağ ahz-ı misak: söz alma
                  asâ: baston, değnek cümud: katılık, sertlik
                  fıkra: kısım, bölüm hadise-i uhrâ: âhirete ait hadise (bk. e-ḫ-r)
                  hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşyet: korku, dehşet
                  hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hüsn-ü san’at: sanatın güzelliği (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a)
                  ifham etmek: anlatmak ihtar: hatırlatma
                  inşikak etmek: yarılmak irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d)
                  i’câz-ı belâğat: güzel söz söylemedeki mu’cizelik (bk. a-c-z; b-l-ğ) kasavet: katılık, kalp katılığı
                  kat’î: kesin kavm-i Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın kavmi
                  kemâl-i intizam: düzenliliğin mükemmelliği (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i şevk: tam bir istek ve arzu (bk. k-m-l)
                  letâfet-i beyan: ifadenin güzelliği, hoşluğu (bk. b-y-n) lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)
                  medar-ı ibret: ibret vesilesi mukavemetsûz: karşı konulmaz
                  mu’cize-i Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın mu’cizesi (bk. a-c-z; şahıs) mu’cizât-ı Mûseviye: Hz. Mûsâ’nın mu’cizeleri (bk. a-c-z)
                  münakkaş: nakışlanmış (bk. n-ḳ-ş) münâcât-ı Mûseviye: Hz. Mûsâ’nın dua ve yakarışı (bk. n-c-v)
                  müzeyyen: süslenmiş (bk. z-y-n) nokta-i nazar: bakış açısı (bk. n-ẓ-r)
                  sürur: sevinç, mutluluk taleb-i rüyet: Allah’ın cemâlini görme isteği (bk. ṭ-l-b)
                  tecelliye-i celâliye: Allah’ın varlıklar üzerinde haşmetinin görünmesi (bk. c-l-y; c-l-l) temerrüd etmek: inat etmek, karşı gelmek
                  vakıa-i meşhure ve meşhude: meşhur ve bilinen olay (bk. ş-h-d) vuku bulmak: meydana gelmek
                  zecretmek: sakındırmak
                  #791504
                  Anonim

                    Hem birinci fıkrada diyor:

                    blank.gif1 وَاِنَّ مِنَ اْلحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ اْلاَنْهَار Bu fıkra ile, dağlardan nebean eden Nil-i mübarek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları hatırlatmakla, taşların evâmir-i tekvîniyeye karşı ne kadar hârikanümâ ve mu’cizevâri bir surette mazhar ve musahhar olduğunu ifham eder. Ve onunla böyle bir mânâyı müteyakkız kalblere veriyor ki:

                    Şöyle azîm ırmakların, elbette mümkün değil, şu dağlar hakikî menbaları olsun. Çünkü, faraza o dağlar tamamen su kesilse ve mahrutî birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle sür’atli ve kesretli cereyanlarına, muvazeneyi kaybetmeden, birkaç ay ancak dayanabilirler. Ve o kesretli masarife karşı, galiben bir metre kadar toprakta nüfuz eden yağmur, kâfi varidat olamaz. Demek ki, şu enhârın nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek harika bir surette, Fâtır-ı Zülcelâl onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor.

                    İşte, bu sırra işareten, bu mânâyı ifade için, hadiste rivâyet ediliyor ki, “O üç nehrin herbirine Cennetten birer katre her vakit damlıyor; ve ondan bereketlidirler.” Hem bir rivâyette denilmiş ki: “Şu üç nehrin menbaları Cennettendir.”blank.gif2 Şu rivâyetin hakikati şudur ki: Madem esbab-ı maddiye, şunların bu derece kesretli nebeânına kabil değildir. Elbette menbaları bir âlem-i gaybdadır ve gizli bir hazine-i rahmetten gelir ki, masarifle varidatın muvazenesi devam eder.

                    İşte, Kur’ân-ı Hakîm şu mânâyı ihtarla şöyle bir ders veriyor ki, der:

                    Ey Benî İsrail ve ey benî Âdem! Kalb katılığı ve kasavetinizle öyle bir Zât-ı Zülcelâlin evâmirine karşı itaatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i Sermedînin ziya-yı marifetine gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, Mısır’ınızı cennet suretine çeviren Nil-i mübarek gibi koca nehirleri âdi, câmid taşların ağızlarından akıtıp mu’cizât-ı kudretini, şevâhid-i vahdâniyetini o koca nehirlerin kuvvet ve

                    [NOT]Dipnot-1 “Taşlardan öyleleri var ki, bağrından nehirler çağlar.” Bakara Sûresi: 2:74.

                    Dipnot-2 bk. Müslim, Cennet: 26; Müsned, 2:289, 440; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 5:381.[/NOT]



                    Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler Dicle: (bk. bilgiler)
                    Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve benzersiz şeyleri üstün san’atıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) Fırat: (bk. bilgiler)
                    Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Nil-i mübarek: (bk. bilgiler – Nil Nehri)
                    Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) azîm: çok büyük (bk. a-ẓ-m)
                    benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar cereyan: akım
                    câmid: cansız, sert, katı enhâr: nehirler
                    esbab-ı maddiye: maddî sebepler (bk. s-b-b) evâmir: emirler
                    evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait emirler (bk. k-v-n) faraza: varsayalım ki
                    fıkra: kısım, bölüm gaflet: umursamazlık, duyarsızlık (bk. ğ-f-l)
                    galiben: çoğunlukla hakikat: gerçek, esas (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                    harikanümâ: harikalı hazine-i gayb: görünmeyen hazine (bk. ğ-y-b)
                    hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) ifham: anlatma
                    ihtar: hatırlatma kabil: mümkün
                    kasavet: katılık, sertlik katre: damla
                    kesretli: çok (bk. k-s̱-r) mahrutî: koni şeklinde
                    masarif: masraflar, giderler mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)
                    menba: kaynak musahhar: boyun eğmiş
                    muvazene: denge (bk. v-z-n) mu’cizevâri: mu’cize gibi (bk. a-c-z)
                    mu’cizât-ı kudret: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) müteyakkız: uyanık ve dikkatli
                    nebean etme: yerden çıkma, kaynama nüfuz etme: içe geçme, işleme
                    rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi tabiî: doğal (bk. ṭ-b-a)
                    tesadüfî: tesadüfen, rastgele varidat: gelirler
                    ziya-yı marifet: Allah’ı tanıma ve bilme ışığı (bk. a-r-f) âdi: basit, sıradan
                    âlem-i gayb: görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b) Şems-i Sermed: Ebedî Güneş; bu tabir, her şeyi nurlandıran Allah için benzetme olarak kullanılır
                    şevâhid-i vahdâniyet: Allah’ın birliğinin şahitleri (bk. ş-h-d; v-ḥ-d)
                    #791505
                    Anonim

                      zuhur ve ifazaları derecesinde kâinatın kalbine ve zeminin dimağına vererek cin ve insin kulûb ve ukûlüne isâle ediyor. Hem hissiz, câmid bazı taşları böyle acip bir tarzda HAŞİYE-1 mu’cizât-ı kudretine mazhar etmesi, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi o Fâtır-ı Zülcelâli gösterdiği halde, nasıl Onun o nur-u marifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?

                      İşte, şu üç hakikate nasıl bir belâğat giydirilmiş, gör. Ve belâğat-i irşadiyeye dikkat et. Acaba hangi kasavet ve katılık vardır ki, böyle hararetli şu belâğat-i irşada karşı dayanabilsin, ezilmesin?

                      İşte, baştan buraya kadar anladınsa, Kur’ân-ı Hakîmin irşadî bir lem’a-i i’câzını gör, Allah’a şükret.

                      سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ blank.gif1
                      اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ كَمَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى وَوَفِّقْناَ لِخِذْمَتِهِ اٰمِينَ بِرَحْمَتِكَ يَاۤ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ الْحَكِيمُ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِۤ اَجْمَعِينَ blank.gif2

                      [NOT]Haşiye-1 Nil-i mübarek Cebel-i Kamer‘den çıktığı gibi, Dicle‘nin en mühim bir şubesi Van vilâyetinden, Müküs nahiyesinden bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat‘ın da mühim bir şubesi, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı, hilkaten bir madde-i mâyiadan incimad etmiş taşlar olduğu fennen sabittir. Tesbihat-ı Nebeviyeden olan سُبْحَانََ مَنْ بَسَطَ اْلاَرْضَ عَلٰى مَاۤءٍ جَمَدٍ kat’î delâlet ediyor ki, asl-ı hilkat-i arz şöyledir ki: Su gibi bir madde, emr-i İlâhî ile incimad eder, taş olur. Taş, izn-i İlâhî ile toprak olur. Tesbihteki “arz” lâfzı, toprak demektir. Demek su çok yumuşaktır, üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için, Hakîm-i Rahîm, toprağı taş üstünde serer, zevilhayata makarr eder.

                      Dipnot-1 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.

                      Dipnot-2 Allahım! Kur’ân’ın esrarını, sevdiğin ve râzı olduğun şekilde bize tefhim et ve onun hizmetine bizi muvaffak et. Âmin, rahmetinle ey Erhamürrâhimîn. Allahım! Kur’ân-ı Hakîmin kendisine indirildiği zâta ve bütün âl ve ashâbına salât ve selâm olsun.[/NOT]



                      Cebel-i Kamer: (bk. bilgiler) Dicle: (bk. bilgiler)
                      Diyadin: (bk. bilgiler) Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)
                      Fırat: (bk. bilgiler) Hakîm-i Rahîm: her şeyi hikmetle yapan, sonsuz rahmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m)
                      Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Müküs: (bk. bilgiler)
                      Nil-i mübarek: (bk. bilgiler – Nil Nehri) Van: (bk. bilgiler)
                      acip: hayret verici, şaşırtıcı asl-ı hilkat-i arz: toprağın yaratılışının esası (bk. ḫ-l-ḳ)
                      belâğat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) belâğat-i irşadiye: doğru yolu gösteren belâğat (bk. b-l-ğ; r-ş-d)
                      câmid: cansız, sert, katı delâlet: işaret etme, delil olma
                      dimağ: akıl, şuur emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h)
                      fennen: ilmen hararetli: sıcak
                      haşiye: dipnot, açıklayıcı not hilkaten: yaratılış gereği (bk. ḫ-l-ḳ)
                      ifaza: bol bol akma, taşma (bk. f-y-ḍ) incimad etmek: donmak
                      irşadî: doğru yolu göstermekle ilgili (bk. r-ş-d) isâle etmek: akıtmak
                      izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) kasavet: sertlik, katılık
                      kulûb: kalpler lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z)
                      lâfız: söz madde-i mâyia: sıvı madde
                      makarr: merkez mazhar: yansıma yeri, ayna (bk. ẓ-h-r)
                      nur-u marifet: Allah’ı bilme ve tanıma nuru (bk. n-v-r; a-r-f) tesbihat-ı Nebeviye: Peygamberimizin, Allah’ı tesbih etme, şanına layık ifadelerle anma biçimi (bk. s-b-ḥ; n-b-e)
                      ukul: akıllar zemin: yeryüzü
                      zevilhayat: canlılar (bk. ḥ-y-y) ziya: ışık
                      zuhur: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)
                      #791506
                      Anonim
                        Yirminci Sözün İkinci Makamı Mu’cizât-ı enbiya yüzünde parlayan bir lem’a-i i’câz-ı Kur’ân
                        (Âhirdeki iki sual ve iki cevaba dikkat et.)

                        besmele.jpg

                        وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ blank.gif1


                        ON DÖRT SENE EVVEL (şimdi otuz seneden geçti)blank.gif2, şu âyetin bir sırrına dair, İşârâtü’l-İ’câz namındaki tefsirimde, Arabiyyü’l-ibâre bir bahis yazmıştım. Şimdi, arzuları bence ehemmiyetli olan iki kardeşim, o bahse dair Türkçe olarak bir parça izah istediler. Ben de Cenâb-ı Hakkın tevfikine itimaden ve Kur’ân’ın feyzine istinaden diyorum ki:

                        Bir kavle göre, Kitâb-ı Mübîn, Kur’ân’dan ibarettir. Yaş ve kuru herşey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle mi? Evet, herşey içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazan çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan icmalleri, bazan düsturları, bazan alâmetleri, ya sarahaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhâmen, ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur’ân’a münasip bir tarzda ve iktizâ-yı makam münasebetinde, şu tarzların birisiyle ifade ediliyor. Ezcümle:

                        Beşerin san’at ve fen cihetindeki terakkiyatlarının neticesi olan havârık-ı san’at ve garâib-i fen olarak tayyare, elektrik, şimendifer, telgraf gibi şeyler vücuda gelmiş ve beşerin hayat-ı maddiyesinde en büyük mevki almışlar. Elbette, umum nev-i beşere hitap eden Kur’ân-ı Hakîm, şunları mühmel bırakmaz. Evet, bırakmamış, iki cihetle onlara da işaret etmiştir.

                        Birinci cihet: Mu’cizât-ı enbiya suretiyle.

                        İkinci kısım şudur ki: Bazı hâdisât-ı tarihiye suretinde işaret eder. Ezcümle:

                        [NOT]Dipnot-1 “Ne yaş, ne de kuru hiçbir şey yoktur ki, ap açık bir kitapta yazılmış olmasın.” En’âm Sûresi, 6:59.

                        Dipnot-2 Bu ifade 1957 senesine aittir.[/NOT]

                        Arabiyyü’l-ibâre: Arapça yazılmış yazı Kitab-ı Mübîn: herşeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap (bk. k-t-b; b-y-n)
                        Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) alâmet: işaret
                        beyan: açıklama (bk. b-y-n) beşer: insan
                        düstur: prensip, kural ezcümle: özetle, böylece
                        fen: bilim dalı feyz: ilham, bereket ve ilim bolluğu (bk. f-y-ḍ)
                        garâib-i fen: ilimdeki şaşırtıcı ve hayret verici şeyler havârık-ı san’at: san’at harikaları (bk. ṣ-n-a)
                        hayat-ı maddiye: maddî hayat hâdisât-ı tarihiye: tarihî olaylar
                        ibhâmen: üstü kapalı olarak icmal: kısaca, özet olarak (bk. c-m-l)
                        ihtar: hatırlatma iktizâ-yı makam: makamın gereği
                        istinaden: dayanarak (bk. ṣ-n-d) itimaden: güvenerek
                        izah: açıklama kavl: söz
                        lem’a-i i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) maksad-ı Kur’ân: Kur’ân’ın maksadı (bk. ḳ-ṣ-d)
                        muhtelif: çeşitli mu’cizât-ı enbiya: peygamberlerin mu’cizeleri (bk. a-c-z; n-b-e)
                        mühmel bırakmak: ihmal etmek münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)
                        münasip: uygun (bk. n-s-b) nev-i beşer: insanlık
                        nüve: çekirdek remzen: işareten
                        sarahaten: açıkça suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                        sır: gizem, gizli gerçek tayyare: uçak
                        tefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından açıklaması, yorumu (bk. f-s-r) terakkiyat: ilerlemeler
                        tevfik: yardım umum: bütün
                        vücuda gelme: var olma (bk. v-c-d) âhir: son (bk. e-ḫ-r)
                        şimendifer: tren
                        #791509
                        Anonim
                          قُتِلَ اَصْحاَبُ اْلاُخْدُودِ اَلنَّارِذَاتِ الْوَقُودِ اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلاَّۤ اَنْ يُؤْمِنوُا بِاللهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِblank.gif1 فِى الْفُلْكِ اْلمَشْحُونِ وَخَلَقْناَ لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَايَرْكَبُونَ blank.gif2HAŞİYE-1

                          Kezâ gibi âyetlerle şimendifere işaret ettiği gibi,


                          اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ فِيهَا مِصْباَحٌ اَلْمِصْباَحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍHAŞİYE-2 لاَشَرْقِيَّةٍ وَلاَ غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِۤيئُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاۤءُ blank.gif3


                          âyeti, pek çok envâra, esrâra işaretle beraber, elektriğe dahi remzediyor.

                          Şu ikinci kısım, hem çok zatlar onlarla uğraştığından, hem çok dikkat ve izaha muhtaç olduğundan ve hem çok olduğundan, şimdilik şimendifer ve elektriğe işaret eden şu âyetlerle iktifâ edip o kapıyı açmayacağım.

                          Birinci kısım ise, mu’cizât-ı enbiya suretinde işaret ediyor. Biz dahi o kısımdan bazı nümuneleri misal olarak zikredeceğiz.

                          Mukaddime

                          İşte, Kur’ân-ı Hakîm, enbiyaları, insanın cemaatlerine terakkiyât-ı mâneviye cihetinde birer pişdar ve imam gönderdiği gibi, yine insanların terakkiyât-ı maddiye

                          [NOT]Dipnot-1 “Uhdud Ashabına lânet olundu. Onlar tutuşturdukları ateşin karşısına oturur, mü’minlere yaptıkları işkenceyi seyrederlerdi. O mü’minlerden intikam almalarının sebebi ise, kudreti herşeye galip olan ve her türlü övgüye lâyık bulunan Allah’a iman etmiş olmalarından başka birşey değildi.” Burûc Sûresi, 85:4-8.

                          Dipnot-2 “Onlar için bir delil de, insan neslini, dolu gemilerde taşımamız ve bunun gibi daha nice binekleri onlar için yaratmış olmamızdır.” Yâsin Sûresi, 36:41-42.

                          Haşiye-1 Şu cümle işaret ediyor ki, şimendiferdir; âlem-i İslâmı esaret altına almıştır. Kâfirler onunla İslâmı mağlûp etmiştir.

                          Haşiye-2 يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِۤئُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ (Nur Sûresi, 24:35) cümlesi, o remzi ışıklandırıyor.

                          Dipnot-3 “Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, bir lâmba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fanus içindedir. Cam fanus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, ne doğuya, ne de batıya ait olmayan mübarek bir ağacın yakıtından tutuşturulur. Onun yakıtı, kendisine ateş dokunmasa bile ışık verecek kabiliyettedir. O nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur.” Nur Sûresi, 24:35.[/NOT]



                          Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
                          envâr: nurlar (bk. n-v-r) esrâr: sırlar, gizli hakikatler
                          haşiye: dipnot, açıklayıcı not iktifa: yetinme
                          mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m) mu’cizât-ı enbiya: peygamberlerin mu’cizeleri (bk. a-c-z; n-b-e)
                          pişdar: öncü remz: işaret
                          terakkiyat-ı maddiye: maddî ilerlemeler terakkiyat-ı mâneviye: mânevî ilerlemeler (bk. a-n-y)
                          zikretmek: bildirmek, belirtmek âlem-i İslâm: İslâm dünyası (bk. a-l-m; s-l-m)
                          şimendifer: tren
                          #791511
                          Anonim

                            suretinde dahi, o enbiyanın herbirisinin eline bazı harikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir; onlara mutlak olarak ittibâa emrediyor.

                            İşte, enbiyaların mânevî kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu’cizatlarından bahis dahi, onların nazirelerine yetişmeye ve taklitlerini yapmaya bir teşviki işmam ediyor. Hattâ denilebilir ki, mânevî kemâlât gibi, maddî kemâlâtı ve harikaları dahi, en evvel mu’cize eli nev-i beşere hediye etmiştir. İşte, Hazret-i Nuh’un (aleyhisselâm) bir mu’cizesi olan sefine ve Hazret-i Yusuf’un (aleyhisselâm) bir mu’cizesi olan saati, en evvel beşere hediye eden, dest-i mu’cizedir. Bu hakikate lâtif bir işarettir ki, san’atkârların ekseri, herbir san’atta birer peygamberi pîr ittihaz ediyor. Meselâ gemiciler Hazret-i Nuh’u (aleyhisselâm), saatçiler Hazret-i Yusuf’u (aleyhisselâm), terziler Hazret‑i İdris’i (aleyhisselâm)…

                            Evet, madem Kur’ân’ın herbir âyeti çok vücuh-u irşadî ve müteaddit cihât-ı hidayeti olduğunu ehl-i tahkik ve ilm-i belâğat ittifak etmişler. Öyle ise, Kur’ân‑ı Mu’cizü’l-Beyânın en parlak âyetleri olan mu’cizât-ı enbiya âyetleri, birer hikâye-i tarihiye olarak değil; belki onlar çok maânî-yi irşâdiyeyi tazammun ediyorlar. Evet, mu’cizât-ı enbiyayı zikretmesiyle, fen ve san’at-ı beşeriyenin nihayet hududunu çiziyor. En ileri gayâtına parmak basıyor. En nihayet hedeflerini tayin ediyor. Beşerin arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye sevk ediyor. Zaman-ı mazi, zaman-ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuûnâtının âyinesi olduğu gibi; müstakbel dahi, mazinin tarlası ve ahvâlinin âyinesidir. Şimdi, misal olarak, o çok vâsi menbadan yalnız birkaç nümunelerini beyan edeceğiz.

                            Meselâ, Hazret-i Süleyman Aleyhisselâmın bir mu’cizesi olarak teshir-i havayı beyan eden blank.gif1 وَلِسُلَيْمٰنَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ âyeti, “Hazret-i Süleyman, bir günde havada tayeran ile iki aylık bir mesafeyi kat’ etmiştir” der.

                            [NOT]Dipnot-1 “Rüzgârı da Süleyman’a boyun eğdirdik ki, sabahtan bir aylık, öğleden sonra da bir aylık yol giderdi.” Sebe’ Sûresi, 34:12.[/NOT]



                            Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Hazret-i Nuh: (bk. bilgiler)
                            Hazret-i Süleyman: (bk. bilgiler) Hazret-i Yusuf: (bk. bilgiler)
                            Hazret-i İdris: (bk. bilgiler) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: ifade ve açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
                            ahval: durumlar beyan: açıklama (bk. b-y-n)
                            beşer: insan cihât-ı hidayet: doğru yola götüren yönler (bk. h-d-y)
                            dest-i mu’cize: mu’cize eli (bk. a-c-z) dest-i teşvik: teşvik eli
                            ehl-i tahkik: gerçeği araştıranlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ekser: çoğunluk (bk. k-s̱-r)
                            enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) evvel: önce
                            fen ve san’at-ı beşeriye: insanlara ait bilim ve sanat (bk. ṣ-n-a) gayât: gayeler
                            hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hikâye-i tarihiye: tarihî hikâye
                            hudut: sınır ilm-i belâğat: belâğat ilmi (bk. a-l-m; b-l-ğ)
                            ittibâ: uymak ittifak etmek: birleşmek
                            ittihaz etmek: edinmek işmam: koklatma, hissettirme
                            kat’ etmek: aşmak kemâlât: üstünlükler (bk. k-m-l)
                            lâtif: ince, hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mahzen: depo
                            mazi: geçmiş maânî-yi irşâdiye: doğru yolu gösteren ifadeler (bk. a-n-y; r-ş-d)
                            menba: kaynak mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ)
                            mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) mu’cizat-ı enbiya: peygamberlerin mu’cizeleri (bk. a-c-z; n-b-e)
                            mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müstakbel: gelecek
                            müteaddit: çeşitli nazire: benzer (bk. n-ẓ-r)
                            nev-i beşer: insanlık nihayet: son
                            pîr: önder sefine: gemi
                            suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tayeran: uçma
                            tazammun etmek: içine almak teshir-i hava: havaya hükmetme
                            vâsi: geniş vücuh-u irşadî: doğru yolu gösterici yönler (bk. r-ş-d)
                            zaman-ı mazi: geçmiş zaman zaman-ı müstakbel: gelecek zaman
                            zikretmek: anmak, belirtmek âyine: ayna
                            şuûnat: haller, hadiseler (bk. ş-e-n)
                            #791512
                            Anonim

                              İşte, bunda işaret ediyor ki: Beşere yol açıktır ki, havada böyle bir mesafeyi kat’ etsin. Öyle ise, ey beşer! Madem sana yol açıktır; bu mertebeye yetiş ve yanaş.

                              Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisanıyla mânen diyor: “Ey insan! Bir abdim hevâ-i nefsini terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tembelliğini bırakıp bazı kavânîn-i âdetimden güzelce istifade etseniz, siz de binebilirsiniz.”

                              Hem Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın bir mu’cizesini beyan eden

                              blank.gif1 فَقُلْناَ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناً ilh.; bu âyet işaret ediyor ki, zemin tahtında gizli olan rahmet hazinelerinden, basit aletlerle istifade edilebilir. Hattâ taş gibi bir sert yerde, bir asâ ile âb-ı hayat celb edilebilir. İşte, şu âyet, bu mânâ ile beşere der ki: Rahmetin en lâtif feyzi olan âb-ı hayatı, bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyle ise haydi, çalış, bul.

                              Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı remziyle, mânen diyor ki: “Ey insan! Madem Bana itimat eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki, her istediği yerde âb-ı hayatı onunla çeker. Sen de benim kavânîn-i rahmetime istinat etsen, şöyle ona benzer veyahut ona yakın bir aleti elde edebilirsin. Haydi, et!”

                              İşte, beşer terakkiyâtının mühimlerinden birisi, bir aletin icadıdır ki, ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet, ondan daha ileri nihâyât ve gayât-ı hududunu çizmiştir. Nasıl ki evvelki âyet, şimdiki halihazır tayyareden çok ileri nihayetlerinin noktalarını tayin etmiştir.

                              Hem meselâ, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın bir mu’cizesine dair:

                              وَ اُبْرِئُ اْلاَكْمَهَ وَاْلاَبْرَصَ وَاُحْيِى اْلمَوْتٰى بِاِذْنِ اللهِ blank.gif2


                              Kur’ân, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibâa beşeri sarihan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san’at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbânîye remzen tergib ediyor. İşte, şu âyet işaret ediyor ki, en müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve ey musibetzede benî Âdem! Meyus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.

                              [NOT]Dipnot-1 “[Mûsâ’ya] ‘Vur asânı taşa’ buyurduk. Asâsını vurduğu yerden, on iki pınar fışkırıverdi.” Bakara Sûresi, 2:60.

                              Dipnot-2 “Allah’ın izniyle, anadan doğma körleri ve alaca hastalığına tutulanları iyileştirir ve ölüleri diriltirim.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:49.[/NOT]



                              Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler)
                              Hazret-i İsâ: (bk. bilgiler) abd: kul (bk. a-b-d)
                              ahlâk-ı ulviye: yüksek ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ) asâ: baston
                              benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar beyan: açıklama (bk. b-y-n
                              beşer: insan celb etmek: çekmek
                              ekser: pek çok (bk. k-s̱-r) evvelki: önceki
                              feyz: bereket, nimet (bk. f-y-ḍ) gâyât-ı hudud: en son sınırlar
                              halihazır: halen var olan hevâ-i nefs: kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme (bk. h-v-y; n-f-s)
                              icad: yapma, meydana getirme (bk. v-c-d) istinat: dayanma (bk. s-n-d)
                              ittibâ: uyma kat etmek: aşmak, kesmek
                              kavânin-i rahmet: rahmet kanunları (bk. ḳ-n-n; r-ḥ-m) kavânin-i âdet: Allah’ın kâinata koyduğu tabiat kanunları (bk. ḳ-n-n)
                              lisan: dil lisan-ı remz: işaret dili
                              lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) meyus: ümitsiz
                              musibetzede: felâkete uğramış muvakkat: geçici
                              mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) müzmin: iyice yerleşmiş, kronik
                              nihayet: son nihâyât: sonlar
                              rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) remzen: işareten
                              san’at-ı âliye: yüksek san’at (bk. ṣ-n-a) sarihan: açık şekilde
                              tayyare: uçak terakkiyat: ilerlemeler
                              tergib etmek: rağbet uyandırmak tıbb-ı Rabbânî: Allah’ın Rablığına ait olan tıb ilmi (bk. r-b-b)
                              zemin tahtı: yer altı âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
                              #791513
                              Anonim

                                Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle, mânen diyor ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim: biri mânevî dertlerin dermanı, biri de maddî dertlerin ilâcı. İşte, ölmüş kalbler nur-u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi onun nefesiyle ve ilâcıyla şifa buluyor. Sen de Benim eczahane-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul. Elbette ararsan bulursun.”
                                İşte, beşerin tıp cihetindeki şimdiki terakkiyâtından çok ilerideki hududunu şu âyet çiziyor ve ona işaret ediyor ve teşvik yapıyor.

                                Hem meselâ Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm hakkında blank.gif1 وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ
                                blank.gif2 وَاٰتَيْناَهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm hakkında blank.gif3وَ اَسَلْناَ لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ âyetleri işaret ediyorlar ki, telyîn-i hadid en büyük bir nimet-i İlâhiyedir ki, büyük bir peygamberinin fazlını onunla gösteriyor.

                                Evet, telyîn-i hadid, yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve nuhâsı eritmek ve madenleri bulmak, çıkarmak, bütün maddî sanayi-i beşeriyenin aslı ve anasıdır ve esası ve madenidir. İşte şu âyet işaret ediyor ki, büyük bir resule, büyük bir halife‑i zemine, büyük bir mu’cize suretinde, büyük bir nimet olarak, telyîn-i hadiddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı eritmekle ekser sanayi-i umumiyeye medar olmaktır. Madem bir resule, hem halife, yani hem mânevî hem maddî bir hâkime, lisanına hikmet ve eline san’at vermiş. Lisanındaki hikmete sarihan teşvik eder. Elbette elindeki san’ata dahi terğib işareti var.

                                Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle, mânen diyor ki: “Ey benî Âdem! Evâmir-i teklifiyeme itaat eden bir abdimin lisanına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki, herşeyi kemâl-i vuzuhla fasledip hakikatini gösteriyor. Ve eline de öyle bir san’at verdim ki, elinde balmumu gibi demiri her şekle çevirir, halifelik ve padişahlığına mühim kuvvet elde eder. Madem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir. Hem hayat-ı içtimaiyenizde ona çok muhtaçsınız. Siz de

                                [NOT]
                                Dipnot-1
                                “Demiri de onun için yumuşattık.” Sebe’ Sûresi, 34:10.

                                Dipnot-2 “Ona ilim ve hikmet ile, hakkı ve bâtılı açıkça ayırd eden bir ifade gücü verdik.” Sâd Sûresi, 38:20.

                                Dipnot-3 “Erimiş bakırı ona sel gibi akıttık.” Sebe’ Sûresi, 34:12.[/NOT]



                                Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                                Hazret-i Dâvud: (bk. bilgiler) Hazret-i Süleyman: (bk. bilgiler)
                                abd: kul (bk. a-b-d) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar
                                beşer: insan eczahane-i hikmet: fayda ve şifa eczahanesi (bk. ḥ-k-m)
                                ekser: pek çok (bk. k-s̱-r) evâmir-i teklifiye: Allah’ın kullarını uymakla yükümlü tuttuğu emirler
                                fasletmek: ayırmak fazl: fazilet, üstünlük, erdem (bk. f-ḍ-l)
                                hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan (bk. ḫ-l-f)
                                halife-i zemin: yeryüzü halifesi (bk. ḫ-l-f) hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
                                hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hâkim: idareci, hükümdâr (bk. ḥ-k-m)
                                kemâl-i vuzuh: tam bir açıklık (bk. k-m-l) lisan-ı işaret: işaret dili
                                medar: sebep, vesile mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)
                                nimet-i İlâhiye: Allah’ın nimeti (bk. n-a-m; e-l-h) nuhâs: bakır
                                nur-u hidayet: doğru ve hak yolu gösterme nuru (bk. n-v-r; h-d-y) resul: peygamber (bk. r-s-l)
                                sanayi-i beşeriye: insanlığa ait san’atlar, endüstri (bk. ṣ-n-a) sanayi-i umumiye: genel sanayi, endüstri (bk. ṣ-n-a)
                                sarihan: açık şekilde telyîn-i hadid: demirin yumuşatılması
                                terakkiyat: ilerlemeler tergib: rağbet uyandırma
                                #791515
                                Anonim

                                  evâmir-i tekvîniyeme itaat etseniz, o hikmet ve o san’at size de verilebilir. Mürur-u zamanla yetişir ve yanaşabilirsiniz.”

                                  İşte, beşerin san’at cihetinde en ileri gitmesi ve maddî kuvvet cihetinde en mühim iktidar elde etmesi, telyîn-i hadid iledir ve izâbe-i nuhas iledir. Âyette nuhas “kıtr” ile tabir edilmiş. Şu âyetler, umum nev-i beşerin nazarını şu hakikate çeviriyor ve şu hakikatin ne kadar ehemmiyetli olduğunu takdir etmeyen eski zaman insanlarına ve şimdiki tembellerine şiddetle ihtar ediyor.

                                  Hem meselâ, Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm taht-ı Belkıs’ı yanına celb etmek için vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celp dedi, “Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim” olan hadise-i harikaya delâlet eden şu âyet:

                                  قَالَ الَّذِى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ اْلكِتَابِ اَنَا اٰتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ blank.gif1


                                  ilh., işaret ediyor ki, uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sureten ihzar etmek mümkündür. Hem vakidir ki, risaletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm, hem mâsumiyetine, hem de adaletine medar olmak için pek geniş olan aktâr-ı memleketine bizzat zahmetsiz muttali olmak ve raiyetinin ahvâlini görmek ve dertlerini işitmek, bir mu’cize suretinde Cenâb-ı Hak ihsan etmiştir.

                                  Demek Cenâb-ı Hakka itimat edip Süleyman Aleyhisselâmın lisan-ı ismetiyle istediği gibi, o da lisan-ı istidadıyla Cenâb-ı Haktan istese ve kavânîn-i âdetine ve inâyetine tevfik-i hareket etse, ona dünya bir şehir hükmüne geçebilir. Demek taht-ı Belkıs Yemen’de iken, Şam’da aynıyla veyahut suretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların suretleriyle beraber sesleri de işitilmiştir.

                                  İşte, uzak mesafede celb-i surete ve savta haşmetli bir surette işaret ediyor ve mânen diyor: Ey ehl-i saltanat! Adalet-i tamme yapmak isterseniz, Süleymanvâri,

                                  [NOT]Dipnot-1 “Semâvî kitapların esrarına vakıf bir âlim, ‘Sen daha gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm’ dedi.” Neml Sûresi, 27:40.[/NOT]



                                  Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                                  Hazret-i Süleyman: (bk. bilgiler) Süleymanvâri: Hz. Süleymân gibi
                                  Yemen: (bk. bilgiler) adalet-i tamme: tam ve eksiksiz adalet (bk. a-d-l)
                                  ahvâl: haller, durumlar aktâr-ı memleket: ülkenin her yanı (bk. m-l-k)
                                  beşer: insan celb etmek: çekmek
                                  celb-i suret ve savt: görüntü ve sesi nakletmek (bk. ṣ-v-r) delâlet: işaret etme, delil olma
                                  ehl-i saltanat: sultanlar, idareciler (bk. s-l-ṭ) evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait kurallar (bk. k-v-n)
                                  hadise-i harika: harika olay hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                                  haşmet: görkem, heybet hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                                  ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n) ihtar: uyarma, ikaz
                                  ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) inâyet: yardım (bk. a-n-y)
                                  izâbe-i nuhas: bakırın eritilmesi kavânîn-i âdet: Allah’ın kâinata koyduğu tabiat kanunları (bk. ḳ-n-n)
                                  kıtr: erimiş bakır lisan-ı ismet: günahsızlık dili
                                  lisan-ı istidat: kabiliyet dili (bk. a-d-d) medar: sebep, vesile
                                  muttali olmak: haberdar olmak mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)
                                  mürur-u zaman: zamanın geçmesi müşerref olmak: şereflenmek
                                  nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nev-i beşer: insanlık
                                  nuhas: bakır raiyet: halk
                                  risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) saltanat: sultanlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ)
                                  suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taht-ı Belkıs: Belkıs’ın tahtı (bk. bilgiler – Belkıs)
                                  telyîn-i hadid: demirin yumuşatılması tevfik-i hareket etmek: uygun davranmak
                                  umum: bütün, genel vaki: olmuş
                                  âlim-i ilm-i celp: eşyayı çekip yanına getirme ilmine sahip âlim (bk. a-l-m)
                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 29)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.