- Bu konu 27 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
13 Mayıs 2011: 17:07 #791516
Anonim
rû-yi zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünkü, bir hâkim-i adaletpîşe, bir padişah-ı raiyetperver, aktâr-ı memleketine her istediği vakit muttali olmak derecesine çıkmakla mes’uliyet-i mâneviyeden kurtulur veya tam adalet yapabilir.
Cenâb-ı Hak şu âyetin lisan-ı remziyle, mânen diyor ki: “Ey benî Âdem! Madem bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adalet-i tamme yapmak için ahval ve vukuat-ı zemine bizzat ıttıla veriyorum. Ve madem herbir insana, fıtraten, zemine bir halife olmak kabiliyetini vermişim. Elbette, o kabiliyete göre rû-yi zemini görecek ve bakacak, anlayacak istidadını dahi vermesini hikmetim iktiza ettiğinden, vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de nev’en yetişebilir. Maddeten erişemezse de, ehl-i velâyet misillü, mânen erişebilir. Öyle ise, şu azîm nimetten istifade edebilirsiniz. Haydi, göreyim sizi, vazife-i ubûdiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rû-yi zemini, her tarafı herbirinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz.
هُوَ الَّذِى جَعَلَ لَكُمُ اْلاَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا فِى مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ
1
deki ferman-ı Rahmânîyi dinleyiniz.”
İşte, beşerin nazik san’atlarından olan celb-i suret ve savtların çok ilerisindeki nihayât hududunu, şu âyet remzen gösteriyor ve teşviki işmam ediyor.
Hem meselâ, yine Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervâh-ı habiseyi teshir edip şerlerini men ve umur-u nâfiada istihdam etmeyi ifade eden şu âyetler,
مُقَرَّنِينَ فِى اْلاَصْفَادِ
2
[NOT]
Dipnot-1 “Üzerinde gezin ve Allah’ın verdiği rızıktan yiyin diye, yeryüzünü sizin emrinize veren Odur. Sonra dönüşünüz yine Onadır.” Mülk Sûresi, 67:15.Dipnot-2 “Âsi şeytanları zincirlerle bağlı olarak ona boyun eğdirdik.” Sâd Sûresi, 38:38.[/NOT]
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hazret-i Süleyman: (bk. bilgiler) abd: kul (bk. a-b-d) adalet-i tamme: tam ve eksiksiz adalet (bk. a-d-l) ahval: haller, durumlar aktâr-ı memleket: ülkenin her yanı (bk. m-l-k) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar beşer: insan celb-i suret ve savt: görüntü ve sesi nakletmek (bk. ṣ-v-r) ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) ervâh-ı habise: kötü ruhlar ferman-ı Rahmânî: Rahmân olan Allah’ın buyruğu (bk. r-ḥ-m) fıtraten: yaratılış gereği (bk. f-ṭ-r) halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan (bk. ḫ-l-f) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hudut: sınır hâkim-i adaletpîşe: adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l) iktiza: gerektirme istidad: kabiliyet (bk. a-d-d) istihdam: çalıştırma işmam: hissettirme lisan-ı remz: işaret dili men: yasaklama mes’uliyet-i mâneviye: mânevî sorumluluk (bk. a-n-y) misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muttali olmak: haberdar olmak mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) mülk: sahip olunan şey, hükmedilen yer (bk. m-l-k) nazik: zarif, ince nev’en: tür olarak nihayet: son padişah-ı raiyetperver: halkını düşünen padişah remzen: işareten rû-yi zemin: yeryüzü teshir: boyun eğdirme umur-u nâfia: faydalı işler vazife-i ubûdiyet: kulluk görevi (bk. a-b-d) vukuat-ı zemin: yeryüzündeki olaylar zemin: yeryüzü ıttıla: haberi olma şer: kötülük 14 Mayıs 2011: 16:22 #791606Anonim
وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلوُنَ عَمَلاً دُونَ ذٰلِكَ
1
ilh. âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra zîşuur olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenâb-ı Hakkın evâmirine musahhar olan bir abdine onları musahhar etmiştir.Cenâb-ı Hak, mânen şu âyetin lisan-ı remziyle der ki: “Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de Benim emrime musahhar olsan, çok mevcudat, hattâ cin ve şeytan dahi sana musahhar olabilirler.”
İşte, beşerin, san’at ve fennin imtizacından süzülen, maddî ve mânevî fevkalâde hassasiyetinden tezahür eden ispritizma gibi celb-i ervah ve cinlerle muhabereyi, şu âyet en nihayet hududunu çiziyor ve en faideli suretlerini tayin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi, bazan kendine emvat namını veren cinlere ve şeytanlara ve ervâh-ı habiseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil, belki tılsımât-ı Kur’âniye ile onları teshir etmektir, şerlerinden kurtulmaktır.
Hem temessül-ü ervâha işaret eden, Hazret-i Süleyman Aleyhisselâmın ifritleri celp ve teshirine dair âyetler, hem
2 فَاَرْسَلْنَاۤ اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَراً سَوِيّاً misillü bazı âyetler, ruhanîlerin temessülüne işaret etmekle beraber, celb-i ervâha dahi işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan celb-i ervâh-ı tayyibe ise, medenîlerin yaptığı gibi hezeliyat suretinde bazı oyuncaklara o pek ciddî ve ciddî bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara celb etmek değil, belki ciddî olarak ve ciddî bir maksat için, Muhyiddin-i Arabî gibi zatlar ki, istediği vakit ervah ile görüşen bir kısım ehl-i velâyet misillü onlara müncelip olup münasebet peyda etmek ve
[NOT]Dipnot-1 “Denize dalarak onun için cevherler çıkaran ve başka işler de gören şeytanları yine onun emrine verdik.” Enbiyâ Sûresi, 21:82.
Dipnot-2 “Meryem’e Cebrâil’i gönderdik; o da aynen bir beşer suretinde ona görünüverdi.” Meryem Sûresi, 19:17.[/NOT]
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Hazret-i Süleyman: (bk. bilgiler) Muhyiddin-i Arabî: (bk. bilgiler) abd: kul (bk. a-b-d) beşer: insan celb: çekme celb-i ervah: ruhları çağırma (bk. r-v-ḥ) celb-i ervâh-ı tayyibe: iyi ruhları çağırma (bk. r-v-ḥ) ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) emvat: ölüler (bk. m-v-t) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) ervâh-ı habise: kötü ruhlar (bk. r-v-ḥ) evâmir: emirler fen: ilim fevkalâde: olağanüstü hezeliyat: ciddi olmayan sözler, saçmalamalar hizmetkâr: hizmetçi ifrit: korkunç ve zararlı cin ilh.: (ilâ âhir) sonuna kadar (bk. e-ḫ-r) imtizac: bileşim, karışım ispritizma: ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün olduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan deneyler lisan-ı remz: işaret dili maskara: gülünç mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhabere: haberleşme musahhar: boyun eğen mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) münasebet peyda etmek: ilgi kurmak (bk. n-s-b) müncelip olmak: celb edilmek, çekilmek nihayet: son ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık (bk. r-v-ḥ) sekene: sâkinler (bk. s-k-n) temessül: suret olarak görünme (bk. m-s̱-l) temessül-ü ervâh: ruhların görünmesi (bk. m-s̱-l; r-v-ḥ) teshir: boyun eğdirme tezahür: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) tılsımât-ı Kur’âniye: Kur’ân’da bulunan sırlar, gizli gerçekler zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) şer: kötülük şerir: şerliler, kötüler 14 Mayıs 2011: 16:24 #791608Anonim
onların yerine gidip âlemlerine bir derece takarrüb etmekle ruhaniyetlerinden mânevî istifade etmektir ki, âyetler ona işaret eder ve işaret içinde bir teşviki ihsas ediyorlar ve bu nevi san’at ve fünun-u hafiyenin en ileri hududunu çiziyor ve en güzel suretini gösteriyorlar.
Hem meselâ, Hazret-i Dâvud Aleyhisselâmın mu’cizelerine dair
اِنَّا سَخَّرْناَ الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِىِّ وَاْلاِشْراَقِ 1 يَا جِبَالُ اَوِّبِى مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ
2عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ
3
âyetler delâlet ediyor ki, Cenâb-ı Hak, Hazret-i Dâvud Aleyhisselâmın tesbihatına öyle bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir eda vermiştir ki, dağları vecde getirip, birer muazzam fonoğraf misillü ve birer insan gibi, bir serzâkirin ertafında ufkî halka tutup bir daire olarak tesbihat ediyorlardı. Acaba bu mümkün müdür, hakikat midir?Evet, hakikattir. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın diliyle, papağan gibi konuşabilir. Çünkü, aksisada vasıtasıyla, dağın önünde sen “Elhamdülillâh” de; dağ da aynen senin gibi “Elhamdülillâh” diyecek. Madem bu kabiliyeti Cenâb-ı Hak dağlara ihsan etmiştir. Elbette, o kabiliyet inkişaf ettirilebilir ve o çekirdek sünbüllenir.
İşte, Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma, risaletiyle beraber hilâfet-i rû-yi zemini müstesna bir surette ona verdiğinden, o geniş risalet ve muazzam saltanata lâyık bir mu’cize olarak o kabiliyet çekirdeğini öyle inkişaf ettirmiş ki, çok büyük dağlar birer nefer, birer şakirt, birer mürid gibi Hazret-i Dâvud’a iktida edip onun lisanıyla, onun emriyle Hâlık-ı Zülcelâle tesbihat ediyorlardı. Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm ne söylese onlar da tekrar ediyorlardı. Nasıl ki, şimdi vesâit-i muhabere ve vesâil-i irtibatın kesret ve tekemmülü sebebiyle, haşmetli bir kumandan,
[NOT]Dipnot-1 “Biz dağları onun emrine verdik ki, akşam sabah onunla beraber tesbih ederlerdi.” Sâd Sûresi, 38:18.
Dipnot-2 “Ey dağlar ve kuşlar, Dâvud’la beraber tesbih edin’ dedik. Demiri de onun için yumuşattık.” Sebe’ Sûresi, 34:10.
Dipnot-3 “Bize kuşların dili öğretildi.” Neml Sûresi, 27:16.[/NOT]
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Elhamdülillah: hamd ve şükür yalnızca Allah’a mahsustur (bk. ḥ-m-d) Hazret-i Dâvud: (bk. bilgiler) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) aksisada: yankı delâlet: işaret etme, delil olma eda: üslup, ifade fonoğraf: Gramofonun ilk şekli, ses cihazı fünun-u hafiye: gizli ilimler hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşmet: heybet, görkem hilâfet-i rû-yi zemin: yeryüzünde Allah’ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde insana verilen görev (bk. ḫ-l-f) ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n) ihsas etmek: hissettirmek iktida: uyma inkişaf ettirmek: geliştirmek (bk. k-ş-f) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muazzam: büyük (bk. a-ẓ-m) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mürid: bir mürşidin talebesi (bk. r-v-d) müstesna: seçkin nefer: asker nevi: çeşit, tür risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) ruhaniyet: ruh özelliği (bk. r-v-ḥ) saltanat: egemenlik (bk. s-l-ṭ) serzâkir: zikredenlerin başı suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) takarrüp etmek: yaklaşmak tekemmül: mükemmelleşme (bk. k-m-l) tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler (bk. s-b-ḥ) ufkî: daire şeklinde vecd: coşku vesâil-i irtibat: iletişim araçları vesâit-i muhabere: haberleşme araçları şakirt: talebe 14 Mayıs 2011: 16:25 #791609Anonim
dağlara dağılan azîm ordusuna bir anda “Allahu ekber” dedirir ve o koca dağları konuşturur, velveleye getirir. Madem insanın bir kumandanı, dağları sekenelerinin lisanıyla mecazî olarak konuşturur. Elbette Cenâb-ı Hakkın haşmetli bir kumandanı, hakikî olarak konuşturur, tesbihat yaptırır.
Bununla beraber, her cebelin bir şahs-ı mânevîsi bulunduğunu ve ona münasip birer tesbih ve birer ibadeti olduğunu, eski Sözlerde beyan etmişiz. Demek her dağ, insanların lisanıyla aksisada sırrıyla tesbihat yaptıkları gibi, kendi elsine-i mahsusalarıyla dahi Hâlık-ı Zülcelâle tesbihatları vardır.
1 عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ
2 وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً
cümleleriyle, Hazret-i Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâma, kuşlar envâının lisanlarını, hem istidatlarının dillerini, yani hangi işe yaradıklarını onlara Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiğini şu cümleler gösteriyorlar.Evet, madem hakikattir. Madem rû-yi zemin bir sofra-ı Rahmândır; insanın şerefine kurulmuştur. Öyle ise, o sofradan istifade eden sair hayvanat ve tuyurun çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki en küçüklerinden balarısı ve ipekböceğini istihdam edip ilham-ı İlâhî ile azîm bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdam ederek ve papağan misillü kuşları konuşturarak medeniyet-i beşeriyenin mehâsinine güzel şeyleri ilâve etmiştir. Öyle de, başka kuş ve hayvanların istidat dili bilinirse, çok taifeleri var ki, kardeşleri, hayvânât-ı ehliye gibi, birer mühim işte istihdam edilebilirler. Meselâ, çekirge âfetinin istilâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar faideli bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir. İşte, kuşlardan şu nevi istifade ve teshiri ve telefon ve fonoğraf gibi câmidâtı konuşturmak ve tuyurdan istifade etmek, en müntehâ hududunu şu âyet çiziyor, en uzak hedefini tayin ediyor. En haşmetli suretine parmakla işaret ediyor ve bir nevi teşvik eder.
[NOT]Dipnot-1 “Bize kuşların dilleri öğretildi.” Neml Sûresi, 27:16.
Dipnot-2 “Kuşlar da onun etrafında toplanırdı.” Sâd Sûresi, 38:19.[/NOT]
Aleyhimesselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m) Allahu ekber: Allah en büyüktür (bk. k-b-r) Hazret-i Dâvud: (bk. bilgiler) Hazret-i Süleyman: (bk. bilgiler) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) aksisada: yankı azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) cebel: dağ câmidât: cansız varlıklar elsine-i mahsusa: özel lisanlar envâ: çeşitler, türler fonoğraf: Gromofonun ilk şekli, ses cihazı hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harekât: hareketler hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hayvânât-ı ehliye: evcil hayvanlar haşmet: heybet, görkem hizmetkâr: hizmetçi ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n) ilham-ı İlâhî: Allah tarafından varlıklara verilmiş duygu (bk. e-l-h) istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) istihdam etmek: çalıştırmak lisan: dil mecazî: gerçek anlamı dışında, başka bir mânâda (bk. c-v-z) medeniyet-i beşeriye: insanlık medeniyeti mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) misillü: gibi (bk. m-s̱-l) musahhar: boyun eğmiş münasip: uygun (bk. n-s-b) müntehâ: son nevi: tür, çeşit rû-yi zemin: yeryüzü sair: diğer sekene: sâkinler, yerleşmiş olanlar (bk. s-k-n) sofra-ı Rahmân: Allah’ın sınırsız rahmetiyle kulları önüne serdiği sofra (bk. r-ḥ-m) taife: topluluk tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler (bk. s-b-ḥ) teshir: boyun eğdirme tuyur: kuşlar velvele: gürültü şahs-ı mânevî: mânevî kişilik (bk. a-n-y) 14 Mayıs 2011: 16:26 #791610Anonim
İşte, Cenâb-ı Hak, şu âyetlerin lisan-ı remziyle mânen diyor ki: “Ey insanlar! Bana tam abd olan bir hemcinsinize, onun nübüvvetinin ismetine ve saltanatının tam adaletine medar olmak için, mülkümdeki muazzam mahlûkatı ona musahhar edip konuşturuyorum ve cünûdumdan ve hayvânâtımdan çoğunu ona hizmetkâr veriyorum. Öyle ise, herbirinize de madem gök ve yer ve dağlar hamlinden çekindiği bir emanet-i kübrâyı
1 tevdi etmişim, halife-i zemin olmak istidadını vermişim. Şu mahlûkatın da dizginleri kimin elindeyse, Ona râm olmanız lâzımdır—tâ Onun mülkündeki mahlûklar da size râm olabilsin ve onların dizginleri elinde olan Zâtın namına elde edebilseniz ve istidatlarınıza lâyık makama çıksanız.“Madem hakikat böyledir. Mânâsız bir eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektup postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel, en hoş, en yüksek, en ulvî bir eğlence-i mâsumâneye çalış ki, dağlar sana Dâvudvâri birer muazzam fonoğraf olabilsin; ve hava-i nesimînin dokunmasıyla eşcar ve nebatattan birer tel-i musikî gibi nağamât-ı zikriye kulağına gelsin; ve dağ, binler dilleriyle tesbihat yapan bir acâibü’l-mahlûkat mahiyetini göstersin; ve ekser kuşlar, hüdhüd-ü Süleymânî gibi birer mûnis arkadaş veya mutî birer hizmetkâr suretini giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemâlâta da seni şevk ile sevk etsin. Öteki lehviyat gibi, insaniyetin iktiza ettiği makamdan seni düşürtmesin.”
Hem meselâ, Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın bir mu’cizesi hakkında olan
2 قُلْنَا يَا نَارُ كوُنِى بَرْداً وَسَلاَماً عَلٰۤى اِبْرهِيمَ âyetinde üç işaret-i lâtife var.Birincisi: Ateş dahi, sair esbâb-ı tabiiye gibi, kendi keyfiyle, tabiatıyla, körü körüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında bir vazife yapıyor ki, Hazret-i İbrahim’i (aleyhisselâm) yakmadı; ve ona “yakma!” emrediliyor.
[NOT]Dipnot-1 bk. Ahzâb Sûresi, 33:72.
Dipnot-2 “Ey ateş,’ dedik, ‘İbrahim için serin ve selâmetli ol.” Enbiyâ Sûresi, 21:69.[/NOT]
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Dâvudvâri: Hz. Dâvud gibi Hazret-i İbrahim: (bk. bilgiler) abd: kul (bk. a-b-d) acâibü’l-mahlûkat: yaratılmışların şaşırtıcı, hayret verici halleri (bk. ḫ-l-ḳ) belki: aslında, gerçekte cünûd: askerler ekser: pek çok (bk. k-s̱-r) emanet-i kübrâ: en büyük emanet, halifelik (bk. e-m-n; k-b-r) emir tahtında: emir altında esbâb-ı tabiiye: doğal sebepler (bk. s-b-b; ṭ-b-a) eğlence-i mâsumâne: mâsumca, günahsız eğlence eşcar: ağaçlar fonoğraf: Gromofonun ilk şekli, ses cihazı hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halife-i zemin: yeryüzü halifesi (bk. ḫ-l-f) haml: yüklenme hava-i nesimî: hoş ve hafif rüzgar havası hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hizmetkâr: hizmetçi hüdhüd-ü Süleymânî: Hz. Süleyman’ın haberleşme vasıtası olarak kullandığı kuş iktiza etmek: gerektirmek ismet: günahsızlık, masumluk istidat: kabiliyet (bk. a-d-d) işaret-i lâtife: güzel, hoş işaret kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l) lehviyat: eğlenceler, oyunlar lisan-ı remz: işaret dili mahiyet: özellik, nitelik mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) medar: sebep, vesile muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m) musahhar etmek: boyun eğdirmek mutî: itaat eden mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) mûnis: dost, canayakın mülk: hükmedilen yer, sahip olunan şey (bk. m-l-k) müstaid: istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d) nağamât-ı zikriye: zikir nağmeleri nebatat: bitkiler nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e) râm olmak: boyun eğmek sair: diğer saltanat: sultanlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabiat: doğallık, yaratılış (bk. ṭ-b-a) tel-i musikî: musiki teli tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler (bk. s-b-ḥ) tevdi etmek: emanet etmek ulvî: yüce şevk: şiddetli arzu ve istek 14 Mayıs 2011: 16:28 #791611Anonim
İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki, burûdetiyle ihrak eder, yani ihrak gibi bir tesir yapar. Cenâb-ı Hak, HAŞİYE-1 سَلاَ ماً lâfzıyla, burûdete diyor ki: “Sen de hararet gibi burûdetinle ihrak etme.” Demek o mertebedeki ateş, soğukluğuyla yandırır gibi tesir gösteriyor. Hem ateştir, hem berddir. Evet, hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyzâ halinde ateşin bir derecesi var ki, harareti etrafına neşretmiyor; ve etrafındaki harareti kendine celb ettiği için, şu tarz burûdetle, etrafındaki su gibi mâyi şeyleri incimad ettirip, mânen burûdetiyle ihrak eder. İşte Zemherir, burûdetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecâtına ve umum envâına cami’ olan Cehennem içinde, elbette Zemheririn bulunması zarurîdir.
Üçüncüsü: Cehennem ateşinin tesirini men edecek ve eman verecek iman gibi bir madde-i mâneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü, dünyevî ateşinin dahi tesirini men edecek bir madde-i maddiye vardır. Çünkü, Cenâb-ı Hak, ism‑i Hakîm iktizasıyla, bu dünya dârü’l-hikmet olmak hasebiyle, esbab perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise, Hazret-i İbrahim’in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukavemet haletini vermiştir. İbrahim’i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor.
İşte bu işaretin remziyle, mânen şu âyet diyor ki: “Ey millet-i İbrahim! İbrahimvâri olunuz, tâ maddî ve mânevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada, hem orada bir zırh olsun. Ruhunuza imanı giydirip Cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi, Cenâb-ı Hakkın zeminde sizin için sakladığı ve ihzar ettiği bazı maddeler var; onlar sizi ateşin şerrinden muhafaza eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.”
İşte, beşerin mühim terakkiyâtından ve keşfiyâtındandır ki, bir maddeyi bulmuş, ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet ise, ona mukabil, bak, ne kadar ulvî, lâtif ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak, Hanîfen Müslimen
1 destgâhında dokunacak bir hulleyi gösteriyor.
[NOT]
Haşiye-1 Bir tefsir diyor: سَلاَمًا demeseydi, burûdetiyle ihrak edecekti.Dipnot-1 bk. Âl-i İmran Sûresi, 3:67, 95; Nisâ Sûresi, 4:125; En’âm Sûresi, 6:161; Nahl Sûresi, 16:120.[/NOT]
Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Hanîfen Müslimen: Allah’ı bir olarak tanıyan dosdoğru bir Müslüman (Kur’ân-ı Kerimde Hz. İbrahim için söylenen bir ibare) (bk. s-l-m) Hazret-i İbrahim: (bk. bilgiler) berd: soğuk beşer: insan burûdet: soğukluk cami’ olan: içine alan, kapsayan (bk. c-m-a) celb etmek: çekmek derecât: dereceler dârü’l-hikmet: hikmet yeri; işlerin bir sebep ve zamana bağlı olarak yapıldığı yer olan dünya (bk. ḥ-k-m) ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) eman: eminlik, korkusuzluk (bk. e-m-n) envâ: çeşitler, türler esbab: sebepler (bk. s-b-b) halet: hal, vaziyet hararet: sıcaklık haşiye: dipnot; açıklayıcı not hikmet-i tabiiye: tabiat bilgisi (bk. ḥ-k-m; ṭ-b-a) hulle: elbise ihrak etmek: yakmak ihzar etmek: hazırlamak iktiza: gerektirme incimad ettirmek: dondurmak keşfiyât: keşifler (bk. k-ş-f) lâfz: söz lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) madde-i maddiye: maddî madde madde-i mâneviye: mânevî madde (bk. a-n-y) men etmek: yasaklamak millet-i İbrahim: İbrahim milleti, tevhid inancını benimseyenler misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mukabil: karşılık mukavemet: karşı gelme, direnç mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) mâyi: sıvı neşretmek: yaymak nâr-ı beyzâ: akkor, beyaz ateş remz: işaret selâmen: “selâmetli ol” (bk. s-l-m) tefsir: Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından izah eden, yorumlayan kitap (bk. f-s-r) terakkiyât: terakkiler, ilerlemeler ulvî: yüce umum: bütün zarurî: zorunlu, gerekli zemherir: şiddetli, yakıcı soğuk zemin: yeryüzü İbrahimvâri: Hz. İbrahim gibi şer: kötülük 14 Mayıs 2011: 16:29 #791612Anonim
Hem meselâ
1 وَعَلَّمَ اٰدَمَ اْلاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا “Hazret-i Âdem Aleyhisselâmın dâvâ‑yı hilâfet-i kübrâda mu’cize-i kübrâsı, tâlim-i esmâdır” diyor. İşte, sair enbiyanın mu’cizeleri birer hususî harika-i beşeriyeye remzettiği gibi, bütün enbiyanın pederi ve divan-ı nübüvvetin fâtihası olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâmın mu’cizesi, umum kemâlât ve terakkiyât-ı beşeriyenin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine, sarahate yakın işaret ediyor.Cenâb-ı Hak (celle celâlühü) mânen şu âyetin lisan-ı işaretiyle diyor ki: “Ey benî Âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet dâvâsında rüçhaniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı tâlim ettiğimden; siz dahi, madem onun evlâdı ve vâris-i istidadısınız, bütün esmâyı taallüm edip, mertebe-i emanet-i kübrâda, bütün mahlûkata karşı rüçhaniyetinize liyakatinizi göstermek gerektir. Zira kâinat içinde, bütün mahlûkat üstünde, en yüksek makamâta gitmek ve zemin gibi büyük mahlûkatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi, ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız.
“Fakat sizin pederiniz bir defa Şeytana aldandı, Cennet gibi bir makamdan rû-yi zemine muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyâtınızda Şeytana uyup hikmet-i İlâhiyenin semâvâtından tabiat dalâletine sukuta vasıta yapmayınız. Vakit be vakit başınızı kaldırıp Esmâ-i Hüsnâma dikkat ederek, o semâvâta uruc etmek için fünununuzu ve terakkiyâtınızı merdiven yapınız. Tâ fünun ve kemâlâtınızın menbaları ve hakikatleri olan esmâ-i Rabbâniyeme çıkasınız ve o esmânın dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız.”

[NOT]Dipnot-1 “Âdem’e bütün isimleri öğretti.” Bakara Sûresi, 2:31.[/NOT]
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Hazret-i Âdem: (bk. bilgiler) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar celle celâlühü: Allah’ın şanı yücedir dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) divan-ı nübüvvet: peygamberlik divanı (bk. n-b-e) dâvâ-yı hilâfet-i kübrâ: büyük halifelik dâvâsı (bk. ḫ-l-f; k-b-r) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esmâ-i Rabbâniye: Rabbânî isimler (bk. s-m-v; r-b-b) fâtiha: başlangıç fünun: fenler, ilimler hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harika-i beşeriye: insanlık harikası hikmet-i ilâhiye: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; e-l-h) hilâfet: halifelik (bk. ḫ-l-f) hususî: özel hüccet: delil kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, faziletler (bk. k-m-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lisan-ı işaret: işaret dili liyakat: layık olma mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) makamât: makamlar melâike: melekler (bk. m-l-k) menba: kaynak mertebe-i emanet-i kübrâ: en büyük emanet mertebesi, halifelik (bk. e-m-n; k-b-r) mertebe-i âliye: yüce mertebe musahhar olmak: boyun eğmek muvakkaten: geçici olarak mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) nihayet: son remzetmek: işaret etmek rû-yi zemin: yeryüzü rüçhaniyet: üstünlük sair: diğer sarahat: açıklık semâvât: yücelikler (bk. s-m-v) sukut etmek: düşmek taallüm: öğrenme (bk. a-l-m) tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar; maddî âlem (bk. ṭ-b-a) talim: öğretme (bk. a-l-m) terakkiyât: terakkiler, ilerlemeler terakkiyât-ı beşeriye: insanlığa ait terakkiler, ilerlemeler tâlim-i esmâ: Hz. Âdem’e Allah tarafından isimlerin öğretilmesi (bk. a-l-m; s-m-v) umum: bütün uruc etmek: yükselmek (bk. a-r-c) vakit be vakit: zaman zaman vâris-i istidad: kabiliyetin mirasçısı (bk. a-d-d) zemin: yeryüzü 14 Mayıs 2011: 16:30 #791613Anonim
Bir nükte-i mühimme ve bir sırr-ı ehemŞu âyet-i acîbe, insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyât-ı fenniye ve havârık-ı sun’iyeyi “tâlim-i esmâ” ünvanıyla ifade ve tabir etmekte şöyle lâtif bir remz-i ulvî var ki:
Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyâtın, herbir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san’at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs bir gölgedir.
Meselâ, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehâsı, Cenâb-ı Hakkın ism-i Adl ve Mukaddir’ine yetişip, hendese âyinesinde o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.
Meselâ, tıp bir fendir, hem bir san’attır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlakın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rû-yi zeminde Rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle, tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur.
Meselâ, hakikat-i mevcudattan bahseden hikmetü’l-eşya, Cenâb-ı Hakkın (celle celâlühü) ism-i Hakîm’inin tecelliyât-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misillü dalâlete yol açar.
İşte sana üç misal. Sair kemâlât ve fünunu bu üç misale kıyas et.İşte, Kur’ân-ı Hakîm, şu âyetle beşeri, şimdiki terakkiyâtında pek çok geri kaldığı
Hakîm-i Mutlak: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Mukaddir: herşeyi tam bir ölçü ile takdir edip yaratan Allah (bk. ḳ-d-r) Rahîmâne: merhametli bir şekilde (bk. r-ḥ-m) beşer: insan celle celâlühü: Allah’ın şanı yücedir cihet: yön cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) câmiiyet-i istidad: kabiliyetin kapsamlılığı (bk. c-m-a; a-d-d) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) eczahane-i kübrâ: en büyük eczane (bk. k-b-r) edviye: devâlar, ilaçlar eşya: şeyler, varlıklar felsefe-i tabiiye: her şeyi tabiata dayandıran felsefe (bk. ṭ-b-a) fen: bilim dalı fünun: fenler, ilimler hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i mevcudat: varlıkların hakikati, gerçek mahiyeti, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ; v-c-d) hakikat-i âliye: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m) havârık-ı sun’iye: san’at harikaları (bk. ṣ-n-a) haşmet: heybet, görkem hendese: geometri hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmetü’l-eşya: varlıklara ait ilimler; fizik, kimya, botanik gibi (bk. ḥ-k-m) hurafât: hurafeler, batıl inanışlar inkılâb etmek: dönüşmek ism-i Adl: Allah’ın sonsuz adalet sahibi olduğunu bildiren ismi (bk. s-m-v; a-d-l) ism-i Hakîm: Allah’ın her şeyi hikmetle yaptığını bildiren ismi (bk. ḥ-k-m) ism-i İlâhî: Allah’ın ismi (bk. s-m-v; e-l-h) kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l) kemâlât-ı ilmiye: ilmî mükemmellikler (bk. k-m-l; a-l-m) lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) mazhar olmak: sahip olmak (bk. ẓ-h-r) misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhtelif: çeşitli mâlâyâniyât: anlamsız şeyler müdebbirâne: tedbirli bir şekilde (bk. d-b-r) mürebbiyâne: eğiterek (bk. r-b-b) mütenevvi: çeşitli müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) nihayet: son nokta-i müntehâ: son nokta nâkıs: eksik nükte-i mühimme: önemli ince nokta, derin mânâ remz-i ulvî: yüce işaret rû-yi zemin: yeryüzü sair: diğer sırr-ı ehem: çok önemli sır tabir etmek: ifade etmek (bk. a-b-r) tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y) tecelliyât-ı kübrâ: en büyük tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y; k-b-r) terakkiyât: terakkiler, ilerlemeler terakkiyât-ı fenniye: bilimsel ilerlemeler tâlim-i esmâ: Hz. Âdem’e Allah tarafından isimlerin öğretilmesi (bk. a-l-m; s-m-v) âyet-i acîbe: hayret ve şaşkınlık uyandırıcı âyet âyine: ayna Şâfî: şifa veren Allah (bk. ş-f-e) 14 Mayıs 2011: 16:32 #791614Anonim
en yüksek noktalara, en ileri hududa, en nihayet mertebelere, arkasına dest-i teşviki vurup parmağıyla o mertebeleri göstererek “Haydi, arş, ileri!” diyor. Bu âyetin hazine-i uzmâsından şimdilik bu cevherle iktifa ederek o kapıyı kapıyoruz.
Hem meselâ, hâtem-i divan-ı nübüvvet; ve bütün enbiyanın mu’cizeleri onun dâvâ-yı risaletine birtek mu’cize hükmünde olan enbiyanın serveri; ve şu kâinatın mâbihi’l-iftiharı; ve Hazret-i Âdem’e (aleyhisselâm) icmâlen talim olunan bütün esmânın bütün merâtibiyle tafsilen mazharı; yukarıya celâl ile parmağını kaldırmakla şakk-ı kamer eden;
1ve aşağıya cemâl ile indirmekle yine on parmağından kevser gibi su akıtan;
2ve bin mu’cizat ile musaddak ve müeyyed olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın mu’cize-i kübrâsı olan Kur’ân-ı Hakîmin vücuh-u i’câzının en parlaklarından olan hak ve hakikate dair beyanatındaki cezâlet, ifadesindeki belâğat, maânîsindeki câmiiyet, üslûplarındaki ulviyet ve halâveti ifade eden,قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰۤى اَنْ يَاْتوُا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لاَ يَاْتوُنَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيراً
3
gibi çok âyât-ı beyyinatla ins ve cinnin enzârını şu mu’cize-i ebediyenin vücuh‑u i’câzından en zahir ve en parlak vechine çeviriyor. Bütün ins ve cinnin damarlarına dokunduruyor. Dostlarının şevklerini, düşmanlarının inadını tahrik edip, azîm bir teşvikle, şiddetli bir terğible dost ve düşmanları onu tanzire ve taklide, yani nazîrini yapmak ve kelâmını ona benzetmek için sevk ediyor. Hem
[NOT]Dipnot-1 bk. Buhârî, Tefsîru Sûre (54) 1, Menâkıb 27; Müslim, Sıfâtü’l-Münâfikîn 46; Tirmizî, Tefsîru Sûre (54) 5.Dipnot-2 bk. Buhârî, Vudû’ 32, Menâkıb 25, Eşribe 31, Meğâzî 35; Müslim, Zühd 74; Fezâil 5, 6.
Dipnot-3 “De ki: And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” İsrâ Sûresi, 17:88.[/NOT]
Aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Hazret-i Âdem: (bk. bilgiler) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) arş: haydi! azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) belâğat: maksada ve hâle uygun düzgün ve güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) celâl: heybet, haşmet, görkem (bk. c-l-l) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cevher: değerli şey cezâlet: güzel ve akıcı ifade (bk. c-z-l) câmiiyet: genişlik, kapsayıcılık (bk. c-m-a) dest-i teşvik: teşvik eli dâvâ-yı risalet: peygamberlik dâvâsı (bk. r-s-l) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) enzâr: bakışlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r) esmâ: isimler (bk. s-m-v) hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halâvet: tatlılık, hoşluk hazine-i uzmâ: büyük hazine (bk. a-ẓ-m) hâtem-i divan-ı nübüvvet: peygamberlik divanının mührü, sonu (bk. n-b-e) icmâlen: kısaca, özetle (bk. c-m-l) iktifa: yetinme ins: insanlar kelâm: söz (bk. k-l-m) kevser: Cennette bulunan bir havuz kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mazhar: ayna, yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) maânî: mânâlar (bk. a-n-y) merâtib: mertebeler, dereceler musaddak: tasdik edilmiş, doğrulanmış (bk. ṣ-d-ḳ) mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mu’cize-i ebediye: sonsuz mu’cize (bk. a-c-z; e-b-d) mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) mâbihi’l-iftihar: kendisiyle övünülen müeyyed: teyid edilmiş, sağlamlaştırılmış nazîr: benzer (bk. n-ẓ-r) nihayet: son server: reis, baş tafsilen: ayrıntılı olarak tahrik: harekete geçirme talim: öğretme (bk. a-l-m) tanzir: benzetme (bk. n-ẓ-r) terğib: rağbet uyandırma ulviyet: yücelik vech: yön vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri (bk. a-c-z) zahir: açık (bk. ẓ-h-r) âyât-ı beyyinat: ap açık âyetler (bk. b-y-n) şakk-ı kamer: Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi şevk: şiddetli arzu ve istek 14 Mayıs 2011: 16:32 #791615Anonim
öyle bir surette o mu’cizeyi nazargâh-ı enâma koyuyor, güya insanın bu dünyaya gelişinden gaye-i yegânesi o mu’cizeyi hedef ve düstur ittihaz edip ona bakarak netice-i hilkat-i insaniyeye bilerek yürümektir.
Elhasıl: Sair enbiya aleyhimüsselâmın mu’cizatları, birer havârık-ı san’ata işaret ediyor. Ve Hazret-i Âdem Aleyhisselâmın mu’cizesi ise, esâsât-ı san’at ile beraber, ulûm ve fünunun havârık ve kemâlâtının fihristesini bir suret-i icmâlîde işaret ediyor ve teşvik ediyor.
Amma, mu’cize-i kübrâ-yı Ahmediye (a.s.m.) olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ise, tâlim-i esmânın hakikatine mufassalan mazhariyetini, hak ve hakikat olan ulûm ve fünunun doğru hedeflerini ve dünyevî, uhrevî kemâlâtı ve saâdâtı vâzıhan gösteriyor. Hem pek çok azîm teşvikatla beşeri onlara sevk ediyor.
Hem öyle bir tarzda sevk eder, teşvik eder ki, o tarzla şöyle anlattırıyor: “Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı âlâ, tezahür-ü Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniyedir. Ve insanın gaye-i aksâsı, o ubûdiyete ulûm ve kemâlâtla yetişmektir.”
Hem öyle bir surette ifade ediyor ki, o ifade ile şöyle işaret eder: “Elbette nev-i beşer âhir vakitte ulûm ve fünuna dökülecektir, bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir.”
Hem o Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, cezâlet ve belâğat-i Kur’âniyeyi mükerreren ileri sürdüğünden, remzen anlattırıyor ki: “Ulûm ve fünûnun en parlağı olan belâğat ve cezâlet, bütün envâıyla âhir zamanda en merğub bir suret alacaktır. Hattâ, insanlar kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için en keskin silâhını cezâlet-i beyandan ve en mukavemetsûz kuvvetini belâğat-i edâdan alacaktır.”
Elhasıl, Kur’ân’ın ekser âyetleri, herbiri birer hazine-i kemâlâtın anahtarı ve
Hazret-i Âdem: (bk. bilgiler) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) belâğat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) belâğat-i Kur’âniye: Kur’ân’ın kendine has belâğati (bk. b-l-ğ) belâğat-i edâ: üslup ve ifadedeki belâğat (bk. b-l-ğ) beşer: insan cezâlet: güzel ve akıcı ifade (bk. c-z-l) cezâlet-i beyan: anlatım ve ifadedeki akıcılık, güzellik (bk. c-z-l; b-y-n) dünyevî: dünyaya ait ekser: çok (bk. k-s̱-r) elhasıl: özetle, sonuç olarak enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) envâ: çeşitler, türler esâsât-ı san’at: san’at esasları (bk. ṣ-n-a) fünûn: fenler, ilimler gaye-i aksâ: en son gaye gaye-i yegâne: tek gaye hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) havârık: harikalar havârık-ı san’at: san’at harikaları (bk. ṣ-n-a) hazine-i kemâlât: mükemmellikler hazinesi (bk. k-m-l) icra ettirmek: yaptırmak ittihaz etmek: edinmek kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk k-v-n) maksad-ı âlâ: büyük maksat (bk. ḳ-ṣ-d) mazhariyet: nail olma, ayna olma (bk. ẓ-h-r) merğub: rağbet edilen mufassalan: ayrıntılı olarak mukavemetsûz: karşı konulmaz, direnilmez mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mu’cize-i kübrâ-yı Ahmediye: Hz. Muhammed’in en büyük mu’cizesi (bk. a-c-z; k-b-r; ḥ-m-d) mükerreren: tekrarla, defalarca nazargâh-ı enâm: insanların gözü önüne (bk. n-ẓ-r) netice-i hilkat-i insaniye: insanın yaratılış neticesi (bk. ḫ-l-ḳ) nev-i beşer: insanlık remzen: işareten sair: diğer saâdât: mutluluklar suret: şekil (bk. ṣ-v-r) suret-i icmâlî: kısa ve özlü bir şekil (bk. ṣ-v-r; c-m-l) tezahür-ü Rububiyet: Rububiyetin görünmesi (bk. ẓ-h-r; r-b-b) teşvikat: teşvikler tâlim-i esmâ: Hz. Âdem’e Allah tarafından isimlerin öğretilmesi (bk. a-l-m; s-m-v) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) ubûdiyet-i külliye-i insaniye: insanın geniş ve kapsamlı kulluğu (bk. a-b-d; k-l-l) uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) ulûm: ilimler (bk. a-l-m) vâzıhan: açıkça âhir vakit: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r) 14 Mayıs 2011: 16:34 #791616Anonim
birer define-i ilmin miftahıdır. Eğer istersen Kur’ân’ın semâvâtına ve âyâtının nücumlarına yetişesin; geçmiş olan yirmi adet Sözleri, yirmi basamaklı HAŞİYE-1 bir merdiven yaparak çık. Onunla gör ki, Kur’ân ne kadar parlak bir güneştir; hakaik-ı İlâhiyeye ve hakaik-ı mümkinat üstüne nasıl sâfi bir nur serpiyor ve parlak bir ziya neşrediyor, bak.
Netice: Madem enbiyaya dair olan âyetler, şimdiki terakkiyât-ı beşeriyenin harikalarına birer nevi işaretle beraber, daha ilerideki hududunu çiziyor gibi bir tarz-ı ifadesi var. Ve madem herbir âyetin müteaddit mânâlara delâleti muhakkaktır, belki müttefekun aleyhtir. Ve madem enbiyaya ittibâ etmek ve iktidâ etmeye dair evâmir-i mutlaka var. Öyle ise, şu geçmiş âyetlerin maânî-i sarihalarına delâletle beraber, san’at ve fünun-u beşeriyenin mühimlerine işarî bir tarzda delâlet, hem teşvik ediliyor denilebilir.İki mühim suale karşı iki mühim cevapBirincisi:
Eğer desen: “Madem Kur’ân beşer için nâzil olmuştur. Neden beşerin nazarında en mühim olan medeniyet harikalarını tasrih etmiyor; yalnız gizli bir remizle, hafî bir ima ile, hafif bir işaretle, zayıf bir ihtarla iktifâ ediyor?”
Elcevap: Çünkü medeniyet-i beşeriye harikalarının hakları, bahs-i Kur’ânîde o kadar olabilir. Zira Kur’ân’ın vazife-i asliyesi, daire-i Rububiyetin kemâlât ve şuûnâtını ve daire-i ubûdiyetin vezâif ve ahvâlini tâlim etmektir. Öyle ise, şu havârık-ı beşeriyenin o iki dairede hakları, yalnız bir zayıf remiz, bir hafif işaret, ancak düşer. Çünkü onlar daire-i Rububiyetten haklarını isteseler, o vakit pek az hak alabilirler.
Meselâ, tayyare-i beşerHAŞİYE-2 Kur’ân’a dese: “Bana bir hakk-ı kelâm ver, âyâtında
[NOT]Haşiye-1 Belki otuz üç adet Sözleri, otuz üç adet Mektupları, otuz bir Lem’aları, on üç Şuâları, yüz yirmi basamaklı bir merdivendir.
Haşiye-2 Şu ciddî meseleyi yazarken, ihtiyarsız olarak, kalemim üslûbunu şu lâtif lâtifeye çevirdi. Ben de kalemimi serbest bıraktım. Ümit ederim ki, üslûbun lâtifeliği meselenin ciddiyetine halel vermesin.[/NOT]
ahvâl: haller, durumlar bahs-i Kur’ânî: Kur’ân’ın bahsi belki: aslında, gerçekte beşer: insan daire-i Rububiyet: Rablık dairesi (bk. r-b-b) daire-i ubûdiyet: kulluk dairesi (bk. a-b-d) define-i ilim: ilim hazinesi (bk. a-l-m) delâlet: delil olma, işaret etme enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) evâmir-i mutlaka: kesin emirler (bk. ṭ-l-ḳ) hafî: gizli hakaik-i mümkinat: yaratılanlara ait gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; m-k-n) hakaik-ı İlâhiye: Allah’a ait olan gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h) hakk-ı kelâm: söz hakkı (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-l-m) halel: zarar, eksiklik havârık-ı beşeriye: insanlık harikaları haşiye: dipnot, açıklayıcı not ihtar: hatırlatma ihtiyarsız: irade dışı (bk. ḫ-y-r) iktidâ etmek: uymak iktifâ etmek: yetinmek ima: işaret ittibâ etmek: uymak işarî: işaret yoluyla kemâlât: mükemellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l) lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) lâtife: güzel ve ince mânâ (bk. l-ṭ-f) maânî-i sariha: açık mânâlar (bk. a-n-y) medeniyet-i beşeriye: insanlık medeniyeti miftah: anahtar muhakkak: kesin (bk. ḥ-ḳ-ḳ) müteaddit: bir çok, çeşitli müttefekun aleyh: üzerinde birleşilmiş nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) netice: sonuç nevi: çeşit neşretmek: yaymak nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nâzil olmak: inmek (bk. n-z-l) nücum: yıldızlar remiz: işaret san’at ve fünun-u beşeriye: insanlığa ait san’at ve ilimler (bk. ṣ-n-a) semâvât: yücelikler (bk. s-m-v) sâfi: duru, katıksız (bk. ṣ-f-y) talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m) tarz-ı ifade: ifade tarzı tasrih: açık şekilde bildirme tayyare-i beşer: uçak terakkiyât-ı beşeriye: insanlığa ait terakkiler, ilerlemeler vazife-i asliyesi: esas vazifesi vezâif: görevler ziya: ışık âyât: âyetler üslub: ifade tarzı şuûnât: işler, fiiller, haller (bk. ş-e-n) 14 Mayıs 2011: 16:35 #791617Anonim
bir mevki ver.” Elbette, o daire-i Rububiyetin tayyareleri olan seyyârât, arz, kamer, Kur’ân namına diyecekler: “Burada cirmin kadar bir mevki alabilirsin.”
Eğer beşerin tahtelbahirleri âyât-ı Kur’âniyeden mevki isteseler, o dairenin tahtel-bahirleri, yani, bahr-i muhit-i havâîde ve esir denizinde yüzen zemin ve yıldızlar ona diyecekler: “Yanımızda senin yerin görünmeyecek derecede azdır.”
Eğer elektriğin parlak, yıldız-misal lâmbaları hakk-ı kelâm isteyerek âyetlere girmek isteseler, o dairenin elektrik lâmbaları olan şimşekler, şahaplar ve gökyüzünü ziynetlendiren yıldızlar ve misbahlar diyecekler: “Işığın nisbetinde bahis ve beyana girebilirsin.”
Eğer havârık-ı medeniyet, dekaik-ı san’at cihetinde haklarını isterlerse ve âyetlerden makam talep ederlerse, o vakit birtek sinek onlara “Susunuz,” diyecek. “Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki, beşerin cüz-ü ihtiyarıyla kesb edilen bütün ince san’atlar ve bütün nazik cihazlar toplansa, benim küçücük vücudumdaki ince san’at ve nazenin cihazlar kadar acip olamaz.
اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ لَنْ يَخْلُقوُا ذُباَباً وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ
1
ilh. âyeti sizi susturur.”Eğer o harikalar, daire-i ubûdiyete gidip o daireden haklarını isterlerse, o zaman o daireden şöyle bir cevap alırlar ki:
“Sizin münasebetiniz bizimle pek azdır ve dairemize kolay giremezsiniz. Çünkü programımız budur ki: Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır; ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levâzımâtı tedarik etmekle mükelleftir. En ehem ve en elzem işler takdim edilecektir. Halbuki siz, ekseriyet itibarıyla, şu fâni dünyayı bir makarr-ı ebedî nokta-i nazarında ve gaflet perdesi altında, dünyaperestlik hissiyle işlenmiş bir suret, sizde görülüyor. Öyle ise, hakperestlik ve âhireti düşünmeklik esasları üzerine müesses olan ubûdiyetten hisseniz pek azdır.
[NOT]Dipnot-1 “Allah’ı bırakıp da taptıklarınızın hepsi bir araya gelse, bir sinek bile yaratamazlar.” Hac Sûresi, 22:73.[/NOT]
acip: hayret verici, şaşırtıcı arz: dünya bahr-i muhit-i havâî: hava denizi beyan: açıklama (bk. b-y-n) beşer: insan cirm: büyüklük cüz-ü ihtiyar: insandaki çok az seçim gücü, irade (bk. c-z-e; ḫ-y-r) daire-i Rububiyet: Rablık dairesi (bk. r-b-b) daire-i ubûdiyet: kulluk dairesi (bk. a-b-d) dekaik-i san’at: san’at incelikleri (bk. ṣ-n-a) dünyaperestlik: dünyaya tutkunluk ehem: en önemli ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r) elzem: en lüzumlu esir: kâinatı kapladığına inanılan ince madde fâni: gelip geçici (bk. f-n-y) gaflet: umursamazlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız kalma hali (bk. ğ-f-l) hakk-ı kelâm: söz hakkı (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-l-m) hakperestlik: yalnız Allah’a kulluk etmek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) havârık-ı medeniyet: medeniyet harikaları hayat-ı ebediye: sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-b-d) kamer: ay kesb etmek: kazanmak levâzımât: gerekli olan şeyler makarr-ı ebedî: sonsuza kadar kalınacak yer (bk. e-b-d) mevki: yer misbah: lâmba müesses olmak: kurulmak mükellef: yükümlü nazenin: ince, duyarlı nazik: ince, zarif nisbet: oran (bk. n-s-b) nokta-i nazar: bakış açısı (bk. n-ẓ-r) seyyârât: gezegenler suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tahtelbahir: denizaltı talep etmek: istemek (bk. ṭ-l-b) tayyare: uçak tedarik etmek: elde etmek ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) yıldız-misal: yıldız gibi (bk. m-s̱-l) zemin: yer, dünya ziynet: süs (bk. z-y-n) âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri şahap: meteor, göktaşı 14 Mayıs 2011: 16:36 #791619Anonim
“Lâkin, eğer kıymettar bir ibadet olan, sırf menfaat-i ibâdullah için ve menâfi‑i umumiye ve istirahat-i âmmeye ve hayat-ı içtimaiyenin kemâline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden muhterem san’atkârlar ve mülhem keşşaflar, arkanızda ve içinizde varsa, o hassas zatlara şu remiz ve işârât-ı Kur’âniye, sa’ye teşvik ve san’atlarını takdir etmek için, elhak kâfi ve vâfidir.”
İkinci suale cevap:
Eğer desen: “Şimdi, şu tahkikattan sonra şüphem kalmadı ve tasdik ettim ki, Kur’ân’da, sair hakaikle beraber, medeniyet-i hazıranın harikalarına ve belki daha ilerisine işaret ve remiz vardır. Dünyevî ve uhrevî saadet-i beşere lâzım olan herşey, değeri nisbetinde içinde bulunur. Fakat niçin Kur’ân onları sarahatle zikretmiyor-tâ muannit kâfirler dahi tasdike mecbur olsunlar, kalbimiz de rahat olsun?”
Elcevap: Din bir imtihandır. Teklif-i İlâhî bir tecrübedir. Tâ, ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile, müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın. Nasıl ki bir madene ateş veriliyor, tâ elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dâr-ı imtihanda olan teklifât-ı İlâhiye bir iptilâdır ve bir müsabakaya sevktir ki, istidad-ı beşer madeninde olan cevâhir-i âliye ile mevadd-ı süfliye birbirinden tefrik edilsin.
Madem Kur’ân, bu dâr-ı imtihanda, bir tecrübe suretinde, bir müsabaka meydanında, beşerin tekemmülü için nâzil olmuştur. Elbette şu dünyevî ve herkese görünecek umur-u gaybiye-i istikbaliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini ispat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarahaten zikretse, sırr-ı teklif bozulur. Adeta gökyüzündeki yıldızlarla vâzıhan Lâ ilâhe illâllah yazmak misillü bir bedâhete girecek. O zaman herkes ister istemez tasdik edecek. Müsabaka olmaz, imtihan fevt olur. Kömür gibi bir ruhla elmas gibi bir ruhHAŞİYE-1 beraber kalacaklar.
[NOT]Haşiye-1 Ebû Cehil-i Lâin ile Ebû Bekir-i Sıddık, müsavi görünecek. Sırr-ı teklif zâyi olacak…[/NOT]
Ebû Bekir-i Sıddık: çok doğru ve sadık Ebû Bekir (bk. bilgiler) Ebû Cehil-i Lâin: lanetlenmiş Ebû Cehil (bk. bilgiler) Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka ilâh yoktur (bk. e-l-h) bedâhet: açıklık beşer: insan cevâhir-i âliye: yüksek ve kıymetli cevherler dâr-ı imtihan: imtihan yeri dünyevî: dünyaya ait ekalliyet: azınlık elhak: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ervâh-ı sâfile: alçak ruhlar (bk. r-v-ḥ) ervâh-ı âliye: yüce ruhlar (bk. r-v-ḥ) fevt: kaybolma hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hüccet: delil iptilâ: insanın kemâl derecesini ortaya çıkaran imtihan, tecrübe istidad-ı beşer: insandaki potansiyel kabiliyet (bk. a-d-d) istirahat-i âmme: toplumun rahatı işârât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın işaretleri kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) keşşaf: kâşifler (bk. k-ş-f) kıymettar: değerli medeniyet-i hazıra: günümüz medeniyeti menfaat-i ibâdullah: Allah’ın kullarının yararı (bk. a-b-d) menâfi-i umumiye: genel yararlar mevadd-ı süfliye: alçak ve basit maddeler misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muannit: inatçı, dikkafalı muhterem: hürmete layık, saygıdeğer (bk. ḥ-r-m) mülhem: ilham olunmuş müsabaka: yarış müsavi: eşit nisbet: oran (bk. n-s-b) nâzil olmak: inmek (bk. n-z-l) remiz: işaret saadet-i beşer: insanın mutluluğu sair: diğer sarahat: açıklık sarahaten: açıkça sa’y: çalışma suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sırr-ı teklif: vazifelendirilme, imtihan sırrı tahkikat: araştırmalar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tefrik edilmek: ayrılmak (bk. f-r-ḳ) tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l) teklif-i İlâhî: Allah’ın kullarına yüklediği vazife, sorumluluk (bk. e-l-h) teşkil: oluşturma uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) umur-u gaybiye-i istikbaliye: gelecekte meydana gelecek bilinmeyen işler (bk. ğ-y-b) vâfi: yeterli vâzıhan: açıkça zikretmek: bildirmek zâyi olmak: kaybolmak 14 Mayıs 2011: 16:38 #791620Anonim
Elhasıl: Kur’ân-ı Hakîm, hakîmdir; herşeye kıymeti nisbetinde bir makam verir. İşte Kur’ân, bin üç yüz sene evvel, istikbalin zulümatında müstetir ve gaybî olan semerat ve terakkiyât-ı insaniyeyi görüyor; ve gördüğümüzden ve göreceğimizden daha güzel bir surette gösterir. Demek Kur’ân öyle bir Zâtın kelâmıdır ki, bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir anda görüyor.
İşte, mu’cizât-ı enbiya yüzünde parlayan bir lem’a-i i’câz-ı Kur’ân…
اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَاۤ اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ وَوَفِّقْنَاۤ لِخِذْمَتِهِ فِى كُلِّ اٰنٍ وَزَمَانٍ
1
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
2
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَاْنَا
3
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ وَكَرِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا وَمَوْلٰينَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَنَبِيِّكَ وَرَسُولِكَ النَّبِىِّ اْلاُمِّىِِّ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَزْوَاجِهِ وَذُرِّيَّاتِهِ وَعَلَى النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلَى الْمَلٰۤئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَاْلاَوْلِيَاۤءِ وَالصَّالِحِينَ اَفْضَلَ صَلاَةٍ وَاَزْكٰى سَلاَمٍ وَاَنْمٰى بَرَكاَتٍ بِعَدَدِ سُوَرِ اْلقُرْاٰنِ وَاٰياَتِهِ وَحُرُوفِهِ وَكَلِمَاتِهِ وَمَعَانِيهِ وَاِشَارَاتِهِ وَرُمُوزِهِ وَدَلاَلاَتِهِ وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَالْطُفْ بِنَا يَاۤ اِلٰـهَنَا يَا خَالِقَنَا بِكُلِّ صَلاَةٍ مِنْهَا بِرَحْمَتِكَ يَاۤ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ وَالْحَمْدُ للهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ اٰمِينَ
4

[NOT]Dipnot-1 Allahım! Bize Kur’ân’ın esrarını öğret ve her an ve zamanda ona hizmet etmekte bizi muvaffak et.
Dipnot-2 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.
Dipnot-3 “Ey Rabbimiz! Unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek, bizi onunla hesaba çekme.” Bakara Sûresi, 2:286.
Dipnot-4 Allahım! Seyyidimiz, mevlâmız, kulun, nebîn ve resulün olan ümmî peygamber Muhammed’e, âline, ashâbına, zevcelerine, mübarek nesline, sair enbiya ve mürselîne, mukarreb meleklere, evliya ve salih kullarına salâvâtın en üstünü, selâmetin en temizi, bereketlerin en bereketlisiyle, Kur’ân’ın sûreleri, âyetleri, harfleri, kelimeleri, mânâları, işaretleri, remizleri ve delâletleri adedince salât ve selâm et, bereket ihsan et, ikramda bulun. Ey İlâhımız, ey Yaratıcımız, bütün bu salâvatlardan herbiri için bizi bağışla, bize merhamet et, bize iltifat et. Rahmetinle, ey merhamet edenlerin en merhametlisi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Âmin.[/NOT]
Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) elhasıl: özetle, sonuç olarak eşya: şeyler, varlıklar gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b) hakîm: hikmet sahibi (bk. ḥ-k-m) istikbal: gelecek kelâm: söz (bk. k-l-m) lem’a-i i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) mu’cizât-ı enbiya: peygamberlerin mu’cizeleri (bk. a-c-z; n-b-e) müstetir: gizli, örtülü nisbet: oran (bk. n-s-b) semerat: meyveler, neticeler terakkiyât-ı insaniye: insanlığa ait terakkiler, ilerlemeler zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.