• Bu konu 1 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
  • Yazar
    Yazılar
  • #657615
    Anonim
      Yirmiüçüncü söz-

      Ikinci Nokta-

      İman ışığı altında geçmiş ve geleceğe bakış

      Bismillâhirrahmânirrahîm
      elhamdülillâhi rabbil âlemîn velâkibetülil müttekîn vessalêtü vessalêmü alê seyyidine Muhammedivve alê êlihi vesahbihi ecmain,alê rasulüne salevât

       

      İnsan ve iman ilişkileri; insanın kuvvetli ve zayıf yönleri ve tekâmül yolları.
      Birinci Mebhas- s. – 417
      İmanın güzellikleri ve insana kazandırdıkları.
      Birinci Nokta: İnsanın, Yaratıcısına mensup olmakla kazandığı değer. İnsanın yaratılışında, iman ışığında okunan mânâlar.
      İkinci Nokta: İman ışığı altında geçmiş ve geleceğe bakış.
      Üçüncü Nokta: İman ve tevekkülün verdiği kuvvet. Tevekkülün tanımı.
      Dördüncü Nokta: İnsanın yaratılışındaki tekâmül amacı; âcizlik ve güçsüzlüğünden aldığı kuvvet.
      Beşinci Nokta: Duanın gücü, anlamı, çeşitleri, cevaplandırılması ve kabulü


      İKİNCİ NOKTA

      İman nasıl ki bir nurdur;
      insanı ışıklandırıyor,


      üstünde yazılan bütün mektubât-ı Samedâniyeyi

      (samedani yazilari) okutturuyor.

      Samed isminin yazdigi olan bi cok ozelligini yansitiyor.

      Öyle de, kâinatı dahi ışıklandırıyor.

      Kainatin anlami maksadi nedir bunlarda aydinlaniyor.

      Iman olmazsa insanda kapali bir kutu , kainatta kapali bir kutu hic bir sey anlasilmiyor.
      Zaman-ı mazi ve müstakbeli, zulümattan kurtarıyor.


      Gecmisleri ve gelecegi iman aydinlatiyor ve kurtariyor.


      gecmis zaman nedir, ve gelecekte neler olacaktir.imanimiz bize haber veriyor,


      ama iman etmeyen bir insan icin gecmis zaman bilinmezlerle dolu ve belki arastirmalarla , yer kazilariyla , bir parca tabii seyri anlasilabilir kainatin

      ama neden yaratilmis bu hic anlasilmaz
      kainatin ne simdiki nede gelecekteki durumu anlasilir
      iste iman bu inceligi aydinlatan bir anahtar

      Şu sırrı, bir vakıada


      اَللهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اٰمَنوُا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ 1 âyet-i kerimesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsille beyan ederiz. Şöyle ki:
      “Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidayet nuruna kavuşturur.” Bakara Sûresi, 2:257

      Ustad simdi mana aleminde gordugu bir vakiayi anlatiyor.
      Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki:

      İki yüksek dağ var,

      birbirine mukabil. (karsi karsiya)

      Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş.
      Köprünün altında pek derin bir dere.
      Ben o köprünün üstünde bulunuyorum.
      Dünyayı da, her tarafı, karanlık, kesif bir zulümat istilâ etmişti.







      Ben sağ tarafıma baktım,

      nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm,

      en buyuk mezarlik

      yani tahayyül ettim.
      Sol tarafıma baktım;
      müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar,
      dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum.
      Köprünün altına baktım;
      gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim.
      Bu müthiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı,
      onu istimal ettim.
      Yarım yamalak ışığıyla baktım;
      pek müthiş bir vaziyet bana göründü.
      Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, arslanlar,
      canavarlar göründü ki, “Keşke bu cep fenerim olmasaydı, bu dehşetleri görmeseydim!” dedim.
      O feneri hangi tarafa çevirdimse, öyle dehşetler aldım.
      “Eyvah, şu fener başıma belâdır” dedim.





      Ondan kızdım, o cep fenerini yere çarptım, kırdım.

      Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik

      lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümat boşandı.

      Her taraf o lâmbanın nuruyla doldu, herşeyin hakikatini gösterdi.
      Baktım ki, o gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir.
      Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber,
      baştan başa güzel,
      yeşil bahçelerle nuranî insanların taht-ı riyasetinde(baskanligi nda) ibadet
      ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim.
      Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar,
      şahikalar ise, süslü, sevimli,
      cazibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh,
      güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm.
      Ve o müthiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise,
      mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi
      hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm.




      “Elhamdü lillâhi alâ nûri’l-îmân”
      (iman nuru için Allah’a hamd olsun) diyerek,

      1 : “Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidayet nuruna kavuşturur.” Bakara Sûresi, 2:257.


      1 âyet-i kerimesini okudum, o vakıadan ayıldım.

      İşte, o iki dağ mebde-i hayat,âhir-i hayat, yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır.

      Birisi hayatin baslangici birisi hayatin bittigi yer.

      O köprü ise hayat yoludur.
      O sağ taraf ise geçmiş zamandır.
      (mezarlik olarak gordugu yerdi)
      Sol taraf ise istikbaldir. (belirsiliklerle , tehlikelerle dolu zannedilen bir alem, ama iman gozuyle bakilirsa rahmeti ilahiyeyle garanti altina alinmis bir alem)





      O cep feneri ise,

      hodbin ve bildiğine itimad eden ve vahy-i semâvîyi dinlemeyen enâniyet-i insaniyedir.





      (canavar zannedilen mahlukat ise, alemin meseleleri..kendine dayanan, baskalarini gormeyen, gaflet karanligina dusen , hatta dalalet karanligina muptela olan o adam benim hayali vakiada gordugum …

       

      O canavarlar zannolunan şeyler ise, âlemin hâdisâtı ve acip mahlûkatıdır. İşte, enâniyetine itimad eden, zulümât-ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına müptelâ olan adam, o vakıada evvelki halime benzer ki, o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalâlet-âlûd malûmatla, zaman-ı maziyi bir mezar-ı ekber suretinde ve adem-âlûd bir zulümat içinde görüyor. İstikbali, gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir.


      Rabbin izni olmadan hic kimse , hic bir seye ne zarar nede menfaat verebilir.Imanla insan kucuk bir cocugun anne kucaginda ki gibi guvende hisseder.


      Hem, herbirisi bir Hakîm-i Rahîmin birer memur-u musahharı olan hâdisat ve mevcudatı, muzır birer canavar hükmünde bildirir,

      وَالَّذِينَ كَفَرُوۤا اَوْلِيَاۤئُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ 2 hükmüne mazhar eder.2 : “İnkâr edenlerin dostu ise tâğutlarıdır; onları iman nurundan mahrum bırakıp inkâr karanlıklarına sürüklerler.” Bakara Sûresi, 2:257.

      kafirin gercek hayati korkularla doludur,


      ama bu hissiyati gostermez,
      bu hissiyati kapatacak seylere muracat eder
      yani sarhosluk , eglence, bazi gecici dostlar,
      bi takim hadiseler hirslar, insana yasadigi o korku hissini bir muddet kapatsada her kafirin icini kemirin kufrun boyle endiseleri vardir

      Eğer hidayet-i İlâhiye yetişse,

      iman kalbine girse,

      nefsin firavuniyeti kırılsa,
      kitabullahı dinlese,
      o vakıada ikinci halime benzeyecek.
      O vakit, birden kâinat bir gündüz rengini alır,
      nur-u İlâhî ile dolar.
      Âlem




      اَللهُ نوُرُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 3 âyetini okur.

      “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35

      Allah goklerin ve yerin nurunur,
      her yer nur ile dolar
      her yer sevincle ve dostluk ve kardeslik anlayisiyla dolar
      yani sen gokyuzunu
      gokyuzundeki gunesi ayi
      bir akraba gibi seversin , oyle bakarsin
      gunes sana oyle bakar,

      sen yeryuzundeki butun mahlukata kardes nazariyla bakarsin,
      Rabbi rahimin mahlukuyum ve bunlarda onun mahluku , deyip bakarsin

      ozaman gecmis zaman gelecek zaman her yer aydinlanir,

      O vakit gecmis zaman peygamberlerin ve evliyaullahun ve akrabalarin ruhlarinin toplandigi

      safi ruhlarin ve cemaatlerinin ruhlarinin toplandigi yasadiklari bir alem haline gelir
      sen oraya bakip allahuekber dersin
      Gelecek zaman icinde , Onun rahmetine itimad edersin
      ve elhamdulullah dersin

       

      O vakit, zaman-ı mazi, bir mezar-ı ekber değil,
      belki herbir asrı bir nebînin veya evliyanın taht-ı riyasetinde
      vazife-i ubûdiyeti ifa eden ervâh-ı sâfiye cemaatlerinin,
      vazife-i hayatlarını bitirmekle Allahu ekber diyerek makamât ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözüyle görür. Sol tarafına bakar ki, dağlar misal bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında, Cennetin bağlarındaki saadet saraylarında kurulmuş bir ziyafet-i Rahmâniyeyi, o nur-u imanla uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele, tâun gibi hadiseleri, birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı, sureten haşin, mânen çok lâtif hikmetlere medar görüyor.





      Hattâ, mevti, hayat-ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri, saadet-i ebediyenin kapısı görüyor.

      Daha sair cihetleri sen kıyas eyle; hakikati, temsile tatbik et. diyor ustad


      ve iste İman ışığı altında geçmiş ve geleceğe acilan kapi aydinlaniyor.

      Subhâneke lâ ilmelene illema allemtene inneke entel alîmul hakîm ve ahiru de’vehüm enilhamdülillahi rabbil âlemin

      el fatiha me as salawat

      #760840
      Anonim

        Üçüncü Nükte:

        İnsan duygu ve yeteneklerini sadece dünya hayatına yöneltmekle ne kazanır, ne kaybeder? Dünya hayatından alınan lezzetlerin bir kulluk görevine dönüştürülmesi.

        iman hem nurdur hem kuvvettir
        hakiki imani elde eden adam kainata meydan okuyabilir
        ve imanin kuvveti ölçüsünde olaylarin baskisindan kurtulabilir
        tevekkeltu alallah der
        hayat gemisinde
        olaylar, daglar gibi dalgalari arasindada seyahat etse
        tam bir guvenle seyahat eder
        dunyada yasadigi surece boyle bir mumin
        butun agirliklarini Kadiri Mutlakin kudret eline emanet eder
        dunyadan ayrilma vakti gelincede rahatla dunyadan geçer
        berzahta istirahat eder.

        Sonra, saadet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir.
        Yoksa, tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları,
        uçmasına değil,
        belki esfel-i sâfilîne yani en asagilara çeker.

        Demek, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.

        Veya soyle diyebiliriz, Allaha inandim diyen insan Onun bir olduguna inanmak zorundadir
        Fakat yanlış anlama. Tevekkül, =Allaha dayanmak demek
        sebepleri butun butun reddetmek degildir
        aksine sebepleri, Allahin kudret elini gozlerden saklayan ince bir perde bilip sebepleri yerine getirerek sebeplere uymayida bi cesit fiili dua bilerek sonuclari yanlizca Allahtan istemek ve neticeleri ondan bilmek
        ve Ona her zaman minnettar olmaktan ibarettir
         

        Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:
        Vaktiyle iki adam, hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip,
        büyük bir gemiye birer bilet alıp girdiler.
        Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder.
        Diğeri, hem ahmak, hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor.
         
        Ona denildi:

        “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”

        O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur.
        Ben kuvvetliyim; malımı belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”

        Yine ona denildi:
        “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye (gemi) daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder.
        Belki başın döner, yükünle beraber denize düşersin.
        Hem gittikçe kuvvetten düşersin.
        Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek.
        Kaptan dahi, eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tard edecek(kovacak); ya “Haindir, gemimizi itham ediyor, bizimle istihzâ ediyor. Hapsedilsin” diye emredecektir.
        Hem herkese maskara olursun.
        Çünkü, ehl-i dikkat nazarında zaafı gösteren tekebbürünle, aczi gösteren gururunla, riyayı ve zilleti gösteren tasannuunla kendini halka müdhike yaptın.
        Herkes sana gülüyor” denildikten sonra o biçarenin aklı başına geldi.
        Yükünü yere koydu, üstünde oturdu.
        “Oh, Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum” dedi.

        İşte, ey tevekkülsüz insan!
        Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et.
        Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremekten ve hodfuruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın
         
         

        #760841
        Anonim

          DÖRDÜNCÜ NOKTA

          İman, insanı insan eder.
          Belki insanı sultan eder.

          Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır.
          Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.

          Şu meselenin binler delillerinden, yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları,
          o meseleye vâzıh bir delildir ve bir burhan-ı kàtıdır.

          Evet, insaniyet, iman ile insaniyet olduğunu, insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir.

          Çünkü, hayvan, dünyaya geldiği vakit, adeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak gelir, gönderilir.

          Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit-i hayatiyesini ve kâinatla olan münasebetini ve kavânîn-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur.

          İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur.

          Evet adeta programlanmis gibiler . Dunyaya geldikleri anda neyle besleneceklerini, gorevlerini bilirler veya cok kisa bi surede ogrenirler.
          Cenabi Hak onlarin genlerine yazmistir
          Demek ogrenerek gelismek hayvanlarin asil gorevi degildir

          Demek, hayvanın vazife-i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir; ve marifet kesbetmekle terakki etmek değildir;
          ve aczini göstermekle medet istemek, dua etmek değildir.
          Belki vazifesi, istidadına göre taammüldür, amel etmektir, ubûdiyet-i fiiliyedir.
          Onlarin ibadetleri hayat kanunlarina uyarak yasamalaridir

          İnsan ise, dünyaya gelişinde, herşeyi öğrenmeye muhtaç
          ve hayat kanunlarına cahil;
          hattâ yirmi senede tamamen hayat sartlarini öğrenemiyor.
          Belki âhir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç,
          hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip,
          bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor.
          On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder;
          hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlerini celp ve zararlardan sakınabilir.
           
          Demek ki, insanın fitri vazifesi ogrenerek kendini gelistirmektir, dua ile ubûdiyettir.

          Yani, “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum?

          Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum?

          Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?”
          bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdıu’l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir.
          Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete uçmaktır.

          Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir.
           
          Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır.
          Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır
          ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır.
          yani ilimlerin insan ruhunu aydinlatmasi
          ve insanin kalbine ruhuna faydali hale gelmesi için
          o ilmin insan tarafindan bir Allahi ogrenme dersine cevrilmesi gerekir
          bunun icinde tabiata, Allaha imanin gozuyle bakmak sarttir
          hem insan sonsuz aciz bir canli oldugundan kapisi sonsuz bela ve musibetlere aciktir
          ve her yerden hucum eden sayisiz dusmani vardir
          ve yine insan son derece fakir bir varlik oldugu halde
          ihtiyaclari sonsuzdur

          Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyâta maruz ve hadsiz âdânın hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra, duadır. Dua ise, esas-ı ubûdiyettir.
           
          evet insan herseye muhtac oldugundan
          asil vazifesi imandan sonra duadir
          dua ise kullugun esasidir
          nasil ki bi cocuk elinin yetismedigi bir seyi aglayarak ister
          yadaisaretle maksadini aciz diliyle ister
          ben alamiyorum siz verin diye bi cesit “dua” eder istedigi seye kavusur
           
          Öyle de, insan, bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir.
          Rahmânü’r-Rahîmin dergâhında,
          ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir.

          Tâ ki, makàsıdı ona musahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin.
          herseye sahipsede Allahin ona ettigi ihsanin sukrunu eda etsin
          Yoksa, bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi,
          “Ben kuvvetimle, bu kabil-i teshir olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acip şeyleri teshir ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum” deyip küfran-ı nimete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıt olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder

          ****
          Subhâneke lâ ilmelene illema allemtene inneke entel alîmul hakîm ve ahiru de’vehüm enilhamdülillahi rabbil âlemin
          el fatiha me as salawat
        3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.