• Bu konu 29 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 31)
  • Yazar
    Yazılar
  • #818679
    Anonim

      Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mü’mini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevablıdır. Çünki iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü’mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bâkiyeyi temin eder. Velayet ise, mü’minin Cennetini genişletir, parlattırır. Tarihçe-i Hayat

      #818680
      Anonim

        Elinizdeki bütün kitablarım şahiddirler ki, ben hakaik-i imaniye ile meşgulüm. Hem müteaddid risalelerde yazmışım ki: “Tarîkat zamanı değil, belki imanı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız Cennet’e giden pek çok, fakat imansız Cennet’e girecek yok. Onun için imana çalışmak zamanıdır.” diye beyan etmişim.
        Said Nursî

        #818681
        Anonim

          Barla Lahikası

          Sevgili ve kıymetdar Üstadım, Efendim!
          Hâfız Ali Efendi kardeşimle irsal buyurulan Yirmidokuzuncu Mektub’un Dokuzuncu Kısmını pek büyük bir sevinçle aldım ve okudum. Kısmen kardeşlerimle, kısmen de yalnız başıma, beş-altı defa okuduğum halde, bu risalenin ruhuma ilka eylediği nuranî feyizleri karşısında, okudukça okumak ihtiyacım artıyordu. Ve senelerden beri müştakı bulunduğum tarîkatın böyle ulvî, nezih, âlî hakikatlarını öğreten bu kıymetdar risaleyi elimden bırakamıyorum. Her okudukça başka bir zevki veren ve kendi arkadaşları olan diğer risaleler gibi, her bakışta başka bir güzellik ve letafet gösteren bu risaleyi ve içindeki ulvî ve âlî hakikatları bize okuyan levhaların münderecatını belki dört-beş seneden beri arıyor, bulamıyordum.

          Sevgili Üstadım, Allah sizden ebediyen razı olsun. Nasılki bahr-i muhit içerisinde yaşadıkları halde, susuz kalmalarından dolayı değil, belki kendilerinde zîkıymet şeylerin husulü için, nisan yağmuruna şiddetli bir alâka ile ihtiyaç gösteren balıklar gibi, benim de bu risaleye ihtiyacım şiddetli idi. Cenab-ı Hak ve Feyyaz-ı Mutlak hazretlerine bînihaye şükür olsun ki, hayatımın bu karanlık sahifesini de arzularımın pek fevkinde olarak nurlandırdı.

          Evet bu risalenin fakir talebenizde hasıl ettiği tesir ve intibalarını, kalemle ifadeden her vakit için âcizim. Küçük küçük cümleleri ve anahtarlarıyla pek büyük define ve hazineleri açan ve azîm girdabları kapatan ve tarîkatın nezih, âlî ve çok yüksek feyizli, sürurlu, zevkli, doyulmaz ve bırakılmaz bir yol olduğunu ders veren bu kıymetdar risaleyi çok ehemmiyetli buluyorum. Ve bilhâssa tarîkata mensub olup da, haricin ittihamından kaçınan veyahut öğrenmek ve anlamak istedikleri halde muvaffak olamayan ve alâkadar olmak isteyen kardeşlerimi, bu risaleye mâlikiyetlerinden dolayı tebrik etmekte, kendimi çok haklı görüyorum.

          Kıymetdar Üstadım!
          Risalenin geri kalan kısmının da, bir an evvel ikmaliyle, istifade ve istifazamız için irsal buyurulmasını, dest ü damenlerinizi öperek niyaz etmekteyim. Ve ikmal ü irsaline de, arkadaşlarımla birlikte sabırsızlıkla intizarımızı arzediyorum, Efendim Hazretleri.

          Hakir Talebeniz
          Ahmed Hüsrev
          #818682
          Anonim

            Beşinci Mektup

            ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻻَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ
            Hertürlü noksan sıfattan uzak Allah’ın adıyla. – “Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile beraber tesbih (tenzih) ediyor olmasın.” (İsrâ sûresi, 17/44)

            Silsile-i Nakşî’nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A) Mektubat’ında demiş ki:”Hakaik-i imaniyeden bir mes’elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim.”
            Silsile-i Nakşî: Nakşi silsilesi, Nakşi tarikatı yolu.
            Hakaik-i imaniye: İmana ait hakikatlar, inançla ilgili gerçekler.
            İnkişaf: Açılma, meydana çıkma.
            Ezvak: Zevkler
            Mevacid: Kalbe zevk veren haller.
            Keramat: Allah’ın(cc) veli(ermiş) kullarında görünen Allah vergisi olan harika ve
            Olağanüstü durumlar ve hareketler.

            Hem demiş ki: “Bütün tarîklerin nokta-i müntehası, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır.”
            Tarîk: yol.
            Nokta-i münteha: Son nokta, en son nokta.
            Hakaik-i imaniye: İmana ait hakikatlar, inançla ilgili gerçekler.
            Vuzuh: Açıklık, anlaşılırlık, netlik.
            İnkişaf: Açılma, meydana çıkma.

            Hem demiş ki: “Velayet üç kısımdır: Biri velayet-i suğra ki, meşhur velayettir. Biri velayet-i vustâ, biri velayet-i kübradır. Velayet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır.”
            Velayet: Velilik, ermişlik, dinde üstün derecede manevi olgunluk.
            Velayet-i suğra: En küçük velilik(ermişlik) derecesi.
            Velayet-i vustâ: Orta velilik(ermişlik) derecesi.
            Velayet-i Kübra: En büyük ve yüksek velilik.
            Veraset-i nübüvvet: Peygamberlik varisliği(peygamberin gaye edindiği anlayış yaşayış biçimini benimseyip gaye edinme.
            Tasavvuf: Kalbi dünyanın geçici işlerinden ayırıp Allah’a(cc) döndürmek, kötü ahlaklardan temizlenip güzel ahlakları kazanma ve din duygularını geliştirme yolu.

            Hem demiş ki: “Tarîk-i Nakşî’de iki kanat ile sülûk edilir.” Yani: Hakaik-i imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez. Öyle ise tarîk-ı Nakşî’nin üç perdesi var:
            Tarîk-i Nakşî: Nakşi tariki, nakşibendi denilen tarikat yolu.

            Birisi ve en birincisi ve en büyüğü:
            Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbanî de (R.A.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.

            Hakaik-i imaniye: İmana ait hakikatlar, inançla ilgili gerçekler.
            Sülûk: Girip izleme.* Manevi olarak ilerleyip yükselme.

            İkincisi:
            Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.

            Feraiz-i diniye: Dinin farzları, İslam dinindeki farz(kesin) emirler.
            Sünnet-i Seniye: Peygamberimizin(asm) yüksek ve değerli sünneti
            Tarîkat: Yol, manevi terbiye yolu.

            Üçüncüsü:
            Tasavvuf yoluyla emraz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vâcib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.

            Tasavvuf: Kalbi dünyanın geçici işlerinden ayırıp Allah’a(cc) döndürmek, kötü ahlaklardan temizlenip güzel ahlakları kazanma ve din duygularını geliştirme yolu.
            Emraz-ı kalb: Kalb hastalıkları.
            İzale: Giderme, ortadan kaldırma.
            Sülûk: Girip izleme.* Manevi olarak ilerleyip yükselme.

            Madem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünki saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennet’e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet’e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil…
            Himmet: Gayret, çalışma, çaba.* Yardım.
            Hakaik-i imaniye: İmana ait hakikatlar, inançla ilgili gerçekler.
            Akaid-i İslâmiye: İslam dinindeki iman esasları.
            Saadet-i ebediye: Bitmez ve tükenmez sonsuz mutluluk.
            Medar: Sebep, vesile.* Yörünge

            İşte otuzüç aded Sözler, böyle Kur’anî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar. Madem hakikat budur; esrar-ı Kur’aniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım. Bilirsiniz ki: Eğer dalalet cehaletten gelse izalesi kolaydır. Fakat dalalet, fenden ve ilimden gelse, izalesi müşkildir. Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünki öyleler kendilerini beğeniyorlar; hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenab-ı Hak şu zamanda, i’caz-ı Kur’anın manevî lemaatından olan malûm Sözler’i, şu dalalet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım(düşüncesindeyim).
            Hakikat: Gerçek.
            Esrar-ı Kur’aniye: Kur’ana ait sırlar, Kuranın derin ve gizli gerçekleri.
            Zulümat: Karanlıklar.
            Tehacümat: Hücum etmeler, saldırmalar.
            Maruz: Uğrayan, uğramış, hedef.
            Heyet-i İslâmiye: Müslümanlar topluluğu.
            Nâfi’: Menfaatli, faydalı, yararlı.
            İtikad: inanmak, inanç, gönülden iman.
            Dalalet: Sapıtma,doğru yoldan ayrılma, iman ve İslam yolundan sapmak.
            Cehalet: Cahillik.
            İzale: Giderme, ortadan kaldırma.
            Müşkil: Zor, güç.
            İrşad: doğru yolu gösterme.
            i’caz-ı Kur’an: Kur’anın mucizeliği.
            Lemaat: Parıltılar.
            Malum: Bilinen, belli olan.
            Dalalet: Sapıtma,doğru yoldan ayrılma, iman ve İslam yolundan sapmak.
            Zındıka: Dinsizlik, kafirlik.
            Tiryak: Panzehir, hemen şifa verici kuvvetli ilaç.
            Hâsiyet: Özellik, etkileyicilik, fayda, kuvvet.

            ﺍَﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ
            Said Nursî
            #818683
            Anonim

              İleride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofi-meşrebler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şakirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revacını ve etba’larının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler, belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukuunda, bizlere itidal-i dem ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerektir. Said Nursi

              #818684
              Anonim

                Barla Lahikası

                Sevgili Üstadım!
                Ne diyeyim, müştakı olduğum bu risale-i şerife, bu sözler, bu hakikat, bu nur; bu fakire, lütf u kerem-i İlahî olarak ihsan buyuruldu.
                ﻫَﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑِّﻰ Bu Rabbimin bir ihsânıdır.)

                Cenab-ı Kàdir-i Mutlak Hazretlerine hadsiz ve hesabsız hamd ü sena ediyorum ki; siz Üstadıma kavuştum ve binnetice bu nurları, bu hakikatları gördüm, okudum, yazdım ve gerdenbeste-i inkıyad oldum. Binaenaleyh tavsiye ve dua-i üstadaneleriyle feyizyâb olmak için, Cenab-ı Zülcelal Velkemal Hazretlerinden ve Mefhar-i Mevcudat Aleyhi Ekmelüttahiyyat Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinden ve bütün pîr, pîran ve mürşidan ve Şah-ı Nakşibend Kuddise Sırruhu Hazretlerinden ve bilhâssa bütün mevcudiyetiyle gerdendade-i inkıyad ve teslim olduğum siz Üstadımdan tazarru’ ve niyaz ve istimdad ediyorum ki; mütevekkilen alallah, ya Üstad-ı A’zam, Tarîkat-ı Muhammediye’nin (A.S.M.) maksad, gaye ve esasını, teferruat ve füruatını zikr ü beyan eden bu Dokuzuncu Kısım, bir nur-u tarîkat ve hakikattır. Okumağa doyulmaz. Okudukça hasıl olan şevk u lezzet hesaba gelmez. Hele Dokuzuncu Telvih, hülâsa ve icmal edilerek bütün hakikatlar toplanmış. Temsilde hata olmasın, Hazret-i Mevlâna’nın üfürdüğü neyden tuğyan ve feyezan eden, Hazret-i Ali’nin (Kerremallahü Veche) kuyuya söylediği esrar-ı hakikattan başka nedir? Farkı nerededir ki o ney, o kuyuda hasıl olan kamıştandır.

                Kariham dar, kalemim âciz, kalbime tercüman olamıyor. Şu kadar diyebilirim ki; benim gibi fakir ve mübtedilere büyük ve pek büyük bir ders, bir mürşid ve mutmainneye erişmiş ve daha yukarı çıkmış safilere bir düstur ve ders-i ibrettir. Kıymet takdir edilmez bir şaheser-i tarîkattır, bir nur-u hakikat-feşan, bir gülistandır. Daha doğrusu, sırf bir ilham-ı Rabbanîdir. Cenab-ı Lemyezel Hazretleri siz Üstadımı, bu ve bunun emsali âsâr-ı bergüzide te’lifinde, envâr ve hakikatlar neşr ü dellâllığında çok zamanlar daim ve kaim buyursun. Ve siz Üstadımı, sizi sevenlerin ve dellâllığında bulunduğunuz nidalarınızı işitmek ve dinlemek, okuyup yazmak, mûcibince hareket ve amel etmek heves ve iştiyakında bulunan kardeşlerimin başından eksik buyurmasın. Âmîn bi-hürmet-i Seyyid-il Mürselîn!

                Âsım (R.H.)
                #818685
                Anonim

                  Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat ve sofi-meşreb zâtlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen eski sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şakirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enaniyetini, tam bir havuzu kazanmak için, o dairedeki âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa Risale-i Nur’a karşı rakibane başka bir çığır açmak ile hem o zarar eder, hem bu müstakim ve metin cadde-i Kur’aniyeye bilmeyerek zarar verir; zındıkaya bir nevi yardım olur. Said Nursi

                  #818693
                  Anonim

                    Zâtınızın şahsıma karşı haddimden pek çok ziyade hüsn-ü zannınızı, Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi namına kabul edebilirim; yoksa kendimi o makamlarda görmek benim haddim değil.

                    Hem “Risale-i Nur mesleği tarîkat değil, hakikattır; sahabe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman, tarîkat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır.” Risale-i Nur, bu hizmeti lillahilhamd en müşkil ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor. Risale-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyn’in (R.A.) ve Gavs-ı A’zam’ın (K.S.) -ihbarat-ı gaybiyeleriyle- şakirdlerinin bu zamanda bir dairesidir. Çünki Hazret-i Ali, üç keramet-i gaybiyesiyle Risale-i Nur’dan haber verdiği gibi; Gavs-ı A’zam (K.S.) da kuvvetli bir surette Risale-i Nur’dan haber verip tercümanını teşci’ etmiş. Bu mahrem dört risale, Keramet-i Aleviye ve Gavsiyeye ait dört risale inşâallah bir vakit size gönderilebilir. Mahkeme ehl-i vukufu onlara itiraz edememiş, yalnız “Bu yazılmamalı idi” diye küçük bir tenkid etmişler. Ben de cevab verdim, onlar sustular. Zâten Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı A’zam’dan (K.S.) ve Zeynelâbidîn (R.A.) ve Hasan Hüseyin (R.A.) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den (R.A.) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir.

                    Said Nursi
                    #818697
                    Anonim

                      Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak’tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüb eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münafî olmaz. Belki zaîfler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatlar; o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa; o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faidesi bulunan Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî’yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir’i, o faidelerin bazılarını maksud-u bizzât niyet ederek okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki o faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzât istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evradı okumak için zaîf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faideleri düşünüp, şevke gelip; evradı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından; çoklar, aktabdan ve selef-i sâlihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şübheye düşer, hattâ inkâr da eder. Mesnevi-i Nuriye

                      #818713
                      Anonim

                        Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatını düşünüp “Tarîkat zamanı değil, bid’alar mani’ oluyor” dedim. Fakat şimdi Sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün oniki büyük tarîkatın hülâsası olan ve tarîklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarîkat ehli kendi tarîkatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarîkatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlub olamıyor. Onun için onlar tam sarsılmaz, hakikî Nurcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid’atlara ve takvayı kıran büyük günahlara girmemek gerektir. ~RN-Emirdağ Lâhikası 2/54~.

                        Bunu nasıl anlıyorsunuz ?

                        #818727
                        Anonim

                          Velayet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini; Sünnet-i Seniyeye ittiba’dır. Yani: A’mal ve harekâtında Sünnet-i Seniyeyi düşünüp ona tâbi’ olmak ve taklid etmek ve muamelât ve ef’alinde ahkâm-ı şer’iyeyi düşünüp rehber ittihaz etmektir.

                          İşte bu ittiba ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvali ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber; herbir ameli, sünneti ve şer’i o ittiba’ noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer’î veriyor. O tahattur ise, sahib-i şeriatı düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenab-ı Hakk’ı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O halde mütemadiyen ömür dakikaları, huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir. İşte bu cadde-i kübra, velayet-i kübra olan ehl-i veraset-i nübüvvet olan sahabe ve selef-i sâlihînin caddesidir.

                          Said Nurs
                          #818728
                          Anonim

                            11. Lema’dan

                            Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesinin menbaı üçtür: Akvali, ef’ali, ahvalidir. Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Feraiz, nevafil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve vâcib kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir. Nevafil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevablar var ve tağyir ve tebdili bid’a ve dalalettir ve büyük hatadır. Âdât-ı seniyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev’iye ve içtimaiye itibariyle onu taklid ve ittiba etmek, gayet müstahsendir. Çünki herbir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mutâbaat etmekle o âdâb ve âdetler, ibadet hükmüne geçer. Evet madem dost ve düşmanın ittifakıyla, Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) mehasin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bil’ittifak nev’-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem binler mu’cizatın delaletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemalâtının şehadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’an-ı Hakîm’in hakaikının tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibaıyla milyonlar ehl-i kemal, meratib-i kemalâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel nümunelerdir ve takib edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittiba etmeyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalalet-i azîmedir.

                            Said Nursi

                            ***

                            Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) sünnet-i seniyyesinin üç kaynağı vardir: Sözleri, davranışları ve halleri. Bu üçü de üçer kısımdır: Farzlar, nafileler ve güzel âdetler.

                            Sünnetin farz ve vacip kısımlarına uymak mecburidir, terkinde azap ve ceza vardır. Herkes ona uymakla yükümlüdür.

                            Nafile kısmı ile müstehab olanlara müminler yine uymakla vazifelidir. Fakat bunların terkinde azap veya ceza yoktur. Bunları yapmakta ve bunlara uyulmasında büyük sevaplar bulunur. Değiştirilmeleri ise bid’ at ve sapkınlıktır, büyük hatadır.

                            Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) yüce âdetlerine ve o güzel davranışlarına ise hikmet, fayda, şahsî hayat ve toplum hayatı itibarıyla uymak, onları taklit etmek gayet güzel görülmüş, takdir edilmiştir. Onun basit bir hareketinde dahi hayata dair birçok fayda bulunduğu için ona uymakla o adap ve adetler ibadet hükmüne geçer.

                            Evet, madem dost ve düşmanın ittifakıyla Zât-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselam) güzel ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Madem herkesin ortak hükmüyle insanlar içinde en meşhur ve en seçkin şahsiyettir. Madem binlerce mucizenin delilleriyle, teşkil ettiği İslam âleminin ve kemâlâtının şehadetiyle, tebliğ ettiği ve tercüman olduğu Kur’an-ı Hakim’in hakikatlerinin tasdikiyle en mükemmel insan ve yol göstericidir. Ve madem ona tâbi olmanın neticesinde milyonlarca kâmil insan kemâlât mertebelerinde yükselip iki cihan saadetine kavuşmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti ve hareketleri, uyulacak en guzel örnek, takip edilecek en güvenilir rehber ve düstur kabul edilecek en sağlam kanunlardır. Bahtiyar odur ki, sünnete uymakta hissesi çok ola! Sünnete uymayan tembellik ediyorsa büyük bir zarar içindedir, sünneti önemsiz görüyorsa bu büyük bir cinayettir. Onu yalanlamayı akla getirecek tenkit ise çok büyük bir dalâlettir.

                            Kaynak: Kısmen tercüme edilmiş Lemalar kitabından alınmıştır.

                            #818736
                            Anonim

                              İslam âleminde “Ehl-i Sünnet ve Cemaat” denilen, hak ve istikamet ehli olan büyük cemaat, Kur’an ve iman hakikatlerini istikamet dairesinde, sünnet-i seniyyeye noktası noktasına uyarak muhafaza etmiştir.

                              Veli zâtların büyük çoğunluğu o daireden çıkmış. Başka bir kısım veliler, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in bazı düsturları dışında ve usullerine muhalif bir caddede görünmüş. İşte şu kısım velilere bakanlar ikiye ayrıldı:

                              Bir kısmı Ehl-i Sünnet’in usulüne muhalif oldukları için onların veliliğini inkâr ettiler. Hatta kimilerini küfürle itham etmeye kadar gittiler.

                              Diğer kısım, onlara uyanlardır. Onların veliliğini kabul ettikleri için derler ki, “Hak, yanlız Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in yoluyla sınırlı değil.” Bid’atçılardan bir topluluk oluşturdu, hatta dalâlete kadar gittiler. Bilmediler ki, hidayet ermiş her zât hidayete götüremez. Şeyhleri hatasında mazurdur, çünkü meczuptur. Kendileri ise mazur olamaz.

                              Orta yolu tutan bir kısım ise o velilerin velâyetini inkâr etmedi, fakat yollarınıda kabul etmediler. Derler ki: “Usul dışı sözlerinde ya hâle mağlup olup hata ettiler ya da o sözler mânâsı bilinmeyen müteşabih(Mânâsı açık olmayan) ifadeler gibi, manevî bir sarhoşluk halinde söylenmiş ölçüsüz ifadelerdir.”

                              Maalesef birinci kısım, bilhassa dış görünüşe bakıp hüküm veren âlimler, ehll-i sünnet yolunu korumak niyetiyle çok mühim evliyayı inkâra, hatta dinden çıkmakla itham etmeya mecbur kalmışlar. İkinci kısım olan taraftarları ise öyle şeyhlere çok hüsn-ü zan besledikleri için hak yolunu bırakıp bid’ata, hatta dalâlete girdikleri görülmüş.

                              İşte şu sırra dair, zihnimi çok zaman meşgul eden bir hal vardı: Bir zaman, bir kısım ehl-i dalâlete, mühim bir vakitte, kahrolmaları için beddua ettim. Bedduamın karşısına müthiş bir manevî kuvvet çıktı. Hem bedduamı geri çevirdi, hem beni bundan men etti.

                              Sonra gördüm ki, o kısım dalâlet ehli, hakka zıt icraatında manevî bir kuvvetin yardımıyla arkasına aldığı halkı sürükleyip gidiyor ve başarılı oluyor. Yanlız zorla deil; belki müminlerin bir kısmı velâyet kuvvetinden gelen bu arzuya kapılıp onları hoş görüyor, çok fena saymıyor.

                              İşte bu iki sırrı hissettiğim vakit dehşete düştüm. “Fesübhânallah!” dedim, “Hak yoldan başka velâyet bulunabilir mi? Bilhassa hakikat yolundakiler, dehşetli bir dalâlet cerayanına taraftar olurmu?” Sonra mübarek bir arife gününde, güzel kabul edilen bir İslam âdetince İhlâs sûresini yüz defa okudum, onun bereketiyle ve Allah’ın rahmetiyle “Mühim Bir Soruya Cevap” adıyla yazılan meseleyle beraber şöyle bir hakikat de aciz kalbime geldi. O hakikat şudur:

                              Fatih Sultan Mehmed zamanında yaşandığı rivayet edilen meşhur ve mânidar “Cibali Baba Kıssası”ndaki gibi, bir kısım veli zâtlar görünüşte muhakemeli ve akıllı da olsa meczupturlar. Bir kısmı da bazen uyanık ve akıl dairesinde görünür, bazen aklın ve muhakemenin dışında bir hale girer. Şunlardan bir sınıf, hak ile bâtılı karıştırır, ayıramaz. Manevî sarhoşluk halinde gördüğü bir meseleyi uyanıkken gerçekleştirir, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Meczupların bir kısmı Allah katında muhafaza altındadır, dalâlete gitmez. Diğer bir kısmı ise öyle değildir, bid’at ve dalâlet cereyanlarında bulunabilirler. Hatta kâfirler içinde bulunabileceklerine ihtimal verilmiştir.

                              İşte onlar geçici bir süre veya daimî meczup olduklarından, mânen “mübarek mecnun” hükmündedirler. Mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için yaptıklarından sorumlu değildirler. Ve sorumlu olmadıkları için hesaba çekilmeyecekler. Kendi meczup velilikleri devam etmekle beraber, dalâlet ehline ve bid’atçılara taraftar çıkar, mesleklerine bir derece kıymet kazandırıp uğursuz bir şekilde bir kısım müminlerin ve hak ehlinin o yola girmesine sebep olurlar.

                              Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Mektubat kitabından alınmıştır.

                              #818760
                              Anonim

                                Tarikatlar hakikate giden yollardır. Onların en meşhuru, en yükseği ve en geniş cadde olduğu söylenen Nakşibendî tarikatının kahramanlarından ve imamlarından bazıları, o yolun esasını şöyle tarif etmişler:
                                ﺩَﺭْ ﻃَﺮِﻳﻖِ ﻧَﻘْﺸِﺒَﻨْﺪِﻯ ﻟﺎَﺯِﻡْ ﺁﻣَﺪْ ﭼَﺎﺭْ ﺗَﺮْﻙْ ﺗَﺮْﻙِ ﺩُﻧْﻴَﺎ ﺗَﺮْﻙِ ﻋُﻘْﺒَﻰ ﺗَﺮْﻙِ ﻫَﺴْﺘِﻰ ﺗَﺮْﻙِ ﺗَﺮْﻙْ
                                Yani,” Nekşibendî yolunda dört şeyi bırakmak lâzım: Dünyayı terk etmek, nefis hesabına ahireti dahi asıl matsat yapmamak, kendi varlığını unutmak ve kibre, kendini beğenmişliğe girmemek için bu terkleri de düşünmemek.” Demek, Cenâb-ı Hakk’ı hakiki mânada bilmek ve insan-ı kâmil mertebesine erişmek, masivâyı, yani Allah’tan başka her şeyi terk etmekle olur.

                                Cevap: İnsan eğer yalnız bir kalbden ibaret olsaydı, Allah’tan başka herşeyi terk etmesi, hatta O’nun isim ve sıfatlarını dahi bırakması, kalbini yalnız Cenâb-ı Hakk’ın zâtına bağlaması gerekirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazifeli latifesi ve duyguları vardır. İnsan-ı Kâmil odur ki, bütün bu latifeleri kendilerine has ayrı ayrı kulluk yollarında hakikate sevk etsin, sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalbi bir kumandan, latifeleri ise onun askerleri olsun ve maksadına kahramanca yürüsün. Yoksa kalbin yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp o yola tek başına girmesi iftihar vesilesi değil, belki çaresizliğin neticesidir.

                                Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Sözler kitabından alınmıştır.

                                #818889
                                Anonim

                                  Nurlar, mektebleri tam nurlandırmağa başladı. Mekteb şakirdlerini medrese talebelerinden ziyade Nurlara sahib ve naşir ve şakird eyledi. İnşâallah medrese ehli yavaş yavaş hakikî malları ve medrese mahsulü olan Nurlara sahib çıkacaklar. Şimdi de çok müftülerden ve çok ülemalardan Nurlara karşı çok iştiyak görülüyor ve istiyorlar. Şimdi en mühim tekyeler ehli, ehl-i tarîkattır. Bütün kuvvetleriyle Nur Risalelerini nurlandırmaları ve sahib çıkmaları lâzım ve elzemdir.
                                  {(Haşiye): İşte mühim bir nümunesi: Seydişehir’li Hacı Abdullah’ın bütün mensubları, hem Kastamonu’da, hem Isparta’da, hem Eskişehir’de Risale-i Nur dairesini kendi tarîkat daireleri telakki etmişler ki, onlardan Nurlara rastlayanlar, takdirkârane sahib çıkıyorlar. Onlara bin bârekâllah!}
                                  Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatını düşünüp “Tarîkat zamanı değil, bid’alar mani’ oluyor” dedim. Fakat şimdi Sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün oniki büyük tarîkatın hülâsası olan ve tarîklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarîkat ehli kendi tarîkatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarîkatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlub olamıyor. Onun için onlar tam sarsılmaz, hakikî Nurcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid’atlara ve takvayı kıran büyük günahlara girmemek gerektir
                                  .

                                  Said Nursi
                                  Emirdağ Lahikası
                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 31)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.