• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #666231
    Anonim

      Hayat sınavını yaşadığımız bu misafirhanede ,çevremizde en çok duyduğumuz cümleler şunlardır: ne kadar da şanssızım,bu dertler hiç peşimi bırakmazmı işlerim neden ters gidiyor, bir benmi varım dünyada dert çekecek vs vs… Bu karamsarık hali bazen öyle boyutlara ulaşır ki kişi tırnağı kanasa vay ben ne şanssız adamım diye tutturur. İşte böyle düşünenler için bir radyoda sayın senai demirciden dinlediğim fakat yazarı belli olmayan bir anonim hikayeyi paylaşmadan edemedim.

      Bir zamanlar, tahta oymacılığıyla uğraşan, hayatın sadece yüzeyinde kalmayıp, hakikatlerini de hissetmeyi beceren yaşlı bir usta yaşardı. Bu ustanın, her şeyden şikâyet eden bir çırağı vardı. Çırak başına gelen en küçük sıkıntıdan bile şikâyet ediyordu. Hayat onun için sanki sırf kötülüklerden, sıkıntılardan ve mutsuzluktan ibaretti.

      Ustası bir gün çırağı tuz almaya gönderdi. Âdeti olduğu üzere, çırak söylene söylene denileni yaptı. Döndüğünde, “Şimdi tuzun ne gereği vardı?” gibisinden bir edayla tuzu ustasının önüne koydu.Bilge, ona bir avuç tuzu bir bardak suya döküp karıştırmasını söyledi. Çırak yine suratı asık bir şekilde söyleneni yaptı. Bilge, “Şimdi de o suyu iç” diye emretti. Çırak, önce kaşlarını çattı. Bir bardak tuzlu suyu içmesini nasıl isterdi ki ustası? Ama ona olan saygısından, zorlanarak da olsa bardaktan bir yudum aldı, almasıyla suyu tükürmesi bir oldu.“Tadı nasıldı?” diye sordu usta.“Acı” diye kızgınlıkla cevap verdi çırak.

      Usta, anlamlı anlamlı gülümseyerek çırağı bu defa köyün kenarındaki tatlı su gölünün kıyısına götürdü. Çırağına aynı şeyi burada da yapmasını, bir avuç tuzu göle atmasını, sonra da gölden su içmesini söyledi.Çırak söyleneni yaptı, suyu göle atıp gölün tatlı suyundan kana kana içti. O ağzından akan suyu eliyle silerken bilge sordu:“Bu suyun tadı nasıl peki?””Bal gibi tatlı” diye karşılık verdi çırak.”Tuzun tadını alabildin mi?””Hayır.”

      Bunun üzerine bilge, suyun yanında diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve ona ömrü boyunca unutamayacağı şu dersi verdi:“Evladım! Hayatımızdaki sıkıntılar tuz gibidir, ne azdır ne de çok. Sıkıntıların miktarı hep aynıdır. Ancak, bu sıkıntıların kişiye ne kadar ıstırap vereceği onun neyin içine konulacağına bağlıdır. Bir sıkıntının, ıstırabın olduğunda yapman gereken şey duygularını genişletmektir. Bardak olmayı bırakıp göl olmayı demektir deyince çırak işin iç yüzünü öğrenip dersini almış oldu .

      Bizde çevremize baktığımızda bu çırak gibi nice insanlar görürüz ( belki onun ta kendisiyiz). Kafasını bir leğen suya koyup nefes alamıyorum diye çırpınan nice insanlar vardır . Hemen hergün gazetelerde ve televizyonlarda bir çok cinnet,cinayet,intihar haberlerine rastlarız içimizden kaçı ellerini başının arasına koyarak bunun nedenini düşünür acaba ?Aslında nedeni çok basittir:yaradanı hakkıyla tanımamak …

      Geçmişimize baktığımızda peygamberler, evliyalar ve ALLAH dostlarının çok ağır imtihanlardan geçtiğini, büyük acılara maruz kaldığını görürüz. Belki yeri geldiğinde bizde büyük sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalıyoruz ama onlarla aramızdaki fark verdiğimiz tepkilerin farklı olması.
      Onlar sıkıntılara maruz kaldıklarında bunun imtihan olduğunu bilip yaradana daha çok yöneliyorlar ve hayatlarını gözden geçirip hataları varsa tevbe yoluna gidiyorlardı ve hayatın geçici olduğunu bildikleri için acıları ve sıkıntılarıda geçici görüp öylece sabrediyorlardı.

      Günümüz insanına bakıldığında dertler bir benimi buldu deyip ya isyan batağında boğuluyor veya meyhane batakhane köşelerinde güya dertlerini unutmaya çalışıyor halbuki kişi başına geleni imtihan bilse Allahtan geldi baş göz üstüne dese hem bu sıkıntılar ona hafif gelecek hemde Rabbi katında derecesini yükseltecek bediüzzaman sait nursi hz. allahı tanımayı şöyle tanımlar :Evet Allah’ı tanımayanın dünya dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur. Derecesine göre îman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen mânevî sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz’î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.( lemalar 25. lema ) işte allah dostları türlü işkencelere ve musibetlere allaha olan imanları ve teslimiyetleri ile dayandılar.

      Hayatımızda başımıza gelen nice mutluluklar sevinçler vardır ki sonu acı ve elemdir ve nice kederler belalar vardırki biz bilmesekte sonucu nimet hükmündedir ne acılar nede sevinçler süreklidir sıkınıtıların kalıcı olmadığını rabbimiz bize inşirah suresinin 5/ 6 ayetlerinde şöyle açıklar muhakkakki güçlükle beraber bir kolaylık vardır ve mutaka güçlükle beraber kolaylık vardır ” diye iki kere teyid eder bizlerde bu ayetin gereği olarak sıkıntılı zamanlarında kolaylık dilemeli ve dünyaya ait sevgilerimizde bu ister eşimiz ister çocuğumuz ister malımız olsun onların bizi bir gün mutlaka terk edeceğini bilerek sevmeli ve o nisbette bağlanmalıyız şu bir gerçektir ki hayatımızda her zaman kazanmalar, kaybetmeler ,inişler ve çıkışlar olacaktır.

      Dünyada hiç bir şey bizim mülkümüz değil ve olamaz mülkün ve sevdiğimiz herşeyin maliki hakikiksini unutmadan sevmeli ve bağlanmalıyız ve vakti geldiğinde onların bizden alınacağını veya bizim onlara veda edeceğimizi unutmamalıyız. Mutluluk ne köşkte ne saraylarda nede güzel yüzlerde dir. gerçek mutluluk bir sineğin kanadını bir çiçeğin rengini ve kokusunu nakşedeni tanımakta ve yarattıklarının hiç birinin rızkını ihmal etmeden herbirinin ayrı ayrı sesini duyana şükretmekte ve sevgi beslemektedir. Bir kuş cıvıltısında akan suların şırıltısında dalların rüzgarla her salınışında hakkı bulmak ve hakkı bilmek duası ile…
      

      #781997
      Anonim

        Allah razı olsun,

        Uzun yıllar önce, uzaklardaki bir ülkede
        ‘Bin aynalı dağ’ denilen bir dağ vardı. Bu Dağın zirvesine
        gerçekten de bin tane irili ufaklı ayna yerleştirilmişti.
        Herkes
        zaman zaman bin aynalı dağa çıkıp,
        ilginç öykülere şahit olmayı ve daha sonra
        gördükleri hakkında arkadaşlarıyla konuşmayı isterdi.
        Bir gün, bu ülkede yasayan küçük mutlu bir köpek,
        bu dağı duydu ve oraya gitmeye karar verdi. Dağın eteğine ulaştı
        ve sora da neşeyle yukarı tırmandı. Yorulmuştu, ama yeni şeyler
        göreceği için keyiflenmiş ve yorgunluğunu çoktan unutmuştu.
        Aynaların bulunduğu zirveye geldiğinde kulaklarını dikmiş, kuyruğunu
        hızlı hızlı sallıyordu. Kocaman bir gülümseme gönderdi onlara.
        Karşılığında bin tane kocaman sıcak ve dostane gülümseme aldı.
        Mutluluğu kat kat artmıştı. Oradan bir türlü ayrılmak istemiyordu.
        Türlü türlü sevinç ve dostluk hareketleri yapıyor,
        yaptıklarının bin kat fazlasıyla karşılığını görüyordu.
        Nihayet gün karadı ve oradan ayrılması gerektiğini anladı.
        dağdan inerken kendi kendisine; “Burası harika bir yer!
        Buraya sık sık geleceğim” diye düşünüyordu. Bu arada,
        aynalı Dağın çıkışındaki anlamlı levhayı da okudu
        ve mutluluğu bin kat daha arttı…

        Ayni ülkede yaşayan başka küçük bir köpek daha vardı.
        Ama ilki kadar mutlu değildi. Huysuz ve mutsuzdu.
        O da o dağa gitmeye karar verdi. Dağın eteklerine kadar
        gelip de yukarıya baktığında, şikayete başlamıştı bile.
        Sızlana sızlana dağın tepesine kadar çıktı.
        Yorgunluk ve
        kızgınlığa şimdi bir de korku eklenmişti.
        Doğru ya, bu dağın tepesinde kendisini kim bilir hangi hırsızlar,
        haydutlar bekliyordu! Aynaların olduğu alana yaklaşırken,
        her an bir düşmanla karsılaşacakmış gibi başını öne eğmişti.
        Kafasını kaldırıp da aynalara baktığında gözlerinde inanamadı.
        Soğuk soğuk bakan bin tane köpek gözlerini onun üzerine dikmişti.
        Güya onlardan korkmadığını onlara göstermek için hırlamaya,
        dişlerini göstermeye başladı. Aynı
        anda korkunç görünümlü
        bin köpek kendisine hırlayınca, korkudan ne yapacağını
        bilemedi ve dağdan kaç inerken kendi kendine; “Burası
        korkunç bir yer! Buraya bir daha asla gelmeyeceğim.” diyordu.
        Huysuz köpek, o hızla ve korkuyla kaçarken,
        aynalı dağ hakkında bilgi veren levhayı ve
        üzerindeki yazıları görmemişti bile.

        Levhada şöyle yazıyordu:
        “Ey yolcular! Sakın aldanmayın, gördüğünüz görüntüler
        sadece ve sadece sizin aynadaki yansımanızdır. Aynı şekilde;
        hayatta başınıza gelen bütün olaylar size tutulmuş aynalardır.
        Onlarda sadece kendinizi, kendi duygu ve düşüncelerinizi görürsünüz…”

      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.