Canlı Organizma Örneğinde
Enformasyonun Davranışa Dönüşmesi
Enformasyonun Davranışa Dönüşmesi
Asırlardır varlık âlemini canlı ve cansız olarak sınıflandırmaktayız. En basit ifade içerisinde canlı kümesini ise;
-İnsan
-Hayvan
-Bitki
Şeklinde sınıflandırıyoruz. Tanımın tarifi üzerinden yola çıkacak olursak “insan” mefhumu benzer kavramları içerisinde barındırıp, kendisi ile alakalı olmayan kavram silsilesini dışarlaması gerekmektedir. Bu noktada “insan” hayvan ve bitki olmayan canlı şeklinde tarif edilebilir. Elbette bu tanım iki değişken içerdiğinden sadeleşmediği sürece bir anlam ifade edemeyecektir.
Türk dil Kurumu sözlüğünde insan:“İki eli olan, iki ayak üzerinde dolaşan, sözle anlaşan, akıl ve düşünme yeteneği olan en gelişmiş canlı.”
Şeklinde tanımlanmış. İki el iki ayak kelimeleri itici olsa da tanımın içerisindeki “sözle anlaşan, akıl ve düşünme yeteneği olan” ifadesi bilgi ve insan arasındaki ilişkiye ışık tutmaktadır.
Pavlov’un şartlı refleks deneyinden tutun birçok laboratuar çalışması bize hayvanların içinde bulundukları ortamı fark edebilme, ortama uygun davranabilme, gibi özellikler sergilediklerini göstermiştir.
Buna binaen şöyle bir düşünce; sınıflandırmamızda bize fayda sağlayacaktır:
-Bitki: Farkında olamayan
-Hayvan: Farkında olabilen
-İnsan: Farkında olabildiğini fark edebilen.
İnsanın Farkındalık süreci özellikle erken Rönesans Felsefesinde bir hayli irdelenmiştir. Canlının öğrenme süreci içerisinde farkındalık bilinci ve deneysellik Rönesans’ın Antik Yunan’dan Arap filozoflar sayesinde alabildiği yegâne miras olmuştur. Bilincin düşünce ve tecrübe ile harmanlanması, sanayi devriminin tohumlarını atmış belki insanlık tarihinin en önemli buluşu olan kuantum fiziği ve tabiatın indeterminist göz kırpışı bu farkındalık sürecinden sonra ortaya çıkmıştır. Mevzu “canlı organizma örneğinde enformasyonun davranışa dönüşmesi” olması ve tecrübe ve birikim edinmiş olduğum düşüncelerimi, canlı kümesinin en kompleks organizmasına sahip olan insanın, bu farkındalık sürecindeki tarihi gelişiminden bahsetmek istiyorum.
Deneyselcilik yada beynelmilel tabirle “Emprizm” Eski Yunanda "deney", "deneyim", "duyu verisi" gibi anlamlar taşımış olan empeiria'dan türetilmiş kısır felsefe terimi. Felsefedeki en genel anlamıyla tüm bilginin kaynağının deneyim olduğunu söyleyen bilgi kuramı veyahut insan bilgisinin tek kaynağının deney olduğunu öne süren bilgi öğretisi. Bu öğreti yakinen incelendiğinde deneyselliğin insan bireyini, öğrenme sürecini anlamada oldukça yardımcı olacaktır. Deneycilerin deneyimden anladığı genellikle duyu organları aracılığıyla gerçekleştirilen deneyimdir. Biz burada deneyimi enformasyon olarak yorumlayacağız.
Gizemci deneyim, estetik deneyim gibi sübjektif mefhumlar deneycinin başvurmayı tercih etmeyeceği bilgi edinme yollandır. Deneyci düşüncenin en belirgin özelliği deneyime önsel (a prion) bilgiyi yadsımasıdır. Deneyci görüş insan zihninin deneyimden yararlanmadan sahip olduğu düşünülen kavramların varlığını reddeder. Deneyciliğin savunucularına göre deneyimden bağımsız gibi görünen her kavram deneyimle edinilen başka kavramlara indirgenebilir.
Felsefe tarihi boyunca bütün zorunlu doğruların önsel yani a priori olduğu kabul edile gelmiştir. A priori önermelerin varlığından hoşlanmayan deneycilere göre her zorunlu doğru aslında tanımı gereği doğrudur, yani uzlaşıma bağlıdır. Bir başka deyişle her zorunlu doğru analitiktir. Bunun sonucu olarak a priori önermelerin hepsi analitik olacağından -diğer yandan usçu filozoflara göre sentetik a priori önermeler de vardır- a priori önermeler arak deneyci görüşlere ters düşmez. Böylelikle, deneyciler deneyimden bağımsız gibi görünen matematik, mantık gibi bilimlerin doğru önermelerinin dünya hakkında bilgi vermeyen önermeler olduğunu savunmuşlardır.
Felsefe tarihine ve hususen Rönesans Aydınlanma çağına bakıldığında, bilgiyi deneyimle edinilen bilgiye indirgemeye eğilimli birçok fılozoftan sözgelimi ilkin Francis Bacon‘dan söz açılabilir, ancak deneyciliği dizgeli bir şekilde ortaya koyan düşünür John Locke 'tur. Locke en başta Descartes 'ın "doğuştan gelen düşünceler" (Lat. ideae innatru) görüşüne karşı çıkmış ve zihnin herhangi bir deneyime girmeden önce boş bir kâğıt gibi olduğunu (tabula rasa) ve deneyimle doldurulduğunu ileri sürmüştür.
Bakın bu aydınlanmanın ruhunu temsil etmektedir. Bizi biz yapan düşüncelerimiz ve algılarımızla yapmış olduğumuz yorumlarımızdır. Descartes 'ın soba başında kurduğu o düşsel deneyi düşünürsek, üstadın aslında ne kadar ilginç bir nüans içerisinde olduğunu anlayabiliriz. Descartes rüya gören insan mıyım yada bir şeytanın rüyasındaki rüya gören insan mıyım fraktalına kendisini soktuktan sonra bu döngüden “düşünüyorum öyleyse varım” (cogito ergo sum) ile çıkmıştır.
Descartes 'ın buradaki yaklaşımı her ne kadar realizmin mabedi gibi dursa da onun sözünde farkında olmanın, şuurun ve bilgiyi yorumlamanın ruhu yatmaktadır. Ebu Hamid el Gazzali de aslında cogito ergo sum 'a giden yolda bir örnek teşkil etmektedir: "..bir insan, gözünü kapayıp, kalıbını, gökleri, yerleri ve gözle görülebilen her şeyi unutsa dahi, kendi varlığı 'nı zaruri olarak bilir,.. kendinden haberi olur.." (gazzali, kimya-yı saadet, s. 18 ) ve yine benzer bir yaklaşım Muhyiddin ibn'ül Arabi’den gelmektedir:
"..inkar eden'in inkarı, bir mevcud'un varlığına delildir. demek ki inkar eden, vardır.." (ibn'el arabi, bulga, 124 b.). Zaten Muhyiddin ibn'ül Arabi ve Spinoza ki aynı coğrafyanın, İspanya rüzgarlarının bu fırtınalı çocukları aynı temel önerme ile farkındalık bilincini irdelemişlerdir. Arabinin “La Mevcude illa Hu” nidası asırların arkasından Spinozanın panteizm örsüne özengi olmuştur. Bu iki kavram özünde tabiatı bir kabul etmiş, her şeyin Yaratandan başka bir şey olmadığını öne sürmüştür.
Locke'tan sonra George Berkeley ve David Hume da deneyci bilgi- kuramını savunmuşlardır. XIX'. yüzyılda John Stuart Mill, kendinden önceki deneycilerin cesaret edemediği bir şekilde matematiksel ve hatta mantıksal bilginin bile tümevarımla ve deneyimle elde edilen bilgi türleri olduğunu öne sürmüştür.
Düşünce tarihimiz boyunca deneyciliğe yapılmış olan eleştiriler temelde iki koldan ilerler. İlk eleştiri a priori bilginin varlığını öne sürer. "Mantık ve matematik bilgisinin deneyle onanmaya ihtiyacı yoktur" itirazı deneyciler için üstesinden gelmeyi tam olarak hiç beceremedikleri bir zorluğu dile getirmiştir. XX. yüzyılda mantıkçı deneyciliğin bu itiraza verdiği yanıt -Hume 'un yanıtının aynısıdır- mantık ve matematik önermelerinin analitik önermeler olduğu ve bu yüzden de dünya hakkında zaten bilgi vermedikleri biçiminde özetlenebilir. Bu görüş, Quine 'ın "Deneyciliğin İki Dogması" adli makalesinde analitik ve sentetik önermeler ayrımına yaptığı itirazla oldukça yıpranmışlar.
Deneyciliğe yapılan ikinci eleştiri ise deneyciliğe içerden saldırır. Deneycilik, bu ikinci eleştiriye göre, bilgisinin deneyimden geldiğini iddia ettiği, örneğin "ideal koşullarda tüm cisimler aynı hızla düşer" türü bilimsel önermelerde bile bazı deneyim dışı ilkelere ve kurallara başvurduğumuzu gözden kaçırmaktadır. Öncelikle "ideal koşullar" denilen koşulların bilgisinin ne tür bir deneyimle elde edildiği belli değildir. İkincisi, deneyimlenen sonlu örnekten bütün cisimler için bir sonuç çıkarmak tümevarım ilkesine başvurmadan mümkün değildir. Tümevarım ilkesinin deneyimle temellendirilebileceği de savunulamaz, çünkü bu "tümevarım her zaman işe yarar" gibi bir öncül gerektirir ve tümevarımın hep işe yaradığım söyleyebilmek için yine tümevarım yapmak gerekir. İnsan bilgisinin tek kaynağının duyular yoluyla gerçekleştirilen deneyimler olduğunu öne süren deneycilik, Felsefenin en temel sorularından "Bilginin kaynağı ya da kökeni nedir?" sorusu bağlamında verilen yanıtlara bağlı olarak felsefe tarihinde usçuluk ile uzantıları doğuştancılık ve önselciliğe karşıt bir konumda yol almıştır.
Deneycilik anlayışının izleri felsefe tarihinde geriye doğru sürüldüğünde "Stoacılik" ile "Epikurosçuluk"a dek uzandığı görülmekle birlikte, bu anlayış en yetkin biçimiyle başını Locke, Berkeley ve Hume 'un çektiği "İngiliz Deneyciliği"nde temellendirilmiştir. Bunun yanında David Hardey ve Joseph Priestley tarafından ortaya atılan "Çağrışımcı Deneycilik" deneyciliğin bir sonraki aşamasına karşılık gelirken, Viyana Çevresi düşünürlerince geliştirilen "Mantıkçı Olguculuk" ya da "Mantıkçı Deneycilik" deneyciliğin en son biçimini almış modern uzantısıdır. Elbette hiçbir felsefi akımın tamamen doğru olmadığı gibi,bu akımında çuvalladığı kısımlar olmuştur. Ama yinede yaşama endekslendiğinde kişinin düşünce hayatına en çok yarar getiren akımlardan biridir.
Biraz daha mikro âlemde bu farkındalık ve bilgi-eylem birlikteliğine bakacak olursak. Misal biz insanlar dışarıdan aldığımız bilgileri beynimize hafızamıza kaydedip yeni bilgilerle onları işleyerek bir sonraki adımımızı hesaplıyoruz. Buna yukarda deneyselcilik mevzusunda bir hayli değindik. Çok iyi bilmemekle beraber anladığım kadarı ile yapı taşımız olan hücrede de durum farklı değil. Orada da hafıza ve beyin görevini gören DNA var. DNA; özel yapısı sayesinde hücrenin varlığını sürdürmesi için nelere ihtiyaç duyduğunu biliyor; hangi aminoasitler hangi proteinler DNA ile uyuşuyorsa onlarla hücre içi faaliyetler yerine getiriliyor ve yeni hücreler oluşturuluyor. Yeni hücreler de aynı DNA ya sahip olduğundan onlar da bir önceki hücre gibi sahip oldukları görevleri yerine getiriyor ve vakti geldiğinde bölünerek yeni hücreleri oluşturuyor.
Bu arada eğer dışarıdan DNA’yı direkt olarak etkileyecek bir etki olursa; (çok yüksek enerji gibi DNA zincirinin değişmesine; kırılmasına, farklılaşmasına sebep olabilecek bir etki) hücrenin bundan sonraki yaşantısı köklü bir değişime uğruyor. Çünkü artık yönetim mekanizması eski görevlerini yerine getirebilecek formda değil; o görevleri hatırlamıyor veya yeni görevler yüklenmiş. Bu yeni hücre büyüyor, bölünüyor, çoğalıyor ve böylece kazanılan yeni bilgilerlerle yeni hücreler oluşturulmaya başlanıyor. Bu hücrelerin oluşturduğu doku artık farklılaşmış, yeni özellikler kazanmış oluyor.
Türk dil kurumunun da dediği gibi insan düşünme yeteneği olan canlıdır. Tarih bizim düşüncemizdir. Düşüncelerimiz ve fark edebildiklerimizdir. Makale konusu canlı organizmaların bilgiyi harekete dönüştürmesiydi ve hususen canlı organizmaların mikro âlemde irdelenmesi idi, lakin yukarda da bahsettiğim gibi en karmaşık canlı organizmanın tarih gösterisindeki bu oyunu bize bilginin fark edilmesi ve onun yorumlanması hakkında en güzel cevabı vermiştir. Konunun deneyselcilik perspektifinden anlatılmasını seçtim çünkü deneyselcilik her zaman için bilginin ve eylemin kökenini en iyi sorgulayan akım olmuştur kanaatindeyim. Hegel’inde dediği gibi “ussal olan gerçektir ve gerçek olan ussaldır“.
2007