Musibet Nasil Saadet Getirir

cicekler01.jpg
“Ağrısız baş, sancısız diş olmaz”
derler ya hani, bu âlemde her şey arzu ettiğimiz gibi olmuyor. Her şey planladığımız gibi gitmiyor.

Hepimizin hayatı biraz inişli çıkışlı, acılı tatlılı, hüzünlü sevinçli, sıkıntılı neşeli...

Huzuru, mutluluğu, saadeti ve sevinci hepimiz hoş karşılarız. Ama musibeti, dertleri, hastalığı, hattâ bir adım ötesi belâyı hoşça karşılayabiliyor muyuz?

Karşılaştığımız her musibetin içinde saadetin varlığını, derdin içinde dermanın bulunduğunu, hastalığın önünde şifanın yer aldığını, belânın içinde sefanın, cefanın içinde vefanın olduğunu görebiliyor muyuz?

İşte o zaman hayat kolaylaşır, sıkıntılar azalır, musibetler küçülür, hastalıkların acısı ve elemi hafifler.



Bütün bunlar nasıl olacak, diyebilirsiniz

Birincisi: Her şeyden önce başa gelen her musibetin ve içine düştüğümüz her derdin daha büyüğü vardır. “Allah beterinden saklasın, daha acısı ve daha dayanılmazı olabilirdi” demek, musibeti küçültüyor, neredeyse, “Bu kadarına şükür” diyesi geliyor insanın. Büyük değil de, küçüğünün başa gelmesi bir yerde nimet bile olabiliyor.

Yola çıktınız, gidiyorsunuz, diyelim ki, arabanızla bir kaza geçirdiniz, bir iki hasarla atlattınız, “Cana geleceğine mala gelsin” dediniz. Cana da zarar gelebilirdi, ama atlattınız. Veya bir iki sıyrıkla geçiştirdiniz, daha kötüsünden kurtuldunuz.


bahar4.jpg
İkincisi:
Hayat musibetlerle, sıkıntılarla, hastalıklarla pekişiyor, güçleniyor; insanın dayanma gücü artıyor, olgunlaşıyor.

Dertler ve sıkıntılar insanı hayata bağlıyor, pes ettirmiyor, teslim olmuyor insan, direnci ve azmi artıyor, neredeyse güç üzerine güç kazanıyor.

Hiç dert görmemiş, hasta olmamış bir insanla, çekmediği sıkıntı kalmamış bir insanın hayatı kavrayışı aynı mıdır?

Birisi için felaket olan bir olay, diğeri için sıradanlaşıyor. Birisi şok ve panik yaşarken, ötekisi soğukkanlılıkla karşılıyor başına gelenleri...

Dertler insanı pişiriyor, olgunlaştırıyor, mücadele gücünü arttırıyor, başarısını kamçılıyor, çok zaman istediği hedefe bile ulaştırıyor.

Sıradan bir hayat, tekdüze bir ömür, gecesi gündüzü aynı geçen bir gün, sabah kalk, akşam yat felsefesi insanı tembelleştiriyor, hayattan beklentilerini tüketiyor, yaşamanın cezbesini, cazibesini, bütün çekiciliği törpülüyor.

Zaten dertsiz baş olmuyor; sıkıntısız, üzüntüsüz, elemsiz, ıstırapsız bir insan yoktur, önemli olan bütün bunlara hazırlıklı olmak, gelecek için bir atlama taşı olduğunu kavramaktır.

Önemli bir nokta da şu: musibeti gözümüzde büyütmemeli, küçük görmeliyiz.

Musibetin içinde boğulup kalmamalı, bir çıkış yolu aramalıyız. En kestirme çıkış yolu da, musibeti küçültmektir.

Hani, bazen gece vakti, karanlık bir ortamda insanın gözüne bir hayal ilişir. Bir köşede sallanan bir ipe bakar durur, baka baka o ipi yılan sanmaya başlar, sonunda kendi kendini korkutur.

Veya bir bahçe kenarında otururken az ilerideki ağaca baktıkça ve rüzgarın çarpmasıyla ağacı sallanır halde gördükçe, ağacı, üzerine doğru gelen bir canavar zannetmeye başlar.

Halbuki ne o ip yılandır ve ne de o sallanan ağaç canavardır. Olayı gözünde büyütmüş, sonunda boş yere kendi kendini korkuya kaptırmıştır.

Biraz cesaret göstererek gidip o ipi eliyle tutsa veya o ağacın yanına gitse, ne bir korku kalacaktır üzerinde, ne de bir endişe…

Başa gelen musibetler de öyle. Gözde büyütüldükçe büyür, geleceğini karartır, ümidini yitirir, korku ve telaş içinde hayatını alt üst eder.

Ancak bilse ki, musibetler ne olursa olsun geçicidir, ilk anlardaki, ilk günlerdeki gibi ağırlığı kalmaz, azalır.

Bunun için başa gelen her musibeti küçültmeye çalışmalı, basitleştirmeye gayret etmeli, bütünüyle hayatımızı etkisi altına almasına müsaade etmemelidir.

bahar3.jpg
Üçüncüsü:
En büyük nimetler ve saadetler çok çeşitli ve büyük musibetlerin arkasından gelmiş. Varlık da öyle, servet de öyle. Yattığı yerden kim ne kazanmıştır?

Yusuf Aleyhisselâm bunun için çok çarpıcı bir örnek.

Aklı, idrakı, babasına bağlılığı, efendiliği, fizik ve ruh güzelliğiyle kardeşlerinin önüne geçmiş. Haklı olarak kıskanmışlar kardeşleri onu... Gözden düşürmek, aralarından uzaklaştırmak istemişler bir an önce...

Birgün alıp götürmüşler, kuyuya atmışlar. Kurtulduk diye sevinmişler üstelik...

Kuyudan çıkartılmış, esir pazarında köle diye satılmış. Saraya alınmış, bu sefer sarayın hanımı göz koymuş güzelliğine...

İftiraya kurban gitmiş Yusuf Peygamber, ama iffetine sahip çıkmış, sonunda kendini zindanda bulmuş.

On dört sene hapiste kalmış. Çekmediği eza, görmediği cefa kalmamış. Gençliği hapishanede geçmiş. Ama orayı bir okula çevirmiş, insan eğitmiş, gönüller yapmış kaldığı süre içinde orada... Bunun için hapishaneye “Medrese-i Yusufiye” denmiş, “Yusufiye okulu” anlamına.

Ama sonunda ne olmuş Hazret-i Yusuf? Mısır’a sultan olmuş, ülkenin hazinesi eline geçmiş, tek söz sahibi olmuş her konuda memlekette...

İnsana ve insanlığa himmet etmiş, destek olmuş ve sonunda peygamberlik şerefiyle şereflenmiş. Herkes ona koşmuş, ona ulaşmış, onun eline el vermiş.

Sonunda yıllar boyu görmediği, göremediği ve hasretleriyle yandığı annesiyle babasıyla ve kendisini yok etmeye çalışan kardeşleriyle buluşmuş. Kardeşlerini ise bağışlamış severek...

Ve gele gele bir insanın dünyada ulaşabileceği en yüksek saadete ve nimete kavuşmuş.

Ama bununla da kalmamış, her konuda zirvede olduğu bir sırada, maddi ve manevi feraha ve refaha ulaştığı bir esnada dünyanın geçici nimetleri tatmin etmemiş onu; bitip tükenmeyen sonsuz saadet nimetini istemiş, Rabbine kavuşmuş. Ebedlere geçmiş, bekaya ulaşmış.

Evet, musibetler içinde ne saadetler gizlenmiş, musibetleri Vereni tanıyınca...
 
Evet, musibetler içinde ne saadetler gizlenmiş, musibetleri Vereni tanıyınca...

On Yedinci Sözün İkinci Makamı Haşiye

Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl.
Zîrâ feryad belâ ender, hatâ ender belâdır; bil.


Belâ vereni buldunsa, atâ ender, safâ ender belâdır, bil.
Bırak feryâdı, şükür kıl; mânend-i belâbîl demâ keyfinden güler hep gül mül.


Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ ender, fenâ ender hebâdır; bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan; gel, tevekkül kıl.


Tevekkül ile, belâ yüzünde gül; tâ o da gülsün.
O, güldükçe küçülür; eder tebeddül.


Bil, ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.
Hudâbîn isen, O kâfidir; bıraksan da, bütün eşya lehinde.


Ger hodbîn isen, helâkettir; ne yaparsan, bütün eşya aleyhinde.
Demek terki gerektir, her iki halde bu dünyada.


Terki demek, Hudâ mülkü, Onun izni, Onun nâmiyle bakmakta;
Ticaret istiyorsan ger, şu fânî ömrünü bâkîye tebdilde.


Eğer nefsine tâlip isen, çürüktür, hem temelsiz de;
Eğer âfâkı ister isen, fenâ damgası üstünde.


Demek değmez ki, alınsa; çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise geç; iyi mallar dizilmiş arkasında.


Haşiye: Bu ikinci makamdaki parçalar şiire benzer, fakat şiir değiller. Kasdî nazmedilmemişler. Belki, hakikatlerin kemâl-i intizamı cihetinde bir derece manzum sûretini almışlar.
__________________
"İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


"İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!"(H.Ş.)

'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

"Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

Selâm ve duâyla.
 
Musibetler ne söyler???


Uzun veya kısa, yaşamımızda kimi zaman öylesi üzücü olaylar yaşarız ki tüm isyan duygularımız harekete geçer ve bazen haddimizi aşarak “Neden başıma geldi” sorusunu yöneltiriz Yaratan’a! Oysa her musibetin söylediği bir sözde, bir uyarı belki bir öğüt vardır.



Bir musibet, bir felâket, bir kaza sonrası insanların olumsuz hallerine şahit oldunuz mu hiç?

Annesini, babasını, eşini ve bilhassa çocuğunu kaybeden mahzun bir yüreğin feryadını dinlediniz mi?

Hani şikâyet, tenkit ve isyan dolu cümleler vardır:

“Bu bela koca dünyada, o kadar kötü insan varken bir beni mi buldu?”

“Neden benim evladım öldü, neden? Bunca insan içinde niçin o ?”

“Yıllardır bu hastalığın elinden çektiğim cefa kalmadı. Bittim artık…”

“Fakirlik canıma tak etti. Birçok insan çalışmadan sefa sürüyor, ama biz acılar içinde kıvranıyoruz.”

Bu dünyanın adaletsiz olduğunu düşünüyorsak, dertsiz ve tasasız bir hayatın hayalini kuruyorsak bilmeliyiz ki büyük bir yanılgının içerisindeyiz. Yaratılmış her şeyin bir nedeni olduğu gibi başımıza gelen her türlü bela ve musibetin de sıkıntının da bir nedeni, amacı var. Asıl mesele başımıza gelen bin bir türlü sıkıntıları nasıl karşıladığımızdır. Çünkü yaşanılan sıkıntılar kimilerini olgunlaştırıp güçlendirirken, kimilerini zayıflatmakta, hadsizce isyana sürükleyebilmektedir. İşte bu nedenle bela ve musibetleri iyi okumak, insanı bu imtihan dünyasında güçlü ve dirençli kılacaktır.

Etrafımızda şahit olduğumuz ya da bizzat karşılaştığımız olumsuz ve yıpratıcı olayları iyi okuyabilmek için ise maneviyatın son derece güçlü olması, maneviyatın güçlü olması için de ibretlere dikkat kesilerek, yaşanmışları yaşamışçasına idrak etmek gerekmektedir. Bu idrak eksikliğidir ki etrafımızda cereyan eden birçok hadise, uyuyan şuurumuzda etkisiz kalırken, başımıza geldiği zaman ziyadesiyle tahripkâr ve yıkıcı olmaktadır. Dolayısıyla dirençli ve sabırlı olabilmek için bol bol kalbimize ve maneviyatımıza yatırım yapmamız gerekiyor. Hiç şüphesiz, bu anlamda en özel, en önemli yatırım da kudret ve hikmeti sonsuz olan Yaratıcı’yla kurulacak ilişkidir. Bu ilişki sayesinde kendimizi, sınırlarımızı, kudretimizi, acziyetimizi anlayabilecek ve anladığımız oranda da hayata karşı bir konum belirleyebileceğiz.

Böyle bir ilişkiyi ve manevi duruşu en çok peygamberlerde ve peygamberlerin sadık tabilerinde görebiliyoruz. O kutlu insanlar, en büyük felaket ve zorluklara maruz kaldıkları halde güçlü olmayı başarmışlar, başlarına gelen olaylardan hiçbir şikâyette bulunmamışlardır. O insanların tavrı bugün için, yarın için, kısacası dünya döndüğü müddetçe insanlık için, hakikat olan bir ölçüyü bizlere göstermektedir.

İşte, hayatın karşısına çıkarttığı zorlukları ve musibet olarak telakki ettiği olayları anlamaya çalışan eğitimci Yusuf Sönmez, Nesil Yayınları’ndan çıkan “Musibetler Ne Söyler?” adlı kitabında peygamberler ve tabilerinin yaşadığı dünyevî sıkıntıları, Kur’an ve hadisler doğrultusunda hikmet penceresinden tahlil ederek bugünün insanına mesajlar ve ibretler sunuyor.

Örneğin Yusuf Sönmez’e göre hayatta başımıza gelen olumsuzlukların bazı hikmetleri şöyle:



1. Kendi yaptığımız kötülükler sebebiyle olabilir.

Hz. Âişe’ye, “İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker ve dilediğini bağışlar.” (Bakara: 284) âyetiyle, “Kim kötülük yaparsa cezasını görür.” (Nisa: 123) âyetinin ne demek olduğu sorulduğunda, o da bunu Hz. Peygamber’e daha önce sorduğunu ve şöyle cevap verdiğini nakletmiştir:

“Bu Allah’ın hastalık ve kazadan, cebine koyduğu basit bir eşyanın kaybıyla duyduğu üzüntüye varıncaya kadar maruz kaldığı musibetlerle kulunu (dünyada) cezalandırmasıdır. Böylece kul, peyderpey günahlardan arınmış olarak çıkar, tıpkı ham altının körükten saf kızıl (altın) çıktığı gibi.” (Tirmizi, Tefsir-u Bakara)



2. Mü’minin günahlarını temizleyip berraklaştırmak için olabilir.

"Hangi Müslüman’a hastalık (ve bir diken veya daha küçük de olsa eziyet veren bir şey) isâbet ederse, ağacın hazan vakti yaprakları döküldüğü gibi, Allah (c.c.) bu musibetleri onun hatalarına keffâret kılarak günahlarını döker." (Bu*hârî, Merdâ: 13)

"Mü'**min kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık, bir üzüntü, hatta ufak bir tasa isabet edecek olsa, Allah (c.c.) onun se*be*biyle mü'minin günahından bir kısmını mağfiret buyurur." (Buhari, Marda: 1; Müslim, Birr: 52; Tirmizi, Ce*naiz: 1)

3. Mü’minin cennette derecesini arttırıp, yüksek nimetlere kavuşması için olabilir.


Sabredenlerin mükâfatını, yapmakta olduklarının daha güzeliyle vereceğiz. (Nahl: 96)

"Allah (c.c.) kime hayır dilerse (onun günahlarını bağışlamak ve manevi derecesini yükseltmek için) ona musibet verir." (Bu*hârî, Merdâ: 1)

“Kul, Allah’ın kendisi için takdir ettiği dereceye ameli ile ulaşamazsa, Allah (c.c.), onun canına, malına veya çocuğuna bir musibet verir, o da bunlara sabrederse böylece Allah’ın kendisine takdir ettiği mertebeye ulaşır.” (Ahmet b. Hanbel, Müsned, 5/272)

“Musibetler, yüzlerin karardığı kıyamet gününde sahibinin yüzünü ak eder.” (Taberani, Câmiu’s-Sağîr, 6: 273, Hadis No: 9218)



4. İmtihan için olabilir.


“O insanlar sandılar mı ki ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacaklar da imtihana çekilmeyecekler? Doğrusu biz onlardan evvelkileri de denedik. Allah sâdık olanları da muhakkak bilecek, yalancı olanları da...” (Ankebut: 2-3).

“Şüphe edilen altın, ateşle muayene edildiği gibi, insan da bela ile imtihan olur.” (Taberânî)

“Allah’ı ve Resûlünü seven, belaya hazırlıklı olsun, sabır zırhını giysin!” (Beyhakî)



Evet, başımıza gelebilecek her türlü bela ve musibetin bir amacı var. Hazırlıklı olup sabır göstermek, imtihanı kazanmamızı sağlayacağı gibi acılarımızı da hafifletecektir
Tüm imtihanları kazanmak duasıyla…
ALINTI...
 

Þefkat_

Well-known member
Amiiiin Allah razı olsun Bende acizane Said Özdemir abinin Dost tv deki bir konuşmasını aklımda kaldığı kadar anlatmak istiyorum.Kıyamet günü herkes Cenabı Hak'ın huzuruna önce namaz kılanlar , sonra oruç tutanlar sonra diğer iyiliklerin ücretleri veriliyor en son enmusibet ehli geliyor bunlar dünyada fakirlik, hastalık , kaza ,zulum her türlü belaya uğrayıp sabreden insanlar,Cenabı hak onlara siz dilediğiniz kadar mükafat alın diyor yani onlara hesapsız veriyor.Oradaki diğer insanlar keşke bizde dünyada böyle sıkıntılar çekseydikte bizde bu nimetlere erişseydik diye hayıflanırlarmış
 
Amiiiin Allah razı olsun Bende acizane Said Özdemir abinin Dost tv deki bir konuşmasını aklımda kaldığı kadar anlatmak istiyorum.Kıyamet günü herkes Cenabı Hak'ın huzuruna önce namaz kılanlar , sonra oruç tutanlar sonra diğer iyiliklerin ücretleri veriliyor en son enmusibet ehli geliyor bunlar dünyada fakirlik, hastalık , kaza ,zulum her türlü belaya uğrayıp sabreden insanlar,Cenabı hak onlara siz dilediğiniz kadar mükafat alın diyor yani onlara hesapsız veriyor.Oradaki diğer insanlar keşke bizde dünyada böyle sıkıntılar çekseydikte bizde bu nimetlere erişseydik diye hayıflanırlarmış

Katkıda bulunduğunuz için ALLAH razı olsun kardeşim...
 
Üst