Aslında “yazar”ım…
Hangi sanatkâr?… Söyler misiniz, hangisi ya da hangileri yaptığı eserlerin dikkate alınmasını, beğenilmesini, en önemlisi değer verilmesini istemez ki?… Ben buna, tereddütsüz “hiç biri” derim… Sadece insanlar değil her canlı önemsenmek ister şu hayatta… Bu bir ihtiyaçtır…
Bir yerde okumuştum, “İnsana verilecek en acımasız ceza, ne derse desin ona cevap vermemek”miş…
***
Eğer insan, emek vererek bir şeyler ortaya koyduysa elbette bunu duyurmak ister, tanıtmak ister, paylaşmak ister… Normal olan da bu değil mi zaten?…
Her, “tanınmak” isteği, “şöhret olma” isteği anlamına gelmez… Ayrıca şöhretlik kavramını da biraz tartışmak gerekiyor sanırım... Çünkü oldukça göreceli bir mevzu olmaya başladı son zamanlarda…
Geçenlerde bir yazı okudum… Kişi (eleştirmen), piyasada birçok edebiyatçı olduğundan bahsetmiş yazısında… “Gerçek edebiyatçı”, sadece yaptığı eserlerle tanınmak istermiş, çok satma gibi bir kaygısı olmazmış; önemli olan, eserlerinin “gerçek edebiyat okurlarıyla” buluşmasıymış… Ve onlar göz önünde olmayı istemezlermiş, falan filan…
Eee şimdi, kitabını tanıtmak isteyen ve sırf bunun için TV, radyo, internet vb şeylere başvuranların gerçek mi sahte mi olduğunu nerden anlayacağız?… Aa buldum! Eserini, masanın üstüne koyup kendi kenara çekiliyorsa o adam “gerçek”, ama eserinin yanına durup kendisini de tanıtıyorsa işte o “sahte”!.. Doğru mu anlamışım?…
Peki, “gerçek edebiyat okurlarını” nerden anlayacağız?... Kişi, kendisinin sahte edebiyatçı mı yoksa gerçek edebiyatçı mı olduğunu anlayabilir mi? Şunları okuyan sahtedir, bunları okuyan gerçektir… Nerden buluruz bu testi?.. Kim test ediyor?..
Ayrıca; yazar, şair, eğer eserini yeterince tanıtmazsa, duyurmazsa ondan hiç haber alamayan “gerçek okurların” hakkını kim ödeyecek o zaman… Hem de bu teknoloji varken…
Mesela ben; ismini bildiğim tüm şairlerin, yazarların vb yüzlerini görmeyi çok isterim, merak ederim, söylediklerini dinlemek isterim… Ayrıca, çıkan her yeni eserini, kendisinin tanıtmasının daha etkili ve kalıcı olduğuna inanıyorum… Sizin söylediğiniz anlamda şöhretlik varsa niyetinde, bırakın da okuyucuları versin tepkilerini… Ha “ben de bir okuyucum” diyorsanız, o zaman karpuz seçer gibi bu adam iyi bu adam kötü diyeceğinize; önce, bu adam ne diyor onları söyleyin…
Bu arada; sanatkâr, eserini çok satamadığı zamanlarda da üretmeye devam eder çünkü bu onun tutkusudur… Sorulduğunda ise çok satılmasını “kesinlikle” ister…
Çünkü, geliri şüphesiz keyif vericidir.
Çünkü, ne kadar çok satılırsa belki o kadar çok sevenine ulaşacak eseri… İşte bu ihtimal, daha da keyif verici olmalı…
***
Bana göre şiir yazdığını söyleyen kişi, “şair” olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilir……
Yazı yazdığını söyleyen kişi de “yazar” olduğunu söylesin…
Bunun üzerine karşı tarafın yani eseri değerlendirmek isteyenin yorumu ise ancak şöyle olmalı:
Güzel – çirkin (nedeni belirtmek önemsemek demektir)
Doğru-yanlış (kaynaklar göstermek, önemsemek demektir)
Neymiş?... Şu kişilere şair denmez, bu kişilere yazar denmez. Bilmem kaça ayrılır yok kaça bölünür… O da olmadı, tam şairler, ondalık yazarlar… Gerçek sanatkârlar, bayağı sanatkârlar…
Edebiyatçı mısınız, matematikçi misiniz(!) anlamadım… Ya da sizin başka bir adınız var da ben mi bilmiyorum?... Her neyse… Size kimse söylemedi mi?: Sanatın denklemi yoktur, formülü yoktur…“Sanatın Kanunu” da yoktur…
Anlamıyorum ki? Neden böyle bir şey yapma ihtiyacı duyuyorsunuz?… Yoksa bu, sizin hobiniz mi?
Bir de şöyle “garipler” vardır:
— “Ben sanatçı değilim, öyle bir iddiam yok…”
— “Asla!!! Şair olduğumu söyleyemem, bu büyük bir terbiyesizlik olur…”
…
Zavallılar işte!... Yazık yaa!…
Şu matematikçiler(!) bu insanların gözünü nasıl korkuttuysa böyle…
Aa! matematikçiler dedim… Farkında olmadan ben de gruplaştırmaya başlamışım, haberim yok… Yoksa bu bir hastalık mı ne?... İyi o zaman! Hazır hastalanmışken izin verin de, bir de ben gruplayım şu sanatkârları…
Sanatkârlar 2 ye ayrılır;
1- Küçük sanatkârlar, 2- Büyük sanatkârlar… Çok mu kapsamlı oldu?...
Haa bunlardan farklı olarak bir de ufacık sanatkârlar vardır ki onlar, yumurtasından yeni çıkmış telaşlı kaplumbağa yavrularına benzerler…
Çok korkmalarına rağmen, karşılaşabilecekleri zorluklar, tehlikeler gözlerine görünmez o an…
Ve büyük bir heyecanla devam ederler… Çünkü onlara “YÜRÜ” denmiştir bir kere…
Tamam, bitmek üzere, dayanın!…
O bilindik patronların hırsı sanatkârlarda fazla yoktur… Çünkü sanatkârlar genelde daha kırılgandır, hassastır… Kimsenin haberi bile olmaz pes ettiklerinde… Çekilirler köşelerine ve sessiz gürültüler dolar kalır defterlerinin arasına…
Belki bir gün, bir şeyler sebep olur da paylaşmak için tekrar geri dönerler ama aksi halde ne kendileri çıkar ortaya ne de eserleri…
Yine belki; varsa eğer şansı, seneler sonra bazen de asırlar sonra bıraktığı güzellikler ortaya çıkar bir şekilde. Sonra alır başımızın üstüne koyarız her birini…
Ama O, kendisine kim(ler)in verdiği bilinmeyen “kahır”ı ile birlikte ölmüştür bir kere…
***
Sayın bilirkişiler,
Her ne kadar kızsak da, tahmin ettiğinizden daha fazla önemsiyoruz söylediklerinizi ve değer veriyoruz…
Ama siz de bu kadar kötü bu kadar acımasız olmayın lütfen…
Bir şekilde yüreklenip, başlamışız… Hedefe ulaştıktan sonra karşılaşabileceğimiz hayat, bizi yeterince tedirgin ediyor ve yeterince yıldırıyor zaten… Üstüne bir de siz böyle yapınca bırakın hedefe ulaşmayı kabuğumuzdan çıktığımıza pişman oluyoruz…
Hasta mıyız, güçsüz müyüz, yaralı mıyız?...
Neden yok etmek istiyorsunuz, o kadar mı faydasız ve gereksiz görünüyoruz?
Yoksa siz gereğinden fazla mı “açsınız”!!!…
Daha söyleyecek o kadar çok şey var ki, şimdi yazamıyorum… Ama inanın, aslında “yazar”ım…
Umarım, bir gün kahırlanacak kadar büyürüz!… İşte o zaman hayatta olalım ya da olmayalım; istemeden de olsa önemsediğimiz, o ipe sapa gelmeyen sözde eleştirilerinizden dolayı size hakkımızı helal etmeyeceğiz…
Sizin gibi insanların, bir ömür boyu kaaleye alınmaması dileğimle…
Hangi sanatkâr?… Söyler misiniz, hangisi ya da hangileri yaptığı eserlerin dikkate alınmasını, beğenilmesini, en önemlisi değer verilmesini istemez ki?… Ben buna, tereddütsüz “hiç biri” derim… Sadece insanlar değil her canlı önemsenmek ister şu hayatta… Bu bir ihtiyaçtır…
Bir yerde okumuştum, “İnsana verilecek en acımasız ceza, ne derse desin ona cevap vermemek”miş…
***
Eğer insan, emek vererek bir şeyler ortaya koyduysa elbette bunu duyurmak ister, tanıtmak ister, paylaşmak ister… Normal olan da bu değil mi zaten?…
Her, “tanınmak” isteği, “şöhret olma” isteği anlamına gelmez… Ayrıca şöhretlik kavramını da biraz tartışmak gerekiyor sanırım... Çünkü oldukça göreceli bir mevzu olmaya başladı son zamanlarda…
Geçenlerde bir yazı okudum… Kişi (eleştirmen), piyasada birçok edebiyatçı olduğundan bahsetmiş yazısında… “Gerçek edebiyatçı”, sadece yaptığı eserlerle tanınmak istermiş, çok satma gibi bir kaygısı olmazmış; önemli olan, eserlerinin “gerçek edebiyat okurlarıyla” buluşmasıymış… Ve onlar göz önünde olmayı istemezlermiş, falan filan…
Eee şimdi, kitabını tanıtmak isteyen ve sırf bunun için TV, radyo, internet vb şeylere başvuranların gerçek mi sahte mi olduğunu nerden anlayacağız?… Aa buldum! Eserini, masanın üstüne koyup kendi kenara çekiliyorsa o adam “gerçek”, ama eserinin yanına durup kendisini de tanıtıyorsa işte o “sahte”!.. Doğru mu anlamışım?…
Peki, “gerçek edebiyat okurlarını” nerden anlayacağız?... Kişi, kendisinin sahte edebiyatçı mı yoksa gerçek edebiyatçı mı olduğunu anlayabilir mi? Şunları okuyan sahtedir, bunları okuyan gerçektir… Nerden buluruz bu testi?.. Kim test ediyor?..
Ayrıca; yazar, şair, eğer eserini yeterince tanıtmazsa, duyurmazsa ondan hiç haber alamayan “gerçek okurların” hakkını kim ödeyecek o zaman… Hem de bu teknoloji varken…
Mesela ben; ismini bildiğim tüm şairlerin, yazarların vb yüzlerini görmeyi çok isterim, merak ederim, söylediklerini dinlemek isterim… Ayrıca, çıkan her yeni eserini, kendisinin tanıtmasının daha etkili ve kalıcı olduğuna inanıyorum… Sizin söylediğiniz anlamda şöhretlik varsa niyetinde, bırakın da okuyucuları versin tepkilerini… Ha “ben de bir okuyucum” diyorsanız, o zaman karpuz seçer gibi bu adam iyi bu adam kötü diyeceğinize; önce, bu adam ne diyor onları söyleyin…
Bu arada; sanatkâr, eserini çok satamadığı zamanlarda da üretmeye devam eder çünkü bu onun tutkusudur… Sorulduğunda ise çok satılmasını “kesinlikle” ister…
Çünkü, geliri şüphesiz keyif vericidir.
Çünkü, ne kadar çok satılırsa belki o kadar çok sevenine ulaşacak eseri… İşte bu ihtimal, daha da keyif verici olmalı…
***
Bana göre şiir yazdığını söyleyen kişi, “şair” olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilir……
Yazı yazdığını söyleyen kişi de “yazar” olduğunu söylesin…
Bunun üzerine karşı tarafın yani eseri değerlendirmek isteyenin yorumu ise ancak şöyle olmalı:
Güzel – çirkin (nedeni belirtmek önemsemek demektir)
Doğru-yanlış (kaynaklar göstermek, önemsemek demektir)
Neymiş?... Şu kişilere şair denmez, bu kişilere yazar denmez. Bilmem kaça ayrılır yok kaça bölünür… O da olmadı, tam şairler, ondalık yazarlar… Gerçek sanatkârlar, bayağı sanatkârlar…
Edebiyatçı mısınız, matematikçi misiniz(!) anlamadım… Ya da sizin başka bir adınız var da ben mi bilmiyorum?... Her neyse… Size kimse söylemedi mi?: Sanatın denklemi yoktur, formülü yoktur…“Sanatın Kanunu” da yoktur…
Anlamıyorum ki? Neden böyle bir şey yapma ihtiyacı duyuyorsunuz?… Yoksa bu, sizin hobiniz mi?
Bir de şöyle “garipler” vardır:
— “Ben sanatçı değilim, öyle bir iddiam yok…”
— “Asla!!! Şair olduğumu söyleyemem, bu büyük bir terbiyesizlik olur…”
…
Zavallılar işte!... Yazık yaa!…
Şu matematikçiler(!) bu insanların gözünü nasıl korkuttuysa böyle…
Aa! matematikçiler dedim… Farkında olmadan ben de gruplaştırmaya başlamışım, haberim yok… Yoksa bu bir hastalık mı ne?... İyi o zaman! Hazır hastalanmışken izin verin de, bir de ben gruplayım şu sanatkârları…
Sanatkârlar 2 ye ayrılır;
1- Küçük sanatkârlar, 2- Büyük sanatkârlar… Çok mu kapsamlı oldu?...
Haa bunlardan farklı olarak bir de ufacık sanatkârlar vardır ki onlar, yumurtasından yeni çıkmış telaşlı kaplumbağa yavrularına benzerler…
Çok korkmalarına rağmen, karşılaşabilecekleri zorluklar, tehlikeler gözlerine görünmez o an…
Ve büyük bir heyecanla devam ederler… Çünkü onlara “YÜRÜ” denmiştir bir kere…
Tamam, bitmek üzere, dayanın!…
O bilindik patronların hırsı sanatkârlarda fazla yoktur… Çünkü sanatkârlar genelde daha kırılgandır, hassastır… Kimsenin haberi bile olmaz pes ettiklerinde… Çekilirler köşelerine ve sessiz gürültüler dolar kalır defterlerinin arasına…
Belki bir gün, bir şeyler sebep olur da paylaşmak için tekrar geri dönerler ama aksi halde ne kendileri çıkar ortaya ne de eserleri…
Yine belki; varsa eğer şansı, seneler sonra bazen de asırlar sonra bıraktığı güzellikler ortaya çıkar bir şekilde. Sonra alır başımızın üstüne koyarız her birini…
Ama O, kendisine kim(ler)in verdiği bilinmeyen “kahır”ı ile birlikte ölmüştür bir kere…
***
Sayın bilirkişiler,
Her ne kadar kızsak da, tahmin ettiğinizden daha fazla önemsiyoruz söylediklerinizi ve değer veriyoruz…
Ama siz de bu kadar kötü bu kadar acımasız olmayın lütfen…
Bir şekilde yüreklenip, başlamışız… Hedefe ulaştıktan sonra karşılaşabileceğimiz hayat, bizi yeterince tedirgin ediyor ve yeterince yıldırıyor zaten… Üstüne bir de siz böyle yapınca bırakın hedefe ulaşmayı kabuğumuzdan çıktığımıza pişman oluyoruz…
Hasta mıyız, güçsüz müyüz, yaralı mıyız?...
Neden yok etmek istiyorsunuz, o kadar mı faydasız ve gereksiz görünüyoruz?
Yoksa siz gereğinden fazla mı “açsınız”!!!…
Daha söyleyecek o kadar çok şey var ki, şimdi yazamıyorum… Ama inanın, aslında “yazar”ım…
Umarım, bir gün kahırlanacak kadar büyürüz!… İşte o zaman hayatta olalım ya da olmayalım; istemeden de olsa önemsediğimiz, o ipe sapa gelmeyen sözde eleştirilerinizden dolayı size hakkımızı helal etmeyeceğiz…
Sizin gibi insanların, bir ömür boyu kaaleye alınmaması dileğimle…