Not
DÖRDÜNCÜ FIKRA: Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenâb-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakkın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Maddî ve mânevî, cevherî-arazî, herbir şeyin, herbir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinad ederler. Yoksa, hakikatsiz, ehemmiyetsiz bir surettir. Yirminci Sözün âhirinde şu sırra dair bir nebze bahsi geçmiştir.
Ustadımız Bediüzzaman bu fıkra ile insanın hakikate yüzünü çevirerek asıl peşinden koşması gerekeni ve insanın asıl ihtiyacının nasıl kazanacağını ifade etmekte şöyle ki:
Not
Şu âyet-i acîbe, insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyât-ı fenniye ve havârık-ı sun’iyeyi “tâlim-i esmâ” ünvanıyla ifade ve tabir etmekte şöyle lâtif bir remz-i ulvî var ki:
Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyâtın, herbir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san’at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs bir gölgedir.
Meselâ, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehâsı, Cenâb-ı Hakkın ism-i Adl ve Mukaddir’ine yetişip, hendese âyinesinde o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.
Meselâ, tıp bir fendir, hem bir san’attır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlakın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rû-yi zeminde Rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle, tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur.Meselâ, hakikat-i mevcudattan bahseden hikmetü’l-eşya, Cenâb-ı Hakkın (celle celâlühü) ism-i Hakîm’inin tecelliyât-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misillü dalâlete yol açar.
İşte sana üç misal. Sair kemâlât ve fünunu bu üç misale kıyas et.
Ustadımız Bediüzzaman “Âdem’e bütün isimleri öğretti.” Bakara Sûresi, 2:31. ayetinin sırrını üç örnek ile bize göstermektedir.
Bu dört fıkranın ilk üç fıkrası ile Ustadımız Bediüzzaman nefsin kötü hasletlerinden olan ve insanın hakikati görmesini engelleyen
serkeş, müftehir, mağrur, ucüblü, riyakâr gibi özelliklerini susturmakta ve dördüncü fıkra ile yüzümüzü hakikat ilmine çevirmekte.
Not
Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan, kat’iyen bil ki, hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tetkik, “bir âşiredir, belki bir ân-ı seyyâledir” demişler. İşte, şu sırdandır ki, bazı ehl-i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.
Madem böyledir. Hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak; kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak: Ne kadar geniş bir daire-i hayatları var! Senin için meyyit olan mazi, müstakbel, onlar için hayydır, hayattar ve mevcuttur.
Rusyada bazı insanlar hayatın sadece yaşadıkları an olduğunu bildiklerinden bu lezzet ve taamları kaçırmamak için önce yiyorlar sonra açıkmayı ve sindirmeyi beklemeden kusarak çıkartıp tekrar yiyorlar. Halbu ki bilseler hayat bulunduğumuz bu andan ibaret değildir. Eğer öyle olsaydı bizde o an gibi gelip gecerdik ve bu hayatın hiçbir cilvesi kalmazdı.
Geçen evde bir abimizle film izliyorduk; film dolu dolu geçtikten sonra bir yere varmadan devam edecek notu düşerek bitti. Abimiz ee bunca saat boşuna mı bekledik dedi. İşte bunun gibi bütün bir ömrü yaşa sonra bir netice olmadan o hayat yok olsun gitsin. Hiç bir adalete uyar mı? Madem öyle bu hayat nefsimiz cihetiyle zati ölüdür. Bunca hayatın cezbeden gelip gecici güzelliklerine aldanan da toprağın altında aldanmayanda toprağın altında ise biz şöyle bir durup düşünmeli ve bakmalıyız madem bütün kainat bir yere doğru gidiyor öyle ise biz neden bu kainatın gelip geçici hevesleriyle oyalanıyoruz. Kalb ve ruhun güzellikleri ile kalıcı olan baki olan bizimle beraber hayat bulacak olan güzelliklerin cilvelerin sırlarını öğrenelim. Ve ustadımız bediüzzamanın bizleri çıkardığı bu basamaktan sonra bizlerde ustadımız bediüzzaman gibi demeliyiz :
Dikkat
Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim.Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.
Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.