11.söz_İmanDersi_

Nur_Yazar

Well-known member
On Birinci Söz

b424.gif

b585.gif

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Yemin olsun güneşe ve aydınlığına. • Ve onu takip eden aya. • Ve onu gösteren güne. • Ve onu örten geceye. • Ve gökyüzüne ve onu binâ edene. • Ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene. • Ve insana ve onu intizamla yaratana. (Şems Sûresi: 1-7.)


konunun başında bu ayet var..ve manasıda altta verilmiş..,
BAKALIM ÜSTAD BU AYETTEN NE MANALAR ÇIKARIYOR..​


HEP BERABER GÖRELİM..İNŞAALLAH..​
 

Nur_Yazar

Well-known member
Ey kardeş!

Eğer hikmet-i âlemin(ALEMİN YARATILIŞININ HİKMETİNİN) tılsımını (GİZLİ SIRRINI)

ve hilkat-i insanın(İNSANIN YARATILIŞININ) muammâsını (ANLAŞILMAZ İŞİNİ)

ve hakikat-i salâtın(NAMAZIN HAİKATININ) rumuzunu (GİZLİ İŞARETLERİNİ)

bir parça fehmetmek(ANLAMAK) istersen, nefsimle beraber şu temsilî hikâyeciğe bak:


GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ..ayetleri üç şekilde yorumluyor..
alem ,insan ve namaz..​
 

Nur_Yazar

Well-known member
Bir zaman bir sultan varmış.
Servetçe onun pek çok hazîneleri vardı.
Hem o hazînelerde her çeşit cevâhir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş.
Hem, gizli pek acâib defîneleri varmış.
Hem, kemâlâtça sanâyi-i garîbede (garip sanatlara) pek çok mahareti(hünerliği) varmış.

Hem, hesabsız fünûn-u acîbeye(acip fenlere) mârifeti,(bilgisi) ihâtası varmış.

Hem, nihayetsiz ulûm-u bedîaya(eşsiz ilimlere) ilim ve ıttılâı(haberi) varmış.

Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve

göstermek istemesi sırrınca,

o sultan-ı zîşan(şan sahibi sultan) dahi istedi ki,

bir meşher(sergi yeri) açsın,

içinde sergiler dizsin;

tâ nâsın(insanların) enzârında (bakışlarında)

saltanatının haşmetini,

hem servetinin şâşaasını,(parlaklığını)

hem kendi san'atının hârikalarını,

hem kendi mârifetinin garîbelerini izhâr edip, göstersin.

Tâ, cemâl ve kemâl-i mânevîsini iki vecihle müşâhede etsin:

Bir vechi, bizzat nazar-ı dekâik(ince nazarıyla) âşinâsıyla görsün; (kendi sanatına,kendisi önce baksın)

diğeri, gayrın(başkaların) nazarıyla baksın. (sonra başkalrının sanatına bakışlarıyla baksın)
 

Nur_Yazar

Well-known member
Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izhârıyla ve bu sarayı yapmasıyla,

1-kendini size tanıttırmak istiyor;

siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız.

Hem, şu tezyinâtla,

2-kendini size sevdirmek istiyor;

siz dahi onun san'atını takdir ve işlerini istihsan(beğenmek) ile kendinizi ona sevdiriniz.

Hem, bu gördüğünüz ihsanât ile

3-size muhabbetini(sevgisini) gösteriyor;

siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz.

Hem, şu görünen in'âm(nimetler) ve ikramlar ile

4-size şefkatini ve merhametini gösteriyor;

siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz.

Hem, şu kemâlâtının âsârıyla(eseriyle)

5-, mânevî cemâlini size göstermek istiyor;

siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyâkınızı gösteriniz.


Hem, bütün şu gördüğünüz masnuât ve müzeyyenât üstünde birer mahsus sikke, birer hususi hâtem(mühür), birer taklid edilmez turra(mühür) koymakla,

6- her şey kendisine has olduğunu

7-ve kendi eser-i desti olduğunu

8-ve kendisi tek ve yektâ,(eşsiz)

9-istiklâl ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor;

siz dahi onu tek ve yektâ ve misilsiz, nazîrsiz, bîhemtâ(eşsiz) tanıyınız ve kabul ediniz."



Güneş niçin doğar? Bizim sabah kalkıp iş yerine gitmemiz için mi?
--Güneşin doğması bizim işyerimize gitmemiz için sebeplerden bir sebeptir.İş yerine giden bizler tezgahlarımız kurarız,satılacak mallarımızı teşhir ederiz. Hatta karanlık yerleride aydınlatırız. Müşteri gelsi baksın, beğensin,bir fiyat versin onun malı olsun.

--Güneşin asıl doğuşunun sebebi Allahın kainattaki envai çeşit mallarını, hünerlerini,Saltanatını,sanatların-Fiil,İsim,sıfatları bilinsin- teşhir içindir.(Asıl gaye budur,diğer gayeler tebe-i dir.) Rabbimiz güneşi çıkarıyor, teşhir yapıyor.İnsanlar baksın,Haşmeti anlaşıldın.saltanatı idrak edilsin,bir fiat versin(Kelime-i Şahadetle) ve hakeza

 

Nur_Yazar

Well-known member
Daha bunun gibi, ona ve o makama münâsip sözleri seyircilere söyledi.

Sonra, giren ahali iki gürûha ayrıldılar:

Birinci gürûhu
kendini tanımış
ve aklı başında
ve kalbi yerinde oldukları için,


o sarayın içindeki acâiblere baktıkları zaman dediler:

"Bunda büyük bir iş var."

Hem, anladılar ki, beyhûde değil, âdi bir oyuncak değil.

Onun için merak ettiler. "Acaba tılsımı nedir, içinde ne var?"

deyip düşünürken, birden o muarrif (tarifedici) üstadın beyân ettiği nutkunu işittiler.

Anladılar ki, bütün esrârın(sırların) anahtarları ondadır.

Ona müteveccihen(yönelerek) gittiler ve dediler:

Esselâmü aleyke yâ eyyühe'l-üstad! Hakkan;

şöyle bir muhteşem sarayın,

senin gibi sâdık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır.

Seyyidimiz sana ne bildirmişse, lütfen, bize bildiriniz."

Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi.
Bunlar güzelce dinlediler,


iyice kabul edip tam istifade ettiler.

Padişahın marziyâtı(rızası) dairesinde amel ettiler.

Onların şu edebli muâmele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden,

onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya dâvet etti;

ihsan etti.

Hem, öyle bir cevâd-ı melike lâyık

ve öyle yüksek mutî ahaliye şâyeste

ve öyle edebli misafirlere münâsip v

e öyle yüksek bir kasra şâyân bir sûrette ikram etti.

Dâimî, onları saadetlendirdi.
 

Nur_Yazar

Well-known member
İkinci gürûh (grup)ise,

akılları bozulmuş,

kalbleri sönmüş olduklarından,

saraya girdikleri vakit,

nefislerine mağlûp olup lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler;

bütün o mehâsinden gözlerini kapadılar

ve o üstadın irşâdâtından

ve şâkirdlerinin ikazâtından kulaklarını tıkadılar.

Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar;

içilmeyen, fakat bâzı şeyler için ihzâr edilen(hazırlanan) iksirlerden(içeçeklerden) içtiler, sarhoş olup, öyle bağırdılar, karıştırdılar, seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler,

sâni-i zîşânın düsturlarına karşı edepsizlikte bulundular.

Saray sahibinin askerleri de onları tutup, öyle edepsizlere lâyık bir hapse attılar.
Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş!

Elbette anladın ki, o hâkim-i zîşan,

bu kasrı, şu mezkûr maksadlar için binâ etmiştir.

Şu maksadların husûlü(neticesi) ise iki şeye mütevakkıftır. (bağlıdır)

• Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz üstadın vücududur.

Çünkü, o bulunmazsa,

bütün maksadlar beyhûde olur.

Çünkü, anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa, mânâsız bir kâğıttan ibâret kalır.

İkincisi: Ahali o üstadın sözünü kabul edip, dinlemesidir.

Demek, vücud-u üstad, vücud-u kasrın dâîsidir

ve ahalinin istimâı, kasrın bekâsına sebeptir.

Öyle ise, denilebilir ki, şu üstad olmasaydı, o melik-i zîşan, şu kasrı binâ etmezdi.

Hem, yine denilebilir ki, o üstadın tâlimâtını, ahali dinlemedikleri vakit, elbette o kasr, tebdil ve tahvil edilecek.
 

Nur_Yazar

Well-known member
Ey Arkadaş! Hikâye burada bitti.

Eğer şu temsilin sırrını anladınsa(TEMSİLİN SIRRINI ANLARSAK HAKİKATI ANLAMAK KOLAYLAŞIR.ŞİMDİ DÜŞÜNELİM NE KADAR ANLAMIŞIM)

bak, hakikatin yüzünü de gör.

İşte o saray, şu âlemdir ki,

tavanı, tebessüm eden (GÜLEN)yıldızlarla tenvir edilmiş(NURLANDIRILMIŞ) gökyüzüdür.

Tabanı ise, şarktan garba(DOĞUDAN BATIYA), gûnâgûn (RENK RENK)çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür.
O sarayın menzilleri ise, şu on sekiz bin âlemdir ki, herbirisi kendine lâyık bir tarz ile tezyin(SÜSLENMİŞ) ve tanzim edilmiştir.

İşte o sarayda gördüğün sanâyî-i garîbe(GARİP SANATLAR) ise, şu âlemde görünen kudret-i İlâhiyenin(ALLAHIN KUDRETİNİN) mu'cizeleridir.

Ve o sarayda gördüğün taamlar ise, şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde rahmet-i İlâhiyenin(ALLAHIN RAHMETİNİN) semerât-ı hârikalarına(HARİKA MEYVELERİNE) işarettir.

Ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan arz ve sath-ı arzdır.(YERYÜZÜDÜR)

Ve orada, temsilde gördüğün gizli defînelerin cevherleri ise,
şu hakikatte esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin (ALLAHIN KUDSİ İSİMLERİNİN)cilvelerine(GÖRÜNTÜLERİNE) misâldir.

Ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri(İŞARETLERİ) ise, şu âlemi süslendiren muntazam (DÜZENLİ)masnuât(SANATLAR) ve mevzun(ÖLÇÜLÜ) nukuş-u kalem-i kudrettir ki(KUDRET KALEMİNİN NAKIŞLARIDIR Kİ), Kadîr-i Zülcelâlin(CELAL SAHİBİ SONSUZ KUDRET SAHİBİ OLAN ALLAHIN) esmâsına(İSİMLERİNE) delâlet(İŞARET) ederler.

Ve o üstad ise, seyyidimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır.

Avânesi ise,(YARDIMCILARI) enbiyâ aleyhimüsselâmdır

ve şâkirdleri ise, evliyâ ve asfiyâdır.

O saraydaki hâkimin hizmetkârları ise, şu âlemde melâike aleyhimüsselâma işarettir.
Temsilde seyir ve ziyâfete dâvet edilen misafirler ise, şu dünya misafirhânesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işarettir.


O melik ise, ezel ebed sultanı olan bir Zât-ı Mukaddestir ki, yedi kat semâvât ve arzı ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsus lisânlarla o Zâtı takdîs edip tesbih ediyorlar.

Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki,(YANİ ALLAH CELLECELALUHU) semâvât ve arzı altı günde yaratarak, Arş-ı Rubûbiyetinde durup, gece ve gündüzü siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp, kâinat sayfasında âyâtını yazan ve güneş, ay, yıldızlar, emrine musahhar(BOYUN EĞEN) zîhaşmet ve zîkudret (HAŞMET VE KUDRET) sahibidir.
 

Nur_Yazar

Well-known member
Ve o iki fırka ise,

burada, birisi ehl-i imândır ki, (MÜMİNLERDİRKİ) kitâb-ı kâinatın(KAİNAT KİTABININ) âyâtının müfessiri(TEFSİRCİSİ) olan Kur'ân-ı Hakîmin şâkirdleridir.

Diğer gürûh ise, ehl-i küfür ve tuğyandır ki,(KAFİRLER VE GERÇEĞİ ÖRTENLERDİR Kİ) nefis ve şeytana tâbi olup, yalnız hayat-ı dünyeviyeyi (DÜNYA HAYATINI)tanıyan hayvan gibi, belki daha aşağı sağır, dilsiz, dâllîn gürûhudur. (SAPKINLAR GRUBUDUR)

Birinci kafile olan süedâ ve ebrâr ise, (İYİ İNSAN OLAN MÜMİNLER İSE)zülcenâheyn(İKİ KANATLI OLAN) olan Üstadı dinlediler.

O Üstad hem abddir; ubûdiyet noktasında Rabbini tavsif ve tarif eder ki, Cenâb-ı Hakkın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir.

Hem resûldür; risâlet noktasında Rabbinin ahkâmını Kur'ân vâsıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.

Şu bahtiyar cemaat, o Resûlü dinleyip, Kur'ân'a kulak verdiler.

Kendilerini envâ-ı ibâdâtın(ÇEŞİTLİ İBADETLERİN) fihristesi olan namaz ile, birçok makam-ı âliye(YÜKSEK MAKAM) içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş(GİYİNMİŞ) gördüler.

Evet, namazın mütenevvi'(ÇEŞİTLİ) ezkâr(ZİKİR) ve harekâtıyla işaret ettiği vezâifi,(VAZİFEYİ) makamâtı mufassalan (AYRINTILI)gördüler.
 

Nur_Yazar

Well-known member
Evet, namazın mütenevvi'(ÇEŞİTLİ) ezkâr(ZİKİR) ve harekâtıyla işaret ettiği vezâifi,(VAZİFEYİ) makamâtı mufassalan (AYRINTILI)gördüler.

sonrasında bu kısa cümlede anlatılan..namazın hakikatın da gördükleri nelerdir?

onlar işlenecek..inşaallah...


Evvelen: Âsâra bakıp, gâibâne muâmele sûretinde, saltanat-ı Rubûbiyetin mehâsinine temâşâger makamında kendilerini gördüklerinden, tekbir ve tesbih vazifesini edâ edip, ALLAHU EKBER dediler.

işte ilk gördükleri bu..

bu cümleden ne anlıyoruz kardeşler...anladığımızı paylaşalım?
şimdi asar demek eser demektir..

ağaçlar ,bitkiler ,yer ,gök ve hayvanlar gibi eserlere bakarak Allahın varlığını bilmek ve O'nu tanımak gaibane muamele oluyor...

işte bunu yapacak ve rububiyetin güzellikllerini tefekkür edecek mahlukat için de kendilerini gördüklerinden Allahu ekber dediler..

hayvanlar bunu yapmaz..bitkiler yapamaz..dağ ,yer yapamaz..

kim yapar bu temaşayı insan olan insan yapar...insan olan insanda namaz kılmasıyla insanlaşır..

işte kul insan bunu yapar..

meleklerde yapar mı yapar..amma mesela melekler rızıktaki temaşayı yiyemediklerinden insan kadar yapamaz temaşayı..

işte Allahu Ekber diyelim.. Demekki alemde Allahın terbiyecilik saltanatıdı en mükemmel şekilde temaşa edecek..olan yaratıklar insandır..

insan güneşe bakarak,aya bakarak,bitki ve hayvanlara bakarak herşeyde Alahın varlığına deliller olduğunu görür..temaşa eder..

amma hayvanlar ve bitkiler bu temaşayı yapamazlar..gökde yapamaz..yerde yapamaz..

meleklerde yukarıda dediğim gibi bazı konularda temaşa yapamaz..hasatalıktaki şafi ismini melekler anlamaz..bunu temaşa eden insandır..

şimdi insan düşünsünki ne kadar değerli kıymetli bir mahlukdur..

ve Allahu ekber desin..insan
 

Nur_Yazar

Well-known member
Sâniyen: Esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilveleri olan bedâyiine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle, SübhanAllahi Velhamdulillahi -2- diyerek takdîs ve tahmîd vazifesini ifâ ettiler.
şimdi bunu tefekkür edelim..ne anlıyoruz?




Rahman ismini kainatta en güzel ilan eden yani dellalık eden insandır..

çünkü rahman ismini azami manada gösteren insandır..izahı ayetül kübrada rahman bahsinde vardır..4.şuada var..

kuddus ismini düşünün..adl ismini..rahim ismini düşünün..hele şafi ismini düşünün..bunları hem anlayan..hem tefekkür eden..hemde aleminde gösteren insan olduğundan ilan edende insan olacaktır..


işte bu nimet hamdı ister..elhamdulillah demeliyiz..

 

Nur_Yazar

Well-known member
Sâlisen: Rahmet-i İlâhiyenin hazînelerinde iddihar edilen nimetlerini, zâhir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve senâ vazifesini edâya başladılar

bu vazifeden ne anlıyoruz ..kardeşlerim?
zahir duygularımız..göz.dil,burun,kulak ve deri..

batın duygular..şefkat,merhamet,cömertlik,şevk,sevgi,kor ku,haz,meniyet,vicdan,kalb,akıl gibi duygular ve hisler..

mesela..dilimizle rızıktaki çeşit çeşit lezzetleri anlıyoruz..
gözümüzle sanatlardaki renk renk güzellikleri seyretmekle aldığımız hazlar..
dilimizle seslerde aldığımız lezzetler..
burnumuzla kokulardaki misku amberleri tartmak..

annenin evladına olan şefkattaki rahim ismini..şefkat hissiyle anlamak..

sanatlardaki incelikleri akılla tartıp subhanallah...demek vesaire..

--Senin simanda bir güzellik var. Bu güzellik senin midir? Hayır Allahın sana bir ihsanıdır.Bütün güzelliği kendinde toplayan zat o güzelliği sana bir ihsan olarak vermiştir. Yarın toprak olur yok olur. demek sen o güzelliği kendi kendine veremediğin gibi, koruyamıyorsunda demek güzellik senin değil ve senden değil. "La güzele illa hu" diyerek kendi simandaki güzelliği sana veren zata verip ve alemede " Bu güzellik benim değil, ben bir ve yekta olan güzelil güzelliğini aleme ilan eden bir ilan nameyim/delllalım.Onun güzelliğini aleme ilan ediyorum, nazarınızı benden çekip bana bu güzelliği verene yönelin maaşaallah,barekellleh deyin ve bendahi elhamdulillah deyip şükrediyor, subhanallah deyip tenzih ediyorum..."
 

ademyakup

Talebe
KonuşmaKla ,Mütekellim ismini ilan ediyoruz..

İşitmekle, Semi ismini ilan ediyoruz..

Görmekle,Basir ismini ilan ediyoruz..

Hayatımızla, Hay ismini lan ediyoruz.

şefkatimizle,Rahim ismini ilan ediyoruz..

ihtiyaçlarımızla, Rahman ismini ilan ediyoruz..

Güzelliğimizle, Cemil ismini ilan ediyoruz..

Üzerimizdeki nakışlarla, Nakkaşı ezeli ismini ilan ediyoruz..

Gadabımızla,Kahhar ismini ilan ediyoruz..

aczimizle,Kadir ismini ilan ediyoruz..

fakirliğimizle, Kerim ismini ilan ediyoruz..

ve hekaza...dellallık böyle işte..değil mi?
 

ademyakup

Talebe
Râbian: Esmâ-i İlâhiyenin defînelerindeki cevherleri, mânevî cihazât mîzanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzih ve medih vazifesine başladılar.bu vazifeyi nasıl anlıyacağız kardeşlerim?

manevi cihazlarımız..kalb,ruh,hisler,vicdan,akıl,duygular ve latifelerdir..

aklımızla Allahın bize merhamet ettiğini,yardım ettiğini ve ikram ve ihsanda bulunduğunu..alemdeki asarıyla tartıp Allaha hamd ediyoruz..

Allah bize şefkat hissini vermeseydi biz rahim ismini anlarmıydık?
Allah bize akıl vermeseydi biz esmayı hüsnanın güzelliklerini nasıl anlardık?

Allah bize korku hissini vermeseydi Allahdan korkmaktaki lezzeti hissedebilir miydik?

ve hekaza düşünelim..bunlar benim anladıklarım..ya sizler ne anlıyorsunuz kardeşlerim..
 

ademyakup

Talebe
Hâmisen: Mistâr-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubât-ı Rabbâniyeyi mütâlâa makamında, tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar.
Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve masnuâtın san'atındaki latîf incelik ve nâzenin güzellikleri temâşâ ile tenzih makamında, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni-i Zülcemâllerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.

bu vazifelerde sanki açıklanmış konu içinde geçiyorum burayı ...........

aşağıda izahı vardır.........
 

ademyakup

Talebe
Demek, kâinata ve âsâra bakıp, gâibâne muâmele-i ubûdiyetle mezkûr (anlatılan)makamâtta mezkûr vezâifi(vazifeleri) edâ ettikten sonra,

Sâni-i Hakîmin dahi muâmelesine ve ef'âline(fiiline) bakmak derecesine çıktılar ki, hazırâne bir muâmele sûretinde,

evvelâ Hâlık-ı Zülcelâlin Kendi san'atının mu'cizeleriyle Kendini zîşuura tanıttırmasına karşı, hayret içinde bir mârifet ile mukabele ederek,
b588.gif
-1- dediler: "Senin tarif edicilerin, bütün masnuâtındaki mu'cizelerindir."
 

ademyakup

Talebe
Sonra, o Rahmân'ın, kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, muhabbet ve aşk ile mukabele edip, "İyyake Na'budu ve İyyake Nestaiyn" dediler.

Sonra, o Mün'im-i Hakikînin tatlı nimetleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı, şükür ve hamd ile mukabele ettiler. Dediler: "Sübhaneke vebihamdik"

"Senin hak şükrünü nasıl edâ edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun ki, bütün kâinata serilmiş bütün ihsanâtın açık lisân-ı halleri, şükür ve senânızı okuyorlar.

Hem, âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün nimetlerin ilânâtıyla, hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem, rahmet ve nimetin manzum meyveleri ve mevzun yemişleri, Senin cûd ve keremine şehâdet etmekle, Senin şükrünü enzâr-ı mahlûkat önünde ifâ ederler."

Sonra, şu kâinatın yüzlerinde değişen mevcudât aynalarında, Cemâl ve Celâl ve Kemâl ve Kibriyâsının izhârına karşı, "Allahu Ekber" deyip, tâzim içinde bir aczle rükûa gidip, mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip, mukabele ettiler.

Sonra o Ganî-i Mutlakın servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı, fakr ve hâcetlerini izhâr edip, duâ edip, istemekle mukabele edip, "İyyake Nestaiyn" dediler.
 

ademyakup

Talebe
Sonra, o Sâni-i Zülcelâlin kendi san'atının latîfelerini, hârikalarını, antikalarını, sergilerle teşhirgâh-ı enâmda neşrine karşı

Mâşaallah deyip takdir ederek,

"Ne güzel yapılmış" deyip istihsan ederek,

Bârekallah deyip müşâhede etmek,

Âmennâ deyip şehâdet etmek,

"Geliniz, bakınız-hayran olarak- "Hayya alel felah" deyip,

herkesi şâhid tutmakla mukabele ettiler.

Hem, o Sultân-ı Ezel ve Ebed, kâinatın aktârında kendi Rubûbiyetinin saltanatını ilânına ve Vahdâniyetinin izhârına karşı

tevhid ve tasdik edip, "Semi'na ve Eta'na" diyerek, itaat ve inkıyad ile mukabele ettiler.
 

ademyakup

Talebe
Sonra, o Rabbü'l-Âlemînin Ulûhiyetinin izhârına karşı,

zaaf içinde aczlerini,

ihtiyaç içinde fakrlarını ilândan ibâret olan ubûdiyet ile ve ubûdiyetin hulâsası olan namaz ile mukabele ettiler.

Daha bunlar gibi, gûnâgûn ubûdiyet vazifeleriyle,

şu dâr-ı dünya denilen mescid-i kebîrinde,

farîza-i ömürlerini ve vazife-i hayatlarını edâ edip,

ahsen-i takvîm sûretini aldılar.

Bütün mahlûkat üstünde bir mertebeye çıktılar ki,
yümn-i İmân ile, emn-i emânet ile mücehhez emîn bir halîfe-i arz oldular.

Ve şu meydan-ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihandan sonra,

onların Rabb-i Kerîmi, onları, imânlarına mükâfat olarak saadet-i ebediyeye ve İslâmiyetlerine ücret olarak Dârü's-Selâma dâvet ederek,

öyle bir ikram etti ve eder ki, hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb-i beşere hutûr etmemiş derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti; ve onlara ebediyet ve bekâ verdi.

Çünkü, ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedar âşıkı, elbette bâkî kalıp, ebede gidecektir. İşte Kur'ân şâkirdlerinin âkıbetleri böyledir. Cenâb-ı Hak, bizleri onlardan eylesin, âmin.
 
Üst