2.Söz'ün Düşündürdükleri.

ademyakup

Talebe
İşte şu altı cihette ünsiyet ve teselli değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukabil, benim elimde bir cüz-i ihtiyârîden başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukabele edeyim. Haşiye 8


Haşiye 8: İmân, o cüz-i lâyetecezzâ hükmündeki cüz-i ihtiyârî yerine, gayr-i mütenâhî bir kudrete istinad etmek için bir vesîka verir; ve belki İmân bir vesîkadır.

Halbuki o cüz-i ihtiyârî denilen silâh-ı insanî, hem âciz, hem kısadır; hem ayarı noksandır, icad edemez, kisbden başka hiçbir şey elinden gelmez. Haşiye 9

Haşiye 9: İmân, o cüz-i ihtiyârîyi Allah nâmına istimâl ettirip, her şeye kâfi getirir-bir askerin cüz'î kuvvetini devlet hesâbına istimâl ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi.
Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana nüfuz edebilir. Mâzi ve müstakbele âit emellerime ve elemlerime faydası yoktur. Haşiye 10

Haşiye 10: İmân, dizginini cism-i hayvanînin elinden alıp, kalbe, ruha teslim ettiği için, mâziye nüfuz ve müstakbele hulûl edebilir. Çünkü, kalb ve ruhun daire-i hayatı geniştir.
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=182
 

ademyakup

Talebe
İKİNCİ NOKTA
İmân, nasıl ki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektubât-ı Samedâniyeyi okutturuyor; öyle de kâinatı dahi ışıklandırıyor, zaman-ı mâzi ve müstakbeli zulümâttan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vâkıada
b961.gif
âyet-i kerîmesinin bir sırrına dâir gördüğüm bir temsil ile beyân ederiz. Şöyle ki:
Bir vâkıa-i hayaliyede gördüm ki, iki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere; ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da her tarafı karanlık, kesif bir zulümât istilâ etmişti. Ben sağ tarafıma baktım; nihayetsiz bir zulümât içinde, bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müthiş zulümât dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müthiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı. Onu istimâl ettim, yarım yamalak ışığıyla baktım; pek müthiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki, "Keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim" dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. "Eyvah! Şu fener, başıma belâdır" dedim.



Allah İmân edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidâyet nuruna kavuşturur. (Bakara Sûresi: 257.)

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=272
 

ademyakup

Talebe
Ondan dım; o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güyâ onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük bir elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümât boşandı. Her taraf o lâmbanın nuru ile doldu; her şeyin hakikatini gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle, nurânî insanların taht-ı riyâsetinde, ibâdet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise süslü, sevimli, câzibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyâfetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müthiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvanât-ı ehliye olduğunu gördüm.
b962.gif
-1- İmân nurundan dolayı, Allah'a hamd olsun. (diyerek
b963.gif
âyet-i kerîmesini okudum, o vâkıadan ayıldım.
 

ademyakup

Talebe
İşte, o iki dağ mebde-i hayat, âhir-i hayat, yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise hayat yoludur. O sağ taraf ise geçmiş zamandır. Sol taraf ise istikbâldir. O cep feneri ise, hodbîn ve bildiğine itimad eden ve vahy-i semâvîyi dinlemeyen enâniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise, âlemin hâdisâtı ve acîb mahlûkatıdır. İşte enâniyetine itimad eden, zulümât-ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına mübtelâ olan adam, o vâkıada evvelki halime benzer ki, o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalâletâlûd mâlûmât ile, zaman-ı mâziyi bir mezar-ı ekber sûretinde ve ademâlûd bir zulümât içinde görüyor. İstikbâli gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir; hem, her birisi bir Hakîm-i Rahîmin birer memur-u musahharı olan hâdisât ve mevcudâtı muzır birer canavar hükmünde bildirir,
b964.gif
-2 İnkâr edenlerin dostu ise tâğutlardır; onları İmân nurundan mahrum bırakıp, inkâr karanlıklarına sürüklerler. (Bakara Sûresi: 257.) - hükmüne mazhar eder.

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=273

Eğer hidâyet-i İlâhiye yetişse, İmân kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, kitâbullahı dinlese, o vâkıada ikinci halime benzeyecek. O vakit, birden, kâinat bir gündüz rengini alır, nur-u İlâhî ile dolar; âlem,
b965.gif
-1 Allah göklerin ve yerin nurudur. (Nur Sûresi: 35.) - âyetini okur. O vakit, zaman-ı mâzi bir mezar-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebînin veya evliyânın taht-ı riyâsetinde, vazife-i ubûdiyeti ifâ eden ervâh-ı sâfiye cemaatlerinin vazife-i hayatlarını bitirmekle, Allâhü ekber diyerek makamât-ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki, dağlar-misâl bâzı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında, Cennetin bağlarındaki saadet saraylarında kurulmuş bir ziyâfet-i Rahmâniyeyi o nur-u İmân ile uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele, tâun gibi hâdiseleri birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı, sûreten haşin, mânen çok latîf hikmetlere medâr görüyor. Hattâ mevti hayat-ı ebediyenin mukaddimesi; ve kabri saadet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sâir cihetleri sen kıyas eyle; hakikati temsile tatbik et.

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=274
 

ademyakup

Talebe
demek bakış açısını cep feneride belirliyormuşş..

cep fenerinden maksad anlatıldığı gibi..enaniyettir..

demekki enaniyet cihetinde kainata baktığımız zaman dehşetli manzaralar görüyoruz..

amma enaniyeti manayı harfi istiakmetinde iman canibinden baktırırsak..gül gülistan görürüz..alemi..

imanımızı hakkal yakin inkişaf ettirrirsek..DÜNYADAN CENNET ALEMLERİNİ SEYRETMİŞ OLURUZ..

burda baştan sona kadar yazılan yazılar okunursa ÇOK FARKLI BAKIŞ AÇISI ELDE ETMİŞ OLACAĞIZ KANATIMA GÖRE..
 

ademyakup

Talebe
Nitekim Hazreti Rasûlü Ekrem asm bu gerçeğe şöyle işaret eder:

-Nasıl yaşarsanız o hâl üzere ölürsünüz; ve ne hâl üzere

ölürseniz, o hâl üzere bâ`s olursunuz...

Ve kıyâmette de o hâl üzere haşrolursunuz..."
 

ademyakup

Talebe
2.sözden bize açılanlar bu kadar..külliyatta daha fazlası vardır.

hepsini buraya eklememiz uygun olmaz...

tüm buraya eklenen ve açıklananlar konuyu yeterince açıklamıştır...

imanın ne büyük nimet olduğu anlaşılmıştır.

Allah iman nimetinin büyüklüğünü idrak ettirsin bizlere inşaallah..
 

ademyakup

Talebe
Risalelerde imanın manevî bir tuba-i cennet çekirdeği taşıdığı, küfrün ise manevî bir zakkum-u cehennem tohumu sakladığı belirtiliyor. Tûbâ ve zakkum hakkında bilgi verir misiniz?

Yazar: Sorularla Risale, 14-11-2006

Tuba:

Tuba, kelime olarak "tayyib" kelimesinden türemiştir, en güzel, en hoş, en iyi gibi anlamlara gelir.

Bu kelime Kur’anda sadece şu ayette geçer: "İman edip güzel amel edenler için Tûbâ ve dönüp gidecek güzel yurt vardır” (Ra'd, 13/29)
Rivayetlere göre Tûbâ, Cennet veya Cennette bir ağaçtır. Müfessir Kurtubî, Tûbâ'nın Cennette bir ağaç olduğu görüşünü tercih eder ve: "Sahih olan görüş, Tûbâ'nın bir ağaç olduğudur" der (Kurtubî Tefsiri, IX, 317).

Buharî ve Müslim, Sehl İbn Sa'd'dan rivâyet ettiklerine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Cennette bir ağaç vardır ki, bir binici gölgesinde yüz yıl yürür de o gölgenin sonuna erişemez” Bir rivâyete göre "süratle koşan at binicisi" olarak geçer.

Yine İbn Abbas'tan, Ebû Hureyre'den ve birçok seleften gelen bir rivâyete göre, Tubâ, Cennetteki bir ağacın adıdır. Cennetteki her evde bu ağacın bir dalı mevcuttur (İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, İstanbul 1985, IV, 376-378).
Mezkûr ayette geçen Tûbâ'ya güzellik, hayır anlamını verenler de olmuştur.


Zakkum

Zakkum, tadı acı ve yakıcı, kokusu nahoş, görünümü siyah son derece çirkin bir ağaçtır.

Ehl-i cehennem, açlıklarından zakkum gibi en nahoş bir yiyecekten yemeye mecbur kalacaklar, susuzluklarından, bağırsakları parçalayan "hamim"den, yani kaynar sudan, suya kanmaz develerin içişi gibi içeceklerdir.

Şu ayetlerde de zakkum ağacı nazara verilir: "Nasıl, konukluk olarak bu mu hayırlı, yoksa o zakkum ağacı mı? Ki biz onu zalimler için
bir fitne kıldık. O, cehennemin kökünde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların başları gibidir.

Şüphesiz onlar ondan yiyecekler ve karınları ondan dolduracaklardır. Sonra onlara, bunun üzerine kaynar sudan bir içecek var..." (Saffat, 62-66)

"Şüphesi o zakkum ağacı günahkar yemeğidir. Maden tortusu gibi olup, kaynar suyun kaynaması gibi karınlarda kaynar" (Duhan, 43-46)

Ayeti iki teşbihle bu zakkum ağacını anlatır: Maden tortusu gibi nahoştur ve karınlarda suyun kaynaması gibi kaynar, rahatsızlık verir.

Zakkum ağacı için başlıca iki görüş vardır:
1. Bu, dünyada bilinen bir ağaçtır. Çölde yetişir, meyvesi acıdır, çirkin bir görünümü vardır.
2. Bilinmeyen bir ağaçtır.

Kısacası, zakkum cehenneme münasip bir ağaçtır. Cennette her şey güzeldir ve keyif vericidir. Cehennemde ise bunun tam aksine her şey çirkindir ve ızdırap kaynağıdır.

Zakkum ağacının da –keyfiyeti meçhulümüz olmakla birlikte- bir azap kaynağı olduğu anlaşılmaktadır.
 

ademyakup

Talebe
"İman bir manevi Tuba-i Cennet çekirdeği taşıyor. Küfür ise manevi bir Zakkum-u Cehennem tohumu saklıyor." ifadesinde 'çekirdeği taşımak' ile 'tohumu saklamak' denilmesinde ne gibi bir incelik olabilir?

Yazar: Sorularla Risale, 26-12-2006

Edebiyatta aynı kelimeyi sıkça kullanmaktansa ona eş veya yakın anlamlı kelimeler kullanmak tercih edilir. Belağatın zirvesinde olan Kur’andan şu ayete bakalım: “Nuh, kavmi içinde elli yıl eksiğiyle bin sene kaldı...” (Ankebut, 14)

Burada yıl ve sene birbiri yerine kullanılabilen kelimeler olmakla beraber her ikisinde farklı kelime kullanılması tercih edilmiştir. Bu ise manada bir zenginliktir.

Ayrıca, tohum küçük bitkiler için, çekirdek ise genelde daha büyükleri için kullanıldığından cennetin azamet ve büyüklüğüne işareten cennet için çekirdek kelimesi kullanılmış olabilir.
 

ademyakup

Talebe
Şecere-i tubanın menşei için “çekirdek”, şecere-i zakkum için “tohum” ifadesinin kullanılmasının bir hikmeti var mıdır?

Yazar: Sorularla Risale, 01-12-2008


Tûbâ, en güzel, en hoş, en iyi manasına gelir. Tîb (temiz ve güzel kokular) kelimesinden türemiştir.

Ra’d Sûresinde, “İman edip güzel amel işleyenler için Tûbâ ve varılacak güzel yurt vardır.”(13 / 29) buyrulur. Ayette geçen Tûbâ kelimesine “cennet” manası verildiği gibi, “cennette bir ağaç” manası da verilmiştir.

Zakkum; Yemen’in Tihame bölgesinde yetişen küçük yapraklı, acı, fena kokan ve cilde temas ettiğinde ölüme götürebilecek ölçüde yara açan bir ağaçtır.
Zakkum, “Cehennemde bulunan iğrenç yiyecekler” ve “ehl-i cehennemin konuk olacağı ağaç” manalarına gelir.

Zakkum için Saffât Sûresinde, “Bu mu daha iyi bir ikramdır, yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu zalimler için bir fitne (sınama aracı) kılmışızdır. O bir ağaçtır ki cehennemin tâ dibinde yetişir.”(62-64) buyrulur.

Çekirdekle tohumun ortak özelliği, her ikisinde de manevî, kader kalemiyle bir programın yazılmış olması ve onlardan genetik şifrelerine göre neticeler çıkmasıdır. Bu kelimeler birbirlerinin yerine kullanılabilirler. Üstadın iman için Tûbâ çekirdeği, küfür için zakkum tohumu tabirini kullanmasında şöyle bir mana olabilir: Çekirdekten ağaç çıkar, tohumdan ise başak. Ağacın azameti ve kıymeti noktasından onun menşeine “çekirdek” denilmesi daha güzel düşmüştür.
Cennet rahmetin, cehennem ise gazabın tecelligâhıdır. “Rahmetim gazabımı geçti.” hadis-i kudsisiyle bu kullanım arasında bir ilgi olabilir.



alaaddin başar
 

ademyakup

Talebe
"..Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler." cümlesini açıklar mısınız?

Yazar: Sorularla Risale, 24-6-2010

İlgili cümlenin geçtiği pasajı buraya aldıktan sonra değerlendirmesini yapalım;

"Evvelki adam kâfirdir veya fâsık gâfildir. Şu dünya onun nazarında bir mâtemhâne-i umumiyedir. Bütün zîhayat firâk ve zevâl sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudât ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalâletinden neş'et edip, onu mânen tâzib eder."

Burda iman ve küfür muvazenesi yapılmaktadır. küfür ve gaflet nazanrıyla aleme bakılınca ortaya çıkan manzara nazara veriliyor. Her şey, kâfirin nazarında anlamsızdır. değersizdir. Bu anlamsızlık ve değersizlik; ruhsuz ve cenaze gibi kavramlarla ifade edilmektedir.

"Bir vakit, iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbîn, tâlihsiz bir tarafa; diğeri hudâbîn, bahtiyar diğer tarafa sulûk eder, giderler.

Hodbîn adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan; bedbînlik cezası olarak, nazarında pek fenâ bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçareler zorba, müthiş adamların ellerinden ve tahribâtlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür. Bütün memleket bir mâtemhâne-i umumi şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim hâleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz.

Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve me'yusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdânı azab içinde kalır.

Diğeri hudâbîn, hudâperest ve hakendiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumi şenlik görüyor. Her tarafta bir sürûr, bir şehrâyin, bir cezbe ve neşe içinde zikirhâneler. Herkes ona dost ve akrabâ görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlîl ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemi ile müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar hem kendi, hem umum halkın sürûru ile mesrur ve müferrah olur, hem güzelce bir ticaret eline geçer. Allah'a şükreder. Sonra döner, öteki adama rast gelir, halini anlar. Ona der:
"Yahu, sen divâne olmuşsun. Batnındaki çirkinlikler, zâhirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisâtı soymak ve tâlân etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle.

Tâ şu musîbetli perde senin nazarından kalksın. Hakikati görebilesin. Zîrâ nihayet derecede âdil, merhametkâr, raîyyetperver, muktedir intizamperver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyât ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği sûrette olamaz."
(1)


"Evet, nazar-ı gaflet ve dalâlette vahşetli ve dehşetli bir ademistan ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar, canlı birer sahife-i ibret ve baştan başa ruhlu, hayattar bir acip âlem ve mevcut ve bizimle münasebetdar bir memleket-i Rabbâniye sûretinde, sinema perdeleri gibi kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i'câz ile dersini veren Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan, aynı i'câz ile, nazar-ı dalâlette câmid, perişan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firak ve zevalde yuvarlanan bu kâinatı bir kitab-ı Samedânî, bir şehr-i Rahmânî, bir meşher-i sun'-i Rabbânî olarak o câmidâtı canlandırıp birer vazifedar suretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdadına koşturup nev-i beşere ve cin ve meleğe hakikî ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur'ân-ı Azîmüşşanın..."
(2)
 

ademyakup

Talebe
"Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor." ifadelerini açıklar mısınız?

Yazar: Sorularla Risale, 23-2-2011

"Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür. Bütün memleket bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı azap içinde kalır."
"Diğeri hüdâbin, hüdâperest ve hak-endiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor: her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neş'e içinde zikirhaneler... Herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel, şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruruyla mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah'a şükreder.(1)
İki adam arasındaki fark, uğursuzluğa yormak ve yormamak üzeredir. Birisi her şeyi güzele ve imana uygun yorduğu için, onun nazarında her şey güzel ve talihli oluyor. Diğeri ise, her şeyi kötüye ve inkara uygun bir şekilde yorduğu için, onun aleminde her şey kötü ve talihsiz oluyor. Bedbinlik tabiri bir cihetle uğursuz ve kötü bakış ve yorum anlamındadır.
"Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır."(2)
Yani "çirkin gören çirkin düşünür çirkin düşünen de hayattan elem ve azap duyar." Müslüman için dünyaya gelmek askere alınmaya, ölüm ile dünyadan göçmek de askerden terhis edilmeye benzetiliyor. Malum, bizim örfümüzde askere gitmek de askerden terhis olmak da güzel ve neşeli addedilir. Öyle ise Müslümanın dünyaya ibadet ve kulluk için gelmesi ve daha sonra kulluğunun neticesi olan cennete ölüm tezkeresi ile gitmesi de hak ve güzeldir. Kafirler ve münkirler meseleye böyle bakmadığı için, gelmek de gitmek de onların nazarında azap ve elemdir.
Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, İkinci Söz
(2) bk. Münazarat, Sualler ve cevaplar
 

ademyakup

Talebe
Bu konuda yeterince açıklanmış,anlaşılmıştır inşaallah.

Bu konu hakkında yazacaklarımız bu kadardır.

isteyen istediği yere ekleyebilir,çoğaltabilir.

yeter ki istifade edelim...
 
Üst