5.Mektubdaki Hakikatlar

ademyakup

Talebe
BEŞİNCİ MEKTUP

b635.gif

b524.gif


Silsile-i Nakşînin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbânî (r.a.), Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmâta tercih ederim."
Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i müntehâsı, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır."
Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır. Biri velâyet-i suğrâ ki, meşhur velâyettir; biri velâyet-i vustâ, biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise, verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır."
Hem demiş ki: "Tarik-i Nakşîde iki kanatla sülûk edilir. Yani, hakaik-i imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve ferâiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa o yolda gidilmez."
Öyleyse, tarik-i Nakşînin üç perdesi var:
Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbânî de (r.a.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.
İkincisi: Ferâiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyyeye tarikat perdesi altında hizmettir.
Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vacip, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.


Madem hakikat böyledir. Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkadir Geylânî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennete gidemez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur'ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.
Madem hakikat budur. Esrar-ı Kur'âniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.
Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb-ı Hak şu zamanda, i'câz-ı Kur'ân'ın mânevî lemeâtından olan malûm Sözleri, şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.
b126.gif

Said Nursî
 

ademyakup

Talebe
Silsile-i Nakşînin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbânî (r.a.), Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmâta tercih ederim."

bu SÖZDEN NE ANLAMALIYIZ KARDEŞLERİM..ABLALARIM..ABİLERİM...
 

ademyakup

Talebe
İNKİŞÂF : Gelişme, açılma, keşfetme, meydana çıkma; terakkî etme.
EZVÂK : Zevkler.
MEVÂCİD : Kalbî zevk veren heyecanlar, istiğraklar.
KERÂMET : Allah`ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.

şimdi yorumluyalım ne dersiniz?

şimdi imamı rabbani hazretleri imanın bir meselesinde inkişafı..binler zevklere,kalbi zevklere ve olağanüstü hallere tercih ediyor..

işte bunun sırrı ne ola?devamında geliyor...bakalım ne diyor..
 

ademyakup

Talebe
Okumuşlugum yok kitaptan ama tahminim ezvak,vecd kalbin coşması ve Allah c.c nın buna müsadesi,esmasından bir veya bir kaçının o kullarında tecellisi tabi degişik derecelerde.

Kerametde Allah ın hikmeti belki o kulunun bile bilmedigi bir hissiyatına cevap,veya bir şekerleme teşvik,veya sevgisine kulunun Allah kendi zatından ötürü karşılıksız kalamayacagı için ,lütfettigi her zamankinin dışında harika haller,kollanma,gözetme.(yakarii kardeşten)
 

ademyakup

Talebe
işte yakaari kardeşim bu ANLATTIĞIN HAKİKATLARDAN BİNLERCESİNİ..

imamı rabbani hazretleri diyor..iman hakikatlarının bir meselesinin inkişafına tercih etmem diyor..

bilmem bir nur kalbe geldimi?
 

ademyakup

Talebe
sonra ne diyor dinliyelim..

Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i müntehâsı, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır."

burda ne anlatıyor bize..?
 

ademyakup

Talebe
TARÎK : Yol, tarz, usul, vâsıta, meslek.
NOKTA-İ MÜNTEHÂ : En son nokta.
VUZUH : Açıklık, açık ve anlaşılır şekilde olmak, netlik, aydınlık.
 

ademyakup

Talebe
Demekki tasavvufçular olsun..çeşitli tarikatçılar olsun..

onların meşrepleri bir tek noktaya yönelikmiş.

neymiş..oda iman hakikatlarının inkişaf etmesi ve açıklığa kavuşmasıdır..

demek seyru sülüklerde bunun içinmiş..

amma risale böyle seyri sulük yoluna girmeden doğrudan doğruya..hakikata yol açmış..

işte akrebiyetin inkişafı?
 

ademyakup

Talebe
Devam ediyor İmamı rabbani hazretleri;(ra)

Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır. Biri velâyet-i suğrâ ki, meşhur velâyettir; biri velâyet-i vustâ, biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise, verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır."

şimdi velayet nedir?

küçük velayet nedir?

bunları anlamaya çalışalım?

Bu konuda ne söyleyebiliriz kardeşlerim..!
 

ademyakup

Talebe
VELÂYET [velayet] : Velîlik, velî olan kimsenin hâli
VELÂYET-İ SUĞRÂ [velayet-i suğra] : Küçük derecedeki velilik.VELÂYET-İ VUSTÂ [velayet-i vusta] : Orta derecedeki velilik.
VELÂYET-İ KÜBRÂ [velayet-i kübra] : Büyük velilik. Cenab-ı Hakk`ın insana yakın olmasına bakan ve peygamber varisi olmaktan gelen gayet kısa ve yüksek, tarikat berzâhına uğramadan zahirden hakikata geçen velilik mesleği.

lugatta manaları bu...

küçük velayete ne gibi örnek verilir?
 

ademyakup

Talebe
Velilik çok yüksek bir mertebedir.Bu sebeple herkese kolay kolay nasib olmaz.Veliliğin belli çileleri vardır.Gerçek velilerin hayatını okuduğumuzda bu çilelerin neler olduğunu kolayca anlamak mümkündür.
Evliya veli kelimesinin çoğuludur.Veli lugatte dost manasınadır.Din ve tasavvuf istilahında ise;Allahın kendilerini dost olarak seçtiği, keramet sahibi şeriat ehli mümin zatlardır.Velilerde derece derecedir.

Veliliğin en küçük derecesine “velayeti suğra makamı denir.”Bunun işareti şudur:
Bu derecede olan bir veli, yüzlerce sene uğraşsa kalbine Allah fikrinden başka bir düşünce sokmak isteseyinede kalbine Allahtan başka bir düşünce sokamaz.Velayette bu makamın adına fenai kalb makamı denir.Manevi derecesi bu durumda olmayan birine veli veya evliya demek caiz değildir.Yine, bu durumda olmayan birinin velilik iddiasında bulunması dini açıdan son derece mahsurludur.
 

ademyakup

Talebe
1-Velayeti Kübra: Allah’ın kula yakınlığından inkişaf eden, kisbden ziyade vehbiyyetle gidilen, mahiyeti çok yüksek, meşakkatli, zevk ve lezzetleri az olan velayettir. Misal olarak, Peygamberlerin, Sahabelerin ve ahir zamanda Mehdinin tarzı.

2-Velayet-i Vusta: Bir derece kisb, fakat yüzde doksan mevhibeyi İlahiye olan, ilmi ezelide takdir, tensib ve tavzif edilen, meşakkat ve keşfiyatın beraber olduğu, bazen makam-ı naz ve bazen de makam-ı niyazın hükmettiği, hususi eşhasın velayetidir. Bu makama çalışılarak çıkılmaz. Ancak takdir-i ilahi ile murad olunur. Mesala: Abdulkadir-i Geylani, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbani ve Hazreti Mevlana ve bir kısım müceddidler misal olarak verilebilir.

3- Velayet-i Suğra: Bu ise meşhur velayettir. Bu velayette kulun Allah’a yakınlığı dediğimiz kisb ve mücahede ön plandadır. Zaman ve mekana muhtaçdır. Yol meşakkatli ve sıkıntılıdır. Dolayısıyla seyri sülük edenleri teşvik ve taltif için keramet ve keşfiyyat ve zevkler mebzuldür.
 

ademyakup

Talebe
Velayeti kübra bir uç ise buna yetişme kabiliyeti her insana verilmiş kanaatindeyiz.Ancak kişininin ihlasını uhuvvetini,samimiyetini tam manasıyla ortaya koyduktan sonra cenabı hakkın kendisine bu makamı ikram etmesiyle olur.Yoksa çok çalışıp gayret göstermekle ulaşılabilecek bir makam değildir.Belki nadirattan bazı zatların maneviyat ikliminde fazla kulaç atmalarıyla kendileri bu makamı cüzi ihtiyarilerini de kullanarak ulaşmış olabilirler.Bunların dışındaki kimseler ise ancak cenabı hakkın onlara bu makamı hibe etmesiyle ulaşabilirler.Velayeti kübra makamını bir şahsi manevi olarak düşündüğümüzde tüm nur talebeleri içine girer.Sahabe efendilerimiz peygamberimizin nübüvvet yani ilim sıfatına mazhar olduklarından onlarda keşfu keramet görülmez.Çünkü velayeti kübra makamına mazhar olan sahabeler artık velayeti suğra veya velayeti vustadaki keşf kerametlere ihtiyaç duymazlar.Aynen bunun gibi Risaletinnur da peygamberimizin ilim sıfatından geldiğinden ona tam teslim olup istifade edenlerde bu makama mazhar olacaklarına kanaatimiz var.Ama dediğimiz gibi bu makamı genişçe düşündüğümüzde bu makam içerisinde en ileri seviyede olanlarında en geri derecede olanlarında bulunduğunu müşahede edebiliriz.Güneşin yansıma ve tecillisine baktığımızda bir su kabarcığına da yansıdığını görürüz.Ta bir havuz ve nehir ve okyanusada... Dolayısıyla bu yansıma en küçüğüne de en büyüğüne de olmaktadır.Herkes kendi kabına göre o güneşten istifade ettiği gibi herkes kendi ahvalene göre de velayeti kübraya mazhar olabilmektedir.İşte her şeffaf şey kendi mahiyeti ve kabiliyeti noktasından güneşin ışığını alıp haml ve hazm emektedir.Nur talebeleride islamiyete gelen taarruzları gelen sıkıntıları en evvela kendi omuzları üzerinde hissedip bu sıkıntılaraa çare buldukları veya bu sıkıntıları bertaraf etme gayretleri neticesinde bu makama ulaşabilmektedirler.Tabi bu sır belki diğer islami gruplarda da bulunmaktadır.En iyisini bilen şüphesiz Allahu taaladır.
 

ademyakup

Talebe
; velayet ı kübra vehbidir. suğra ise kesbi. peki velayet i kübrada hiç mi bir şey yapılmayacak. akrebiyetin inkişafı için neler yapılmalı?

Cevabımız

Değerli Kardeşimiz;

"Saniyesneteyn " yani ikinin ikincisi ifadesine mazhar olan ve Resulullahtan sonra ashab içerisinde ehli sünnet inancına göre en yüksek makamda olan zat olan Hz. Ebubekir (ra) buyur ki: Her gün ki imanım inkişar etmedi o günü zararda bilirim.

Velayeti kübranın doruğunda olan bu zat böyle diyorsa; herhalde diğer sahabeler o uluhiyet makamını hakkıyla anlamak için çokça ibadet etmişler ve nev-i beşer içerisinde kesreti sucud yani çokça secde edip alınlarında sikkelerin oluşmasını ifade eden Ayeti kerime de nazara alındığında Ashabın ne derece Cenabı Haktan korktuğu ve ona yönelip, ibadet edip yakınlaştıkları vuzuh dercesinde ortaya çıkmaktadır.

Akrebiyetin inkişafı için evvela kuranımızı ve onun manasını iyice bilmeli sünneti seniyye ile telif edip yaşantımıza aktarmanın yollarını bulmalıyız. Bir ömür boyu nefsimizle mücadele etmeli. Ayrıca sahabe hayatından tablolar okuyarak hayatımıza tatbik etme çarelerini bulmalıyız.
 

ademyakup

Talebe
KURBİYET
Yakınlık. İman, marifet, muhabbet, takva ve salih amel yoluyla Allah’a manevi yakınlık kazanmak.​


Cenab-ı Hak maddeden ve mekandan münezzeh olduğundan Ona yakın olmayı kulun kalp ve ruhundaki manevi inkişaf olarak anlamak gerekir. Nitekim, “Kulum bana en fazla farzlarla, sonra nafilelerle yaklaşır” diye başlayan hadis-i kutsî de bize bu dersi verir. Kurbiyetin zıddı bu’diyettir, uzaklıktır.

Bazı zatlar budiyeti, “insanın mümkin olan mahiyetinin Cenab-ı Hak’ın vacip olan varlığından sonsuz derece uzak olduğu” şeklinde açıklarlar. Bazıları da, “mahluk ve sınırlı olan insan aklının Allah’ın zatını ve sonsuz sıfatlarını anlamaktan çok uzak olduğu” şeklinde yorumlarlar.

Ehl-i velayet, Allah’ın manevi yakınlığını kazanmaya çalışırlar. Bu yolda ilerlemek, çoğu kere kesbidir, çalışmaya göredir. Ehl-i nübüvvet ve onların varisleri ise, böyle bir seyr u sülûka ihtiyaç olmadan doğrudan akrebiyetin (ileri derecede yakınlığın) tecellisine mazhar olurlar. Bu ise, vehbidir, çalışmaya terettüp eden bir netice değildir.
 

ademyakup

Talebe
Keşf ve keramet, Allah’ın veli kullarında meydana gelen harikulade hallerdir. Mesela, gönüllerden geçeni bilmek, su üzerinde yürümek, havada uçmak, tayy-ı mekan gibi... Kerâmet, “hayz-ı rical” olarak değerlendirilmiş, dolayısıyla izharı uygun görülmemiştir.

Velayet için illa keşf ve keramet şart değildir. Bütün evliyalardan daha üst mertebede yer alan Resulullah’ın ashabında fazla görülmemiş olması, bunu isbat eder. Asr ı saadeti anlatan kitaplarda zikredilen kerametlerin sayısı, üç-beş tanedir. Bunlardan en meşhuru, Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Medine’de birgün hutbede iken “Ya Sariye! Dağa, dağa!” diye bağırmasıdır. Sariye, Hz. Ömer’in komutanıdır. O esnada İran’da Mecusilere karşı savaşmaktadır. Hz. Ömer’in sesini duyar. Ordunun sırtını dağa yaslar, galip gelirler.

Kerametten daha mühimmi, istikamettir. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud, 112) ayeti, istikameti emreder. Tarîkattan gaye keramet değil, istikamet olmalıdır. Çünkü, “Bu dünya, daru’l- hikmettir, daru’l-hizmettir. Daru’lücret ve mükafat değildir.”

Allah’ın veli kulları her devirde olmuşlardır ve kıyamete kadar da olmaya devam edeceklerdir. Veli, görüldüğünde Allah hatıra gelen kimsedir. Böyle insanlar, “dikkat edin! Allah’ın evliyası için ne bir korku vardır. Ne de onlar üzülürler” (Yunus 62) ayetinin mazharıdırlar. İç alemleri çalkantılardan uzaktır. Huzur ve itminana ermişlerdir. İç âlemlerindeki nuraniyet, dışlarına da aksetmiştir. Onları görmek, insana huzur verir, mukaddes şeyleri hatırlatır.

Veliler rahmetin celbine, belaların def’ine vesiledirler. Birer manevi cazibe alanına sahiptirler. Ordudaki subaylardaki rütbeler misali, onların da rütbeleri vardır. İnd-i İlahide makbul insanlar olduklarından, onlara düşmanlık edenler, semâvi afetlere maruz kalırlar.
http://www.sorularlarisaleinur.com/s...w_qna&id=11465
 

ademyakup

Talebe
Senin birinci sualin ki, "Sahabeler nazar-ı velâyetle müfsitleri neden keşfedemediler? Tâ, Hulefâ-yı Râşidînin üçünün şehadetini netice verdi. Halbuki, küçük Sahabelere, büyük velîlerden daha büyük deniliyor."


Elcevap: Bunda iki makam var.


Birinci Makam:
Dakik bir sırr-ı velâyetin beyanıyla sual halledilir. Şöyle ki:
Sahabelerin velâyeti, velâyet-i kübrâ denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarikine uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçip akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Harikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve keramet onda az görünür.
Hem evliyanın kerametleri ise, ekserisi ihtiyarî değil. Ummadığı yerden, ikram-ı İlâhî olarak bir harika ondan zuhur eder. Bu keşif ve kerametlerin ekserisi de, seyr ü sülûk zamanında tarikat berzahından geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar.
Sahabeler ise, sohbet-i nübüvvetin in'ikâsıyla ve incizâbıyla ve iksiriyle, tarikatteki seyr ü sülûk daire-i azîminin tayyına mecbur değildirler. Bir kademde ve bir sohbette, zâhirden hakikate geçebilirler. Meselâ, nasıl ki dün geceki Leyle-i Kadre ulaşmak için iki yol var:
Biri, bir sene gezip dolaşıp tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesafeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise, ehl-i sülûkün mesleğidir ki, ehl-i tarikatin çoğu bununla gider.

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=758
 
Üst