Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Evren de (semâvât), dünya da, arı da, peygamber de vahiy alır.
Kur’ân’da “semavat” olarak geçen bütün kâinatın “iki günlük” yaratılış programının Yüce Yaratan tarafından uygulandığından ve bütün evrenin “7 sema” olarak alt birimlerinin oluşturulmasından bahsedildikten sonra bir başka konu üzerine de dikkat çekilmektedir. O da 7 semanın her birine İlâhî emrin vahyedilmesidir. Yani kâinat enformasyon almaktadır. Şimdi aşağıdaki âyet mealleriyle bu vahyetme alanını görelim.
“Bu suretle onları iki günde 7 sema halinde yerine koydu (fe kadà) ve her semaya emrini vahyetti” (Fussilet 41/12)
“Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve Arz’a/ yerküreye: ‘İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin’ dedi. Her ikisi de: ‘İsteyerek geldik’ dediler” (Fussilet 41/11)
“Meleklere vahiy ediyordu” (Enfal 8/12)
Hepsi bu âyetlerden ibaret değildir. Semavata “vahyeden” Yüce Yaratıcı “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik, hepsi de onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular…” (Ahzab 33/7) âyetinde olduğu gibi,“Arıya vahyettik” (Nahl 16/68) âyetiyle ifade edildiği gibi ve peygamberlere (Şura 42/51) vahyedildiği gibi…
Maddeler atom seviyesinde, dağlar, dünya, yıldızlar ve galaksiler seviyesinde ve bütün evreni oluşturanların 7 alt birim içerisinde İlâhî vahyi ve emirleri algılamakta ve yerine getirmektedir. Bu, her şeyi ihata eden Allah’ın “ilmî kanununun atom altından bütün kâinatı kuşatmasının” ifadeleridir. Bu varlık âlemiyle ilgili örneklerden mahkeme-i kübra’daki mutlak adaletin uygulanması için bir de dünyaya vahyedileceğini görüyoruz, üzerinde işlenmiş gizli cinayetleri haber vermek için. “O gün yer, Rabbi’nin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır.” (Zilzal 99/5) Biz anlayamasak da yeryüzü üzerinde işlenen cinayetlerin kaydını tutmaktadır.
Hikmet-i İlâhî, eğitim alan zerreleri dünyadan Cennete almayı gerektirmektedir.
Zerrelerle ilgili “hikmetliliğin” kanun boyutunun, Bediüzzaman önce canlılar âleminde nasıl işletildiği tespitini yapar ve devamında ahiret boyutuna geçer. Dünya boyutunda zerrelerle ilgili olarak önce Allah’ın israf etmeyen bir usulü olduğunu ve fena (kötü) işler yapmadığını ifade ettikten sonra şu tespitte bulunur: Güz mevsiminde (sonbahar) vazifesi bitmiş mahlûkların (canlıların) maddî enkazları, ilkbahar ve yaz mevsimlerinde sanatkârane yeni yarattıklarında kullanılmaktadır. Bu değerlendirmesinden sonra, ebedî âlemle ilgili olarak iki âyetle iki olağanüstü tespitte bulunur. Âyetler şöyledir: “Dünyanın başka bir dünyaya (tebeddül) döneceği gün“ (İbrahim suresi 14/ 48)
“Asıl hayata mazhar olan ise ahiret (ebedî âlem, cennet) yurdudur.” (Ankebut suresi 29/64)
Bu âyetler ışığında der ki; “cansız, şuursuz ve önemli vazifeler gören dünyadaki zerreler (elementler) elbette taşı, ağacı, her şeyi hayat ve şuur sahibi olan ahiretin (cennetin) bazı binalarında kullanılmaları hikmetin gereklerindendir. Çünkü harap olmuş dünyanın zerratını dünyada bırakmak veya yokluğa atmak israftır”.
Bu ifadeden anlaşılmaktadır ki dünyada yaşamış tüm canlıların vücutlarına girip görev almış zerreler (elementler) bu fırsatı bulamayanlardan daha üst seviyede ve daha değerli bulunmaktadır. Onların canlıların vücutlarında gördükleri görevlerinde bir hedef vardır. O da cennetteki bitkiler, taşlar ve bazı binalarda görev almaları ve tekrar kullanılmalarıdır. Onun için dünyada bırakılmayacaklardır.
Zerrelerin canlılarda görev almaları ile değer kazanmalarının ne demek olduğunu anlamayı kolaylaştırmak için kanımızdaki demir atomunu bir örnek olarak inceleyelim:
“Canlı vücudunda görev almış bir element veya molekül, almayandan neden daha değerlidir?” sorusunu bir örnekle netleştirebiliriz:
Kanımızda oksijeni akciğerlerden alıp tüm vücuda taşımak, alyuvarlardaki demir atomunu taşıyan hemoglobinlere yüklenmiştir. Bu sayede kanımız seruma göre 70 kat daha fazla oksijen taşıma kapasitesi kazanır. Burada “demir atomunun üstlendiği görev” o kadar önemlidir ki, demir cevherleriyle bilinen İsveç’in henüz gün yüzüne çıkmamış bir demir atomuyla adeta kıyaslanamaz bir değerdedir. İşte kanımızdaki demir, oksijen taşımayı yapmasaydı, 350 litre serumla oksijen ihtiyacı karşılanacaktı. Sorun sadece bu kadar suyu taşımak değil, çünkü bu bizi insan diye bir varlığın olamayacağına götürürdü. Çünkü 350 litre suyu vücudun taşıması gerekecekti. İki ayak üzerinde et ve kemikten yapılı bir insan vücudu bunu taşıyamazdı. Buna göre vücudu daha büyük (yani 5 ton kadar) düşünmek gerekecekti. O zaman vücuttaki dokuların bu durumdaki toplam hücre sayısının artması gerekecekti. Bu ise 350 litrelik su miktarının da artması anlamına gelecektir. Hücre artışı olmasa, vücut büyüyünce ya hücreler arası boşluklar açılacak veya hücrelerin ebatları ve hacimleri artacaktı. Bu durumda ise besinlerin ve oksijenin hücre içine alınması başka moleküler biyolojik zorluklar gösterecektir. Ve kısaca sonuç şudur:
Hemoglobindeki demiri kaldırınca insanın varlığını unutmamız gerekecekti. Buna göre diğer elementleri de rahatlıkla düşünebiliriz. Bunun gibi, kanlarında hemoglobin taşıyan bütün hayvanları düşündüğümüzde hemoglobinsiz bu hayvanların vücut bulmasını açıklayamazdık.
Bir başka örnekte de bitkilerin klorofil molekülündeki magnezyum atomuyla ilgilidir. Bitkilerin güneş enerjisinden taze yaprakların hücrelerinde bulunan klorofil molekülü sayesinde yararlanır ve kimyasal enerjiye dönüştürür. Böylece bitkiler meyvelerini, tohumlarını üretir ve milyarlarca tonla canlıların beslenme zincirinin temelini teşkil ederler. Hem kendilerini, hem de başkalarını beslerler. Bu molekül olmasaydı üretici bitkiler de olmazdı.
İşte canlı vücutlarında görev alan zerrelerin dünyada bırakılmayıp cennete alınmalarının hikmeti budur.
Kur’ân ile Allah’ın insanlara sunduğu büyük vizyon,
büyük ufuk,
büyük hikmet,
tesadüfün hiçbir parçasına izin vermeyen büyük gayelilik,
ebediyetlere uzanan büyük hedefler,
büyük mesaj,
büyük enformasyon işte budur.
Bir demir atomunun hemoglobindeki yeri, çok şeyi anlamamıza ve anlatmamıza imkân sunmaktadır.
Çünkü varlıklar birer mektubat-ı Rabbânî’dir.
Konuyla ilgili âyet, hadisler ve din âlimlerinin görüşleri ve özellikle Bediüzzaman’ın zerrelerle ilgili olarak ortaya koyduğu çağdaş yorumundan çok orijinal bilgilere ulaşmaktayız. Bunlar ise canlıların vücutlarında görev alan zerrelerin bir nevî “eğitim görmeleri” ve yaptıkları işlerin “hiçbir şeyi zayi etmeyen kader kalemiyle manevi alınlarında kaydedilmeleri” hatta “Kitab-ı Mübin” ve “Kitab-ı Hafız”da da kayıt altına alınmaları, ebedî âlemde istimal edileceklerini öğrenmekteyiz. İşte acbü’z-zeneb’i de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bir bütün olarak göz önüne alındığında acbü’z-zeneb’in üç anlamda kullanıldığını görmekteyiz.
Birincisi, tamamen insan vücudunun elementlerini ifade etmektedir. “Acbü’z-zeneb’den yaratıldınız, ebediyen çürümez” terimleri bu mineral orijini göstermektedir. Ayrıca; “Acbü’z-zeneb’den yaratıldınız” ifadesi, acbü’z-zeneb’in kuyruk sokumu kemiği olmadığını gösterir.
İkincisi,“acbü’z-zeneb”, “bakla tohumu” ve “hardal tohumu gibidir” ifadesinden onun bir tohum içinde bir hücre (nüve) ve besleyici gıda maddeleri ve koruyucu kabuk gibi yapıları anlamamıza imkân vermektedir. Bu “tohum” benzetmesi öldükten sonra bütün insanların ikinci yaratılışında yapılacaktır. Yani herkes tıpkı ilk insan Hz. Âdem’in (as) topraktan yaratılışı gibi mezarlarından yine elementlerden tohum seviyesine varan yaratmanın birinci kademesinden geçeceklerdir.
Üçüncüsü, bu elementler tabiattaki her hangi bir element değil, dünya hayatında her insanın vücudunda “zerrat-ı asliye” ve “ecza-i esasiye” terimleriyle ifade edilen o insana ait elementler olacaktır. Bu durumda “acbü’z-zeneb” her insanın kendisine ait ve ayrıcalıklı olacaktır. İnsanların ikinci yaratılışlarının âyetlerde “çok hızlı” ve “daha kolay” yapılacağı yer almaktadır. İşte bu “hızlı” ve “daha kolay” yaratmanın ne demek olduğunu araştırdığımız zaman karşımıza “eğitim görmüş zerreler” çıkmaktadır. Bunlar, bu dünyadaki canlıların vücutlarında üstlendikleri görevlerin “kader kalemiyle” kendi atomik yapılarında kaydedilmesidir. Kuantum bilgisayarlarının yapımında şimdilik araştırmalar atomların bir saniye kadar yüklenen informasyonun taşınması ve “atom altı parçacıklar” arasında bilgi parçacığının varlığından bahsedilmesi Bediüzzaman’ın 1928 yılında yazdığı Zerre Risâlesi’ndeki Kur’ân’a ait tespitleri doğrulamaktadır.
Genel sonuç olarak acbü’z-zeneb, her bir insanın bu dünyadaki vücudunda görev almış elementlerden ikinci yaratılış için bir bölümünün belirlenerek, kodlanarak Kitab-ı Mübin’de ve Kitab-ı Hafız’da kaydedilmiş hâlidir. Bunun açık anlamı ne kuyruk sokumu, ne de kuyruk sokumunda hardal tanesi gibi bir özel yapı değildir. Acbü’z-zeneb’in hardal tanesi gibi Resûl-i Ekrem (asm) tarafından tanımlanması ikinci yaratılışın nasıl yapılacağının bütün açılımını vermektedir. Tohum ifadesinden, birincisi, zigot ve embriyo anlamındaki nüve; ikincisi, besin maddeleri anlamındaki tohum kısmı; üçüncüsü de bütün bunların koruyucu görevini üstlenmiş bir zarın mevcudiyeti anlaşılmaktadır. Bu yaratılışın birinci kademesi olup, bunun ikinci kademe yaratılışı “parmak ucuna varıncaya kadar tesviye edileceği” ile ifade edilmiştir. Bu biyolojik ikinci yaratılış kademesi sırasında ruhun tekrar verilmesiyle kıyamet sonrası insanın yeniden yaratılışı tamamlanmış olacaktır.
Son sözü Kur’ân’a bırakarak, çekirge benzetmesiyle verilen büyük mesajı dinleyelim: “Gözleri zillet ve dehşetten düşmüş olarak, sanki yayılan çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar.” (Kamer 54/7)
Salih Sütçüoğlu: “Acbüzzeneb nedir?” Peygamber Efendimiz (asm) buyurmuştur ki:“İki sur arasında kırk yıllık zaman vardır! Sonra Allah semadan su indirecek ve insanlar yerden sebze gibi capcanlı dirilecekler. İnsanda bir öz hariç hepsi çürümüştür. Bu çürümeyen öz, acbüzzenebdir. Kıyamet günü yeniden yaratılış bundan meydana gelecektir.”1
Bir diğer hadislerinde Peygamber Efendimiz (asm):“Bütün Âdemoğullarını toprak yiyecektir, acbüzzeneb müstesnâ. Her Âdemoğlu bundan yaratılmıştır ve bundan terkib olunacaktır”buyurmuştur.2
“Acbüzzeneb” kelimesi Peygamber Efendimizin (asm) bildirdiği, kıyamet esnasındaki dirilişin keyfiyetini anlatan bir kavram olarak dilimize girmiştir. Kuyruk sokumu kemiği olarak anlam verilmiş ve böyle de tercüme edilmiştir. Arapça’da “acb”, kuyruk kemiği; koyun kuyruğunun içindeki kemik; her şeyin gerisi; kuyruk sokumu anlamlarındadır. “Zeneb” ise bir şeyin sonu, ucu ve kuyruğu anlamındadır. Acbüzzeneb kelimesi, dil bilimcilerin yorumuyla “kuyruk sokumunda bir kemik” olarak hadis-i şeriften iktibasen mahşer ve diriliş literatürümüze geçmiştir.
Âyetlerin ve hadislerin müteşabihat dediğimiz müşkülatlı kısımları vardır. Doğru yorumlanmaya ve dikkatli tefsir edilmeye ihtiyaç gösterir. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle; bazen vahiy gelirdi, Peygamber Efendimiz (asm) herkesin anlayacağı tasvir, temsil ve teşbihlerle vahyi ifade eder, gelen vahyi herkesin anlayacağı temsillerle zihne yaklaştırır, gayet derin hakikatleri bilinen teşbih ve temsillerle ifade buyururdu.3
Burada vahiy, insan aklına tenezzül buyurup, beşerin derecesine sözüyle nüzûl ederek, beşerin anlayacağı bir üslûp kullanır. İşte böyle yüksek amaçlar gözetilerek, bilinen temsillerle söylenen derin hakikatleri anlamak için, doğru tabir ve dikkatli tefsire ihtiyaç vardır.4 “Meselâ,”diyor Bediüzzaman;“Bir vakit huzur-u Nebevi’de gayet derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: ‘Yetmiş senedir yuvarlanıp bu dakikada Cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.’ Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: ‘Yetmiş yaşındaki meşhur münafık öldü.’ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın gayet beliğ temsilinin hakikatini ilân etti.”5
İşte “acbüzzeneb” kavramı da, doğru yorumlamaya ihtiyaç gösteren müteşabihattandır. Acbüzzeneb kelimesine, bildiğimiz kuyruk sokumu kemiği mânâsının kısır döngüsünden çıkarak, en azından günümüz ilminin ulaştığı derinliklerin daha ötesinde mânâlar yüklememizin, daha sağlıklı bir sonuca katkı sağlayacağı açıktır. Nitekim Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin acbüzzeneb kelimesini izah sadedinde sarf buyurduğu kavramlar oldukça ilginçtir.
Bediüzzaman “acbüzzeneb” tâbirini, “eczâ-i esasiye ve zerrât-ı asliye”6 kelimeleriyle, “insanın cesedinden bir çekirdek, bir tohum hükmünde küçücük bir cüz"7 veya “insanın tohumu hükmünde olan zerreler”8 tanımlamalarıyla açıklar. Ki bu esas ecza ve insanın tohumu ve çekirdeği hükmündeki asıl zerreler, ikinci yaratılış için kâfi bir esastır, yeterli bir temeldir. Ve Sâni’-i Hakîm, insan bedenini onların üstünde bina eder.9
Bu hakikatler penceresiyle baktığımızda, ölen insanın eti ve kemiği çürümüş bile olsa, binlerce yıl geçtiği halde çürümeyen bir özünün ve esas zerrelerinin bulunduğunu bu gün modern bilim artık keşfetmiş bulunmaktadır. Bu gün anlaşılmıştır ki, insan vücudunun harika bir bilgi bankası vardır ve bu bilgi bankasına bu gün itibariyle DNA denmektedir. DNA’da şifrelenen bilgiler insanın saç şekli ve göz renginden boyunun uzunluğuna kadar insanın bütün fiziksel özelliklerini ihtivâ etmektedir. İnsanın her bir hücresinin çekirdeğinde bulunan DNA’da, insan vücudunu baştanbaşa kontrol eden, bir milyon sayfalık bir ansiklopedinin içerebileceği miktarda bilgi kodlanmıştır.
Düşünün ki, insan vücudunda en az 100 trilyon hücre… ve her bir hücrenin çekirdeğinde, milimetrenin milyarda biri büyüklüğünde, atomların yan yana dizilmesiyle yaratılmış, insan bedeniyle ilgili bütün ansiklopedik bilgileri ezbere bilen ve insan bedeni çürüyüp gitse bile yapısı bozulmayan ve çürümeyen bir DNA zinciri!... Üstad Hazretlerinin ifadesiyle, insanın “ecza-i esasiyesi ve zerrat-ı asliyesi”10…
İşte Peygamber Efendimizin (asm) mübarek dilindeki acbüzzeneb, bu gün adına DNA zinciri denen, Bediüzzaman’ın “zerrat-ı asliye” olarak tanımladığı, bozulmaktan korunmuş, insan bedeninin sonunu ve son ucunu teşkil eden o “mikro zincir” olsa gerektir. İnsan bedeni bu mikro zincir üzerine binâ edilecektir. Nitekim Bediüzzaman, bu ikinci yaratılışı şöyle ifade etmektedir: “Haşir ve neşr-i ekberde beşerin her bir ferdi; aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iâde edilecektir.”11
Dipnotlar:
1- Buhârî, Tefsir, Zümer 3, Amme 1; Müslim, Fiten 141, (2955); Muvatta, Cenaiz 48, (1, 239); Ebu Davud, Sünnet 24, (4743); Nesâî, Cenaiz 117, (4, 111.
2- İbni Mace, Zühd, 32.
3- Lem’alar, s. 94.
4- Mektubat (yeni), s. 161; Sözler (yeni), s. 561.
5- Lem’alar, s. 94.
6- Sözler (yeni), s. 854.
7- Sözler (yeni), s. 1000.
8- İşârâtü’l-İ’câz, s. 60.
9- Sözler (yeni), s. 854.
10- Sözler (yeni), s. 854.
11- Lem’alar, s. 119.