Ahir zamanda genç olmak, bir bakıma, herşeyin maddeye indirgendiği bir
çağda, maddenin olanca ağırlığı ve duygusuzluğu ile üzerine çöktüğü bir
karabasan yaşamaktı. Lisede yahut üniversitede okuyan yahut şu veya bu
işyerinde çalışan veyahut çalışacağı iş arayan bir genç, genç olarak
heveslerin ve heyecanın zirveye tırmandığı bir süreci yaşarken, her gün bir
üst modeli çıkan arabaların metalik ağırlığı altında eziliyordu meselâ.
İnsanların araba modeli, gömlek markası ve beden ölçüsü ile
değerlendirildiği bir zamandı yaşanan.
Ahir zamanda genç olmak zor, hem de çok zordu. Zira, ahir zamanın
despotizmi, evvel zaman despotları gibi doğrudan dayatmalara kalkışıp direnç
üretmiyordu, kendi tercihini size sizin kendi tercihinizmiş gibi
hissettirerek dayatan sofistike teknikler kullanıyordu. Özgür olduğunuzu
hisseden bir köle, kendi kararını verdiğini zanneden bir güdümlü kılıyordu
sizi. Farkedemiyordunuz.
Bütün bir toplumun şirkten yana durduğu bir zamanda hidayet üzere kalabilmiş
Ashab-ı Kehf’in tamamının genç olması bir tesadüf müydü? Yoksa, şartlar ne
kadar ağır, küfür, şirk ve şehevât ne kadar baskın olursa olsun, bunların
üstesinden gelerek hakikati bulmanın imkânına, ve bu imkâna en yakın olanın
herşeye rağmen gençler olduğuna dair bir ders, iz, işaret veya telmih yok
muydu bu sûrede?
Kehf sûresinin karamsarlık iklimini dağıtan bir ümit ışığı olarak karşıma
çıktığı o günle birlikte, yine Kur’ân’dan, gençliğe dair başkaca ümit
ışıkları da girecekti dünyama. Kavminin topluca putlara taptığı bir zamanda
hakikatı bulan İbrahim, ateşler içine atılıp ateşler içinde yanmayan
İbrahim, Firavun sarayında Musa, Züleyha karşısında Yusuf, sapanlar ve
saptıranlar arasında Yahya ve İsa.. her birinin sergilediği hal, mutlak
derecede ümitsiz bir durumun asla sözkonusu olmadığının; en zor zamanlarda
ve en ağır imtihan ortamlarında dahi bu zamanın ve ortamın kabını ve
kalıbını kırıp hakikati bulmanın ve hakikat üzere olmanın pekâlâ mümkün
olduğunun delilleri değil miydi? Put yapıcı babanın evinde puta tapmayan,
putperest toplumun içinde putperestliği zerre miskal bulaşmayan ve de
ateşler içinde olup ateşte yanmayan İbrahim’in bir orta yaşlı veya yaşlı
değil de bir genç olması ‘ahir zamanda genç olma’nın zorluğuna dair
gözlemlerle bunalan zihnime bir yol, bir iz sunamaz mıydı?
Öte yandan, bir hükümdar nebinin, Davud aleyhisselamın oğlu olarak servet ve
şöhret içinde, bilginin ve iktidarın zirvesinde dururken Süleyman, servetin,
şöhretin, bilginin ve iktidarın her hal ve şartta yozlaşma sebebi
olmadığının; bir gencin bütün bunların içinde pekâlâ hakikat üzere
kalabileceğinin örneğiydi.
Hem, yine Kur’ân’da, bozulmuş bir ortamda bozulmadan kalabilen genç kızların
da örneği vardı. Annelerin dahi bütün bir kavmin yoluna uyup yoldan çıktığı
bir vasatta Lût’un kızları, yine sonunda haklarında azap inmesine sebep olan
sapkınlıklarıyla Medyen kavmi içinde Şuayb’in kızları, ayrıca İmran’ın kızı
Meryem bu örneklerin başındaydı.
Zorlayan, dayatan, suçlayan, hor gören biri değildi Resûl-i Ekrem. On
yaşında tanıştığı Hz. Peygambere on sene hizmet eden Enes b. Malik, o on
sene boyunca kendisinden bir kere “Niye bunu böyle yaptın? Niye şunu şöyle
yapmadın?” diye bir azarlama ve tersleme duymadığını; kendisi zaman zaman
unuttuğu, beceremediği, oyuna dalıp kaldığı halde bunun böyle olduğunu
anlatıyordu meselâ. Amcası Abbas’ın oğlu Fadl, Veda haccı esnasında, Hz.
Peygamber’in şefkat ve hikmet yüklü terbiyesinin bir örneğiyle tanışmıştı.
Fadl’ın gözü az ötede gördüğü bir genç kıza kaymış, karşılıklı,
bakışmışlardı. Bunu farkeden Resûl-i Ekrem (a.s.m.) “Sözde hacca gelmişsin,
yaptığın işe bak!” kabilinden bir sözü asla sarfetmemiş, Fadl’a tek kelime
dahi etmemiş, sadece elini Fadl’ın yanağına koyup yüzünü hafifçe başka
tarafa çevirmişti. Namaz ve Kur’ân öğrenmek için kabileleri tarafından
Medine’ye gönderilmiş bir grup genci, ana-babalarını özlediklerini
hissettiği gün, başlarını okşayıp sırtlarını sıvazlayarak, memleketlerine
göndermişti. Medine’de yetişmiş nice genç sahabinin hatırasında, Resûl-i
Ekrem’in sefer dönüşü kendilerini devenin terkisine alması, koşu yarışı ve
güreş gibi oyunlarında kendilerine tezahüratta bulunması, kendisine
getirilen turfanda meyveyi onlara sunması, gençliğin getirdiği toylukla
meramlarını en uygunsuz dille ifade ettikleri durumda dahi sabır ve
tahammülle kendilerini dinlemesi.. gibi bir dizi hadise vardı.
İsyan çağı’ idi gençlik. ‘Ergenlik dönemi’ denilen şey, o güne kadar
kendisine öğretilen herşeye karşı kuşku ve itiraz dönemiydi. Rabb-ı Rahîm,
gençliğe adım atarken insana böyle bir halet-i ruhiye veriyordu ki, aklını
başka akılların cebine koymasın, kendisi düşünüp tartsın, hakikate gitmesini
engelleyen bütün maniaları ve dayatmaları aşsın.
Putperest bir kavimde, put yapıcı Azer’in evinde İbrahim’in bir tevhid eri
olarak belirmesi, bu sırdandı. Firavun sarayında Musa’nın bir muvahhid
olarak yükselişi de bu sırdandı. Yine bu sırdandır ki, Mekke’nin reisi
Utbe’nin oğlu Huzeyfe, Mekke’nin ileri gelenlerinden Süheyl’in oğlu Abdullah
ile kızı Sehle, Ebu Süfyan’ın kızı Remle, dedesi Resûlullah’a ‘ebter’ der ve
babası İslâm’a karşı taktikler geliştirir iken Amr b. Âs b. Vâil’in oğlu
Abdullah, Ebu Uhayha Saîd b. Âs’ın oğulları Halid ve Amr, ilk müslümanlar
arasındaydı. Medine münafıklarının reisi İbn Ubey’in oğlu Abdullah’ın,
Medineli en amansız İslâm düşmanlarının başında gelen Ebu Âmir Fâsık’ın oğlu
Hanzale’nin ciddi ve samimi birer Müslüman olmaları da bundandı.
Ne var ki, yine bu ‘isyan ruhu,’ doğrunun yanlış biçimde sunulduğu yerde,
ters sonuçlar getirebilmekteydi. Sunulan bir doğru doğru biçimde sunulmamış;
dayatmayla, zorla, zorbalıkla kabulüne çalışılmış ise, aynı genç ruh bu kez
doğruyu reddedebiliyordu da. Nitekim, meselâ şu topraklarda, dinî hayatın
uzağındaki birçok ailenin çocukları dine yönelebilmiş iken, doğruyu doğru
biçimde sunamamış olan dindar ailelerin çocukları dindarâne bir hayatın
uzağına düşebiliyordu.
Yaşadığımız çağ kalblerin esir, nefislerin ise vezir edildiği bir dönem olsa
bile; şu zamanda köpekler serbest bırakılıp taşlar bağlanmış olsa bile;
akıllı uslu durmanın çılgınlık, ‘çılgınlar gibi eğlenme’nin ise akıl kârı
bilindiği bir dönemde yaşanıyor olsa bile; ahir zaman genci, hakikati gene
de bulabilir. Ahir zamanın şartlarını en yoğun biçimde yaşıyor olan;
nefislerin en ziyade serbest olduğu ve istediğini yapabilecek maddî
imkânlara en ziyade kavuştuğu Batıda şu halde bile milyonlarca gencin
İslâm’ı seçmiş olması, sayıca daha da fazlasının ise gerçeği bulmak için
yollara düşmesi, bize bu gerçeği haykırıyor. ‘Dindar’ olmanın maddî-manevî
mahrumiyet ve horlanma sebebi olabildiği şu ülkede dahi, böylesi binlerce,
yüzbinlerce, belki milyonlarca genç aramızda dolaşıyor. Bu ülkede, üzerine
kapı kilitlense, kendisine deli muamelesi yapılsa dahi namazından
vazgeçmeyen; ulaşabildiği ve ancak gizlice okuyabildiği kitaplar saklandığı
yerlerden bulunup yakılsa dahi iman yolunda yolculuğunu sürdürebilen genç
erkekler; üniversite kapısında binbir mihnetle yüzyüze kalabileceğini
bildiği ve ailesinde tek bir mesture olmadığı halde Rabbinin rızasını
gözeterek örtünebilen genç kızlar bulunuyor.
Ahir zamanda genç olmak zor, biliyorum. Ahir zamanda mü’min genç olmanın
daha kolay olmadığını da biliyorum. Ama doğuda batıda yaşanıp nazarımıza
ilişen böylesi milyonlarca örnek, bize ‘zor’ olanın ‘imkânsız’ da olmadığını
açıkça gösteriyor.
Ve, fetrete karşı fıtratın, hazır cevaplara karşı soruların, yanlış kapılara
karşı doğru arayışların eşliğinde yaşanan bu vâkıaya bakıp, kim olursa olsun
bütün gençlere arkadaş nazarıyla baktığını söyleyen bir şefkat ve hikmet
erinin ruh haliyle donanalım istiyorum. Arayan her gence bu nazarla
bakarken, bin türlü engeli aşıp hakikati bulabilmiş her bir gence,
‘ahirzaman evliyası’ gözüyle bakalım istiyorum.
Zira, ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde olmaktır. Ahir zamanda mü’min
genç olmak, ateşler içinde yanmamaktır.
Ahirzamanda mü’min genç, ateşler içinde İbrahim misalidir açıkçası. Firavun
sarayındaki Musa, çağın Züleyha’ları karşısında Yusuf misalidir.
Ve, ateşler içinde İbrahim’i yakmayan, Firavun sarayında Musa’yı
saptırmayan, Züleyha karşısında Yusuf’u kandırmayan sırra erildiğinde, ahir
zamanda mü’min genç olmanın yolu elbette görülecektir.
zafer dergisi- karakalem dergisi- metin karabaşoğlu
(kısaltılmıştır)
çağda, maddenin olanca ağırlığı ve duygusuzluğu ile üzerine çöktüğü bir
karabasan yaşamaktı. Lisede yahut üniversitede okuyan yahut şu veya bu
işyerinde çalışan veyahut çalışacağı iş arayan bir genç, genç olarak
heveslerin ve heyecanın zirveye tırmandığı bir süreci yaşarken, her gün bir
üst modeli çıkan arabaların metalik ağırlığı altında eziliyordu meselâ.
İnsanların araba modeli, gömlek markası ve beden ölçüsü ile
değerlendirildiği bir zamandı yaşanan.
Ahir zamanda genç olmak zor, hem de çok zordu. Zira, ahir zamanın
despotizmi, evvel zaman despotları gibi doğrudan dayatmalara kalkışıp direnç
üretmiyordu, kendi tercihini size sizin kendi tercihinizmiş gibi
hissettirerek dayatan sofistike teknikler kullanıyordu. Özgür olduğunuzu
hisseden bir köle, kendi kararını verdiğini zanneden bir güdümlü kılıyordu
sizi. Farkedemiyordunuz.
Bütün bir toplumun şirkten yana durduğu bir zamanda hidayet üzere kalabilmiş
Ashab-ı Kehf’in tamamının genç olması bir tesadüf müydü? Yoksa, şartlar ne
kadar ağır, küfür, şirk ve şehevât ne kadar baskın olursa olsun, bunların
üstesinden gelerek hakikati bulmanın imkânına, ve bu imkâna en yakın olanın
herşeye rağmen gençler olduğuna dair bir ders, iz, işaret veya telmih yok
muydu bu sûrede?
Kehf sûresinin karamsarlık iklimini dağıtan bir ümit ışığı olarak karşıma
çıktığı o günle birlikte, yine Kur’ân’dan, gençliğe dair başkaca ümit
ışıkları da girecekti dünyama. Kavminin topluca putlara taptığı bir zamanda
hakikatı bulan İbrahim, ateşler içine atılıp ateşler içinde yanmayan
İbrahim, Firavun sarayında Musa, Züleyha karşısında Yusuf, sapanlar ve
saptıranlar arasında Yahya ve İsa.. her birinin sergilediği hal, mutlak
derecede ümitsiz bir durumun asla sözkonusu olmadığının; en zor zamanlarda
ve en ağır imtihan ortamlarında dahi bu zamanın ve ortamın kabını ve
kalıbını kırıp hakikati bulmanın ve hakikat üzere olmanın pekâlâ mümkün
olduğunun delilleri değil miydi? Put yapıcı babanın evinde puta tapmayan,
putperest toplumun içinde putperestliği zerre miskal bulaşmayan ve de
ateşler içinde olup ateşte yanmayan İbrahim’in bir orta yaşlı veya yaşlı
değil de bir genç olması ‘ahir zamanda genç olma’nın zorluğuna dair
gözlemlerle bunalan zihnime bir yol, bir iz sunamaz mıydı?
Öte yandan, bir hükümdar nebinin, Davud aleyhisselamın oğlu olarak servet ve
şöhret içinde, bilginin ve iktidarın zirvesinde dururken Süleyman, servetin,
şöhretin, bilginin ve iktidarın her hal ve şartta yozlaşma sebebi
olmadığının; bir gencin bütün bunların içinde pekâlâ hakikat üzere
kalabileceğinin örneğiydi.
Hem, yine Kur’ân’da, bozulmuş bir ortamda bozulmadan kalabilen genç kızların
da örneği vardı. Annelerin dahi bütün bir kavmin yoluna uyup yoldan çıktığı
bir vasatta Lût’un kızları, yine sonunda haklarında azap inmesine sebep olan
sapkınlıklarıyla Medyen kavmi içinde Şuayb’in kızları, ayrıca İmran’ın kızı
Meryem bu örneklerin başındaydı.
Zorlayan, dayatan, suçlayan, hor gören biri değildi Resûl-i Ekrem. On
yaşında tanıştığı Hz. Peygambere on sene hizmet eden Enes b. Malik, o on
sene boyunca kendisinden bir kere “Niye bunu böyle yaptın? Niye şunu şöyle
yapmadın?” diye bir azarlama ve tersleme duymadığını; kendisi zaman zaman
unuttuğu, beceremediği, oyuna dalıp kaldığı halde bunun böyle olduğunu
anlatıyordu meselâ. Amcası Abbas’ın oğlu Fadl, Veda haccı esnasında, Hz.
Peygamber’in şefkat ve hikmet yüklü terbiyesinin bir örneğiyle tanışmıştı.
Fadl’ın gözü az ötede gördüğü bir genç kıza kaymış, karşılıklı,
bakışmışlardı. Bunu farkeden Resûl-i Ekrem (a.s.m.) “Sözde hacca gelmişsin,
yaptığın işe bak!” kabilinden bir sözü asla sarfetmemiş, Fadl’a tek kelime
dahi etmemiş, sadece elini Fadl’ın yanağına koyup yüzünü hafifçe başka
tarafa çevirmişti. Namaz ve Kur’ân öğrenmek için kabileleri tarafından
Medine’ye gönderilmiş bir grup genci, ana-babalarını özlediklerini
hissettiği gün, başlarını okşayıp sırtlarını sıvazlayarak, memleketlerine
göndermişti. Medine’de yetişmiş nice genç sahabinin hatırasında, Resûl-i
Ekrem’in sefer dönüşü kendilerini devenin terkisine alması, koşu yarışı ve
güreş gibi oyunlarında kendilerine tezahüratta bulunması, kendisine
getirilen turfanda meyveyi onlara sunması, gençliğin getirdiği toylukla
meramlarını en uygunsuz dille ifade ettikleri durumda dahi sabır ve
tahammülle kendilerini dinlemesi.. gibi bir dizi hadise vardı.
İsyan çağı’ idi gençlik. ‘Ergenlik dönemi’ denilen şey, o güne kadar
kendisine öğretilen herşeye karşı kuşku ve itiraz dönemiydi. Rabb-ı Rahîm,
gençliğe adım atarken insana böyle bir halet-i ruhiye veriyordu ki, aklını
başka akılların cebine koymasın, kendisi düşünüp tartsın, hakikate gitmesini
engelleyen bütün maniaları ve dayatmaları aşsın.
Putperest bir kavimde, put yapıcı Azer’in evinde İbrahim’in bir tevhid eri
olarak belirmesi, bu sırdandı. Firavun sarayında Musa’nın bir muvahhid
olarak yükselişi de bu sırdandı. Yine bu sırdandır ki, Mekke’nin reisi
Utbe’nin oğlu Huzeyfe, Mekke’nin ileri gelenlerinden Süheyl’in oğlu Abdullah
ile kızı Sehle, Ebu Süfyan’ın kızı Remle, dedesi Resûlullah’a ‘ebter’ der ve
babası İslâm’a karşı taktikler geliştirir iken Amr b. Âs b. Vâil’in oğlu
Abdullah, Ebu Uhayha Saîd b. Âs’ın oğulları Halid ve Amr, ilk müslümanlar
arasındaydı. Medine münafıklarının reisi İbn Ubey’in oğlu Abdullah’ın,
Medineli en amansız İslâm düşmanlarının başında gelen Ebu Âmir Fâsık’ın oğlu
Hanzale’nin ciddi ve samimi birer Müslüman olmaları da bundandı.
Ne var ki, yine bu ‘isyan ruhu,’ doğrunun yanlış biçimde sunulduğu yerde,
ters sonuçlar getirebilmekteydi. Sunulan bir doğru doğru biçimde sunulmamış;
dayatmayla, zorla, zorbalıkla kabulüne çalışılmış ise, aynı genç ruh bu kez
doğruyu reddedebiliyordu da. Nitekim, meselâ şu topraklarda, dinî hayatın
uzağındaki birçok ailenin çocukları dine yönelebilmiş iken, doğruyu doğru
biçimde sunamamış olan dindar ailelerin çocukları dindarâne bir hayatın
uzağına düşebiliyordu.
Yaşadığımız çağ kalblerin esir, nefislerin ise vezir edildiği bir dönem olsa
bile; şu zamanda köpekler serbest bırakılıp taşlar bağlanmış olsa bile;
akıllı uslu durmanın çılgınlık, ‘çılgınlar gibi eğlenme’nin ise akıl kârı
bilindiği bir dönemde yaşanıyor olsa bile; ahir zaman genci, hakikati gene
de bulabilir. Ahir zamanın şartlarını en yoğun biçimde yaşıyor olan;
nefislerin en ziyade serbest olduğu ve istediğini yapabilecek maddî
imkânlara en ziyade kavuştuğu Batıda şu halde bile milyonlarca gencin
İslâm’ı seçmiş olması, sayıca daha da fazlasının ise gerçeği bulmak için
yollara düşmesi, bize bu gerçeği haykırıyor. ‘Dindar’ olmanın maddî-manevî
mahrumiyet ve horlanma sebebi olabildiği şu ülkede dahi, böylesi binlerce,
yüzbinlerce, belki milyonlarca genç aramızda dolaşıyor. Bu ülkede, üzerine
kapı kilitlense, kendisine deli muamelesi yapılsa dahi namazından
vazgeçmeyen; ulaşabildiği ve ancak gizlice okuyabildiği kitaplar saklandığı
yerlerden bulunup yakılsa dahi iman yolunda yolculuğunu sürdürebilen genç
erkekler; üniversite kapısında binbir mihnetle yüzyüze kalabileceğini
bildiği ve ailesinde tek bir mesture olmadığı halde Rabbinin rızasını
gözeterek örtünebilen genç kızlar bulunuyor.
Ahir zamanda genç olmak zor, biliyorum. Ahir zamanda mü’min genç olmanın
daha kolay olmadığını da biliyorum. Ama doğuda batıda yaşanıp nazarımıza
ilişen böylesi milyonlarca örnek, bize ‘zor’ olanın ‘imkânsız’ da olmadığını
açıkça gösteriyor.
Ve, fetrete karşı fıtratın, hazır cevaplara karşı soruların, yanlış kapılara
karşı doğru arayışların eşliğinde yaşanan bu vâkıaya bakıp, kim olursa olsun
bütün gençlere arkadaş nazarıyla baktığını söyleyen bir şefkat ve hikmet
erinin ruh haliyle donanalım istiyorum. Arayan her gence bu nazarla
bakarken, bin türlü engeli aşıp hakikati bulabilmiş her bir gence,
‘ahirzaman evliyası’ gözüyle bakalım istiyorum.
Zira, ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde olmaktır. Ahir zamanda mü’min
genç olmak, ateşler içinde yanmamaktır.
Ahirzamanda mü’min genç, ateşler içinde İbrahim misalidir açıkçası. Firavun
sarayındaki Musa, çağın Züleyha’ları karşısında Yusuf misalidir.
Ve, ateşler içinde İbrahim’i yakmayan, Firavun sarayında Musa’yı
saptırmayan, Züleyha karşısında Yusuf’u kandırmayan sırra erildiğinde, ahir
zamanda mü’min genç olmanın yolu elbette görülecektir.
zafer dergisi- karakalem dergisi- metin karabaşoğlu
(kısaltılmıştır)