ATEŞLİ SİLAHA KARŞI ŞEFKAT SİLAHI
"Allah indinde makbul olan tevbe,kötülüğü ancak cahillik sebebiyle yapacakların, sonra da çarçabuk vazgeçip tevbe edecek olanların tevbesidir." (Ku’an-ı Kerim, Nisa, 17)
Uzun zamandır camisine müezzin bulamayan imamın yanında günün birinde bir müezzin göründü. Cemaattan Vehbi Bey buna sevinmişti.
- Gözünüz aydın olsun, Hoca Efendi, nihayet müezzininiz de tayin olmuş!imam Efendi biraz mütereddid. Tebessüm ederek cevap verdi:
- Bu müezzin tayinle gelen müezzinlerden değil. Şefkat silahıyla teslim aldığımız müezzinlerden! O bize ateşli silahını çekti, biz de ona şefkat silahımızıçektik, önce o bizi, sonra da biz onu teslim aldık. Şimdi de müezzinliğimizi yapacak kadar bize sadakat göstermiş bulunuyor!
Vehbi Bey bundan bir şey anlamamıştı. İmam Efendi hadiseyi şöyle anlattı:
- Bir sabah alacakaranlıkta camiyi kapattım, evime gitmek üzere avludan çıkarken bir ses ansızın beni yerime mıhladı:
- Hoca Efendi eller yukarı. Yoksa kurşunu yersin!
Baktım, karanlıkta seçemediğim bir şahıs, tabancasını bana çevirmiş, işaretler ediyor:
- Şu yana doğru yürü!
Ellerim başımda, istediği yöne doğru yürüdük. Nihayet mezarlığa girdik. Geriden gelen komutla mezarlıkta bir hayli dolaştığımız halde bir yerde karar kılamayınca arkama bakmadan seslendim, neden dolaştırıp duruyorsun, dedim.Cevap enteresandı:
- Ben, cemaatinden çok sevdiğin falan adamın oğluyum, babamın mezarını arıyorum, demez mi?
Hem şaşırdım, hem de biraz rahatladım:
- Babanın mezarı işte şurasıdır, diyerek aradığı mezarın başına geldim. Arkamdan yeni bir komut geldi:
- Bulunduğun yere çok ve bir Yasin oku!
Şaşkınlığım bir hayli artmış halde Yasin'i okudum. Merhumun ruhuna bağışladım. Bu sırada göz ucuyla arkama baktığımda tabancasını cebine koymuş, ağladığını gördüm. Yasin bittikten sonra bana işaret etti:
- Sen vazifeni yaptın, buyur git!
- Hayır, dedim. Seni bırakıp da asla gitmem. Bu işin mahiyeti nedir, bilmeliyim?
Ağlaması hıçkırıklarla yükseldi. Neden sonra kendine geldi. Başladı durumunu anlatmaya:
- Ben ne yazık ki, içiyorum, bu gece yine İçmiştim. Rüyamda babamı gördüm, bana sitem etti:
- Sen nasıl evlatsın, senden ayrılalı bunca zaman oldu, hiç bir hediyeni almadım, reva mı? dedi. Ben de uyanınca babam için bir Yasin okutmak istedim. Sağ ol, sen vazifeni yaptın. Şimdi beni kendi halime bırak. Ben çamura düşmüşün biriyim!
- Hayır, dedim, sen çamura düşmüş biri değilsin. Öyle olsa bile altın yere düşmekle değerinden bir şey kaybetmez. Sadece çamurunu silip altınınıçıkarmak gerekir. Haydi seni eve götüreyim, dedim. Tereddüt etti, ısrar ettim, birlikte eve geldik. Kendisini ilgi göstermeye değmeyen biri olarak kabul ediyordu. Ben ise öyle babadan kötü evlad doğmaz, her şeyin bir vakti var, işte şimdi dönüş zamanıdır, dedim. Böylece bir dostluk kurduk. Bu dostluk öylesine gelişti ki, gördüğünüz gibi camimize müezzin olacak hale geldi.
Kısacası, o bize ateşli silah çekti, biz de ona şefkat silahı çektik, önce o bizi korkuttu ama sonra biz onu işte böyle teslim aldık.
İbrahim Refik “Hayatın Renkleri” s:138
"Allah indinde makbul olan tevbe,kötülüğü ancak cahillik sebebiyle yapacakların, sonra da çarçabuk vazgeçip tevbe edecek olanların tevbesidir." (Ku’an-ı Kerim, Nisa, 17)
Uzun zamandır camisine müezzin bulamayan imamın yanında günün birinde bir müezzin göründü. Cemaattan Vehbi Bey buna sevinmişti.
- Gözünüz aydın olsun, Hoca Efendi, nihayet müezzininiz de tayin olmuş!imam Efendi biraz mütereddid. Tebessüm ederek cevap verdi:
- Bu müezzin tayinle gelen müezzinlerden değil. Şefkat silahıyla teslim aldığımız müezzinlerden! O bize ateşli silahını çekti, biz de ona şefkat silahımızıçektik, önce o bizi, sonra da biz onu teslim aldık. Şimdi de müezzinliğimizi yapacak kadar bize sadakat göstermiş bulunuyor!
Vehbi Bey bundan bir şey anlamamıştı. İmam Efendi hadiseyi şöyle anlattı:
- Bir sabah alacakaranlıkta camiyi kapattım, evime gitmek üzere avludan çıkarken bir ses ansızın beni yerime mıhladı:
- Hoca Efendi eller yukarı. Yoksa kurşunu yersin!
Baktım, karanlıkta seçemediğim bir şahıs, tabancasını bana çevirmiş, işaretler ediyor:
- Şu yana doğru yürü!
Ellerim başımda, istediği yöne doğru yürüdük. Nihayet mezarlığa girdik. Geriden gelen komutla mezarlıkta bir hayli dolaştığımız halde bir yerde karar kılamayınca arkama bakmadan seslendim, neden dolaştırıp duruyorsun, dedim.Cevap enteresandı:
- Ben, cemaatinden çok sevdiğin falan adamın oğluyum, babamın mezarını arıyorum, demez mi?
Hem şaşırdım, hem de biraz rahatladım:
- Babanın mezarı işte şurasıdır, diyerek aradığı mezarın başına geldim. Arkamdan yeni bir komut geldi:
- Bulunduğun yere çok ve bir Yasin oku!
Şaşkınlığım bir hayli artmış halde Yasin'i okudum. Merhumun ruhuna bağışladım. Bu sırada göz ucuyla arkama baktığımda tabancasını cebine koymuş, ağladığını gördüm. Yasin bittikten sonra bana işaret etti:
- Sen vazifeni yaptın, buyur git!
- Hayır, dedim. Seni bırakıp da asla gitmem. Bu işin mahiyeti nedir, bilmeliyim?
Ağlaması hıçkırıklarla yükseldi. Neden sonra kendine geldi. Başladı durumunu anlatmaya:
- Ben ne yazık ki, içiyorum, bu gece yine İçmiştim. Rüyamda babamı gördüm, bana sitem etti:
- Sen nasıl evlatsın, senden ayrılalı bunca zaman oldu, hiç bir hediyeni almadım, reva mı? dedi. Ben de uyanınca babam için bir Yasin okutmak istedim. Sağ ol, sen vazifeni yaptın. Şimdi beni kendi halime bırak. Ben çamura düşmüşün biriyim!
- Hayır, dedim, sen çamura düşmüş biri değilsin. Öyle olsa bile altın yere düşmekle değerinden bir şey kaybetmez. Sadece çamurunu silip altınınıçıkarmak gerekir. Haydi seni eve götüreyim, dedim. Tereddüt etti, ısrar ettim, birlikte eve geldik. Kendisini ilgi göstermeye değmeyen biri olarak kabul ediyordu. Ben ise öyle babadan kötü evlad doğmaz, her şeyin bir vakti var, işte şimdi dönüş zamanıdır, dedim. Böylece bir dostluk kurduk. Bu dostluk öylesine gelişti ki, gördüğünüz gibi camimize müezzin olacak hale geldi.
Kısacası, o bize ateşli silah çekti, biz de ona şefkat silahı çektik, önce o bizi korkuttu ama sonra biz onu işte böyle teslim aldık.
İbrahim Refik “Hayatın Renkleri” s:138