Ayrılıgı bulsaydık ona kendi acısını tattırırdık ...

sahici159

Well-known member
Aşk insanı abd kılar. Tüm meyillerinize sevgilinin arzusunu takar. Tüm yönelişlerinizi O yönlendirir. Atarsanız O atar, bakarsanız Onun basiretidir size eşyanın hakikatini gösteren. İşittiğiniz her ses ona söylenmiş kasidelerdir. Bildiğiniz her şey onun öğrettikleridir. Yüzünüzdeki her çizgi onun çiziktirdikleridirGörmek istediğinizi göstermedikten sonra gözü neyleyesiniz? Ayaklarınızla yerde, kalbinizle gökte olmaktır aşk. Kanatlarınız olmadığı için çekilen bir “ah”tır. Amansız bir bekleyiştir.Her vesile Ona yol bulur. Her cümle Ona işaret eder.Her nesne Onu gösterir. Her bahane Ona yöneltir. Göz başkasını görmez, kalp başkasına yönelmez. Zira Ondan başka bakılmaya değer bir şey bulamazsınız.Yıldızlar Onun gözleridir. Çiçekler Onun kokusu. Huzur Onun göğsüne yaslanmaktan ibarettir. Tebessümü ile sizi helaketten naim cennetlerine çıkarır. Cennet Sevgilinin yüzünüze bakmasıdır.O bir bakışı ile sizi sonsuzlaştırır. O bir bakışı ile seve seve yok olduğunuz Zat’tır. Aşıkın yokluğu sonsuzluğunun mukaddimesidir.“Ayrılığı bulsaydık ona kendi acısını tattırırdık” der ya İbn Arabi. Hakikaten bu acı can alır, sevgili canınızı ister sizden, can bedeli olarak size muhabbetini bahşeder. Hayatınızdan hiçbir şeyi Ondan esirgeyemezsiniz.Onu küstüremezsiniz. Ayrı kalmakla insan kemal bulur. Ayrılıkla müştak olduğunun hakikatine vakıf olur. Vuslat, ayrılıkla mana bulur. İnsan kavuşabilsin diye şu ruhu sıkıştıran arza terk edilmiştirHayat insana tam kavuşacağım derken engel çıkaran, önüne taş koyan bir muammadırYusuf’a “Gel” denilmez. Yusuf’un ayağına gidilir. Zira o cemalin azam tecellisidir. Yakup’ların biricik sığınağı ise sabırları ve edepleridir. Yusuf’a kavuşmak ancak Yakub gibi gözleri kapanana dek ağlasa da umudu korumakladır. Cemalin Celalle birlikte tecelli ettiğini bilmekle, gözyaşlarını çorak toprağına salmakla çöl katlanılır bir yer olur.Hiç kimse toprakla barışmadan sevgilisine kavuşamaz.Kalbi olan kalpten ölür. Kalbi olanlar ölmeden ölürler zaten. Ayrılıktır kalbin sızısı. Her tecellide bir daha dirilir, her gurubda bir daha ölür aşık. Şehid gibi doymaz yari için yeniden yeniye ölmeyeAşk çekirdek dahi olsa sahibini kurtarır. Rabbi onu rahmetle sular, mağfiretle yıkar, cemali ile süsler, sevgisi ile kucaklar, büyütür. Kökü derinlerde, dalları semada intişar eden bir ağaç yapar. Sevgili kalpte kök salınca uzak-yakın bilinmez olur. Ben kalmaz O olur. Nefis çürür, cennet yeşerir. Cennetim beyaz çiçekleri güneşe dönük bir badem ağacıdırSadece insan bile bile pervane gibi yanmaya ve aşka talip olur. Aşıklara selam olsun…
 

sahici159

Well-known member
Bir tebessüm etmişsek Güneş’e, bin defa da sessizliğinde ,sensizliğinde ve gecenin eşliğinde ağlamışız.Kuyuya bırakılan Yusuf’uz… Dudaklarımızın kenarında mütevazi bir tebessüm saklıdır.Gözyaşıyla beslenen… Kim bilir belki umut oradan yeşeriyordur yüreklere... Sakın dokunmayın yüreğimize.Vardır her zaman hüzün gözbebeklerimizde, bir dokunulsa akıp dudaklara doğru kayacak olan bir yudum gözyaşı seli…Yusuf! Bir ömrün vebali nedir? Ödeyebilir mi bir insan bunu? Kuyudan ne zaman çıkılır Yusuf? Elerimi uzatıyorum Bir küçük kuş gibi dışarı çıkmak için çırpınıyorum, kafese çarptığımda , elimde sadece yorgunluk kalıyor! Yüreğim acıyor! Başım yorgunluktan dönüyor! Yorgunluğum bedenden değil ha! Bu ne yaredir ki derman bulunmaz!Yoruldum ben Yusuf? Yaşamak var ile yok olmak arasında bir çizgi ? Bu bilmecenin sonu nedir Yusuf? Üşüyorum.
 

sahici159

Well-known member
İçine düşürdüğün kuyularda da mı buldun beni sevdiğim?! Yapma dedikçe “yapma” fiilin mi icraata geçiyor senin? Naçarlığımdan mı hoşnutsun ki bu acıyı dayatıyorsun yüreğime?Aşk’ın cüssesi kadar benim bu yitikliğim… Çok ağır bu yük, omuzlarımda.. Sensizken sen’i yaşamak… Olmayanı olur mu gösteriyor bu ‘şey’? Emekleyecek kadar bile derman vermedin kiDert de kuyularda şimdilerde! Kuyularda hep bir “kanat” aradım… Yusuf’uma layık olmak istercesine…Sen susuyorsun… ve ben düşüyorum o dipsiz kuyulara.
 

sahici159

Well-known member
Bu bizim çileden yana talihimiz mi diyeceksin? Yoksa bir gün Melik-i Mısır olmaya namzed bir neslin mukadder olduğu yükü taşırken katlandığı fedakârlıklar mı diyeceksin? Nasıl dersen de, ama yine de Kenan ilindeki baba gibi inleyeceksin.İnlemeden, ağlamadan, gözyaşlarını ceyhun etmeden kurtuluş mu var zannedersin? Gümüşten ırmaklar ne zaman çağlar? Hatta şimşekler gökyüzünde gezdikçe semanın gözü su ile dolub dökülmez mi zemine yağmur şeklinde? Sonra çağıl çağıl çağlamaz mı ırmaklar, dereler dağlardan bayırlardan, bağlara, bostanlara içirmek için hayat suyunu.Yakub’un gamı efganı dedik; davanın boyunduruğu altına girib o hicranlı sesin yankılandığı çileli yollarda mukaddes yükü çekmek ilelebet hedefe doğru.Mis gibi, Yusuf’un kokusunu alabilmek çok uzaklardan. Sonra Yusuf! Yusuf! Diyerek saba rüzgârına efganını salıb Mısır’daki esrarın siyah zülüflerine Kenan’dan dokunabilmek.İşte ey Yusuf’u bekleyen gönül! Çektiğin acılar bu acı. Sinene bu kederden taş bastın, uykuların bunun için kaçtı senin. İşte Yusuf gelmekde.. İliklerine kadar hissettiğin “bu hoş koku ’ onun... Sana müjdeler olsun ey Yusuf’u bekleyen gönül, ey sine-i Yakub, sana müjdeler olsun!..
 
Üst