Bediuzzaman’la Ortadoğu Problemlerine Bakış (M. Bahadır)

bizar

Well-known member
BÖLÜM I - GİRiŞ
Said Nursi (1878-1960) Türkiyede ve dünyada tüm fikir akımlarının en etkin biçimde kendini gösterdiği, ideolojilerin kendi sistemilerini kurması için en sert biçimde çarpıştığı, insanların katmanlara ayrılarak çatıştığı ve çarpıştığı fırtınalı bir ortamda yaşamıstır.
Bediüzzamanın hayat dönemi tam bir geçiş dönemidir. Türkiye’de; Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyetine, imparatorluktan ulus-devlete, monarşiden, monokrasiye ve anayasal sisteme, istibdattan hürriyete, kapalı-otoriter devlet anlayışından demokratik parlamenter rejime, kapalı ekonomiden serbest piyasa ekonomisine, gelenekten modernliğe geçiş çabaları yaşanmıştır.
İslam Dünyası ise birlik ve bütünlüğünü kaybederek Batı Medeniyetinin maddi ve manevi istibdadı altına girdikten sonra, kısmen bağımsız ülkeler halinde nisbi hürriyetini kazanmaya başlamıştır.
Dünyada ise; otoriter yapıya karşı hürriyetçi fikirler, işçi hareketleri, sendikal faaliyetler, uluslararası siyasi-ekonomik organizasyonlar, çokuluslu ticaret, hızlı teknolojik gelişmeler, haberleşme ve bilgilenme imkanları ile dünyanın bir köy kadar küçülmesi, temel insan haklarına ve çevreye dair gelişmeler ve iki dünya savaşı bu süreye sığabilmiştir.
İste böylesi hızlı gelişmelerin yaşandığı, bu çalkantılı dönemde Bediüzzaman; fikir ve aksiyonuyla damgasını vurmuştur. İnsanlığın geçirdiği devrelerin tümünün birden hızla bir arada yaşandığı bu sancılı dönem onun için adeta bir laboratuvar olmuş ve Yirmi birinci yüzyıl insanının saadetini sağlayacak reçeteyi “Kur’an’ın Eczahanesi”nde hazırlayarak sunmuştur.
Bu geçiş döneminde İslam düşüncesini yeniden yorumlayan Said Nursi, “Eski hal muhal (batıl), ya yeni hal; ya da izmihlâl(perişan olmak).” Diyerek, yeni dönemlerin temel insani problemlerine Kur’anî yorumlar getirmiştir. Modern dönemlerin yaygın maddeci, tabiatçı ve esbabperest ideolojisi haline gelen Pozitivizm ve bundan kaynaklanan inkâri fikirlere karşı ikna edici argümanlar sunmuştur. Risale-i Nur’a muhatap olanlar, “iman-ı tahkiki” kazanarak, zamanın hakim cereyanlarına karşı kendilerini koruyabilmişlerdir.
“Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgam bir adam mı zannediyorlar? Ben
cemiyetin imanını kurtarma yolunda dünyamı feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa daha ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim beni intihardan men’etmeseydi, Said belki bugün toprak altında çürümüş olacaktı. Bütün hayatım zahmet ve meşakkatle, felaket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selameti yolunda nefsimi de dünyamı da feda ettim. Helal olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüzbin, yahut birkaç milyon, belki daha ziyade kişinin imanınkurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp, zahmet ve meşakkatlere tahammülle bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun!

Sonra, ben cemiyetin iman ve selameti yolunda ahiretimi de feda etim.
Gözümde ne cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu. Cemiyetimizin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun! Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; o zaman orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”

diyen asrın dertlisini, dava adamını, Bediüzzamanı, asrın güzel insanını, nazarı dikkatlere çekmek istiyoruz.
Evet, böylesi büyük bir kelam; ancak ve ancak yüreği büyük, derdi büyük ve davası büyük, manevi büyüklerden, gönül erlerinden çıkar. Bu sözlerde ihlas var samimiyet var. Takiyye olamaz. Yalan olamaz. Takiyye yapacak ya da yalan söyleyecek insan böyle sözler söyleyemez. Bunu ancak bir veli ya da iman davasında deli kullar söyleyebilir.
Hasan Basri Hz.leri sahabeleri işaretle, o kutlu insanlarla aradaki farkı şu sözlerle dile getirir. “Eğer siz onları görseydiniz deli sanırdınız. Onlar da sizin iyilerinizi görselerdi, ‘Bunların ahirette bir nasibi yok’ derlerdi. Kötülerinizi görselerdi, ‘Bunlar hesap gününe inanmıyorlar’ derlerdi.”
Günümüzde Bediüzzaman yok; ama yığılarak devam eden problemlere işaret ettiği çözümler karşımızdadır.
“Âlem-i İslâm’a indirilen darbelerin en evvel kalbime indirildiğini hissediyorum”diyen, büyük bir iman, gayret ve himmet çağlayanı: Bediüzzamanın gözüyle;
Doğu, Güneydoğu, Ortadoğu ve tüm İslam Dünyası için gösterdiği çözüm önerilerini, sorunların tahlillerini ve Yirmi birinci yüzyıl insanının saadetini sağlayacak reçeteyi sunuyoruz.
 

bizar

Well-known member
BÖLÜM II
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; Şiddet akl-ı selimi ortadan kaldırır. Toplumsal meseleler üzerinde farklı fikir ve düşüncelerin biraraya geldiği demokratik zemini yok eder. Husumeti ve öç almayı körükler ve toplumsal barışı imkansız kılar…
Türkiye, Doğu meselesini sadece askeri önlemlerle çözmeye uğraştı, bu da şiddeti artırmaktan başka bir şeye yaramadı. Bu gibi yanlış politikalar neticesinde, yüz sene önceki problem ne ise bugün de aynı problemlerle, ama daha kompleks ve daha karmaşık problemlerle karşı karşıyayız.
Her problemin bir çözümü vardır. Çözümsüzlük ancak çözmemek için bahaneler üretildiği zaman oluşan fiilî ve geçici bir durumdur. Siz çözmezseniz birisi bir gün çözer ve şerefi de ona ait olur. Bu konuda samimi yaklaşımlara ve çözüm önerilerine daima açık olmak gerekir.
Bu konuda Albert Einsteinın bir sözü çok hoşuma gider.
“Problemler, onları ortaya çıkaran aynı düşünce seviyesiyle çözülemez” …
Bu bağlamda, ” şiddete karşı siddet “ aynı düşünce seviyesidir ve asla çözüm yolu değildir diyebiliriz. Çözüm yolları, daha derin, daha geniş boyutlu ve daha üst seviye bir düşünce tarzının ürünü olabilir.
Bunun böyle olduğu Kürt sorununda yaşadığımız tarihsel süreç en güzel kanıtıdır. Neyseki bu gerçekler artık günümüzde dile getirilmekte ve daha üst seviye düşünce ve hamlelerle çözüm yolları araştırılmaktadır.
Sayın Sadık Yalsızuçanlar bir makalesınde bu konuyla alakalı olarak haklı tespitinde şöyle der;
“Kürt sorunu”nun çözüm adresi, Türk yerine Kürt kimliğini esas alacak olan bir başka ulus-devlet, PKK ve diğer Marksist, Stalinist, Leninist, ırkçı örgütler değil, Kürtlerin büyük bilgesi Mele Ahmed-i Hani, Mele Cezeri, Abdurrahman Taği, Seyyid Sıbğatullah hazretleridir. ‘Gelin tanış olalım’ çağrısını yapan Derviş Yunus’tur, Anadolu’nun manevi merkezlerinden Doğu’nun Batı’nın büyük bilgesi İbn Arabi’dir, bilgelerin sultanı Bediüzzaman’dır. Onların eserleri, halleri, muhabbet, adalet ve merhamete dayalı öğretileridir. “Kürt sorunu” Brüksel’den, Washington’dan, İsveç’ten değil, arzın birkaç büyük manevi merkezi olan Konya’dan, Hz. Mevlana’nın kalbinden geçilerek çözülür. Zulmün Türk’ü, Kürt’ü olmaz, zalimin de. Irkçılığın ve ulus-devlet’in yol açtığı bu sorun, samimiyetsiz, dilde kalan, inandırıcı olmayan, içi boş bir siyaset retoriği ile zemininden çözülemez; daha adil, gerçek anlamda daha özgürlükçü, daha insani, daha merhametli, şefkatli ve kardeşliğe dayalı öğretilerin içinden çözülür. Unutmayalım, işkencecinin de dini yoktur!
Bu düşüncenin ‘İslam milliyetçiliği’ ile de ilgisi yoktur. İşkencenin ortadan kalkması, sadece anayasal ve yasal tedbir ve müeyyidelerle değil (tabii ki bunlar mutlaka gerçekleştirilmeli, özgürlükçü bir anayasa kesinkes yapılmalıdır) insanın çürüdüğü yerden, onu yeniden diriltecek manevi ve irfani bir solukla mümkündür…”
Konumuza dönersek, günümüzde çözülmediği için sürekli artan ve sonuçta anarşi ve teröre inkılâp eden problemlerin çözümü yine Bediüzzaman’ın önerilerinde bulunmaktadır. İşte, Bediüzzaman’ın gözüyle, Doğu Anadolu, Güneydoğu, Ortadoğu ve tüm İslam dünyası için sorunların analizi ve çözüm önerileri…
 

bizar

Well-known member
BÖLÜM III
2. Eğitim
İnsanın yaratılış amacının “taallüm (ilim öğrenme) ile tekemmül(kemale erme, olgunlaşma)” olduğunu izah eden Bediüzzaman’ın en önemli meselesi hayatı boyunca eğitim olmuştur. Kendisini eğitime adayan Bediüzzaman Doğu’da bir üniversite açılması amacı ile 1907 yılında İstanbul’a geldi. Amacı Ortadoğu’da açılan bu üniversite sayesinde Türk, Arap, Kürt, Ermeni ve diğer unsurların birliğini ve beraberliğini sağlayarak Osmanlı’nın parçalanmasını önlemek ve İslam birliğini temin etmekti. Projesini uygulamak amacı ile Sultan Abdülhamit ile görüşmeyi planlayan Bediüzzaman’ın bu isteği gerçekleşmedi. Daha sonra Sultan Reşat’ın Kosova seyahatine katıldı. Padişahın Kosova’da yapmak istediği üniversite projesine katkıda bulundu. Kendisine “Şark(Doğu)böyle bir darülfünuna daha ziyade muhtaç ve âlem-i İslam’ın merkezi hükmündedir”10dedi ve böyle bir üniversite için söz aldı. Ancak 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı ve dünyada gelişen olaylar ile Osmanlı’nın yıkılması sonucu proje gerçekleşmedi. Daha sonra 1922 yılında geldiği TBMM’de aynı konuyu gündeme taşıdı. 163 milletvekilinin imzasını taşıyan önergesi kabul edildi. Van’da bir üniversite için 150 bin lira tahsisat ayrıldı. Ancak bu da o zamanki hükümetin “laiklik” ile ilgili düşünceleri yüzünden gerçekleşmedi.11
İlk olarak 1954 yılında, DP’nin Erzurum’da bir üniversite kurma teşebbüsü üzerine Bediüzzaman “İşte bu benim üniversitem” diyerek bu üniversiteye sevinçle sahip çıkar.12 Hatta bu konuda 01.04.1954 tarihli Ulus gazetesinin Erzurum Üniversitesi aleyhindeki yazılarına cevap vermiştir.13 Yine hayatının 55 yıllık gayesi olan böyle bir üniversite açma teşebbüsünden dolayı zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’i tebrik eder. Aynı zamanda, bu meseleye dair Amerika ve Avrupa’da istişare ettikleri halde, hayatını böyle bir amaç için geçiren birisi olarak kendisinin fikrinin alınmamasına gücendiğini ifade eden bir serzenişte bulunur.14
Değişen dünya şartları ve teknolojik gelişmelere paralel olarak eğitimde de yeniden yapılanma ve gelişim sürecini başlatmak isteyen Bediüzzaman’ın bundan yüz sene önce ortaya koyduğu proje gerçekten dikkate değerdir. Bediüzzaman kendisini anlayamayanlar için “On üçüncü asrın minaresinden, sureten medeni ve fikren mazinin en derin derelerinde bulunanlara”15 hitap ettiğini söyler. Ancak “Nesl-i Cedit” adını verdiği yeni bir neslin bu projeyi gerçekleştireceğini belirtir. Erzurum’da açılan üniversite Bediüzzaman’ın yarı amacını gerçekleştirmiştir. Asıl amacı olan “din ve fen ilimlerinin beraber okutulduğu bir “Medresetü’z-zehra” henüz gerçekleşmemiştir.
Bediüzzaman’ın bu projesinin çok iyi tahlil edilmesi gerekir. Bu proje, Bediüzzaman’ın önermiş olduğu ve çare olarak sunduğu bir eğitim projesi olan “Medresetü’z-zehra” projesidir.
 

bizar

Well-known member
Neden Medresetü’z-zehra ?
Bediüzzaman bunu “din ve fen ilimlerini beraber okutarak akla, vicdana ve kalbe beraber hitap etmek, çeşitli dillerde eğitim yaparak yöre halkını bir arada tutmak ve Ortadoğu’daki milletleri fikir birliği etrafında birleştirmek, kabiliyet eğitimi vererek istidatları nemalandırmak, ihtisas alanları açarak akademik eğitim vermek, fen ilimlerini okuyan mektepliler ile din eğitimi alan medrese mensuplarını aynı amaç etrafında birleştirmek”16 şeklinde özetlemiştir. Tabii ki bunun açılımında çok geniş bir kültür ortamı oluşacaktır. Bu da Ortadoğu’da büyük bir uyanışa ve sonuçta yüksek bir medeniyete zemin hazırlayacaktır.
Doğuda “din hissi”nin hâkim olduğuna vurgu yapan Bediüzzaman yapılacak olan bir gelişim hamlesinin dini referanslarla ve dini atmosfer içinde gerçekleşmesi gerektiğini her zaman belirtmiştir. Eğitimde de bunun önemi üzerinde durarak dini ilimlerle beraber verilecek olan fenni bilgilerin hem gerçeği yansıtması, hem eğitimin birliğini sağlaması, hem de İslam kardeşliği ile birbirine sıkı sıkıya bağlı olan Müslüman milletlerin birliğini temin etmesi açısından önemi büyüktür.
Nasıl Bir Üniversite ?
Üniversite eğitiminde “araştırma” ve “ihtisaslaşma” çok önemlidir. Bu demokratik eğitimin de temel unsurlarındandır. Kabiliyete göre, ihtisasa dayalı bir eğitimde ilim dalları arasında birlik ve bütünlük, birbirinden faydalanma ancak “demokratik bir eğitim” anlayışı ile sağlanabilir. Bu da araştırma, müzakere ve münazara usulünün uygulanması iledir. Bu hususa da önem veren Bediüzzaman devlet işlerinin meclisler tarafından yürütüldüğü bir çağda ferdi kabiliyetlerin yetersiz kalacağını düşünerek “ilimde ihtisaslaşma” yanında “Meclis-i mebusan-ı ilmiye” adını verdiği “İlmi şuraların” kurulmasını ve işletilmesini ister.17Çünkü ilimlerin tekâmülü ile artık “bir şahıs birçok fenlerde ihtisas sahibi olamaz”18“Umuma el atmak da umumu terk etmektir.”19
Öyle ise “taksimu’l âmâl (ihtisaslaşma) ve teşrik-i mesâi (birlikte çalışıp, işbirliği etmek)”20 kaidesi ile amel etmek gerekir. Bu da ilmi şuraların ve ortak tebliğlerin gerçekleşmesiyle olur. Bu daha etkin ve gerçekçi olacak ve bu durum insanların itimadını da sağlayacaktır.
Bediüzzaman günümüzde yapılacak ilmi çalışmaların bireysellikten kurumsallığa yönelmesinin ve ihtisas heyetlerince yapılmasının gerekliliği üzerinde de durur.21 Kur’an tefsirinin dahi bir heyet tarafından yapılmasını önerir.22 Tabii ki böyle bir şuranın da yüksek ilmi heyetlerden oluşması gerekir.23
Said Nursî’ye göre meslek seçimi yapıldıktan sonra mümkünse herkes kendi seçtiği meslek ve san’atında ihtisas sahibi olmalıdır. Çünkü bir kimse birkaç meslekte ihtisas sahibi olamaz. Bir kişi benimsediği meslekte uzman olmalıdır. Yani işini çok iyi bilmelidir. Diğer konulardaki bilgilerini, uzman olduğu meslekteki başarı ve bilgilerine yardımcı kılmalıdır. Bediüzzaman’a göre kişinin bunu yapmayıp her meslekte uzman olmaya kalkışması halinde bilgisi çok fazla bir işe yaramayacaktır.
Nursî’ye göre, Cenâb-ı Hak her bir peygamberi bir sanatın piri olarak göndermiş, ve bunu bazı âyet-i kerimelerle insanlara ihsas ettirmiştir. Bunun farkında olan insanlar, her bir peygamberi kendi mesleklerinin piri olarak kabul etmişlerdir. Meselâ, gemiciler Hz. Nuh’u, saatçılar Hz.Yusuf’u, terziler Hz. İdris’i, demirciler de Hz. Davud’u pir ve rehber olarak tanımışlardır. Bu ayetler peygamberlerin, meslek seçiminde birer rehber olduklarını gösterdiği gibi, meslekte ihtisaslaşmanın da önemine vurgu yapmaktadır.
Bediüzzaman ferdi kabiliyetlerin ortaya çıkarılması gerektiği meyanında, herkesin fıtratına uygun bir iş yapması ve ona yönlendirilmesi gerektiği açısından “taksimü’l-’amal” (ihtisaslaşma) kanunu üzerinde büyük bir ehemmiyetle durmaktadır. Bediüzzaman’a göre, kâinatta hakim olan terakki ve tekemmül kanunu ‘taksimü’l-amal’ kaidesinden ortaya çıkmıştır. Bu kanuna itaat etmek farz iken ne yazık ki tamamen itaat edilmemiştir. Şöyle ki: Fıtratımızda ekilen yetenek ve meyillerimizle, ‘taksimü’l-amal’ kaidesine uyarak fen ve ilimlerde mütehassıs olarak farz-ı kifayeyi yerine getirmekle mükellef iken, yalancı bir hırs ve gösteriş merakıyla o yeteneklerimizi söndürdük. Allah’a isyan eden cehenneme girmeye müstahak olduğu gibi, hilkat denilen fıtrî şeriatın emrine uymadığımızdan cehalet cehennemine düşmeye müstahak olduk. Bizi bu azaptan kurtaracak olan da bu kanunla amel etmektir. Çünkü seleflerimiz bu kanunla amel ederek ilimlerin cennetlerine dahil oldular.”
Bütün bu hususları bundan seksen sene önce gündeme getiren Bediüzzaman’ın fikir ve önerilerine bu gün daha çok ihtiyacımız olduğu bir gerçektir.
BÖLÜM IV
3. Ekonomik Kalkınma
Düşmanlarını cehalet, zaruret ve ihtilaf olarak belirleyen Bediüzzaman cehalete karşı eğitimi; zaruret denilen fakirliğe ve geri kalmışlığa da her zamanın geçerli ve temel meslekleri olan “ziraat, ticaret ve sanatı” tavsiye eder.” Maişet için tarik-i tabiî ve meşru ve zîhayat sanattır, ziraattır ve ticarettir; gayr-i tabii ise, memuriyet ve her nevi ile imarettir”24 der. Memuriyeti ve idareciliği temel meslek olarak görmeyen Bediüzzaman “Memuriyete ve imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir”25 diyerek memuriyet ve idareciliğin geçim kaygısı ile değil, millete hizmet etmek amacını taşıması gerektiğine dikkat çeker.
Bir ülkenin kalkınması müstahsillerin (üreticilerin) çoğalması ve müstehliklerin (tüketicilerin) az olmasına bağlıdır. Bir ülkede üreticiler azalır, tüketiciler çoğalırsa o ülke fakir düşer. Memurlar ve idareciler tüketici sınıfını teşkil ederler. Toplum hayatının devamı ve ihtiyaçlarının giderilmesi ancak sanat, ticaret ve ziraat alanındaki üretime bağlıdır. Şayet ihtiyaçtan fazla üretim olursa o zaman ülke halkı fazlasını dış ülkelere ihraç ederek ülke kalkınmasına ve zenginliğine hizmet etmiş olurlar. İsrafa alışan idareci ve memurların çok olduğu, tüketimin arttığı, üretimin azaldığı, herkesin gözünü devlet kapısına diktiği bir ülke fakir düşer.26
Ülkenin kalkınmışlığı ve geri kalmışlığı da yine ülke idaresinin hürriyetçi olup olmaması, demokratik değerlere sahip çıkıp çıkmaması ile doğru orantılıdır. Bilhassa ırkçılığı devlet politikası haline getirmiş ve devletçiliği ilke olarak benimsemiş bir “ulus devletin” ülkede yaşayan farklı ırk ve kökenden gelmiş, farklı dil ve kültüre sahip insanları şevk ve gayrete getirerek ülke kalkınmasına katması zordur. Böyle bir devlet tabiatı icabı monopoldür; yani tekelcidir. Tekelcilik ise kendisinden başkasına hayat hakkı tanımaz. Ekonomik monopolcülük de “serbest girişimi” önler.
Demokratik ve hürriyetçi değerlere değil de ulusal değerlere önem veren ve bunu halkının zihniyetine yerleştiren bir devlet yapısında halk devlete bağımlı hale gelir. Her şeyi devletten beklemeye başlar. Halka göre devlet her şeyi yapabilir. Ekonomiyi büyütür, insanları eğitir, besler, iş sahibi yapar, ticaret yapar, korur. Fakirliği ortadan kaldırır. Hatta devlet vatandaşlarının düşüncelerine ve inançlarına müdahale eder ve nasıl yaşamaları gerektiğine karar verir.
Tarihte pek çok devletler kurulmuştur; ama hiçbiri 19. asırdaki “ulus devletler” gibi merkezileşmiş bir siyasal gücün bütün problemleri çözeceği beklentisini doğurmamıştır. “Devletçilik” prensibi güçlü devletleri kurmuş; ama adil ve halkının problemlerini çözen bir devlet yapısını kuramamıştır. Güçlü ulus devletler güçlerini kendi halkları üzerinde göstermişlerdir.
Devlet hakkında fikir yürüten filozoflar da genellikle güçlü merkezi devlet yapısına destek vermişler ve bu konu üzerinde akıl yürütmüşler ve genellikle devletin güçlenmesi üzerinde durmuşlardır. Bunun için demokrasi de, halkın katılımı da hep güçlü devleti oluşturmak için kullanıldı. Bu da iktidarın hâkimiyetini ve insanların iktidar hırsını kamçılamaktan başka bir işe yaramadı. Bilimin, üniversitenin, sanatın, ziraatın ve ticaretin gücü daima sınırlandırılmak istendi. Bundan dolayıdır ki baskıcı rejimler daima hürriyetçi idareler karşısına zayıf kalmış ve halkına mutluluk ve refah sağlayamamıştır.
Böyle bir devlet sıkıştığı zaman düşman üreterek ülkede birliği ve halkın desteğini sağlamayı amaçlar. Bunda başarılı da olur. Savaş böyle bir devletin gıdasıdır. Savaş bir ulus devlet için sağlıktır. Savaş demek mecburi askerlik, ağır vergiler, sıkı ekonomik politikalar ve muhalefetin bastırılması demektir. Milli savunma senaryoları devletin halkı savaş hedefleri doğrultusunda manipüle etmesini sağlar. Ulus devlet bundan dolayı halkını mutlu edemez ve ülkesinin kalkınmasına hürriyetçi ve demokratik devletler kadar hizmet edemez. Kalkınmanın ve gelişmenin ön şartı her şeyden önce hürriyetlerin önünü açmak ve katılımcı demokrasiyi tam olarak işletmektir.
Bir devletin gerçek sahipleri o ülkede toprağı olan, iş yapan çiftçi, sanatkâr ve tüccarlardır. Bunlar devletin kurulmasında ve güçlenmesinde maddi ve manevi katkıları olan insanlardır. Üreten, vergi veren, askerin ve memurların maaşlarını ve ihtiyaçlarını karşılayan bunlardır. Devlet ister ulus devlet olsun, ister demokratik hürriyetçi ve liberal devlet olsun müteşebbis vatandaşları ile kalkınır ve zenginleşir. Vergi veren ve devletini ayakta tutan daima çalışan ve üreten müteşebbis insanlardır. Devlet çiftçileri, sanatkârları, tüccarları ve müteşebbisleri desteklediği, koruduğu müddetçe daha fazla vergi geliri elde eder. Devletin görevi savunma, koruma ve adalettir. Varlığının sebebi budur. Memurların görevi de halkına hizmet etmektir. Müteşebbisler de ancak hürriyet ortamında gerekli yatırım ve üretimi yapar, hürriyet içinde ticari hayatlarını daha kolay yürütebilirler. Hürriyet bu açıdan her şeyin güven kaynağıdır. Devlet müteşebbisini, çiftçisini, sanatlarını korumalı ve ancak yanlış yapanı cezalandırmalıdır.
Kalkınma Politikası
Kalkınmanın maddi ve manevi iki temel sebebi olduğunu ifade eden Bediüzzaman bunları şöyle özetler: Kalkınmanın maddi sebepleri yeraltı, yer üstü ve insan kaynaklarıdır. Bu kaynakların yerinde ve bilgiye dayalı olarak kullanılması kalkınmanın ve gelişmenin temelini teşkil eder. Manevi sebep ise “Nokta-i istinad” (Dayanma noktası) denilen “Kuvve-i Maneviye”dir.27
Nokta-i istinad Kâinatta cereyan eden ve insana dehşet verip âciz bırakan hâdiseler karşısında insanın çok kuvvetli bir yere dayanmaya ve güvenmeye olan fıtri ihtiyacı olarak da tanımlanır.
İnsan çok iyi bir nokta-i istinad bulursa en ağır ve büyük işlere karşı mübarezeye(mücadelede) kendinde kuvvet bulur.
İnsanlar gerek devletten ve gerekse milletten aldığı güçle büyük bir ümitle yola çıkarsa yapamayacağı iş yoktur. “İnsanları canlandıran emeldir; öldüren yeistir.”28 “Bir nokta-i istinad bulsam küre-i zemini yerinden oynatabilirim” diyen bir ilim adamı gibi geleceğe ümitle bakan bir insanın da nokta-i istinat bulduğu takdirde küre-i arz gibi büyük işleri çevirebileceğini ifade etmiştir.
Müslümanların bilhassa “din duygusu”nun daha fazla hâkim olduğu Doğu’da geri kalmışlığa, cehalete ve her çeşit bölünmüşlüğe karşı kurtuluş çaresi, dindir. Çünkü din “muhabbet ile ittihadı (muhabbet ile birliği), marifet ile imtizac-ı efkârı (karşılıklı tanışma ile fikirlerin kaynaşmasını), uhuvvet ile teavünü (kardeşlik duygularıyla yardımlaşmayı)”29 emretmektedir. Kalkınma politikaları ancak bu gibi esaslara dayanırsa sonuç verir. Aksi takdirde yapılan bütün yatırımlar ve kaynaklar yok olur gider.
Bediüzzaman’a göre bu konudaki çalışmalarda samimiyetin ölçüsü “muhabbet, hürmet ve merhamettir.” Zira “Hamiyet, muhabbet, hürmet ve merhametin netice-i zaruriyesidir. Onsuz olmaz ve illa yalandır, sahtekârlıktır.”30
Devletin bu konudaki görevi gerek yeraltı ve yerüstü, gerekse insan kaynaklarının kullanımında planlama, güven oluşturma ve yardımlaşmayı kolaylaştırma gibi temel stratejilerdir. Bu hususlar da yine dinin kutsal emirleri ile takva ve salâbet-i diniye ile olur. İnancı sarsılmış ve ahlakı bozulmuş bir toplumu idare etmek çok zordur. Böyle bir toplumda güveni sağlamak ve yardımlaşma unsurlarını harekete geçirmek ancak din ile olur.31 Asayiş ve güven oluşturulduktan sonra kalkınma politikaları uygulanabilir.
Hürriyet ile Girişimcilik (Teşebbüs-ü Şahsi)
Teşebbüs-ü Şahsi bir ülkenin kalkınması için en önemli unsurdur. Bediüzzaman daha asrın başında Doğu Anadolu’da yaptığı seyahatlerinde girişimciliğe dikkat çekmiş ve onları teşebbüs-i şahsiye dediği girişimciliğe teşvik etmiştir. Doğu halkının Şafi olduğunu, Şafiilerin ise imama uymuş bile olsa namazdaki Fatiha’yı her bireyin okumasının dinin emri olduğuna dikkat çeker. Bunu girişimciliğe delil ve örnek gösterir. “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır”32 ayetinin de “Teşebbüs-ü şahsiye”ye davet ettiğini nazara verir.33 Onları Doğu insanının dindarlığına uygun olan meşrutiyet ve hürriyete sahip çıkmaya ve girişimci olmaya çağırır.
Hür bir zeminde yola çıkan bir müteşebbis elbette başarılı olacaktır. Bunun için emniyetin tesisi şarttır. Geleceğine güvenle bakamayan bir müteşebbisin harekete geçmesi beklenemez. Bediüzzaman 1910 senesinde Doğu ilerine yaptığı seyahat Osmanlı dönemine rastlamaktaydı. Devletin ırkçılığa ve farklılıkları inkâra dayanan politikaları yoktu ve Kürtçülüğe dayanan bir terör de söz konusu değildi. Bediüzzaman o dönemin şartlarında “hür teşebbüs”ü tavsiye ediyordu. “Ağam bilir” umursamazlığını tenkit ederek herkesi hürriyet içinde kalkınmaya davet ediyordu.

BÖLÜM V
4. Irkçılık ve Zararları (Irkçılığın Terkedilmesi)
Irkçılığın temel kaynağı, Hz.Adem ile Iblis’in mücadelesine kadar gider. Sonuçta ırkçılık ve üstünlük güden iblis kaybetmiştir. Tıpkı Turancılık güden İttihat ve Terakki gibi, Naziler gibi sonları hep hüsran olmuştur. Geride sadece acılı ve ızdıraplı milletler ve enkaz yığınları kalmıştır.
Irkçılık her yönüyle dinimizce de yasaklanmıştır. Zulmederek, diğer ırkları aşağılayarak ve küçük düşürerek, ayrılıkları ateşlendirecek, insanları birbirine düşürecek, toplum hayatını altüst edecek ırkçılığı, İslâmiyet kesinlikle yasaklamıştır. Hattâ zulme, haksızlığa, ayrılığa sebep olabilecek her türlü bölgecilik, kabilecilik, aşiretçilik ayrımını da reddetmiştir.
Hatta Biz ecdadımızı kuru bir ırkçılık namına değil, Bediüzzaman’ın tabiriyle, İslâmiyet’in bayraktarı olmaları cihetiyle sevebiliriz. Yoksa, dedemizin alim olması bizi cehaletten kurtarmadığı gibi, ecdadımızın İslâm’a yaptığı hizmetler de bizim tembelliğimize, gevşekliğimize, gayretsizliğimize kefaret olmaz.
Bediüzzaman’a göre ırkçılık ideolojik ve düşünce bakımından İslâmın dünya görüşüne uymadığı gibi pratik açıdan da İslâm toplumlarına fayda sağlamaz. Ona göre ırkçılık düşüncesi Batıdan “içimize sokulan” bir “firenk illeti”dir. Amacı İslâm toplumlarını parçalamak ve onları koloni haline getirerek sömürmektir. Bediüzzaman, İslâm toplumlarının başına gelen en büyük felaketlerin ırkçı politikalardan kaynaklandığını iddia eder. Emevilerin Müslümanlara verdiği büyük zarar ve felaket onların ırkçı eğilimlerinden kaynaklanmıştır. Aynı şekilde 1908 sonrası Osmanlı toplumunda ortaya çıkan “kulüpler” de ırkçı nitelikler taşıdığından büyük bir imparatorluğun dağılmasına yol açmıştır. Cumhuriyet sonrası ırkçı yaklaşım ve politikalar ise “gizli dinsizlerin” ayrılık tohumları ekerek Müslümanların huzur ve rahatını bozup Anadolu insanını anarşi ve kaos ortamına sürüklemek amacını taşımaktadır. 34
“Frenk illeti tabir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, âlem-i İslâmı parçalamak için içimize bu firenk illetini aşılamış(tır). Fakat bu hastalık ve fikir, gayet ve zevkli ve cazibedar bir halet-i ruhiyye (cazip manevi iç hal) verdiği için, pek çok zararları ve tehkileleriyle beraber her millet cüzi kulli bu fikre iştiyak (arzu, şevk) gösteriyorlar.” 35
Hatta Bediüzzaman gerek İslâmi şuur ve kültürden uzaklaşmış aydınlar, gerekse Batı politikalarının inceliklerini kavramayan avam tabakasına hoş gelen ulusçuluk fikrinin Müslümanlar için basit bir tehlike değil, öldürücü bir zehir olduğuna dikkati çeker: “Unsuriyetperverliği Avrupa’nın bir nevi firenk illeti olduğundan bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa o firenk illetini İslâm (milletlerinin) içine atmış; ta (Müslümanlar arasında) tefrika versin, parçalasın, (onları) yutmasına hazır olsun”36
Başka bir yerde ise, “Unsuriyet ve menfî milliyet esasları adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünkü, unsuriyetperver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez.”37 diyerek unsuriyet ve ırkçılığın adalet ve hakkı gerçekleştirme yolunda ciddî bir engel olduğunu vurgular.
Irkçılık ve ulusçuluk bünyesinde taşıdığı zulüm, sömürü ve köleleştirme nitelikleriyle Müslüman birey ve toplumun vasfı olamayacak bir cehalet ve küfür vasfıdır.
19. yüzyıldan itibaren teknolojinin gelişmesi ile ırkı esas alan devletler ırkçılık hesabına dünyayı büyük savaşlara itmiş ve büyük buhranlara sürüklemişlerdir. II. Dünya Savaşı’nın Avrupa’da yol açtığı felaketten sonra devletler, kendi uluslarını korumak amacıyla uluslararası organizasyonlara ihtiyaç duydu. Irkçılığın ne derece zararlı olduğu yaşanan acı tecrübelerle ortaya çıktı ve Avrupa günümüzde, topraklarında savaş olmayan bir kıta kurdu.
Dünya olaylarını Kur’an penceresinden takip eden Bediüzzaman Menderes’e yazdığı bir mektubunda seksen senelik ömrünü milletin selameti için feda eden, hiçbir dünyevi amaç taşımayan ve sadece milletin menfaati için çalışan, padişahlık, tek parti ve demokrasi döneminde bütün siyasi olaylarının içinde bulunarak kazandığı tecrübelerini de dikkate alarak birkaç nasihatini dinlemesini ister.
Bediüzzaman mezkûr mektubunda hükümetlerin devletlerarası ittifaklar kurmalarını “Sulh-u Umumi” dediği dünya barışına, kalkınmaya ve her nevi anarşi ve teröre karşı en büyük tedbir olarak gördüğünü ifade eder. DP’nin Pakistan ve Irak ile kurduğu “Bağdat Paktı”nı tebrik ederek alkışlar. Bu paktın Arap ve Türklerin yakınlaşmasına ve İslam dünyasının uyanmasına sebep olacağını söyler. Irkçılığın yıkıcı ve menfi bir hareket olduğunu, başkalarının zararı ile beslendiğini, bunun da ırkçılığın seciyesi ve tabiatının gereği olduğunu ifade eder. Müslümanları birleştiren en önemli hususun İslamiyet olduğunu nazara verir. Türklerin asla ırkçı olmaması gerektiğini ve ırkçılıkta hiçbir kazancının olmayacağının altını çizer. Bediüzzaman’a göre Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olarak tanınmış ve Türk ırkı İslamiyet’le kaynaşmıştır. Türklüğü Müslümanlıktan ayırma imkânı kalmamıştır. Türk, Müslüman demektir. Hatta Müslüman olmayan kısmı Türklükten de çıkmışlar ve başka milletlere karışmışlardır. Bulgarlar ve Macarlar gibi. Aynı şekilde Araplar da Araplıkları ile değil, Müslümanlıkları ile tanınmışlardır. Araplar da İslamiyetle mezc olmuşlardır. Bunun için gerek Türklere, gerekse Araplara ırkçılık çok büyük tehlikedir. Her iki milletin “Hakiki milliyetleri İslamiyet’tir. O kâfidir.”38 Türkler ile Arapların ortak özellikleri İslamiyet’e olan hizmetleridir.
“Irak ve Pakistan ile yapılan ittifak ve anlaşma bu açıdan çok mühimdir. En büyük faydası da ırkçılığın önlenmesidir. 4-5 milyon ırkçı yerine 400 milyon Müslüman ve 800 milyon bölge halkının dostluğu kazanılmış olacaktır. Bunun sonucunda ortaya çıkacak olan barıştan dünya milletlerinin ve bu barışa çok ihtiyacı olan Hıristiyanlık dünyasının ve diğer din mensuplarının dostluklarını bu millete ancak bu şekilde kazandırma imkânı vardır.”39
Ülke düşmanlarının ve menfaatlerini Türk ve Müslümanların zararında gören ve bunun için ifsat komitelerini harekete geçiren Batılıların ifsatlarından yöre halkını kurtarmanın çaresini de “İman birliğini tesis etmek, din ve fen ilimlerinin beraber okutulacağı üniversiteleri açmak ve Müslümanların arasındaki kardeşliği yeniden kurmak” olduğunu belirtir. Bunun sonucunda Avrupa medeniyeti ile İslam medeniyetini birleştirmek de mümkün olacaktır.”40
Irkçılığın zararlarını bir misalle izah eden Bediüzzaman, Van’da iken hamiyetli bir Kürt talebesinin İslam terbiyesi ile “Bir Müslüman Türk’ü fâsık bir kardeşime tercih ederim” dediği halde İstanbul’da girdiği mekteplerde Irkçı bir muallimden etkilenmesi sonucu “Ben şimdi gayet fasık, hatta dinsiz bir Kürdü salih bir Türk’e tercih ediyorum” dediğini nakleder. Bediüzzaman birkaç sohbet sonunda onu ikna eder ve “Türklerin bu millet-i İslamiyenin kahraman bir ordusu” olduğunu kabul ettirir. Bediüzzaman Ankara’da bulunduğu dönemde TBMM’de bulunan mebuslara bu misali verdikten sonra sorar: “Doğu’da bulunan 5 milyon Kürt, 100 milyona yakın İranlı ve Hintli, 70 milyon Arap, 40 milyon Kafkas var. Birbirine komşu ve misafir olan bu milletlere Kürt talebenin Van’da aldığı iman dersi mi, yoksa İstanbul’da mektepte aldığı ırkçılık dersi mi daha çok lâzımdır?”41
BÖLÜM VI
Milletlerin Saadeti Dostluk ve Sevgidedir
Bediüzzaman’a göre Doğu Anadolu’nun ve Ortadoğu’nun saadeti ve selâmeti Ermeniler dâhil Arap, Türk, Kürt, Süryani ve diğer milletlerle ittifak içinde ve dost olmaya bağlıdır.42 Dostluğun sebeplerinden en önemlisi komşuluk ve ortak menfaatlerdir. Komşuluğun devamı ve ortak menfaatlerin kazanımı akıl, ilim ve meyli terakkiye bağlıdır. Bütün bunlar ise sevgi ve muhabbetle sağlanacaktır.
“Husumet ve adavetin (düşmanlık) vaktinin bittiğini” söyleyen Bediüzzaman “İki Harb-i Umumi (dünya savaşları), adavetin ne kadar fena ve tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti. Öyle ise, düşmanlarımızın seyyiatı (kötülükleri) - tecavüz olmamak şartıyla - adavetinizi celp etmesin”43 demektedir.
Muhabbetin sebeplerini sayarken komşuluk yanında “iman, İslamiyet, cinsiyet ve insaniyet”44 gibi nurani bağlar olduğunu ifade eden Bediüzzaman “İman ve İslamiyet”in bu bağlamdaki önemine değinir. Devamında “cinsiyet ve insaniyet” gibi ortak değerlerin de bütün insanları, ırkları ve dilleri ne olursa olsun, sevgi ile birleştirmesi gerektiğini ifade eder.
Bediüzzaman bilhassa Müslümanların “komşularını, hemcinslerini insan olmak yönüyle sevmelerinin” dinin emri ve gereği olduğuna dikkat çeker. “Muhabbet, uhuvvet (kardeşlik) ve sevmek islâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır”45 der. Müslümanları tüm insanlarla ve bilhassa komşuları ile dost olmaya davet eder.
Sevgi ve muhabbetin oluşması ise ırkçılığın terk edilmesine ve farklılıkların birer zenginlik olarak kabul edilmesine bağlıdır. Doğu’nun önemli şair ve ediplerinden olan Şeyh Sadi-i Şirazi’nin dediği gibi “İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir.”46 İdarecilerin ve devletin toplum üzerindeki en önemli görevi asayişi ve barışı korumaktır.
Muhabbet ve Sevginin Kaynağı İman Kardeşliğidir
Doğuda din ve iman hâkimdir. Halkın birliğini ve beraberliğini sağlayacak, eğitime ve maddi-manevi terakkiye sevk edecek olan dindir. Dini referanslarla yapılan bir teşvik ve sakındırma halk üzerinde daha müessir olur. Birliği sağlayacak olan ancak dindir.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Mü’minler kardeştir”47 buyurur. Mü’minlerin ortak inancı olan iman kalplerin birleşmesi ile sonuçlanır. Bu da toplumda birliği ve beraberliği temin eder. Bediüzzaman bu hususu “Tevhid-i imanî elbette tevhid-i kulûbü ister; vahdet-i itikat dahi vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder”48 demektedir. İman ve vatan birliği insanların birliğini sağlayan en önemli iki sebeptir. En kuvvetli bağ iman bağıdır. Çünkü iman ile esma-i ilâhiye sayısınca birlik bağları oluşur. Bediüzzaman bu gerçeği “her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir, bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir; yüze kadar bir, bir”49 diyerek imanın sağladığı birlik bağlarının binleri geçtiğini ifade etmektedir. İman bağı güçlü bir şekilde inananları birbirine bağlar.
Vatan ve komşuluk bağları ise iman bağı kadar güçlü değildir. Bir vatanda yaşamaktan kaynaklanan birlik bağı “Köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir, bir”50 şeklinde ifade edilebilir. Bir vatanda yaşayan insanların birliği inanç birliği ile beraber olursa daha mükemmel ve güçlü bir şekilde vatandaşları birbirine bağlar. Buna göre de sevgi ve muhabbet oluşturur. Bir ülkede beraber yaşamak güçlü bir milleti oluşturmaz; ancak imandan kaynaklanan inanç birliği milleti oluşturur.
Bütün bu gerçeklerden anlaşılmaktadır ki, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ve Ortadoğu’da birliği ve dirliği sağlamanın yolu dinden ve dine değer vermekten geçer. İnsanlar arasında sevgi ve muhabbeti oluşturmanın yolu da dinden geçer.

SONUÇ
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ve devamı olan Ortadoğu’da bir asra varan süre devam eden cehalet, fakirlik ve ihtilaf ve bunlardan kaynaklanan istikrarsızlık ve terör çözümsüz değildir. Her şeyin bir çaresi vardır ve iyi niyetle yaklaşım sergilendiği zaman kısa zamanda çare bulmak da mümkündür. Yeter ki sağduyulu davranılsın ve akılcı bir yol takip edilsin.
Doğu’da ve Ortadoğu’da henüz bu gibi problemler ortaya çıkmamışken geleceği görerek zamanın idarecilerini ikaz eden ve ileri görüşlülüğü günümüz hadiseleri ile de tescil edilen Bediüzzaman’ın fikirlerine ve önerilerine kulak vermek günümüz idarecilerine kalmıştır. Günümüzde Bediüzzaman yok; ama yığılarak devam eden problemlere işaret ettiği çözümler karşımızdadır.
Bediüzzaman’ın önerilerini “Demokratikleşme, ırkçı politikalardan vazgeçerek iman kardeşliğini yeniden tesis etme, komşularımızla dost olma, din ve fen ilimlerinin beraber okutulduğu eğitim müesseseleri, sürdürülebilir ekonomik kalkınma ile hür teşebbüse önem verme” şeklinde özetlemek mümkündür. Bütün bunların gerçekleşmesi hürriyetçi ve katılımcı demokrasi ile mümkün olabilecektir.
Teşekkür : M.Ali Kaya’nın “Doğu ve Ortadoğu Problemlerine Bediüzzaman’dan Çözüm Önerileri ” adlı eseri, Risale-i Nur Enstitüsü sitesinde yayınlanan makaleler, Prof.Dr. Bünyamin Duran’ın ve Sayın Sadık Yalsızuçanlar’ın makaleleri, Sayın Mehmet Yılmaz Bey’in teşvik ve destekleri, Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur.
Takviye Okumalar
  • Kaynaklar:
  • Aclunî, Keşfu’l-Hafa, Beyrut-1352.
  • Aliyyu’l-Muttaki, Kenzu’l-Ummal, Halep-1974.
  • Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı,
  • Divan-ı Harb-i Örfî, 1993-İstanbul.
  • Emirdağ Lahikası, 2001-İstanbul.
  • Hutbe-i Şamiye, 1993-İstanbul.
  • İşaratü’l-İ’câz, 1998-İstanbul.
  • Lem’alar, 2001-İstanbul.
  • Mektubat, 1998-İstanbul.
  • Muhakemât, 1998-İstanbul.
  • Münazarat, 1993-İstanbul.
  • Sünuhat, 1996-İstanbul.
  • Tarihçe-i Hayat, 1998- İstanbul.
  • Münavi, Feyzu’l-Kadir, Tarihsiz-Beyrut.
  • Gazali, İhya-ı Ulum, İstanbul-1985.
  • İmam-ı Muhammed Serahsi, Şerh-u Siyeru’l-Kebir, Tarihsiz-1335.
  • Münzirî, Et-Tergib ve’t-Terhib, Tarihsiz-Kahire.
Dipnotlar
  • 1. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 89.
  • 2. Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1:462 (Hadis No: 1515).
  • 3. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 22.
  • 4. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 22.
  • 5. Divan-ı Harb-i Örfî, 69; Hutbe-i Şamiye, (1993-İstanbul) s. 85.
  • 6. Tarihçe-i Hayat, (1998-İstanbul) s. 204.
  • 7. Divan-ı Harb-i Örfi, s. 21.
  • 8. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 23.
  • 9. Divan-ı Harb-i Örfi, s. 21.
  • 10. Tarihçe-i Hayat, s. 93.
  • 11. Tarihçe-i Hayat, 128-129; Emirdağ Lâhikası, s. 404, 437-440.
  • 12. Emirdağ Lahikası, s. 404, 437-440.
  • 13. Emirdağ Lahikası, s. 404.
  • 14. Emirdağ Lahikası, s. 440.
  • 15. Tarihçe-i Hayat, s. 75.
  • 16. Münazarat, (1993-İstanbul) s. 127-129.
  • 17. Sünuhat, (1996-İstanbul) s. 33.
  • 18. İşaratu’l-İ’câz, (1998-İstanbul) s. 117; Muhakemat, (1998-İstanbul) s. 137.
  • 19. Muhakemat, s. 24.
  • 20. Lem’alar, s. 168-169.
  • 21. Sünuhat, s. 33.
  • 22. İşaratü’l-İ’câz, s. 13-14.
  • 23. Sünuhat, s. 33.
  • 24. Münazarat, s. 78.
  • 25. Münazarat, s. 78-79.
  • 26. Lem’alar, s. 206.
  • 27. Sünuhat, s. 77-79.
  • 28. Hutbe-i Şamiye, s. 49, 126; Sünuhat, s. 79.
  • 29. Sünuhat, s. 79.
  • 30. Sünuhat, s. 81.
  • 31. Lem’alar, s. 174.
  • 32. Necm, 53:39.
  • 33. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 57-61.
34. Nursî, Emirdağ Lâhikası, c. II, s. 194.
35. Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 132.
36. Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 65-66.

37. Nursî, Mektubat, ss. 65-66.
  • 38. Emirdağ Lâhikası, s. 438.
  • 39. Emirdağ Lâhikası, s. 438.
  • 40. Emirdağ Lâhikası, s. 437-440.
  • 41. Emirdağ Lâhikası, s. 438.
  • 42. Münazarat, s. 67.
  • 43. Hutbe-i Şamiye, s. 57.
  • 44. Hutbe-i Şamiye, s. 58.
  • 45. Hutbe-i Şamiye, s. 58.
  • 46. Mektubat, s. 258.
  • 47. Hucurat, 49:10.
  • 48. Mektubat, s. 254.
  • 49. Mektubat, s. 255.
  • 50. Mektubat, s. 255.
9 [?]
 
Üst