Bela va musibetlerın kader cephesi

nurul reþha

Well-known member
Musibet kelimesi, daha çok, insana isabet eden hastalık, bela, sıkıntı gibi elem ve keder verici hâdiseler için kullanılır. Ve bunlarla insanoğlu, sabır imtihanına tabi tutulur.

Bir hadis-i şeriften aldığımız müjdeye göre, lambanın sönmesiyle yeniden yanması arasında çekilen cüz’i bir sıkıntı bile günahlara kefaret oluyor. Hastalıklar, musibetler, özellikle umumî afetler, bunları sabır ve rıza ile karşılayan bir kulun günallarına keffaret oluyorlar, manevî makamını yükseltiyorlar; kalbini safileştiriyor, ruhunu olgunlaştırıyorlar.

“Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar.” Lem’alar

Her hastalık, her musibet ayrı bir sabır imtihanıdır. Bu imtihanı kaybeden insanlar, kadere itiraz etme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.
Kaderin ince sırlarını bilmenin insan idrakinin çok ötelerinde olduğu, Kur’an-ı Kerimde, Hz. Musa’nın(as.) bir kıssasıyla müminlere ders verilir. Bu kıssada Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Hızır’ın(as.) seyahatlerine yer verilir.
Hz. Hızır, ilm-i ledün denilen, “hâdiselerin hikmet yönünü bilme,” konusunda İlâhî lütfa mazhar olmuş bir büyük veli, yahut bir peygamber.

Hazret-i Musa(as.) bu zattan hikmet dersi almak ister. Hz. Hızır onun arkadaşlık teklifini, “Sen benimle beraberliğe sabredemezsin” şeklinde ilginç bir gerekçe ile reddeder ve sözünü şöyle tamamlar: “(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?”

Hz. Musa’nın(a.s.) “İnşallah sen beni sabreden bir kul olarak bulacaksın, senin emrine de karşı gelmem” demesi üzerine arkadaş olurlar.
Hz. Musanın sabrını taşıran üç olaydan sonra yolları ayrılır. (Bu üç olay, Hz.Hızırın bindikleri gemiyi yaralaması, sokakta bir çocuğu öldürmesi ve kendilerini misafir etmeyen bir köyde yıkılmak üzere olan bir duvarı tamir etmesi.)

Ayrılırlarken, Hz. Hızır yaptıklarının hikmetini açıklar ve bütün bu işleri, kendi hevesiyle değil, İlâhî ilhamla yaptığını özellikle vurgular.

Allah kelâmında yer almış bu kıssadan almamız gereken en büyük ders şu olsa gerek: “Hz. Musa gibi büyük bir peygamber bile, hâdiselerin altında yatan İlâhî hikmetleri tam olarak bilemediğine göre, biz boşuna kendimizi yormayalım.”

Beşerin iradesi dışında cereyan eden olaylara kendilerince yorumlar getirenler, bir bakıma Hz. Hızır’ı taklide kalkışmış oluyorlar. Ancak, o, bütün bunları İlâhî ilhamla söylüyordu; bunlar ise ya nefislerinin isteklerini aktarıyorlar, yahut kendi his ve heveslerine tercüman oluyorlar.

Kıssanın ayrı bir yönü üzerinde de durmak isterim:
Seçilen üç olay âdeta birer semboldür. Birincisi “mala gelen zararları” ikincisi “cana, çoluk çocuğa, akrabalara gelen musibetleri” üçüncüsü de, “İslâm düşmanlarının dünyada nâil oldukları nimet ve ihsanları” temsil ediyor.

Şu nokta da çok önemlidir: Her musibet kahır değildir; her musibeti, her hastalığı yahut her felaketi mutlaka bir kahır tecellisi olarak görmemek gerekir.

Bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor:
“Belâların en büyüğü peygamberlere, sonra evliyaya, sonra diğer has kullara gelir”Belâ, denilince “musibetlerle imtihan olmayı” anlıyoruz. Ağır imtihanların neticeleri de büyüktür. Memur imtihanıyla, meselâ kaymakamlık imtihanında sorulan sorular elbette bir değildir. Birincisi ikinciden ne kadar kolaysa, ikincinin sonucu da birinciden o kadar önemlidir.

“Kaderin her şeyi güzeldir.” (Sözler) İnsan, bu gerçeği nefse de tam kubul ettirebilmek için öncelikle kendi bedenini şöyle bir gözden geçirmeli. Her organını ayrı ayrı düşünmeli. Ve sormalı kendi kendine: Hangisinin yeri, şekli, büyüklüğü, vazifesi en güzel şekilde takdir edilmemiş?

Sonra ruhunu ve ondaki akıl, hayal, hafıza gibi bütün latifeleri ve hisleri de aynı şekilde değerlendirmeli. Görecektir ki, insanın, hem bedeni hem de ruhu en güzel ve en hikmetli bir şekilde tanzim edilmiş. Buna “bedihi kader” deniliyor. Aynı şekilde, insanın bir ömür boyu başından geçen hâdiseler de nizamlı ve intizamlı. Buna da “mânevî kader” denilmekte.

Bedihi kader, mânevî kaderden haber veriyor. Her ikisinin de her şeyi güzeldir.

Mânevî kaderin irademiz dışındaki tecellileri karşısında, aciz bir kul olarak, ne yapacağımızı şaşırdığımız, bocaladığımız zaman, hemen bedihî kadere ve ondaki sonsuz hikmetlere nazar etmeliyiz. Ondaki hikmet ve rahmet tecellilerini hatırlamalı, bu olaylarda da Rabbimizin bilemediğimiz nice rahmetlerinin saklı olduğunu düşünmeliyiz.

“Allah’a karşı hüsn-ü zan ibadettir” hadisinden dersimizi tam alarak, bizi rahmetle besleyen, büyüten ve her şeyimizi en güzel şekilde tanzim eden Rabbimizin rahmetine itimat etmeliyiz. Karşılaştığımız her hâdiseyi bir imtihan sorusu olarak değerlendirmeli ve nefsimizin hoşuna gitmeyen olaylarda da bir rahmet tecellisi aramalıyız.

İnsan sadece nefsini ölçü aldı mı yanılır. Bir gencin nefsi, okula gitmemek ve oyun oynamaktan yanadır. Ama akıl bunun karşısına çıkar. İstikbâldeki güzel makamları, yahut çekeceği sıkıntıları gösterir, onu oyundan vaz geçirir. Demek ki, nefis için güzel olan, akıl için güzel olmuyor.

Kalp ise apayrı bir âlem. O, iman ile nurlanırsa, her şeyi ve her hâdiseyi İlâhî isimlerin birer tecellisi olarak görür. “Allah’ın bütün isimleri güzel olduğu gibi, onların bütün cilveleri, bütün tecellileri de güzeldir” gerçeğine ulaşır. “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyenler, bu makama varmış bahtiyar insanlardır. Bu zatlar, “Allah onları sever, onlarda Allah’ı” sırrına ermişlerdir.

Nur Küllayatında, güzellik iki kısımda incelenir: “Bizzat güzel” ve "neticeleri itibariyle güzel” diye...

Bu sınıflandırmaya bazı örnekler verebiliriz:
Gündüz bizzat güzeldir, gecenin de kendine göre ayrı bir güzelliği vardır. Biri uyanıklığı, diğeri uyumayı andırır. İkisine de muhtacız. Öte yandan, meyve bizzat güzeldir, ilâç ise neticesi itibariyle güzeldir. İnsanın muhatap olduğu hâdiseler de ya gece gibidir, yahut gündüz gibi. Sıhhat gündüzü andırır, hastalık ise geceyi.

Hastalığın günahlara kefaret olduğu, insana âczini ders verdiği, kulluğunu ikaz ettiği, kalbini dünyadan kesip Rabbine çevirdiği düşünülürse, onun da, en az sıhhat kadar büyük bir nimet olduğu görülür.

Konuyla yakından ilgili bir âyet-i kerimenin meâlini vermek isterim.
“Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız, halbuki o, hakkınızda bir hayırdır. Ve olur ki, bir şeyi seversiniz, halbuki hakkınızda o bir şerdir.” (Bakara Sûresi, 216)

Âyet-i kerime cihatla ilgilidir. İnsan nefsi için, ölümden daha ileri bir musibet düşünülebilir mi? Âyet-i kerime, nefsin hoşlanmadığı bu olayın altında büyük hayırlar bulunduğunu haber vermekle, dünyanın diğer belaları, hastalıkları, felaketleri için bizlere büyük bir teselli vermiş oluyor.

Bir hadis-i kudsîde “Rahmetim gazabımı geçti.” buyrulur. Alimlerimiz bu hadis-i kudsiyi musibetler yönünden değerlendirildiklerinde şu sonuca varırlar: “Her musibetin altında Allah’ın nice rahmet cilveleri vardır ki, o musibetin verdiği elemleri, acıları geçer, onları geride bırakır.”

Nefsimizin hoşuna gitmeyen ve fâni dünyamızı karartan olaylar:
Ya İlâhî bir ikazdır, bizi yanlış yoldan geri çevirirler. Veya, günahlarımıza kefarettir; acımızı bu dünyada çektirir, ebedî âleme bırakmazlar. Yahut, insan kalbini geçici dünya hayatından, Allah’a ve âhirete çevirmeye birer vasıtadırlar. Ya da bunlar İlâhî bir tokat, bir kahırdırlar.

Umumî musibetlerde bunların hepsinin de hissesi olabilir. Bir grup için kahır, bir başkası için ikaz, bir diğeri için günahlara kefaret.

Musibet kendi başımıza gelmişse, nefsimizi suçlayalım; onu tövbeye sevk edelim. Başkalarına gelen belâ ve âfetleri ise onların terakkilerine vesile bilelim. Böylece hem nefis terbiyesinde yol kat etmiş, hem de başkaları hakkında kötü düşünmekten kurtulmuş oluruz.
Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.)
 

Abidin1

Well-known member
Selam;

Kader seçim yapamayacağımız ve asla değiştiremeyeceğimiz, uzaklaştıramayacağımız şeyler olduğuna göre. Bu şekildeki bela ve sıkıntılar da Kaderimiz oluyor doğal olarak. Örneğin deprem bunu değiştiremeyiz. Allah korusun 9 şiddetinde bir deprem olsa. Yer yerinden oynasa. Biz bunu değiştiremeyiz. Yada sel heyelan. (Taki teknolojimiz bu doğa olaylarını kontrol etmeyi öğrenene kadar kaderdir.)

Fakat ince bir ayrıntı var. Eğer sen demirden çaldıysan kumdan ev yaptıysan sonrada Kader işte demek Allah'ın hükmüne taş atmak olur. Yani bu durumda deprem kaderdir fakat depremde bu tip nedenlerle ölmek kadermidir emin değilim. Eğer buna Kader desek Japonyalılarla Müslümanlar arasında kader farkı olduğu ortaya çıkar. Bu da Akla ve adalete uygun olmaz.

Yani ne bileyim benim kaderle ilgili yürekten hissettiğim şey bu. :D

Kader elimizde olmayan asla değiştiremeyeceğimiz şeylerdir. Yani İlahi Takdir. Ondan gerisi Hükmi ilahidir. Yani ALİM olan Allah tealanın olmuş ve olacak tüm şeyleri bilmesi her şeye Hükmetmesidir.. Biz ise kader çerçevesi dışında hiç bir durumda zorlanmış değiliz. Seçimlerimizi biz yaparız.

Bu konuyu bana hatırlattığınız için Allah razı olsun. saygılar..
 

nurul reþha

Well-known member
“Kader, Hak Teâlâ’nın, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak her şeyin, her şeyini ve her hâlini, zamanını ve mekânını, sıfatlarını ve özelliklerini ezelî ilmiyle bilip, ona göre, takdir etmesidir.”

Kaza ise, kaderde plânlanan bir şeyin yaratılması, varlık sahasına çıkarılmasıdır.
Kâinatın altı devrede yaratılışından, insanın ana rahminde dokuz ayda teşekkülüne kadar her hâdise kaderi gösterir. Güneş sisteminden atom sistemlerine kadar her hikmetli tanzim, kaderi ilan eder. Elementlerin sayıları ve özellikleri, kaderden haber verir. Bitkilerin ve hayvanların cinslere, türlere ayrılmış olması, her türe farklı kabiliyetler takılması, hep kader ile olmuştur.
İnsan, bir cihetle kaderin mahkumudur, bir başka cihetle ise, hür ve serbesttir. Yaratılması, erkek veya dişi olması, saçının rengi, boyu... gibi hususlarda her insan tamamen kaderin mahkumudur. Fakat fiilleri noktasında, hür ve serbesttir, dilediğini yapar, dilemediğini yapmaz. İşte, insanın sorumlu olduğu cihet burasıdır. Yoksa hiçbir insan boyundan, renginden ve iradesi dışında başına gelen belalardan hesaba çekilmeyecektir.

Her ne kadar takdir tedbiri bozmuyor olsa da tedbiri alıp takdiri Allah'a bırakmalıyız.Sizinde verdiğiniz örnek gibi demirden çimentodan tuğladan kiremitten çalan adam öleceklerin ölümüne sebebiyet vermiş olur.Fakat bu noktada diyemeyiz ki o adam eğer malzemeden çalmasaydı onlar ölmeyeceklerdi.Ayeti kerimenin mealinde denildiği gibi '' Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine kurtulamazsınız. Onlara bir iyilik erişirse "Bu, Allahtandır" derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, "Bu, senin yüzündendir." derler. Ey Muhammed! De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu topluma ne oluyor ki, hiç söz anlamaya yanaşmıyorlar? (NİSA/78)
selam ve dua ile...
 

Abidin1

Well-known member
“Kader, Hak Teâlâ’nın, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak her şeyin, her şeyini ve her hâlini, zamanını ve mekânını, sıfatlarını ve özelliklerini ezelî ilmiyle bilip, ona göre, takdir etmesidir.”

Tamamen katılıyorum.

Şu eklemeyi yapmalıyım ki beni de yanlış anlama olmasın.

Anne babamızı seçemeyeceğimiz gibi Doğum gibi ölümde tabii ki kaderdir. Hem ölüm de doğum gibi yazılıdır. Değişmez önede gelmez geri de kalmaz.Özetle şu "Elimizde olmayan değiştiremeyeceğimiz, seçemeyeceğimiz her şey kaderdir." Ayrıca Evreni anlayış tarzınızı da anlıyor ve katılıyorum. Biz canlılar nasıl minerallere bağımlıysak, nefes almamız gerekiyorsa. Okjisen solumamızda bir gerekliliktir. Yemek, İçmek, Uyumak gibi doğamızdan gelen tüm davranışlar ve gereklilikler de. Fakat bence bu yaratılış gereğidir.

Kader ise bir sınav yeri olan bu dünya hayatımızda değiştiremeyeceklerimizdir. Elimizde olmayanlardır. Örneğin Veba 1000 yıl önce kaderdi. Çünkü bu o insanların değiştiremeyeceği bir şeydi. Fakat günümüzde bir insana veba bulaştırırsan hasta edersen yada hasta olanı imkan olup ta tedavi etmezsen. Bu Bir nevi cinayet olur.

Benden de bir ayet; (Güzel yorumunuz için Teşekkürler.)

Ve mâ esâbekum min musîbetin fe bi mâ kesebet eydîkum ve ya’fû an kesîr(kesîrin).

Başınıza ne musibet geldiyse kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Oysa bir çoğunu da bağışlıyor. ŞÛRÂ - 30
 
Üst