Türküler "Ölüm Allah'ın emri, ayrılık olmasaydı" der. Bir tevekkülün sığmağıdır bu, bir tesellidir, bir avunmadır; "öte dünyada" kavuşacak olmanın mistik inancında sağaltmadır dinmeyen kalp acılarını, kavrulan, yanıp, tutuşan ciğer yangınlarını.. Oysa yaşayan herkes bilir ki, en büyük ayrılık acısı ölüm acısıdır. Her ayrılık belki bir kavuşma olur bir gün, belki yeni veya başka kavuşmalarla çekilesi olur, belki unutmanın nankör olağanlığında eskir, anlamını yitirir. Belki de kavuşmanın kekremsi tadında ne o sizsinizdir artık, ne de ardınızda bırakıp gittiğiniz eskilikler tanıdık... Ayrılık çare demektir öte yanda, umut demektir, bekleyiş, sabır demektir.
Bu küçük, bu cahil, bu yalnız, bu çocuk ömür bunları her gününde bir ucundan öğrendi; ama ölüm ayrılığı bir ateş topu olup düşünce yüreklere bildi ki ne sabır kar eder artık bu hasrete, ne umut sarar özlemin yaralarını ne de çare vardır yitip, gidene kavuşmaya, bekleyişse nafiledir. Bir kez daha anlarsın uçsuz bucaksız bir deryada ufak bir nokta olduğunu, ummana dalarsın küçük şeylere sarılarak yolunu kaybetmeme telaşıyla. Kaybeder, kaybeder bir gün kaybolur ve sen de "derya içre" olursun..
Aslolan kaybetmeden anlamak, geç de olsa yaşanmışlık içinde farkında olmaktı. Öyle de oldu.
Olağan dışı hayatların rutinleşmiş bir anlığında sıra dışı paylaşımlar bir çorap söküğü gibi dökülür önünüze birbir, zembereğinden boşanmışçasına serilir, gün ışığına çıkar sahip olduğunuz güzellikler bazen. Bazen de yoksunluklar içinde yaşarken, kadir-kıymet bilmeden, tüketir gideriz farkına varamadıklarımızı..Bir sıradan ömrün özeti keşkeler ve yalnızlıklarda boğulur gider hasılı... Ne mutlu ki, sahip olduğum o muhteşem varlığın yaydığı sevgi halesinde gözlerim kamaşmadan, şaşırmadan yönümü, kendimi ve onu buldum; geç de olsa yakalayabildim onun karşılıksız ve sitemsiz uzattığı ellerini. Onu anlamak demek kendimi anlamak demekti: onu anladım, kendimi tanıdım.
Annemi, anne olunca anladım. Kendisini anlatmaya hiçbir sözün kafi gelmeyeceği, hiçbir ezginin tınısını yakalayamayacağı, hiçbir film karesinin ruhunu veremeyeceği bu insan üstü insanı bir hastahanenin, bol yataklı bir doğum koğuşunda tanıdım: bana can veren canı yıllar sonra, bir başka canın dünyaya gelişiyle anladım.
Olağan üstülüklerin keder ve acı yanlarını suskun bir kabulle karşılamayı öğreneli çok olmuştu. Naz ve sitemden bihaber, günleri eskitirken sessiz, tepkisiz ve şaşkın, kucağımda bebeğim, dönüşü olmayan annelik yolculuğumun basındaydım. Ürkek ve ne yapacağını bilmez bir halde ve yine yalnızken, annemin kapıdan içeri girmesi ile öylesine tel tele değdi ki, ben ağladım ilk defa, o ağladı. Küçük bir can mı kıvılcım oldu, artık vakti mi gelmişti bilemiyorum ben annemi o gün tanıdım, ben annemi o gün anladım.
Bebeğim olunca, bebeğinin başına gelenleri anne kuşun çırpınışlarıyla engellemeye çalışan,yetemediğinde ak sakallı pirlere sığınıp "medet şah-ı merdan" yakarışıyla hak yoluna mürşid olan annemi anladım.
Yorgunluk nedir bilmeden, derin uykulara hasret, bir lokma ekmeğe bir yudum suya tövbeli her köşe bucakta aradığı yavrusunu sidik ve kan kokularının korkunç çığlıklara karıştığı bir binanın altıncı katında yabancılar arasında gören annenin çırpınışlarını ve çıkardığı sesleri o gün anlayamadım ama yıllar sonra o anneye ben ağladım.
Yıllar sonra bir doğum koğuşunda birbirine karışan gözyaşlarımızla hiç konuşmadan dost olduk. Gözyaşlarımda tanıdım annemi, gözyaşlarımda buldum kendimi. Ölüm bizi ayırana dek, bu yaşlar bizi kavuşturdu, bağladı o hesapsız sevginin kollarına. Hercümerç olduk göz yaşlarında. O zaten hep bendim, ben de o göz yaşlarında anladım bunu ilk kez, o olamadım, olamazdım ama kucağımda bebeğimle ben o gün ilk kez annemi anladım, annemi tanıdım.
Güzel nedenlerle ve emin ellere emanet ederek olsa bile çocuklarımdan kısa ayrılmalara katlanamazken, her gün ölüm haberlerinin geldiği, sorgusuz infazların köşe başlarına tuzak kurduğu o kara günlerde sabahlara kadar pencere önlerinde bekleyip, her seste bir ömür yitiren annemi anlayamadım. O günler onu çok beklettim ama hiç anlamadım.
Anlayamadım, göremeyeceğini bilmesine rağmen kar kış demeden, yol parasından kısmak için yaya yürüyerek geldiği "cümle kapıları"ndan nasıl geri geri adımlarını sürüklediğini. Anlamadım, ' anne, boşuna gelme, görüştürmezler' diye haber saldığım da, "olsun, ben burada yavrumun . kokusunu alıyorum'1 demelerini.
Genç ömürlerin ölümle pazarlığa tutuştuğu o kimsesiz günlerde, aç olduğum için aç kalan, uyuyamadığım için uyumayan, her haberle bir hastahane kapılarına, bir umut kapılarına oradan da duvarlarımın kapısına koşturan annemin, uzun günlerden sonra yaşamın sınırlarına yaklaşmış yavrusunu görünce, o her derde katlanmış vakur insanın hiç konuşmadan en değerli şeyini yitirmiş çocuklar gibi kendini yerlere atışını, çığlıklarını duydum ama anlayamadım.
Anlayamazdım, konuşmadan anlayan, gözleriyle anlatan babamın, gözlerime bakarak sadece " ölme, ölmeyin" demesindeki boyun eğmemeyi, yüce kabullenişi. Günlerimizi "Kerbela" yla eş tutan babamın bilgeliğini anlayabildim az biraz, ciğerindeki gıjgılamayı hissedemeden, gözlerine ve sesine çöreklenen hüznü göremeden..
Göz göze kavuşmaların, ses sese değmelerin izinle olduğu o sarılmasız günlerde, kendisi gibi yavrusunun çektiklerine yanan annesini kaybetmesine rağmen, önce ve yine bana koşmuştu. Yine her zamanki gibi, yavrusunu görmenin buruk sevinci yüzüne asılı, dipsiz kuyularda yakaladığı küçük yaşam sevinçlerini ölümlere çare kılmıştı. Sanki annesini yitiren o değildi. Her şeyi, herkesi bıkıp usanmadan seven, sevmenin inatçı bekçisi sanki o değildi. O sadece yavrusunu her şeye rağmen görebilmiş bir annenin sessiz çığlığında, yüreğinden kan damlayan bir anne abidesiydi. "Anne, neden son yolculuğa gitmedin?" diyince " Artık sen benim annemsin, seni görmeden gidemezdim" demelerini unutamadım ama anlayamadım.
Kurda, kuşa yetişen, her canlıya melhem olmaya çalışan annem, her zamanki gibi vakitsiz ve insafsız gelen ölümü uzun, çileli ve sessiz bekleyişinde de sitemsizdi. Sanki o değildi murad almayan, sanki o değildi yıllarca onca yükün altında tarumar edilen. Ve yine öylesine büyük ve
güzeldi ki. "Anne, seni bir dönem istemeden ama çok üzdüm " demelerime son gücüyle karşı çıkarak "o da ne demek? Biz ne çektik ki, asıl senin ömrün tükendi." diyerek yine bana acıyan mahzun yüzünü hangi bellek unutabilir ki?
Ben de unutamıyorum. Mezar taşma "bir gün görmeden, geldi ve gitti'1 yazılması gereken bu olağanüstü annenin ölümüne evet ama en çok da çektiklerine ve yaşayamadıklarına üzülüyorum.
Artık onu anlayabiliyorum. Beni her uzak şehirlere yolcu edişindeki boynu bükük hallerini ve babamın "gurbete yolladım bir körpe yavruyu/ emaneti sana boz atlı Hızır" yakarışlarına karışan sessiz gözyaşlannı görebiliyorum artık.
Onu sessizce mırıldandığı türkülerden hatırlıyorum. Derinlerden gelen sesiyle "Eşimden ayrıldım, ben burda şaştım/ yad avcılar vurmuş telli turnamı/allı sunamı" demelerinde birleşiyor sesimiz.
Geç oldu, güç oldu ama bir olduk artık. Tanıma yolculuğumda ışığım oldu türküler. Biliyorum,şu kısacık yazı da bile, tüm sözcüklerimi çıkarıp atsam ONU ve ona olan özlemimi anlatmaya kafi gelecek türküler. Ah o türküler! O her bir sözcüğünde bin yılların kahrı olan türküler.
Sıradan yaşanmışlıkların imgelemine sığmayan o çekilesi zor günlerde öylesine kabullenmişlikler içerindeydik ki, kendimizden baktığımız dünyada zor gelen, umulmayan dost salvolarıydı, gerisi delikanlı bir ömrün doğal girdaplarıydı sadece. Can pazarına hovardaca sunduğumuz kendi ömürlerimiz miydi tekbasına? Sevdiklerimizin yüreklerinden kendimize bakacak denli pişmemiştik henüz. Hamdık, galiba biraz olsun piştik.
Uzun bir zaman geçti aradan. Hayat bize başka pencerelerden kendimize bakmayı da öğretti, başka şeyleri de öğretmesinin yanısıra. Ben de büyüdüm, anne oldum. Annemin yanında, onun ölümünü birlikte karşılarken artık annemi anlamayı öğrendim.
O hep ve her an sevdiklerim yitireceği korkusuyla kararttığı zaten zor olan yıllarını ve karşıdan karşıya geçerken elimi tutmaya çalışmasındaki korumacılığı arılayabiliyordum artık.
Anlayabiliyordum artık, bize adımızın yalın haliyle değil hep "Nuran'ım, Ali'm" diyen seslenmelerindeki o tarifsiz hazineyi. Verirken verdiği yetmezdi ONA, severken hiçbir sözcük, ağlarken hiçbir gözyaşı tarif edemezdi O'nun yaşadıklarını. Türküler yetişir, tercüman olurdu az biraz yüreğine; o her şeyi, hepimizi alıp, saklamak istediği yüreğine...
Şimdi, annemi anladıkça özlüyorum. Tanıdıkça büyüyor özlemim, büyüyor koskocaman bir yalnızlık ve anlamsızlık olacakken, anneliğim imdada yetişiyor. Şükrediyorum doğan güne, bahtına düşüyorum şavkına ayın. Sıcaklığımla sararken yavrularımı, kokusundan çiçeğe duruyor yüreğim. Çarem ve umudum silkiniyor uykusundan, kadim dostlukların omuzları biraz anne, biraz baba, biraz dost, biraz yar oluveriyor, nefes alıyor, yaşadığımı hissediyorum.
Ben annemi özlüyorum.
alinti