Bir olmadan mutlu olamazsın 2

bizar

Well-known member
BİR OLMADAN MUTLU OLAMAZSIN 2










​


HAKİKATI KÜLLİYE için hakikat- ferdiye lazımdır. Başka bir ifade ile, bir olmadan Bir bilinemez. Hakikat Allah’ın Hak ismine bakmakla beraber, aynı zamanda Onun tüm isimleriyle tüm sıfatlarıyla, ve dahi Zat’ıyla ilgili bilgi demektir. Bu bilgi ‘neme lazım’ denilerek geçilebilecek bir bilgi değildir. Bir tarafıyla kainatta olup biten her şeyin hikmetine, hakikatine yani halimize, bir tarafıyla ahiretin hakikatine ve akıbetimize ve istikbalimize ilişkin bir bilgidir. Edinilmesi saadete, edinilememesi ise şekavete yol açar. İnsan bu hakikate ermeden mutlu olamaz. Mutlu olmasına Hak tarafından izin verilmez, çünkü insan bunun için yaratılmıştır.Öyleyse insanın mutluluktan eksikliği hakikatten eksikliği kadardır.
Karanlık bir odadaki fili tarif etmek isteyen adamların halini bilirsiniz. Biri filin hortumunu tutar, bir diğeri bacağını, biri kuyruğunu ila ahir. Biri filin cesameti ile kudretini, diğeri tenasübü ile hikmetini fark eder. Biri zahire, diğeri batına yönelir. Her birinin elinde tuttuğu hakikattir, ancak nisbidir. Hakikat-i külliye için bize filin zahiri ve batını ile tüm azaları, tüm latifeleri bildirilmelidir. Hatta filin orada neden bulunduğu bilgisi ve bizim onu inceleme maksadımız bile bu bilgiye dahil olmalıdır. Ancak odanın aydınlatılması ile filin tamamına bakabilecek olan göz, hakaik-i külliye sahibi olabilir. Bu göz filin her tarafını toplar ve onu bir ferd olarak görür. Ayrıca kendisi de bir ferddir, her kafadan ayrı ses çıkaran ve tartışan bir kesrete sahip değildir; böylece fili bilir. Biri ancak bir bilebilir.

Bilimlerin hakaik-i nisbiyelerini hakaik-i ferdiyeye çevirmek mecburiyetindeyiz. Hakikate hem nefsimizde hem de afakta, ‘efradını câmi, ağyârını mâni’ bir tanımla ulaşmalıyız. Bunun için tasfiye ve tezkiyeye muhtacız. Tasfiye bizim olanı bizde toplar, tezkiye bize ait olmayanı dışarı atar ve temizler. Muhakkikin-i İslam’ın yapmaya çalıştığı budur. Tasfiyeyi kalb, tezkiye-i nefs.

Hakikatin bilgisine ulaşmak istersek yapmamız gereken nedir?

Füsus-ul Hikem buna şöyle değinir:

“Sonra öz annesinin memesine yönelinceye kadar, Allah Musa’ya süt anneleri yasakladı. Allah Musa’nın mutluluğunu yetkinleştirmesi için, öz annesine onu emzirtti. Aynı durum, şeriatların bilgisi için de geçerlidir. Allah şöyle buyurur: ‘Sizden her biriniz için bir şeriat ve yöntem belirledik.(5/48). Minhac yol, yöntem demektir. Nitekim ağacın dalı da ancak kendi kökünden beslenir”

İkilik insanı mutsuz eder. Siz bir anneden doğmuş, ama başka bir anne tarafından emzirilmişseniz (tamamen mecazi kulanıyorum) mutlu olamazsınız. Kime, nereye ait olduğunuzu bilemezsiniz. Bu ikilik sizde mutsuzluk yaratır. Çünkü mutluluk ‘bir’liktedir. Tevdiddedir. Bir yerde doğup bir başka toprağın genlerine sahipseniz yıllarca vatanınızı bilememe, ait olamama sorunu yaşarsınız. Bu bir kadının iki erkek arasında kalmasına benzer. Kime aitsiniz? Hangisi sahibiniz? Edilgen her unsur için bu böyledir. Anne karşısında bebek, erkek karşısında kadın, vatan karşısında vatandaş, hakikat karşısında insanın durumu edilgendir.*

Allah Musa’nın böyle bir ikilik acısını çekmesini istemedi.O mutlak tevhid ile doğduğu anne tarafından emzirildi, kardeşleriyle büyüdü, kendisini İsrail evine ait hissetti. Bunu, onun gençliğinde karıştığı bir kavgada, hiç düşünmeden, hatta anlayıp dinlemeden İsrail oğlu tarafını tutmasından da anlayabiliriz. O bir kavmiyetçilik güttü ise, bir nesep, bir aile tutacaksa, İsrail oğullarını tutmuştur. Bu o an için hakkaniyetli olmayan, kim haklı bilinmeden hareket edildiği için yanlış olan bir harekettir. Ancak bize Musa’nın insiyaki hareketlerine, iç dünyasına ilişkin ipucu verir: Musa tek bir yere aittir, o da Beni İsrail’dir.

Bizim için bu ne ifade eder? Bilindiği üzere süt ilme remizdir. Bir süt içeceksek bu kendi annemizden olmalıdır. Kendi ailemizden, kendi kavmimizden, kendi geleneğimizden. İnsanın büyüme ve yetişme sürecinde tek bir kaynaktan beslenmesi zaruridir ve bu içine doğduğu kaynak olmalıdır. Dal kendi kökünden beslenir. Bu bir müslüman için, içinde doğduğu yetiştiği İslami gelenekten başkası değildir. Hatta daha da daraltırsak, bu sizin en yakınınızda bulunan kaynaktır. Sizin zamanınızda, yanıbaşınızda, size en yakın olan mürşit kimse, sizin anneniz odur. Ondan beslenmenin ardından ancak diğer yakın akrabalardan birşeyler öğrenmeye de başlayabilirsiniz. Size anneanneniz, dedeniz, halalarınız, amcalarınız, dayılarınız, sonra komşularınız ve mahalleniz, ve şehriniz, ardından ülkeniz birşeyler öğretir. Önce yerel olursunuz, sonra evrensel. Pergelin bir ayağını köklerinize sabitlerseniz diğer ayak ile önce küçük daireler, sonra gitgide büyük daireler çizebilirsiniz.

Bizim sabit ayağımız Bediüzzamandır. Minhacımız/metodumuz da Risale-i Nur’dur. Buna ilişkin Fütuhat’ta ilginç bir rüya anlatısında İbn-i Arabi şöyle der. “Ey Adem sen bizim cisimlikte babamızsın, fakat ruhlarımızın babası Hz. Muhammed(sav)’dir” Bu da bize anne baba olma sürecinin, sadece bedensel değil, aynı zamanda ruhsal bir süreç olduğunu kanıtlar. Bizim babamız Bediüzzaman’dır. Ancak sadece babamız yoktur, amcalarımız, dayılarımız, dedelerimiz ve cedlerimiz vardır. Onları da tanımamız elzemdir. Onlar da ruhumuzu beslemelidir. Ama onlara daima babamızdan yola çıkarak muhatap oluruz. Babamız olmadan onların bir anlamı yoktur. Bizi onlara bağlayan akrabalık bağı babamızla kurulur. Her müslüman bunu kendi minhacına kıyasla düşünmelidir.

Ancak Musa(as) firavun sarayında büyümüştür. Bu, onun İsrail evinden beslenmekle beraber, ötekini de bilmesine yol açmıştır. O Ûl-ül Azm bir peygamber olacağından, ona hakaik-i külliyeye ermek farzdır. Bu da ancak hem aynıyı hem gayrıyı bilmekle olur. Eğer kendi geleneğimizi öğrenmeden ötekini öğrenmeye kalkarsak sütümüz bozulur, suyumuz bulanır. Ama hakaik-i külliye için sırf kendimizi bilmek yetmez, gayrı bilmek de gerekmektedir. Çünkü Allah hem doğunun hem batının Rabbi’dir. Onun yarattığı her hangi bir şeyin bilgisi, bilgimize dahil edilmezse bilgimiz eksik kalır. Külliyet eksiklik kabul etmez, ferdiyyet de öyle.

Erken dönem tasavvufunda kalp denilince sadırlardaki kalp anlaşılmıştır. İbn-i Arabi sonrası tasavvuf ise kalbi ‘cihannüma’ hale getirmiştir. Bunun anlamı şudur: Kalp mülkü ve melekutu ile tüm evrendir. Ay benim kalbime dahildir, zambaklar, kuşlar kalbime dahildir, geçmiştekiler ve gelecektekiler kalbime dahildir. Melekler ve cinler kalbime dahildir. Bu yüzdendir ki, kendini bilmek böyle bir hakikat-i külliyeye sahip olmak demektir. Afaktaki herkes ve her şey, az yada çok, bize kalbimizi buldurur. Kendimizi bildirir. İçimizdeki bir karanlığa ışık tutar, bizi kendimizle tanıştırır, yüzleştirir. Esma-i Külliha’ya varabilmek, ferdiyyete erebilmek, bir olabilmek kendini böyle bir külli nazarla bilebilmeye, hakikat-i külliyeye erebilmeye bağlıdır. Kesrette boğulmak istemeyenlere verilecek ipucu insan-ı kamilleri takip etmek, onları derinlemesine bilmeye çalışmaktır. Onlar zaten birer alemdir. Onların hali Yasin’in Kuran’ın kalbi oluşuna benzer. Alemin kalbi onlardır.

İnsana tüm kainatı içine alan bir kalp verilmiştir. Öyleyse onu kainatla doldurmaya başlayın. En yakın sebepten, babanızdan başlayarak…
 
Üst