DAVAMÞEHADET
Well-known member
Serhad Bayram - sbayram@dogruhabergazetesi.com
Hamd kullarını zorluklarla sınadıktan sonra en kolay yollarına kavuşturan Allah içindir..
Salat ve selam en kâmil halleriyle izzet sahibi Hz. Ahmed’e olsun…
Bir varmış, bir yokmuş.. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde adına Kaf dedikleri bir dağ varmış. Bu dağın bir aydınlık bir de karanlık iki tarafı varmış. Aydınlık tarafında aydınlığın askerleri, dağın karanlık tarafında ise karanlığın askerleri olurmuş hep.
Aydınlığın askerleri hamd ile Rablerini tesbih ve takdis ederken karanlığın leş-kerleri karanlık maskeleriyle seher vaktinde Kaf Dağının aydınlık tarafına baskınlar yapadururmuş. Şafak vakti kapıları kırılan evlerinden dehşet ve korkuyla uyanan bayanlar ve çocuklar gözbebeklerinde en büyük ahları taşırmış. Değil lisanları, kalbleriyle karanlığın leş-kerlerine güneş yüzü görmemiş beddualar edermiş. Kaf Dağında baskın yiyen aydınlığın neferlerinin anneleri dua edermiş tek ve bir olan Allah’a.. Anneler dermiş ki; “Ey Rabbimiz! Sen evlatlarımızın acısını bize yaşatanlara evlatlarının acısını yaşat. Biz nasıl ki kalblerimizde hançer misali evlatlarımıza yanıyoruz, onlar da evlat acısı nedir bilsinler inşallah”
Hikâye bu ya, Aydınlığın askerleri önceden kara kara düşünürmüş; “Bizim evlatlarımız lale devrinde kendini gördü. Biz oğullarımıza/kızlarımıza zalimin yüzünü nasıl göstereceğiz? Onlara zalimi nasıl anlatacağız?” derken seher vakti Kaf dağının karanlık yüzünden akıp gelen kara yüzlü, kara maskeli, kara vicdanlı leş-kerler beliriverince “Hah!” demiş aydınlığın askerleri “Bak oğulcağızım! Bak kalbimin meyvesi canım kızım! Bak da tanı zalimi. Gördün mü işte, zalim budur…!”
Hikmetsiz iş yapmayan Allah’ın hikmetlerinden sadece bir hikmet olan bu işe nerdeyse sevinecekmiş Kaf Dağının aydınlık tarafında duranlar. Çünkü, zalim yüzünü göstermiş, kendini tanıtmıştı.
Seher vakti gelen leş-kerler dönüp gidermiş bir zaman sonra. Ama geldiği gibi değil giderken yanında erkekleri alıp gidermiş. Arkada ağlamaya utanan aydınlık tarafın bacıları, yüreklerinde evlat acısı anaları ve zalimi haqqel yaqin tanıyan evlatları bırakıp dönermiş karanlık taraftaki karanlık mağaralarına..
Dedim ya, bir varmış, bir yokmuş.. Allah varmış gam yokmuş.. Allah kendini hatırlatmak için aydınlığın askerlerini sınar dururmuş. Allah o kullarını öyle severmiş ki, onların Zatını unutmaması için karanlığın leş-kerlerini böyle yer yer musallat eder dururmuş. Kaf Dağının iki tarafı dedik ama hikâyemiz zirvesiyle devam ediyor. Kaf Dağının zirvesinde kurulanlar her şeyi görürlermiş. Pek azı hariç Hakkın hakkını teslim etmezmiş. Bazıları açılmakla kafayı bozmuşlarmış. Ha bire açılım yapar dururmuş. Onlar açıldıkça İslam sahilinden uzaklaştıklarını derk etmezlermiş. Zirvedekiler karanlığın leş-kerlerini razı etmek için onay verirlermiş bu işe. Allah’ı razı etmeyi dert edinmekten imtina edenler karanlığı razı etmek için yapmadık şey bırakmamışlar. Hikayenin sonunda “Onlar ermiş muradına..” olmamış. Çünkü akıbet muttakilerinmiş. Karanlığın leş-kerleri karanlıklarında helak olup gitmeye mahkûmken zirvedekiler kimseyi razı edemeden hüsrana uğramışlar.
Bu hikâye burada bitmemiş. Sünnetullah kitabında yazılmaya ve okunmaya devam edecekmiş. Kaf Dağının aydınlık yüzü ile karanlık tarafı hep mücadele edeceklermiş. Ta ki, Adil Sultan Hz. Allah aralarında hükmünü tamamlayıncaya kadar.
Hikayemiz bitmese de Kaf Dağının aydınlık tarafından sesler kesilmezmiş; “Azdan az, çoktan çok.. Sizden korkan sizin gibi olsun… Bizim en büyük silahımız dualarımızdır. Ey Karanlık taraflardan karanlık oyunlarla gelenler! Üstümüze gölgesi vuran silahlarınızı aslında Allah’a çevirdiğinizi fark etmiyor musunuz?”
Bir varmış ile başlayan hikâye Bir ve tek olan, eşi ve benzeri ve zıddı olmayan Allah’ın katında bir hesaba göre devam edecekmiş. Çünkü karanlığın leş-kerlerinin hesabına karşın O’nun da hesabı varmış. İşte Aydınlığın askerleri Allah ile müteselli olurmuş. Ve aydınlık tarafı terk etmeden seher vakti elleri göğermiş, sabır ile, çelik gibi sinirler ile karanlığa fener tutarlarmış..
SELAM VE DUA ile
Hamd kullarını zorluklarla sınadıktan sonra en kolay yollarına kavuşturan Allah içindir..
Salat ve selam en kâmil halleriyle izzet sahibi Hz. Ahmed’e olsun…
Bir varmış, bir yokmuş.. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde adına Kaf dedikleri bir dağ varmış. Bu dağın bir aydınlık bir de karanlık iki tarafı varmış. Aydınlık tarafında aydınlığın askerleri, dağın karanlık tarafında ise karanlığın askerleri olurmuş hep.
Aydınlığın askerleri hamd ile Rablerini tesbih ve takdis ederken karanlığın leş-kerleri karanlık maskeleriyle seher vaktinde Kaf Dağının aydınlık tarafına baskınlar yapadururmuş. Şafak vakti kapıları kırılan evlerinden dehşet ve korkuyla uyanan bayanlar ve çocuklar gözbebeklerinde en büyük ahları taşırmış. Değil lisanları, kalbleriyle karanlığın leş-kerlerine güneş yüzü görmemiş beddualar edermiş. Kaf Dağında baskın yiyen aydınlığın neferlerinin anneleri dua edermiş tek ve bir olan Allah’a.. Anneler dermiş ki; “Ey Rabbimiz! Sen evlatlarımızın acısını bize yaşatanlara evlatlarının acısını yaşat. Biz nasıl ki kalblerimizde hançer misali evlatlarımıza yanıyoruz, onlar da evlat acısı nedir bilsinler inşallah”
Hikâye bu ya, Aydınlığın askerleri önceden kara kara düşünürmüş; “Bizim evlatlarımız lale devrinde kendini gördü. Biz oğullarımıza/kızlarımıza zalimin yüzünü nasıl göstereceğiz? Onlara zalimi nasıl anlatacağız?” derken seher vakti Kaf dağının karanlık yüzünden akıp gelen kara yüzlü, kara maskeli, kara vicdanlı leş-kerler beliriverince “Hah!” demiş aydınlığın askerleri “Bak oğulcağızım! Bak kalbimin meyvesi canım kızım! Bak da tanı zalimi. Gördün mü işte, zalim budur…!”
Hikmetsiz iş yapmayan Allah’ın hikmetlerinden sadece bir hikmet olan bu işe nerdeyse sevinecekmiş Kaf Dağının aydınlık tarafında duranlar. Çünkü, zalim yüzünü göstermiş, kendini tanıtmıştı.
Seher vakti gelen leş-kerler dönüp gidermiş bir zaman sonra. Ama geldiği gibi değil giderken yanında erkekleri alıp gidermiş. Arkada ağlamaya utanan aydınlık tarafın bacıları, yüreklerinde evlat acısı anaları ve zalimi haqqel yaqin tanıyan evlatları bırakıp dönermiş karanlık taraftaki karanlık mağaralarına..
Dedim ya, bir varmış, bir yokmuş.. Allah varmış gam yokmuş.. Allah kendini hatırlatmak için aydınlığın askerlerini sınar dururmuş. Allah o kullarını öyle severmiş ki, onların Zatını unutmaması için karanlığın leş-kerlerini böyle yer yer musallat eder dururmuş. Kaf Dağının iki tarafı dedik ama hikâyemiz zirvesiyle devam ediyor. Kaf Dağının zirvesinde kurulanlar her şeyi görürlermiş. Pek azı hariç Hakkın hakkını teslim etmezmiş. Bazıları açılmakla kafayı bozmuşlarmış. Ha bire açılım yapar dururmuş. Onlar açıldıkça İslam sahilinden uzaklaştıklarını derk etmezlermiş. Zirvedekiler karanlığın leş-kerlerini razı etmek için onay verirlermiş bu işe. Allah’ı razı etmeyi dert edinmekten imtina edenler karanlığı razı etmek için yapmadık şey bırakmamışlar. Hikayenin sonunda “Onlar ermiş muradına..” olmamış. Çünkü akıbet muttakilerinmiş. Karanlığın leş-kerleri karanlıklarında helak olup gitmeye mahkûmken zirvedekiler kimseyi razı edemeden hüsrana uğramışlar.
Bu hikâye burada bitmemiş. Sünnetullah kitabında yazılmaya ve okunmaya devam edecekmiş. Kaf Dağının aydınlık yüzü ile karanlık tarafı hep mücadele edeceklermiş. Ta ki, Adil Sultan Hz. Allah aralarında hükmünü tamamlayıncaya kadar.
Hikayemiz bitmese de Kaf Dağının aydınlık tarafından sesler kesilmezmiş; “Azdan az, çoktan çok.. Sizden korkan sizin gibi olsun… Bizim en büyük silahımız dualarımızdır. Ey Karanlık taraflardan karanlık oyunlarla gelenler! Üstümüze gölgesi vuran silahlarınızı aslında Allah’a çevirdiğinizi fark etmiyor musunuz?”
Bir varmış ile başlayan hikâye Bir ve tek olan, eşi ve benzeri ve zıddı olmayan Allah’ın katında bir hesaba göre devam edecekmiş. Çünkü karanlığın leş-kerlerinin hesabına karşın O’nun da hesabı varmış. İşte Aydınlığın askerleri Allah ile müteselli olurmuş. Ve aydınlık tarafı terk etmeden seher vakti elleri göğermiş, sabır ile, çelik gibi sinirler ile karanlığa fener tutarlarmış..
SELAM VE DUA ile