T
Tevhid_Nur
Misafir
CEHENNEMİN EBEDİYYETİ VE BU AZBABA MÜSTEHAK OLAN EHL-İ CEHENNEM’İN DURUMU
Yahûdî milleti, Cehennem’in ebediyyetini inkâr ediyor. Yahûdîlerin bu i’tikádlarını Cenâb-ı Hak şöyle beyân buyurmaktadır:
وَقَالُواْ لَن تَمَسَّنَا النَّارُ إِلاَّ أَيَّاماً مَّعْدُودَةً
“Yahûdîler, ‘Cehennem ateşi bize ancak sayılı günler (40 gün veyâhut 7 gün) dokunacaktır’ dediler.” Böyle bir inanca sâhib olan Yahûdî milletinden müteşekkil gizli bir zındıka komitesi, yaklaşık 250 seneden beri, Üstad Bedîüzzamân (ra) Hazretlerinin Arabî İşârâtü’l-İ’câz tefsîrinde geçen “Cehennem’in ebediyyeti ve bu azâba müstehak olan ehl-i Cehennem’in durumu” ile alâkalı ba’zı cümlelerini te’vîlât-ı fâside ile te’vîl ederek bu cümlelere, hâşâ, “Cehennem azâbı ebedî değildir” gibi bir ma’nâ verip bu ma’nâyı Müslümanlar arasında neşretmektedir. Hâşâ, yüz bin defa hâşâ, Üstad Bedîüzzamân Hazretlerinin böyle bir şey söylemesi mümkün değildir.Zîrâ, o zâtın bütün sözleri, “Kitab, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ”ya tam muvâfıktır. Öyle ise bu bâtıl inanç, o gizli komitenin Bedîüzzamân Hazretlerine isnâd ettiği bir iftirâdır.
Şimdi o gizli zındıka komitesinin te’vîlât-ı fâside ile te’vîl ettiği Üstad Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin İşârâtü’l-İ’câz tefsîrinde geçen ifâdelerinin şerh ve îzâhına geçiyoruz:
“Suâl: Bir kâfirin masiyet-i küfriyyesi mahdûddur; kısa bir zamânı işgál ediyor. Ebedî ve gayr-i mütenâhî bir cezâ ile tecziyesi, adâlet-i İlâhiyye, hikmet-i ezeliyye ve merhamet-i Rabbâniyye ile nasıl mutâbakat eder?
“Cevâb: O kâfirin cezâsı gayr-ı mütenâhî olduğu teslîm edilmekle berâber, mahdûd bir zamânda irtikâb edilen o masiyet-i küfriyyenin, gayr-ı mütenâhî bir cinâyet olduğu altı cihetle sâbittir:
“Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenâhî ömrünü behemahâl küfür ile geçireceği şüphesizdir. Çünkü, kâfirin cevher-i rûhu bozulmuştur. Bu i’tibârla, o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenâhî bir cinâyete isti’dâdı vardır. Binâenaleyh, kâfirin ebedî cezâsı, bu cihette adâlet-i İlâhiyyeye muhâlif değildir.
“İkincisi: O kâfirin ma’sıyyeti mütenâhî bir zamânda ise de, umûm kâinâtın vahdâniyyete olan gayr-ı mütenâhî şehâdetlerini tekzîb olduğundan, gayr-ı mütenâhî bir cinâyettir. Binâenaleyh, kâfirin ebedî cezâsı, bu cihette adâlet-i İlâhiyyeye muhâlif değildir.
“Üçüncüsü: Küfür, gayr-i mütenâhî ni’metlere küfrân olduğundan, gayr-i mütenâhî bir cinâyettir. Gayr-ı mütenâhî bir cinâyet ise, ebedî bir cezâyı iktizâ eder.
“Dördüncüsü: Küfür, gayr-i mütenâhî olan zât, sıfât ve esmâ-i İlâhiyyeye cinâyettir. Binâenaleyh, kâfirin ebedî cezâsı, bu cihette adâlet-i İlâhiyyeye muhâlif değildir.
“Beşincisi: İnsânın vicdânı, zâhiren mütenâhî ise de, bâtınen gayr-ı mütenâhî olduğundan ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu i’tibârla, gayr-i mütenâhî hükmünde olan o vicdân, küfür ile mülevves olarak mahvolur gider. Bunu ise ancak ebedî bir Cehennem temizler.
“Altıncısı: Zıd zıddına muânid ise de, çok husûslarda mümâsil olur. Binâenaleyh, îmân lezâiz-i ebediyyeyi ismâr ettiği gibi, küfür de âlâm-ı ebediyyeyi intâc etmesi şenindendir.Bunun için, îmânın semeresi olan lezâiz-i Cennet ebedî olduğu gibi, küfrün semeresi olan âlâm-ı Cehennem dahi ebedîdir.
“Bu altı cihetten çıkan netîce ve gayr-i mütenâhî bir cinâyete tekábül eden gayr-i mütenâhî bir cezâ, ayn-ı adâlettir.
“S- Kâfirin o cezâsının adâlete uygun olduğunu teslîm ettik. Fakat, azâbları intâc eden şerlerin vücûdundan hikmet-i ezeliyyenin ganî olduğuna ne diyorsun?
“C- Kavâid-i esâsiyyedendir ki, ara sıra vukúa gelen şerr-i kalîl için hayr-ı kesîr terk edilmez. Zîrâ, şerr-i kalîl terk edildiği takdîrde, şerr-i kesîr olur. Binâenaleyh, hakáik-ı nisbiyyenin sübûtunu izhâr etmek, hikmet-i ezeliyyenin iktizâsındandır. Bu gibi hakáikın tezâhürü, ancak şerrin vücûduyla olur. Haddi tecâvüz etmemek için, şerden terhîb ve tahvîf lâzımdır. Terhîbin vicdân üzerine te’sîri, terhîbi tasdîk etmekle olur. Terhîbin tasdîki ise, hâricî bir azâbın vücûduna mütevakkıftır. Zîrâ, vicdân, akıl ve vehim gibi, hâricî ve ebedî hakíkat hükmüne geçmiş bir azâbdan yapılan terhîble müteessir olur. Öyle ise, dünyâda olduğu gibi âhirette de, ateşin vücûdundan yapılan terhîb, tahvîf; ayn-ı hikmettir.
“S: O ebedî cezâ hikmet-i ezeliyyeye muvâfıktır, kabûl ettik. Ammâ, bunun merhamet ve şefkat-i Rabbâniyyeye bakan vechi nedir?
“C: Kâfir hakkında iki ihtimâlden başka bir yol tasavvur edilemez. O kâfir,
“a) Ya ademe gidecektir;
“b) Veyâ dâimî bir azâb içinde mevcûd kalacaktır.
“Vücûd ise, Cehennemde dahi olsa merhamettir ve ademe nisbetle daha hayırlıdır. Vicdânen teemmül etiğinde, adem, şerr-i mahz olduğu; hattâ, bütün musîbet ve ma’sıyyetlerin de merciı olduğunu anlarsın. Vücûd ise, velev Cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır.
“Ve kezâ cinâyetin lekesini izâle veyâ hacâletini tahfîf veyâhut icrâ-yı adâlete iştiyâk için cezâyı hüsn-i rızâ ile kabûl etmek, rûhun fıtrî olan şe’nidir. Evet, dünyâda çok nâmus sâhibleri, cinâyetlerinin hicâbından kurtulmak için, kendilerine cezânın tatbîkını, ‘Bu cezâ haktır ve ben bu cezâya müstehakım’ diyerek istemişlerdir.
“Ve kezâ, kâfirin meskeni Cehennem’dir ve orada ebedî kalacaktır. Bununla berâber kâfir, küfrünün cezâsı olarak kesb-i istihkák ettiği ebedî Cehennem’de kalmakla berâber, amelinin cezâsını çektikten sonra ateşe karşı bir nev’i ülfet peydâ eder. Bununla berâber ehâdis-i Nebeviyye işâret ettiği gibi; kâfirlerin dünyâda yaptıkları amâl-i hayriyyelerine mükâfaten azâblarının hafifletilmesi de vardır. İşte bu, lâyık olmadıkları halde onlara bir merhamettir.”
Yahûdî milleti, Cehennem’in ebediyyetini inkâr ediyor. Yahûdîlerin bu i’tikádlarını Cenâb-ı Hak şöyle beyân buyurmaktadır:
وَقَالُواْ لَن تَمَسَّنَا النَّارُ إِلاَّ أَيَّاماً مَّعْدُودَةً
“Yahûdîler, ‘Cehennem ateşi bize ancak sayılı günler (40 gün veyâhut 7 gün) dokunacaktır’ dediler.” Böyle bir inanca sâhib olan Yahûdî milletinden müteşekkil gizli bir zındıka komitesi, yaklaşık 250 seneden beri, Üstad Bedîüzzamân (ra) Hazretlerinin Arabî İşârâtü’l-İ’câz tefsîrinde geçen “Cehennem’in ebediyyeti ve bu azâba müstehak olan ehl-i Cehennem’in durumu” ile alâkalı ba’zı cümlelerini te’vîlât-ı fâside ile te’vîl ederek bu cümlelere, hâşâ, “Cehennem azâbı ebedî değildir” gibi bir ma’nâ verip bu ma’nâyı Müslümanlar arasında neşretmektedir. Hâşâ, yüz bin defa hâşâ, Üstad Bedîüzzamân Hazretlerinin böyle bir şey söylemesi mümkün değildir.Zîrâ, o zâtın bütün sözleri, “Kitab, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ”ya tam muvâfıktır. Öyle ise bu bâtıl inanç, o gizli komitenin Bedîüzzamân Hazretlerine isnâd ettiği bir iftirâdır.
Şimdi o gizli zındıka komitesinin te’vîlât-ı fâside ile te’vîl ettiği Üstad Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin İşârâtü’l-İ’câz tefsîrinde geçen ifâdelerinin şerh ve îzâhına geçiyoruz:
“Suâl: Bir kâfirin masiyet-i küfriyyesi mahdûddur; kısa bir zamânı işgál ediyor. Ebedî ve gayr-i mütenâhî bir cezâ ile tecziyesi, adâlet-i İlâhiyye, hikmet-i ezeliyye ve merhamet-i Rabbâniyye ile nasıl mutâbakat eder?
“Cevâb: O kâfirin cezâsı gayr-ı mütenâhî olduğu teslîm edilmekle berâber, mahdûd bir zamânda irtikâb edilen o masiyet-i küfriyyenin, gayr-ı mütenâhî bir cinâyet olduğu altı cihetle sâbittir:
“Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenâhî ömrünü behemahâl küfür ile geçireceği şüphesizdir. Çünkü, kâfirin cevher-i rûhu bozulmuştur. Bu i’tibârla, o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenâhî bir cinâyete isti’dâdı vardır. Binâenaleyh, kâfirin ebedî cezâsı, bu cihette adâlet-i İlâhiyyeye muhâlif değildir.
“İkincisi: O kâfirin ma’sıyyeti mütenâhî bir zamânda ise de, umûm kâinâtın vahdâniyyete olan gayr-ı mütenâhî şehâdetlerini tekzîb olduğundan, gayr-ı mütenâhî bir cinâyettir. Binâenaleyh, kâfirin ebedî cezâsı, bu cihette adâlet-i İlâhiyyeye muhâlif değildir.
“Üçüncüsü: Küfür, gayr-i mütenâhî ni’metlere küfrân olduğundan, gayr-i mütenâhî bir cinâyettir. Gayr-ı mütenâhî bir cinâyet ise, ebedî bir cezâyı iktizâ eder.
“Dördüncüsü: Küfür, gayr-i mütenâhî olan zât, sıfât ve esmâ-i İlâhiyyeye cinâyettir. Binâenaleyh, kâfirin ebedî cezâsı, bu cihette adâlet-i İlâhiyyeye muhâlif değildir.
“Beşincisi: İnsânın vicdânı, zâhiren mütenâhî ise de, bâtınen gayr-ı mütenâhî olduğundan ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu i’tibârla, gayr-i mütenâhî hükmünde olan o vicdân, küfür ile mülevves olarak mahvolur gider. Bunu ise ancak ebedî bir Cehennem temizler.
“Altıncısı: Zıd zıddına muânid ise de, çok husûslarda mümâsil olur. Binâenaleyh, îmân lezâiz-i ebediyyeyi ismâr ettiği gibi, küfür de âlâm-ı ebediyyeyi intâc etmesi şenindendir.Bunun için, îmânın semeresi olan lezâiz-i Cennet ebedî olduğu gibi, küfrün semeresi olan âlâm-ı Cehennem dahi ebedîdir.
“Bu altı cihetten çıkan netîce ve gayr-i mütenâhî bir cinâyete tekábül eden gayr-i mütenâhî bir cezâ, ayn-ı adâlettir.
“S- Kâfirin o cezâsının adâlete uygun olduğunu teslîm ettik. Fakat, azâbları intâc eden şerlerin vücûdundan hikmet-i ezeliyyenin ganî olduğuna ne diyorsun?
“C- Kavâid-i esâsiyyedendir ki, ara sıra vukúa gelen şerr-i kalîl için hayr-ı kesîr terk edilmez. Zîrâ, şerr-i kalîl terk edildiği takdîrde, şerr-i kesîr olur. Binâenaleyh, hakáik-ı nisbiyyenin sübûtunu izhâr etmek, hikmet-i ezeliyyenin iktizâsındandır. Bu gibi hakáikın tezâhürü, ancak şerrin vücûduyla olur. Haddi tecâvüz etmemek için, şerden terhîb ve tahvîf lâzımdır. Terhîbin vicdân üzerine te’sîri, terhîbi tasdîk etmekle olur. Terhîbin tasdîki ise, hâricî bir azâbın vücûduna mütevakkıftır. Zîrâ, vicdân, akıl ve vehim gibi, hâricî ve ebedî hakíkat hükmüne geçmiş bir azâbdan yapılan terhîble müteessir olur. Öyle ise, dünyâda olduğu gibi âhirette de, ateşin vücûdundan yapılan terhîb, tahvîf; ayn-ı hikmettir.
“S: O ebedî cezâ hikmet-i ezeliyyeye muvâfıktır, kabûl ettik. Ammâ, bunun merhamet ve şefkat-i Rabbâniyyeye bakan vechi nedir?
“C: Kâfir hakkında iki ihtimâlden başka bir yol tasavvur edilemez. O kâfir,
“a) Ya ademe gidecektir;
“b) Veyâ dâimî bir azâb içinde mevcûd kalacaktır.
“Vücûd ise, Cehennemde dahi olsa merhamettir ve ademe nisbetle daha hayırlıdır. Vicdânen teemmül etiğinde, adem, şerr-i mahz olduğu; hattâ, bütün musîbet ve ma’sıyyetlerin de merciı olduğunu anlarsın. Vücûd ise, velev Cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır.
“Ve kezâ cinâyetin lekesini izâle veyâ hacâletini tahfîf veyâhut icrâ-yı adâlete iştiyâk için cezâyı hüsn-i rızâ ile kabûl etmek, rûhun fıtrî olan şe’nidir. Evet, dünyâda çok nâmus sâhibleri, cinâyetlerinin hicâbından kurtulmak için, kendilerine cezânın tatbîkını, ‘Bu cezâ haktır ve ben bu cezâya müstehakım’ diyerek istemişlerdir.
“Ve kezâ, kâfirin meskeni Cehennem’dir ve orada ebedî kalacaktır. Bununla berâber kâfir, küfrünün cezâsı olarak kesb-i istihkák ettiği ebedî Cehennem’de kalmakla berâber, amelinin cezâsını çektikten sonra ateşe karşı bir nev’i ülfet peydâ eder. Bununla berâber ehâdis-i Nebeviyye işâret ettiği gibi; kâfirlerin dünyâda yaptıkları amâl-i hayriyyelerine mükâfaten azâblarının hafifletilmesi de vardır. İşte bu, lâyık olmadıkları halde onlara bir merhamettir.”