Cenazeme Gelir misin ?

  • Konbuyu başlatan Tarihci19
  • Başlangıç tarihi
T

Tarihci19

Misafir
Cenazeme gelir misniz?

Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın
vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi.
Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka
titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin;
sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve
yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin "az sonra"lar havada
asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı.
Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları
devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp
uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini
söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç
gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri
parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi
uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana
giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı
şimdi. "Daha dün konuşmuştuk ama..." diyorsun. "Ama nasıl
olur!"lar çekip çekiştiriyor iki yakanı. "Hiç beklenmedik bir
ölüm!" "Vakitsiz" "Erken!" "Sürpriz!"


İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim
karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım
kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni.
Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım. "Ölüm bize de
yaklaşırmış/yakışırmış" dedin. "Ölmesi kanıksanmış,
ölünesi bir yaştayız artık." "Rahmetli..." sıfatını
ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.
İki yakasında da eksiğim İstanbul'un. Vapurların hiçbiri
beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi
otoyolların.
Hayret! Ben öldüm bu defa... Şimdiye kadar hep başkalarıydı
ölen. Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami
avlularından birinde...
Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp...
Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık
saltanatım bu benim. Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben
oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu
defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında
yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz
müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları
çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben
oynayacağım.
Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı...
Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak
adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin
dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek
adamı.... Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir
hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri
edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa
ağlanılmayacak mı?) adamı... "Adı neydi... Hani..!" diye
yokluğu kanıksanacak adamı... Soluk bir resimde mahzun bir
tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben
oynuyorum bugün... Sahnedeyim.
Beklerim.
En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.
İşte davetiyen:
Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca
yaşayacağına yeniden kanan, her lezzetin tükenişinde ölümün
yanına uğradığını unutan, her hazzın zirvesinde yakasındaki
ölümlü etiketini isteyerek düşüren, her yaz sıcağında içi
dünyaya iyiden iyiye ısınan, doğduğu yılın rakamının
büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan,
kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında
olmayan, damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek
pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan, ayrılıkların
çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan,
sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan,
unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen,
güzelliğini aynaların kırıklarında arayan, toprağa girmeye
üşenen, uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız,nefret ettiğimiz,gıcık olduğumuz,
sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik
unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız veya umutmayı isteyeceğimiz,
sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız
Tarihci
doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir
yatalak olmasına yol açan "her nefis ölümü tadacaktır!"
yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama
rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.


Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe
başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak,
gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına
gömülecektir.
​
 

hasret

Well-known member
Cenazeme gelir misniz?

Tarihc i
doğduğu gün yakala ndığı fanili k hastalığından, uzun süredir
yatala k olmasına yol açan "her nefis ölümü tadaca ktır!"
yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama
rahatsızlığından kurtul up aramızdan ayrıl[maya ayarla n]mıştır.


Cenaze si -umulur ki- en uzak zamand a, sızılarının köşe
başlarında kılınan cenaze namazını takibe n kaldırılacak,
gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutul uş toprağına
gömülecektir.

Allah taksiratını affetsin,maalesef cenaze namazına katılamıycam...
nasıl bilirsiniz?
ALLAHUALEM ama iyi adama benziyodu:)
 
T

Tarihci19

Misafir
Cenazeme gelir misniz?

nasıl bilirs iniz?
ALLAHU ALEM ama iyi adama benziy odu:)


Buna da şükür :p :)
 

katremisal

Active member
Cenazeme gelir misniz?

mewt idam değil hiçlik değil inkiraz değil failsiz bir inidam değil......abim ben bütün dairemizdeki kardeşlerin cenazesine gelmek isterdim ama vaesefa...elh. biizim dairedeki kardeşler unutumuş olmazlar biri ölse diğer ruhlar sağlam kalır.....ve sevap noktasında yaşar yalnız günah noktasında ölür...ilaahir hükmüyle inş. bakiyeyi amelden istifade ile ölmek dahi bu cihetten güzel....
 
T

Tarihci19

Misafir
Cenazeme gelir misniz?

doğru kardeşim inşallah bizde öyle olanlardan oluruz da defterimiz kapanmaz..
 

Eyvàh!

Talebe
Cenazeme gelir misniz?

cenazeme gelirmisin :angel: paylasim icin tsk tarihci

bir anim aklima geldi :p
komsumuz vefat etmisti tabi kabre goturulurken evde kurani kerim okunsun defin anina kadar dediler bende kucugum o sira daha 17, 17 ;D ya varim yada yokum
neyse yasini serif okudum ogle vaktine kadar duasida bitti allah kabul eylesin denildi ve baska bi komsumuz dediki evladim ben oldugumde banada oku emi ben ise zaten cok severdim rahmetliyi o an huzunde var ... tamam teyze sen ol ben okurum demisim annem yanima geldi ve dediki evladim niye oyle dedin ne dedimki anne deyince evladim kadina sen ol okurum dedin deyince morardim sonra hic bozuntuya vermeden ordan kacarcasina ciktim :angel: ama allah uzun omur versin hala yasiyor :angel:

tarihci allah c.c sizede uzun ama hayirli omur nasip eylesin...
 
T

Tarihci19

Misafir
Cenazeme gelir misniz?

HuSRaN ' Alıntı:
cenazeme gelirmisin :angel: paylasim icin tsk tarihci

bir anim aklima geldi :p
komsumuz vefat etmisti tabi kabre goturulurken evde kurani kerim okunsun defin anina kadar dediler bende kucugum o sira daha 17, 17 ;D ya varim yada yokum
neyse yasini serif okudum ogle vaktine kadar duasida bitti allah kabul eylesin denildi ve baska bi komsumuz dediki evladim ben oldugumde banada oku emi ben ise zaten cok severdim rahmetliyi o an huzunde var ... tamam teyze sen ol ben okurum demisim annem yanima geldi ve dediki evladim niye oyle dedin ne dedimki anne deyince evladim kadina sen ol okurum dedin deyince morardim sonra hic bozuntuya vermeden ordan kacarcasina ciktim :angel: ama allah uzun omur versin hala yasiyor :angel:

tarihci allah c.c sizede uzun ama hayirli omur nasip eylesin...

teşekkür ederim ecmain olsun inşallah, şimdi ben ölünce bana da oku dicem ama banada öl demenden korkuyorum :)
 

SaYa

Well-known member
Cenazeme Gelir Misin???

Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin az sonralar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.
Daha dün konuşmuştuk ama... diyorsun.Ama nasıl olur!lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.Hiç beklenmedik bir ölüm! Vakitsiz Erken! Sürpriz!

İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım.Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış dedin.Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.Rahmetli.. sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.
İki yakasında da eksiğim İstanbul;un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.
Hayret! Ben öldüm bu defa... Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen. Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde...
Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim. Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.
Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... Adı neydi... Hani..!diye yokluğu kanıksanacak adamı... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün... Sahnedeyim.
Beklerim.
En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.
İşte davetiyen:
Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan, her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan, her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren, her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan, doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan, kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan, damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan, ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan, sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan, unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen, güzelliğini aynaların kırıklarında arayan, toprağa girmeye üşenen, uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız
senai demirci
doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan ''her nefis ölümü tadacaktır! yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.
Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.

SENAİ DEMİRCİ
 

Elif_Gibi

Well-known member
Cenazeme gelir misin?

Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Ansızın geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı.

Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana gören, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.

“Daha dün konuşmuştuk ama…” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı. “Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”

İşine ara vereceksin bugün… Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım. “Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.” “Rahmetli…” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.
İki yakasında da eksiğim İstanbul’un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.
Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen. Hayret! Ben öldüm bu defa…
Şimdilerimin hiçbirine dokundurmadığım, yarından sonrasına bile yaklaştırmadığım ölüm şimdi/m oluverdi. Oysa, oysa…Gitsen de bir gitmesen de bir; bir cenaze olurdu camilerden birinin avlusunda. Belki bir kalabalık çıkagelirdi önüne… Bir sokağın başında. Yol kenarında, gözünü sakındığın mezarlığın giriş kapısında. “Nasılsa, ölen biri çıkar bu şehirde her gün!” diye kanıksadığın. Adını bile sormaya zahmet etmediğin. Eksilenin kim olduğuna aldırış etmediğin. Gitti diye üzülmediğin birinin cenazesi işte. Aynı manzara, aynı tabut, aynı üzgün yüzler. Aynı güneş gözlükleri. Ağladığı mı, yoksa ağlayamadığı mı anlaşılmasın diye saklanan gözler. Sanki hayatın ortasında duran ölümü inkâr etmek için göz göze gelmemeler. Sıradan bir cenaze yani.

Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp… Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim. Başroldeyim.

Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı… Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı… Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı… Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı…. Elbiseleri evden çıkarılacak adamı… Ben oynayacağım.
Yatağı soğuk kalacak adamı… Akşam eve dönmeyecek adamı… Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı… Sofrada yeri olmayacak adamı… Adı telefon rehberinden silinecek adamı… Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı…. Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı… Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı… . “Adı neydi…. Hani….!” diye yokluğu kanıksanacak adamı…. Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı… Ben oynuyorum bugün… Sahnedeyim.
Beklerim.
En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.
İşte davetiyen:
Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan, her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan, her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren, her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan, doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan, kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan, damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan, ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan, sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan, unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen, güzelliğini aynaların kırıklarında arayan, toprağa girmeye üşenen, uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız
senai demirci
doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.
Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.
Senai Demirci
 

NURSİMA

Well-known member
Cevap: Cenazeme gelir misin?

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

"Eğer siz, lezzetleri yok eden ölümü ansaydınız, bu kadar çok konuşmazdınız. O lezzetleri yıkanı çokça anın!
Kabir her gün şöyle konuşur:
"Ben, gurbet eviyim. Ben, içinde yalnız yaşanan bir evim. Ben, içinde kurtlar ve zararlı böceklerin bulunduğu evim."
inanmış bir kul gömülünce, kabir ona şöyle der:
"Merhaba, hoş geldin safa geldin! Sen üzerimde yürüyenlerin en sevimlisiydin. işte şimdi bana kavuştun. Sana yapacağım iyiliği kendi gözünle göreceksin."
Sonra o kabir genişler, genişler ve ona cennete bakan bir kapı açılır.


Azgın ve kâfir kula gelince, kabir ona şöyle seslenir: "Sana ne merhaba, ne hoş geldin, ne safa geldin! Çünkü sen, üzerimde yürüyen en nefret ettiğim kişiydin. Şimdi bana geldin, sana yapacaklarımı göreceksin."
Ondan sonra üzerine abanacak, sıkacak, sıkacak kaburgaları birbirine girecek. Ona doksandokuz tane büyük yılan sataşacak. Onlardan birisi yere üfürse, yerde hiçbir şey bitmez ve dünyada hayat da kalmaz. Hesap vermek için dirilinceye kadar, onun etinden koparacak, onu sokacaklar.
Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçedir, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur."
Ebû Saîd radıyallahu anh. Rezîn
.

Paylaşım için ALLAH(cc) razı olsun...
 

Turab3

Well-known member
Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğ un haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.



“Daha dün konuşmuştuk ama...” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.

“Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”

İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım.

“Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.”

“Rahmetli...” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.

İki yakasında da eksiğim İstanbul’un.

Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.

Hayret! Ben öldüm bu defa... Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen.

Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde...

Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim. Başroldeyim. Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.

Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... “Adı neydi... Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün...

Sahnedeyim.

Beklerim.

En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.



İşte davetiyen:

Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan,

her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan,

her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren,

her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan,

doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan,

kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan,

damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan,

ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan,

sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan,

unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen,

güzelliğini aynaların kırıklarında arayan,

toprağa girmeye üşenen,

uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız Turab...



doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrılmaya ayarlanmıştır.

Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.

Senai Demirci
 

TeFaNi1

Talebe
Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.

“Daha dün konuşmuştuk ama...” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı. “Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”

İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım. “Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.” “Rahmetli...” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.

İki yakasında da eksiğim İstanbul’un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.

Hayret! Ben öldüm bu defa... Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen. Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde...

Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim. Başroldeyim.

Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.

Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım.
Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... “Adı neydi... Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün... Sahnedeyim.

Beklerim.

En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.

İşte davetiyen:

Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan, her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan, her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren, her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan, doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan, kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan, damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan, ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan, sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan, unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen, güzelliğini aynaların kırıklarında arayan, toprağa girmeye üşenen, uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.

Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.

SENAİ DEMİRCİ
 
Üst