ABDULLAH4
Forum Yöneticisi
Mümin, çalışıp kazanır. Kazandıklarından da Allah için ihtiyaç sahiplerine verir, yani infak eder. Müminin kazanması gözü doymamış bir harislikten değildir. O, hırs tuzağına yakalanmaz. Çünkü bilir ki sahip yalnızca Allah’tır. Kendisini sahip sanmak yolunu şaşırmaktır ve o böyle şaşıranlardan olmaz.
İnsanın var oluş sancısı, göğe ait olma ile yere ait olma arasındaki gerilimden kaynaklanmaktadır. Bizler dünyaya ait varlıklar mıyız, yoksa çürüyecek olan bedenimizi dünyada bırakıp ruhumuzla göğe doğru mu yükseleceğiz?
Yerle Gök Arasında
Bu satırları okuyan bizler, hayatımızı bir beden içerisinde sürdürdüğümüz için duyu organlarımızın verilerine, kalp ve beynimizin faaliyetlerine muhtacız. Bu durum bizi zorunlu olarak yere bağlı kılarken, diğer yandan ruhunda cennet hatıralarını hisseden ve tekrar orasını arzu eden manevi yapımız ise göğe doğru miraca çıkmak istemektedir.
“Kâfir yolculuğundan bir fayda görmez, ondan dolayı da bütün meyli toprağadır.
Adamın yüzünü geriye çevirmesi, hırstan tamahtandır; yüzünü yola çevirmesi, doğruluktan niyazdan.
Ruhunun meyli yüceliklere ise yücelir durursun, varacağın yer de orasıdır.” (Mesnevi, 1810. beyit)
İnanan insanlar olarak tam bir teslimiyet içerisinde hakikate doğru yükselmeye karar verecek iken, diğer yönümüz devreye girmekte ve sonuçta varlığımız bu iki zıt kutup arasında gerilmektedir. Gaflete dalmış bir müminin ezan sesini duyduğunda yaşayabileceği mahcubiyeti düşününüz. Veya günlük meşguliyetlerin ardında koştururken ezanın ilâhi nağmelerini bile duyamamış bir müslümanın namazı kaçırmamak için hüzünlü telaşını düşününüz.
Dünyada var olan her şeyin yok olacağını, ömrümüzün yüz binlerce yıllık insanlık tarihine nazaran çok kısa olduğunu bile bile dünyadaki pek çok şeye sahip olmak için ifrat derecesinde parayı arzu ederken, ceplerimizi doldurmak için açgözlülükle tamahkârlık yaparken maneviyattan uzaklaşabilen, hatta çevremizdekilerin kalplerini bile kırabilen bizler sadece bir kefene sarılı olarak bu dünyaya veda etmeyecek miyiz?
İnsanın var oluş sancısı, göğe ait olma ile yere ait olma arasındaki gerilimden kaynaklanmaktadır. Bizler dünyaya ait varlıklar mıyız, yoksa çürüyecek olan bedenimizi dünyada bırakıp ruhumuzla göğe doğru mu yükseleceğiz?
Yerle Gök Arasında
Bu satırları okuyan bizler, hayatımızı bir beden içerisinde sürdürdüğümüz için duyu organlarımızın verilerine, kalp ve beynimizin faaliyetlerine muhtacız. Bu durum bizi zorunlu olarak yere bağlı kılarken, diğer yandan ruhunda cennet hatıralarını hisseden ve tekrar orasını arzu eden manevi yapımız ise göğe doğru miraca çıkmak istemektedir.
“Kâfir yolculuğundan bir fayda görmez, ondan dolayı da bütün meyli toprağadır.
Adamın yüzünü geriye çevirmesi, hırstan tamahtandır; yüzünü yola çevirmesi, doğruluktan niyazdan.
Ruhunun meyli yüceliklere ise yücelir durursun, varacağın yer de orasıdır.” (Mesnevi, 1810. beyit)
İnanan insanlar olarak tam bir teslimiyet içerisinde hakikate doğru yükselmeye karar verecek iken, diğer yönümüz devreye girmekte ve sonuçta varlığımız bu iki zıt kutup arasında gerilmektedir. Gaflete dalmış bir müminin ezan sesini duyduğunda yaşayabileceği mahcubiyeti düşününüz. Veya günlük meşguliyetlerin ardında koştururken ezanın ilâhi nağmelerini bile duyamamış bir müslümanın namazı kaçırmamak için hüzünlü telaşını düşününüz.
Dünyada var olan her şeyin yok olacağını, ömrümüzün yüz binlerce yıllık insanlık tarihine nazaran çok kısa olduğunu bile bile dünyadaki pek çok şeye sahip olmak için ifrat derecesinde parayı arzu ederken, ceplerimizi doldurmak için açgözlülükle tamahkârlık yaparken maneviyattan uzaklaşabilen, hatta çevremizdekilerin kalplerini bile kırabilen bizler sadece bir kefene sarılı olarak bu dünyaya veda etmeyecek miyiz?