Muvahhid1
Well-known member
Bir ağacın önünden onu sevmeden ve onun var oluşundan sevinç ve mutluluk duymadan nasıl geçebilir insan? — Dostoyevski
“Düşen bir yaprak görürsen,
Beni hatırla demiştin…”
Bu sözü Senden bilmiştim. Çünkü bir yaprak, Senin iznin olmadan düşmezdi, düşemezdi.
***
Sonbahar geldi mi, eve kapanırdım. Dökülen yapraklar ruhuma dokunur, evden ve odamdan dışarı çıkmak istemezdim. Böyleydi o yıllar. Tâ ki, Denizli’de misafir olan bir zâtın şehir otelinin yüksek katından bahçelere bakıp, rüzgârda salınan kavak ağaçlarının zikrini söylediği güne kadar… O güne kadar bu sorunun cevabı, içimde büyür de büyürdü, cevap bulamazdım bir türlü.
Hayat, bir kitap. Okudukça ve yaşadıkça öğreniyoruz. Sorulardan sorulara göç ediyoruz. Sor sor, bitmiyor sorular.
Bu listeye bir soru da biz ekleyelim:
Meyvesiz ağaçlardan meyveyi nasıl yersiniz? Meyveli ağacın meyvesi olur da, meyvesiz ağacın meyvesi olmaz mı?
Acele etmeyin. Cevabı için düşünün biraz.
***
Büyükçe ve güzel bir bahçedeyim. Bir ucu kavak ağacına bağlı olan hamakta sallanıyorum. O kocaman ve yemyeşil gümrah yaprakları ve onlardaki sanatı seyrediyorum. Rüzgâr bir dokunuyor, bütün ağaçtan her an bir ses ve zikir yükseliyor: Şıkır şıkır, şıkır şıkır… Sanki “Şıkır da şıkır, şükür de şükür…” diyor her bir yaprak.
Gözümün önünde bu yüce ve ulu ağacın muhteşem manzarasını seyretmek, binler sinemaya bedel.
Salındığım hamakta ben bir yana, rüzgârda salınan yapraklar bir yana gidip gelmekteyiz hep beraber.
Herkesin bir zaafı vardır; benim de öyle. Küçüklüğümden beri gözlerim, her bahçede önce meyveli ağaçları arar ve tarardı. Yanlış yapıyormuşum meğer… Meyvesiz ağaçlardan da öğreneceğim çok şeyler varmış meğer. Neler neler…
Hikmetli bir gözle bakıldığında, aslında her hareket bir zikirdir Allah’a. Bu gözler kamaştıran manzarada binlerce, on binlerce dil ile meyvesiz gibi görünen bir kavak ağacı, Rabbini zikrediyor, hem de ne zikir… Şıkır, şıkır, şıkır… Belki de hâline şükrediyor. Şükür, şükür, şükür…
Şıkır da şıkır, şükür de şükür…
Meyvesiz ağaçlar Rabbini daha çok zikredermiş derler. Doğruymuş meğer. Görünüyor işte ayan beyan. Koyu yeşil bir gölgede dinleniyoruz ve yaprakların zikrini dinliyoruz.
Şıkır da şıkır, şükür de şükür…
Bir o yana bir bu yana salınıyorlar. Cömertçe gölge yapıyorlar güneşten kaçan misafirlerine.
Her ağaç gibi aslında kavak ağacı da meyveler sunuyor. Hem de bitmeyen, her mevsim... Var oluşun ve yaratılışın gerçeği olan Rabbinin sonsuz isimlerinin tecellisini yâd ediyor. Hem de ne güzel seslerle: Hışır hışır, şıkır şıkır…
Bir de mekanik sesleri düşünün. Bir arabanın, bir klimanın motorunun ya da yol çalışmasındaki sinir bozucu aletlerin çalışırken çıkardığı sesleri. İnsanı çileden çıkarıcı bu sesler nerede, ağacın rüzgârda yapraklarıyla çıkardığı o nağmeli sesler ve zikirler nerede... Aslında “hışır hışır” sesleriyle “haşir haşir” mi diyor acaba? Tekrar dirilişin, tekrar yaratılışın sırrını mı söylüyor bize?
Ağaçların yapraklarıyla ne söylediği kadar, bizim de ne anladığınız önemli.
“Eğer o yüksek hakikatleri yakından temâşâ etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor, ‘Ne diyorsunuz?’ de; elbette, ‘Yâ Celîl, yâ Celîl, yâ Azîz, yâ Cebbâr’ dediklerini işiteceksin.” diyor ya Bediüzzaman. (Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, 301)
Kulak, kalbe giden yol. O yol imanın nuruyla açılırsa eğer, kalkarsa önündeki engeller, o zaman her ses, kulağa bir zikir olarak girer ve oradan kalbe akar gider…
Hatta Kur’an’da kulağın gözden önce zikredilmesinin sebebini de anlayıveririz hemen.
“Ve alâ sem’ıhin ve alâ ebsarihin” ayetinin bir sırrını biz de anlayabiliriz. Kulak kalbe daha yakındır. Göz, baktığı yerden bilgiyi toplayıp aktarırken; kulak, her yönden sesi ve sadâyı toplayıp kalbe gönderir. İşte kulağımızın bu yönünün gözümüze olan üstünlüğünden dolayı ayette öncelikle zikredilmiştir.
Buradan şunu da çıkarmak mümkün olabilir sanırım: Kulak yolu tıkanınca, kalbin kâinatla irtibatı kesiliyor. İbretsiz ve zikirsiz sesler oraya doluşunca, gözün de göreceği seyirlik bir şey pek kalmıyor artık. Gözler açık da olsa, gaflet perdesi müthiş bir gerçeği kapatabiliyor. Buna da dikkat çekiyor Bediüzzaman.
Hazreti Âdem’den bu güne kadar, insanların anlayamadığı ve gözlerden gizli kalan bir gerçekten bahsediyor:
“Enva-ı hayatın en ednâsı olan hayat-ı nebat ve o hayat-ı nebâtın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nemâ bulması, o derece zâhir ve kesrette ve mebzûliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem'den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır; hakikati, hakiki olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.” (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, 468)
O zaman durumdan bir vazife çıkıyor: Ya gözleri ve kulakları olmasına rağmen, duymayan ve görmeyen sınıfında yer alacağız, ya da her fırsatı değerlendirmeye çalışacağız.
İmanın nuru, odayı dolduran lambanın nurundan elbette çok daha nuranî ve çok daha kuvvetlidir. Kibrit başı kadar bir ışıkçık, oda dolusu karanlığı yutarsa; iman nuru da kâinat dolusu dalalet karanlıklarını yutabilir. İnsana gerçek bir insan olduğunu, gerçek bir insanın ancak imanla insan olabileceğinin yolunu gösterir.
Kavak ağaçlarını meyvesiz ağaçlar zannetmeyin siz. Ve bir zamanlar benim düştüğüm bu hataya, sakın ola ki, siz de düşmeyin.
Bir hışırtı kopar ve bir yaprak salına salına elinize doğru düşerse eğer, o sözleri siz de söyleyebilirsiniz:
“Düşen bir yaprak görürsen,
Beni hatırla demiştin…”
Evet Allah’ım… Bunu Senden bir işaret bilmek ve ilahî bir ses ve bir sâdâ gibi dinlemek, kulağımı mest ediyor, kalbimi sermest ediyor.
Evet, ağaçlar toprağa çakılmış ve hareketsiz de değiller aslında. Varlıklarını o kadar yüksek sesle duyuruyorlar ki, bu sesi duymayanın ya sağır, ya da kör olması lâzım.
Barla’daki çınar ağacını kucaklayıp nasıl zikrini, dostluğunu ve kardeşliğini duymuşsa Bediüzzaman, inşallah biz de bir gün duyabiliriz o sesi, aynı duyguları yaşarsak eğer.
Üzerindekileri bir bir dökülüp soyunduğunda, yeşil elbisesinden üryan olduğunda da, o kupkuru bedeninin de ne kadar güzel olduğunu anlarız bir gün. Ağaçların nağmelerini dinleyebiliriz, yapraklarıyla beraber söylediği zikrini belki biz de duyabiliriz bir gün.
“Düşen bir yaprak görürsen,
Beni hatırla demiştin…”
Allah’ım, Senin iznin olmadan hiçbir yaprak düşmez.
Yaprak düşmez de, meyve düşer mi?
Dal, budak düşer mi?
Yerinden fırlayıp bir taş düşer mi koca dağdan?
Saçlar düşer mi?
Saçlara aklar düşer mi Senin iznin olmadan?
Ve başlar düşer mi toprağa hiç Senin iznin olmadan?..
Tevazuya bürünür ağaçlar. Fakirliğini, zayıflığını, acizliğini haykırır sonbaharda.
Korktuğum bir mevsimde, içime kapandığım bir zamanda, aynı dert içinde dermanı bulmuştum. Yıllar önce sanki yeniden dirilmiştim Allah’ım.
Seni ben sonbaharda sevmiştim Allah’ım…
Rüzgâr bir başka çarpar, hava bir başka dokunur dallara. Değer geçer, titretir hepsini.
Müthiş bir koro zikre başlar, tek falso ses çıkmadan:
Yâ Latîf, yâ Cemîl, yâ Hannân, yâ Mennân…
Yeter ki siz, çamların altında, servilerin yakınında, kavakların uzağında kalmayın. “Bazı ağaçların meyvesi yoktur” diyenlere sakın inanmayın. Meyvesiz ağaçların meyveleri nasıl olurmuş, nasıl yenirmiş, gösterin onlara…
Kışın ayrı güzelsin, yazın ayrı güzelsin, gönlümüzü eğlencesiz ve neşesiz bırakmazsın ey ulu ağaç, ey güzel ağaç… Sen Rabbimin yaldızlı bir mektubusun. Her mevsim kendini bize okutursun. Rahman olan Rabbimden bilirim her sayfanı, her satırını, sonbaharda ellerime düşen her yaprağını.
Çünkü o Rahman, mesajını asırlar öncesinden bildirmişti...
“Düşen bir yaprak görürsen, beni hatırla” demişti…
Şimdi önüne düşen -ya da sen ‘düşürülen’ de diyebilirsin buna- bir yaprağı al, o narin hatlarına bir bak. “Hangi maharetli usta, hangi hassas makasla kesmiş de bu şekli vermiş?” diye düşün.
Hani, ilkokulda ödev verirlerdi. Ağaçların yapraklarını toplayıp kartonların üzerine yapıştırıp isimlerini yazardık. Farklı farklı ağaçlardan birer tane yaprak toplardık. Oysa içimizde biri çıkıp da tek bir ağacın farklı farklı yapraklarını toplayıp niye göstermemişti arkadaşlarımıza ve öğretmenimize? Eee, bu inceliği de Bediüzzaman’ın eserleriyle gösterdiği ve verdiği derse borçluyuz işte.
Bahçe bahçe gezerdik. Değişik ağaçların yapraklarını toplardık. Oysa hiçbir ağacın yapraklarının birbirine benzemediğini yıllar sonra anladık…
***
Sonra, elinde tuttuğun o sapsarı altın rengindeki yaprağa, gönlünden kopan şu cümleyi iliştiriver:
“Düşen bir yaprak görürsen, beni hatırla” deyiver. “Rabbim, bilemedim. Gençliğime ver, bağışla beni. Kalbimin uyanışını, dâim kıl.
Bir ağacı, meyvesiz bir ağacı meyvedâr yapmak isterseniz, işte size bir fırsat. Üzerine nakşedilen sanatın güzelliği anlaşıldı mı, ağaç da keyifleniyor, onun da ahengi, ritmi ulvî bir zevk veriyor, lâtif bir şevk veriyor. Ve anlıyorsunuz ki, sonsuz rahmetin sahibi olan Rabbine bir yaprağın teşekkürü belki de böyle olur işte. Kalbimizin en hassas tellerine böyle dokunuyor işte.
Allah’ım! “Düşen bir yaprak görürsen, beni hatırla” demiştin… Meyvesiz bir ağacın eliyle meyveler göndermiştin.
Bundan sonra, söz! Ağaçları ‘meyveliler ve meyvesizler’ diye ikiye ayırmayacağım. Çünkü kâinatta ikilik yok, birlik var.
Her şey Seni söylesin, Seni yâd etsin de bu kulun sussun, olur mu hiç? İzin ver, meyvesiz bir ağacın binler dil ile; o güzelim yapraklarıyla yaptığı zikri, yeryüzündeki bütün ağaçları da kastederek onların da nam-ı hesabına yapabileyim ve “Evrak-ıl eşcâr” diyerek tesbihatlarını ben de sana takdime cesaret edebileyim. Ellerimiz meyvelerine uzanamasa da, kalbimiz, ruhumuz ve binlerce duygularımız her ağacın zikrine, tesbihine muhtaç.
Şükür ki, bu duygularımız da manevî meyvelerini alıyor, dallardan ve yapraklardan. Ve doyuyor, çok şükür. Bir ağaçta ve bir yaprakta kendini gösteren mukaddes isimlerinin tecellileriyle doyuyor.
Ah, bir duyabilsek sesini. Belki de meyvesiz ağaçların kalbi, yapraklarında atıyor.
Bir yaprak düşerken, şefkatli bir annenin evlatlarının ardından belki de inlemesi duyuluyordur. O hassas kalbe ve kulağa sahip olanlara ne mutlu!
Bir ağacın kalbini dinlemeye var mısınız? Seyre çıkmaya var mısınız? Kalbe giden caddeyi düzenleyelim evvela. Kulağımızın önündeki engelleri açalım, kaldıralım. İşte, meyvesiz ağaçların meyvelerini yediğimiz gün, o gün olacak. Haşırtıların, hışırtıların yanında, yaprakların dillerinden kulaklarımıza ulvî sesler gelecek o gün.
Bir yaprağı sevebiliyorsa insan, yaprak olduğu için değil; o yaprak, ağacın elleriyle Allah’tan uzatılan bir mektup olduğu içindir herhalde.
Sonsuz rahmetin sahibine sonsuz ve engin bir teşekkür ile…
Düşen bir yaprak görürsen,
Beni hatırla demiştin Rabbim.
Bugün geç de olsa, bunu bildim.
Artık ondan bundan şikâyet değil, incelikli bir nazar ile bakıp, yaşadığımızın ne kadar sonsuz bir şükre değer olduğunu anlıyorum.
Faruk Nafiz’in mısralarıyla devam ediyorum:
“Ne ki mevcut ise âlemde güzel, doğru, iyi;
Arayan fikri, bulan ruhu, seven sevgiliyi
Bize bahşetmiş olan Hazreti Rahman’a şükür…”
***
Yazının burasında bu hatırayı da nakletmeden geçemeyeceğim. Rahmetli babacığım ile evimizin bahçesine diktiğimiz ince belli kavak ağaçlarını hatırladım. Her akşam özel bir şekilde sulardık onları. Kısa zamanda göklere doğru uzadı gitti mübarekler. İlk gençlik yıllarımda babamla paylaştığım en güzel anılarımdan biridir. Gerçi ben dalların meyve ağaçları gibi yana doğru yayılmasını bekliyordum ama onlar rükûya değil, kıyama durdular. Göklere doğru yol aldılar.
Ama ağaçların çevresinde yaşadığım o kadar çok anılar var ki şüphesiz bir başka yazı konusu bu. Odamın penceresinde bir gençlik çağını o ağaçların zikriyle geçirdim yaz kış. O seslere o kadar âşinâdır ki kulağım ve kalbim; o sesleri hiç unutmayacağım, kalbimin en güzel yerinde saklayacağım.
On – on beş sene sonra da onların kesildiğini görmek bahçede, nasıl bir hüzün verdiğini tahmin edebilirsiniz herhalde. Bahçemizin o keltoş vaziyetini hiç unutamayacağım. Artık ne karga vardı, ne serçe, ne de sığırcık. O koyu gölgeli güzelim bahçe gitmiş, yerine bir türlü alışamadığım tuhaf bir bahçe gelmişti.
Demek ki, zikrine dokunduğumuz her ağaç ve yaprak, giderken hazin bir levha bırakıyor içimizde. Levha silinmiyor, atılmıyor, değişmiyor. “Bir daha mı? Tövbe!” diyorsunuz. Yenilerini yerine dikmeden eskilerini kesmemek gerektiğine karar veriyorsunuz ama iş işten geçtikten sonra...
Biz kavak ağaçlarının zikrini dinleyerek büyüdük. Kulağımız o seslerin âşinâsıydı. Biz çocukluğumuzu geniş bahçelerde yaşadık. Önce ağaçları kucakladık, sonra insanları. Biz şimdiki nesil gibi öksüz büyümedik, yetim büyümedik. Kuşlarla, ağaçlarla birlikte büyüdük. Acıyorum şimdiki çocuklara, gençlere; ağaçları, bahçeleri, kuşları göremeden büyüyorlar diye.
Bu küçük hatıra da rahmet duası olsun diye sevgili babacığıma, izninizle bu yazının sonuna derc ediyoruz.
Bir baba hatırası olur da, bir üstadın hatırası olmaz mı hiç? Hadi, onu da beraber dinleyelim ve o zengin dünyanın rengine bürünelim.
“Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhur Şehir Otelinin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka-i zikir tarzında gayet lâtif, tatlı bir surette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları, havanın dokunmasiyle cezbedârâne ve cazibekârane hareketle raksları, kardeşlerimin müfarakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hâtıra geldi. ve bana bir gaflet bastı. Ben, o kemâl-i neş'e ile cilvelenen o nâzenin kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinatın süslü perdesi altındaki ademleri, fîrakları ihtar ve ihsasiyle kâinat dolusu îrakların, zevallerin hüzünleri başıma toplandı.
Birden hakikat-ı Muhammediyenin (asm) getirdiği nur, imdâda yetişti. O hadsiz hüzünleri ve gamları, sürurlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl-i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte, o vaziyete temas eden imdat ve tesellisi için Zât-ı Muhammediyeye (asm) karşı ebediyyen minnettar oldum. “ (Asa-yı Musa, 64)
Selim Gündüzalp
Genç YakLaşım D.
“Düşen bir yaprak görürsen,
Beni hatırla demiştin…”
Bu sözü Senden bilmiştim. Çünkü bir yaprak, Senin iznin olmadan düşmezdi, düşemezdi.
***
Sonbahar geldi mi, eve kapanırdım. Dökülen yapraklar ruhuma dokunur, evden ve odamdan dışarı çıkmak istemezdim. Böyleydi o yıllar. Tâ ki, Denizli’de misafir olan bir zâtın şehir otelinin yüksek katından bahçelere bakıp, rüzgârda salınan kavak ağaçlarının zikrini söylediği güne kadar… O güne kadar bu sorunun cevabı, içimde büyür de büyürdü, cevap bulamazdım bir türlü.
Hayat, bir kitap. Okudukça ve yaşadıkça öğreniyoruz. Sorulardan sorulara göç ediyoruz. Sor sor, bitmiyor sorular.
Bu listeye bir soru da biz ekleyelim:
Meyvesiz ağaçlardan meyveyi nasıl yersiniz? Meyveli ağacın meyvesi olur da, meyvesiz ağacın meyvesi olmaz mı?
Acele etmeyin. Cevabı için düşünün biraz.
***
Büyükçe ve güzel bir bahçedeyim. Bir ucu kavak ağacına bağlı olan hamakta sallanıyorum. O kocaman ve yemyeşil gümrah yaprakları ve onlardaki sanatı seyrediyorum. Rüzgâr bir dokunuyor, bütün ağaçtan her an bir ses ve zikir yükseliyor: Şıkır şıkır, şıkır şıkır… Sanki “Şıkır da şıkır, şükür de şükür…” diyor her bir yaprak.
Gözümün önünde bu yüce ve ulu ağacın muhteşem manzarasını seyretmek, binler sinemaya bedel.
Salındığım hamakta ben bir yana, rüzgârda salınan yapraklar bir yana gidip gelmekteyiz hep beraber.
Herkesin bir zaafı vardır; benim de öyle. Küçüklüğümden beri gözlerim, her bahçede önce meyveli ağaçları arar ve tarardı. Yanlış yapıyormuşum meğer… Meyvesiz ağaçlardan da öğreneceğim çok şeyler varmış meğer. Neler neler…
Hikmetli bir gözle bakıldığında, aslında her hareket bir zikirdir Allah’a. Bu gözler kamaştıran manzarada binlerce, on binlerce dil ile meyvesiz gibi görünen bir kavak ağacı, Rabbini zikrediyor, hem de ne zikir… Şıkır, şıkır, şıkır… Belki de hâline şükrediyor. Şükür, şükür, şükür…
Şıkır da şıkır, şükür de şükür…
Meyvesiz ağaçlar Rabbini daha çok zikredermiş derler. Doğruymuş meğer. Görünüyor işte ayan beyan. Koyu yeşil bir gölgede dinleniyoruz ve yaprakların zikrini dinliyoruz.
Şıkır da şıkır, şükür de şükür…
Bir o yana bir bu yana salınıyorlar. Cömertçe gölge yapıyorlar güneşten kaçan misafirlerine.
Her ağaç gibi aslında kavak ağacı da meyveler sunuyor. Hem de bitmeyen, her mevsim... Var oluşun ve yaratılışın gerçeği olan Rabbinin sonsuz isimlerinin tecellisini yâd ediyor. Hem de ne güzel seslerle: Hışır hışır, şıkır şıkır…
Bir de mekanik sesleri düşünün. Bir arabanın, bir klimanın motorunun ya da yol çalışmasındaki sinir bozucu aletlerin çalışırken çıkardığı sesleri. İnsanı çileden çıkarıcı bu sesler nerede, ağacın rüzgârda yapraklarıyla çıkardığı o nağmeli sesler ve zikirler nerede... Aslında “hışır hışır” sesleriyle “haşir haşir” mi diyor acaba? Tekrar dirilişin, tekrar yaratılışın sırrını mı söylüyor bize?
Ağaçların yapraklarıyla ne söylediği kadar, bizim de ne anladığınız önemli.
“Eğer o yüksek hakikatleri yakından temâşâ etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor, ‘Ne diyorsunuz?’ de; elbette, ‘Yâ Celîl, yâ Celîl, yâ Azîz, yâ Cebbâr’ dediklerini işiteceksin.” diyor ya Bediüzzaman. (Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, 301)
Kulak, kalbe giden yol. O yol imanın nuruyla açılırsa eğer, kalkarsa önündeki engeller, o zaman her ses, kulağa bir zikir olarak girer ve oradan kalbe akar gider…
Hatta Kur’an’da kulağın gözden önce zikredilmesinin sebebini de anlayıveririz hemen.
“Ve alâ sem’ıhin ve alâ ebsarihin” ayetinin bir sırrını biz de anlayabiliriz. Kulak kalbe daha yakındır. Göz, baktığı yerden bilgiyi toplayıp aktarırken; kulak, her yönden sesi ve sadâyı toplayıp kalbe gönderir. İşte kulağımızın bu yönünün gözümüze olan üstünlüğünden dolayı ayette öncelikle zikredilmiştir.
Buradan şunu da çıkarmak mümkün olabilir sanırım: Kulak yolu tıkanınca, kalbin kâinatla irtibatı kesiliyor. İbretsiz ve zikirsiz sesler oraya doluşunca, gözün de göreceği seyirlik bir şey pek kalmıyor artık. Gözler açık da olsa, gaflet perdesi müthiş bir gerçeği kapatabiliyor. Buna da dikkat çekiyor Bediüzzaman.
Hazreti Âdem’den bu güne kadar, insanların anlayamadığı ve gözlerden gizli kalan bir gerçekten bahsediyor:
“Enva-ı hayatın en ednâsı olan hayat-ı nebat ve o hayat-ı nebâtın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nemâ bulması, o derece zâhir ve kesrette ve mebzûliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem'den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır; hakikati, hakiki olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.” (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, 468)
O zaman durumdan bir vazife çıkıyor: Ya gözleri ve kulakları olmasına rağmen, duymayan ve görmeyen sınıfında yer alacağız, ya da her fırsatı değerlendirmeye çalışacağız.
İmanın nuru, odayı dolduran lambanın nurundan elbette çok daha nuranî ve çok daha kuvvetlidir. Kibrit başı kadar bir ışıkçık, oda dolusu karanlığı yutarsa; iman nuru da kâinat dolusu dalalet karanlıklarını yutabilir. İnsana gerçek bir insan olduğunu, gerçek bir insanın ancak imanla insan olabileceğinin yolunu gösterir.
Kavak ağaçlarını meyvesiz ağaçlar zannetmeyin siz. Ve bir zamanlar benim düştüğüm bu hataya, sakın ola ki, siz de düşmeyin.
Bir hışırtı kopar ve bir yaprak salına salına elinize doğru düşerse eğer, o sözleri siz de söyleyebilirsiniz:
“Düşen bir yaprak görürsen,
Beni hatırla demiştin…”
Evet Allah’ım… Bunu Senden bir işaret bilmek ve ilahî bir ses ve bir sâdâ gibi dinlemek, kulağımı mest ediyor, kalbimi sermest ediyor.
Evet, ağaçlar toprağa çakılmış ve hareketsiz de değiller aslında. Varlıklarını o kadar yüksek sesle duyuruyorlar ki, bu sesi duymayanın ya sağır, ya da kör olması lâzım.
Barla’daki çınar ağacını kucaklayıp nasıl zikrini, dostluğunu ve kardeşliğini duymuşsa Bediüzzaman, inşallah biz de bir gün duyabiliriz o sesi, aynı duyguları yaşarsak eğer.
Üzerindekileri bir bir dökülüp soyunduğunda, yeşil elbisesinden üryan olduğunda da, o kupkuru bedeninin de ne kadar güzel olduğunu anlarız bir gün. Ağaçların nağmelerini dinleyebiliriz, yapraklarıyla beraber söylediği zikrini belki biz de duyabiliriz bir gün.
“Düşen bir yaprak görürsen,
Beni hatırla demiştin…”
Allah’ım, Senin iznin olmadan hiçbir yaprak düşmez.
Yaprak düşmez de, meyve düşer mi?
Dal, budak düşer mi?
Yerinden fırlayıp bir taş düşer mi koca dağdan?
Saçlar düşer mi?
Saçlara aklar düşer mi Senin iznin olmadan?
Ve başlar düşer mi toprağa hiç Senin iznin olmadan?..
Tevazuya bürünür ağaçlar. Fakirliğini, zayıflığını, acizliğini haykırır sonbaharda.
Korktuğum bir mevsimde, içime kapandığım bir zamanda, aynı dert içinde dermanı bulmuştum. Yıllar önce sanki yeniden dirilmiştim Allah’ım.
Seni ben sonbaharda sevmiştim Allah’ım…
Rüzgâr bir başka çarpar, hava bir başka dokunur dallara. Değer geçer, titretir hepsini.
Müthiş bir koro zikre başlar, tek falso ses çıkmadan:
Yâ Latîf, yâ Cemîl, yâ Hannân, yâ Mennân…
Yeter ki siz, çamların altında, servilerin yakınında, kavakların uzağında kalmayın. “Bazı ağaçların meyvesi yoktur” diyenlere sakın inanmayın. Meyvesiz ağaçların meyveleri nasıl olurmuş, nasıl yenirmiş, gösterin onlara…
Kışın ayrı güzelsin, yazın ayrı güzelsin, gönlümüzü eğlencesiz ve neşesiz bırakmazsın ey ulu ağaç, ey güzel ağaç… Sen Rabbimin yaldızlı bir mektubusun. Her mevsim kendini bize okutursun. Rahman olan Rabbimden bilirim her sayfanı, her satırını, sonbaharda ellerime düşen her yaprağını.
Çünkü o Rahman, mesajını asırlar öncesinden bildirmişti...
“Düşen bir yaprak görürsen, beni hatırla” demişti…
Şimdi önüne düşen -ya da sen ‘düşürülen’ de diyebilirsin buna- bir yaprağı al, o narin hatlarına bir bak. “Hangi maharetli usta, hangi hassas makasla kesmiş de bu şekli vermiş?” diye düşün.
Hani, ilkokulda ödev verirlerdi. Ağaçların yapraklarını toplayıp kartonların üzerine yapıştırıp isimlerini yazardık. Farklı farklı ağaçlardan birer tane yaprak toplardık. Oysa içimizde biri çıkıp da tek bir ağacın farklı farklı yapraklarını toplayıp niye göstermemişti arkadaşlarımıza ve öğretmenimize? Eee, bu inceliği de Bediüzzaman’ın eserleriyle gösterdiği ve verdiği derse borçluyuz işte.
Bahçe bahçe gezerdik. Değişik ağaçların yapraklarını toplardık. Oysa hiçbir ağacın yapraklarının birbirine benzemediğini yıllar sonra anladık…
***
Sonra, elinde tuttuğun o sapsarı altın rengindeki yaprağa, gönlünden kopan şu cümleyi iliştiriver:
“Düşen bir yaprak görürsen, beni hatırla” deyiver. “Rabbim, bilemedim. Gençliğime ver, bağışla beni. Kalbimin uyanışını, dâim kıl.
Bir ağacı, meyvesiz bir ağacı meyvedâr yapmak isterseniz, işte size bir fırsat. Üzerine nakşedilen sanatın güzelliği anlaşıldı mı, ağaç da keyifleniyor, onun da ahengi, ritmi ulvî bir zevk veriyor, lâtif bir şevk veriyor. Ve anlıyorsunuz ki, sonsuz rahmetin sahibi olan Rabbine bir yaprağın teşekkürü belki de böyle olur işte. Kalbimizin en hassas tellerine böyle dokunuyor işte.
Allah’ım! “Düşen bir yaprak görürsen, beni hatırla” demiştin… Meyvesiz bir ağacın eliyle meyveler göndermiştin.
Bundan sonra, söz! Ağaçları ‘meyveliler ve meyvesizler’ diye ikiye ayırmayacağım. Çünkü kâinatta ikilik yok, birlik var.
Her şey Seni söylesin, Seni yâd etsin de bu kulun sussun, olur mu hiç? İzin ver, meyvesiz bir ağacın binler dil ile; o güzelim yapraklarıyla yaptığı zikri, yeryüzündeki bütün ağaçları da kastederek onların da nam-ı hesabına yapabileyim ve “Evrak-ıl eşcâr” diyerek tesbihatlarını ben de sana takdime cesaret edebileyim. Ellerimiz meyvelerine uzanamasa da, kalbimiz, ruhumuz ve binlerce duygularımız her ağacın zikrine, tesbihine muhtaç.
Şükür ki, bu duygularımız da manevî meyvelerini alıyor, dallardan ve yapraklardan. Ve doyuyor, çok şükür. Bir ağaçta ve bir yaprakta kendini gösteren mukaddes isimlerinin tecellileriyle doyuyor.
Ah, bir duyabilsek sesini. Belki de meyvesiz ağaçların kalbi, yapraklarında atıyor.
Bir yaprak düşerken, şefkatli bir annenin evlatlarının ardından belki de inlemesi duyuluyordur. O hassas kalbe ve kulağa sahip olanlara ne mutlu!
Bir ağacın kalbini dinlemeye var mısınız? Seyre çıkmaya var mısınız? Kalbe giden caddeyi düzenleyelim evvela. Kulağımızın önündeki engelleri açalım, kaldıralım. İşte, meyvesiz ağaçların meyvelerini yediğimiz gün, o gün olacak. Haşırtıların, hışırtıların yanında, yaprakların dillerinden kulaklarımıza ulvî sesler gelecek o gün.
Bir yaprağı sevebiliyorsa insan, yaprak olduğu için değil; o yaprak, ağacın elleriyle Allah’tan uzatılan bir mektup olduğu içindir herhalde.
Sonsuz rahmetin sahibine sonsuz ve engin bir teşekkür ile…
Düşen bir yaprak görürsen,
Beni hatırla demiştin Rabbim.
Bugün geç de olsa, bunu bildim.
Artık ondan bundan şikâyet değil, incelikli bir nazar ile bakıp, yaşadığımızın ne kadar sonsuz bir şükre değer olduğunu anlıyorum.
Faruk Nafiz’in mısralarıyla devam ediyorum:
“Ne ki mevcut ise âlemde güzel, doğru, iyi;
Arayan fikri, bulan ruhu, seven sevgiliyi
Bize bahşetmiş olan Hazreti Rahman’a şükür…”
***
Yazının burasında bu hatırayı da nakletmeden geçemeyeceğim. Rahmetli babacığım ile evimizin bahçesine diktiğimiz ince belli kavak ağaçlarını hatırladım. Her akşam özel bir şekilde sulardık onları. Kısa zamanda göklere doğru uzadı gitti mübarekler. İlk gençlik yıllarımda babamla paylaştığım en güzel anılarımdan biridir. Gerçi ben dalların meyve ağaçları gibi yana doğru yayılmasını bekliyordum ama onlar rükûya değil, kıyama durdular. Göklere doğru yol aldılar.
Ama ağaçların çevresinde yaşadığım o kadar çok anılar var ki şüphesiz bir başka yazı konusu bu. Odamın penceresinde bir gençlik çağını o ağaçların zikriyle geçirdim yaz kış. O seslere o kadar âşinâdır ki kulağım ve kalbim; o sesleri hiç unutmayacağım, kalbimin en güzel yerinde saklayacağım.
On – on beş sene sonra da onların kesildiğini görmek bahçede, nasıl bir hüzün verdiğini tahmin edebilirsiniz herhalde. Bahçemizin o keltoş vaziyetini hiç unutamayacağım. Artık ne karga vardı, ne serçe, ne de sığırcık. O koyu gölgeli güzelim bahçe gitmiş, yerine bir türlü alışamadığım tuhaf bir bahçe gelmişti.
Demek ki, zikrine dokunduğumuz her ağaç ve yaprak, giderken hazin bir levha bırakıyor içimizde. Levha silinmiyor, atılmıyor, değişmiyor. “Bir daha mı? Tövbe!” diyorsunuz. Yenilerini yerine dikmeden eskilerini kesmemek gerektiğine karar veriyorsunuz ama iş işten geçtikten sonra...
Biz kavak ağaçlarının zikrini dinleyerek büyüdük. Kulağımız o seslerin âşinâsıydı. Biz çocukluğumuzu geniş bahçelerde yaşadık. Önce ağaçları kucakladık, sonra insanları. Biz şimdiki nesil gibi öksüz büyümedik, yetim büyümedik. Kuşlarla, ağaçlarla birlikte büyüdük. Acıyorum şimdiki çocuklara, gençlere; ağaçları, bahçeleri, kuşları göremeden büyüyorlar diye.
Bu küçük hatıra da rahmet duası olsun diye sevgili babacığıma, izninizle bu yazının sonuna derc ediyoruz.
Bir baba hatırası olur da, bir üstadın hatırası olmaz mı hiç? Hadi, onu da beraber dinleyelim ve o zengin dünyanın rengine bürünelim.
“Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhur Şehir Otelinin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka-i zikir tarzında gayet lâtif, tatlı bir surette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları, havanın dokunmasiyle cezbedârâne ve cazibekârane hareketle raksları, kardeşlerimin müfarakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hâtıra geldi. ve bana bir gaflet bastı. Ben, o kemâl-i neş'e ile cilvelenen o nâzenin kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinatın süslü perdesi altındaki ademleri, fîrakları ihtar ve ihsasiyle kâinat dolusu îrakların, zevallerin hüzünleri başıma toplandı.
Birden hakikat-ı Muhammediyenin (asm) getirdiği nur, imdâda yetişti. O hadsiz hüzünleri ve gamları, sürurlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl-i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte, o vaziyete temas eden imdat ve tesellisi için Zât-ı Muhammediyeye (asm) karşı ebediyyen minnettar oldum. “ (Asa-yı Musa, 64)
Selim Gündüzalp
Genç YakLaşım D.