müdavim
Üye Sorumlusu
“Üç kuvvet”in yönlendirmesi ekseninde insan
Yegâne seçkin: insan.
Diğer canlılardan farklı ve lâtif bir yaratılışta. Mizacı tutmaz aynıyla hiçbir varlıkla. Bu farklılık ondaki meyillerin, arzuların çeşit çeşit olmasına yol açar. Hep en güzele gözünü diker. Güzide olanları kendine lâyık görür sadece. Her şeyde kendine has bir süs arar. Bütün varlıklardan daha farklı kılınışın tahtına oturtulduğuna göre, insan kılınışına yakışan bir saygınlık içinde ömrünü geçirmek ister.
Birkaç temel ihtiyacın kaba saba karşılanması yetmeyecektir artık... Her elini attığı maharet, beceri, bilgi isteyen bir sanat alanına girdiğinden, tek başına hepsinin üstesinden gelmesiyse imkânsızdır. Dört temel kalemde bile onlarca ayrı emeğe muhtaç olunması, diğerleriyle işbirliğini mecburî kılar. İşlerin paylaşımıyla ancak bu şekilde hayatın yüklerini kaldırmak mümkün olacaktır.
İnsan bedeni sürekli dönüşüm, değişim, gelişmelere maruz ve yapısal olarak da buna muhtaç bir yapıda. Böyle statiklikten uzak bir yapıda ruhun yaşayabilmesi içinse üç kuvvet verilmiştir.
Bütün menfaatli şeyleri kendine doğru mıknatıs gibi çeken “şeheviye” kuvveti, ki maddesel yapıyla daha çok alâkalı; insanın biyolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarına yöneliktir. Yemek, içmek, uyumak, konuşmak, neslinin devamını sağlamak gibi diğer canlılardan hiç de farklı olmayan şeyler. Tabii insanın bedensel ihtiyaçlarına yönelik olduğu için oy birliğiyle, alışveriş yapmayı da bu listeye alabiliriz.
İkinci kuvvet zararı uzaklaştırmak için verilen “gadap” kuvveti.
Üçüncüyse fayda-zarar, iyi-kötü ikileminde ayırt edici rol oynayan “akıl” kuvveti.
İşte bu üçlünün saç ayağında şekillenir pek çok davranış. Ne var ki, Yaratıcı tarafından cüz’i iradenin gelişimine yol açmak için yaratılışında, hiçbir şekilde sınırlandırılmayan bu kuvvetler, uygulamada başıboş olduklarından bazı haksızlıklara, sıkıntılara, saldırılara yol açabilmektedir.
İnsanlar adedince “Bana görelerin,” “Kanaatimce” diye başlayan cümlelerin yığını arasında dengeyi bulmaksa, imkânsızdır. Bir sabit değişmez lâzımdır ki, denge ayarı belirlesin. O da insanlar arasından olamayacaktır elbette. Bütün yaratılmış, zamanla kayıtlı akılların ötesinde külli bir akıl, ancak bu dengeyi sağlayabilir. Tâ ki uygulamadaki tecavüzler önlensin.
Her ne kadar yaratılışı itibarıyla bir sınırlandırılması olmasa da, İlâhî kanunlar itibarıyla bir sınırlandırma mevcuttur ki, bu da “sırat-ı müstakim=dosdoğru yol” olarak da adlandıracağımız “vasat”ı netice verecektir. Aşırıya gitmede ifrat, hiç yaşanmaması halinde tefritin yaşanmasıysa istenilen çizgiden uzaklaşmadır. Her üç kuvvet içinde bu üç mertebeden bahsedilir. Ki bu dokuz mertebenin vasat olan üçü dengenin tâ kendisi, adalet ve dosdoğru yoldur. Diğer altıysa zulümdür…
İffet olan vasat mertebesinde kuvve-i şeheviye, sadece helâl olana istekli olmak, haram olanı arzu etmemektir. Fücur şeklinde kendini gösteren ifrat mertebesi haram-helâl sınırı tanımayan her türlü haysiyeti ayaklar altına alıp perişan eden bir saldırıyı barındırır bünyesinde. Humud olan tefrit mertebesindeyse istek yoktur zaten hiçbir şekilde. Yolunmuş otla nadide canlı çiçek arasında fark yoktur.
Tarih sayfalarına baktığımızda insanlığını hayvansı bir varlık boyutunda yaşayan ilâhlık iddiasında tanrıçaları, putlaştırılanları, ulûhiyet davasında olanları kuvve-i şeheviye-i behimiye dalının meyvesi olarak görmekteyiz. İffet mertebesinde kuvve-i cazibeye dönüşen hâl, huy güzelliği sahibi, günahlardan kaçınan cömertlik ve yücelik sahibi nadide meyveler sunar insanlığa.
Korkulmayacak şeyden bile korkmayı netice veren cebanet mertebesinin aksine kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi olan tehevvürde, hiçbir korku yoktur. Bütün baskılar ihtilâller, zorbalıklar, katliamlar bu mertebenin ürünüdür. Halbuki istikamet üzere olsa ne korkar, ne korkutur bir halde şecaati yaşar. Gerekirse dinine veya dünyaya ait bir hukuk için canını bile verir.
Firavunlar, Nemrudlar, Şeddadlar, Deccallar kana, acıya bulanan bir geçmiş sunmaktan öteye geçmemiş, arkalarında ağlayan yetimler, bükük boyunlar bırakmıştır. Hâlbuki kuvve-i dafia şeklinde kendini gösteren istikamet halinde adil hâkimler, melek gibi meliklerle insanlığa medeniyet yolunu da açmıştır.
Hikmet, hakkı hak bilip bağlanmak, bâtılı bâtıl bilip kaçınmaktır. Vasat mertebesinde olduğunda, ancak en büyük nimet olan akıl, enbiya, mürselin, evliya ve sıddıkîn meyvesini verirken; zakkum tarlalarında tabiatı, maddeyi, zamanı ilâhlaştıranları beşerin aklına acı ve zehirli bir meyve olarak sunmuştur. Çünkü ifrat mertebesinde akıl doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterecek aldatıcı bir zekânın ürününü gösterir. Ne yazık ki, tefrit mertebesindeki gabavetin hiçbir şeyden haberi olmaz.
Kendimizi tanıma yolculuğumuzda, kuvvetler anlamı çok iyi çözmemiz gereken kodlardandır. İlk bakışta fıtrî sınır konulmamış olması ürkütücü görünse de, uçsuz bucaksız ufuklara açılan bir penceredir aslında. Kur’ân’ın açtığı geniş yolda sağa sola sapmadan ilerlendiğinde, insanlığın ulaşacağı ilerleme mertebelerini tahmin bile etmemiz mümkün olamayacaktır belki.
Yegâne seçkin: insan.
Diğer canlılardan farklı ve lâtif bir yaratılışta. Mizacı tutmaz aynıyla hiçbir varlıkla. Bu farklılık ondaki meyillerin, arzuların çeşit çeşit olmasına yol açar. Hep en güzele gözünü diker. Güzide olanları kendine lâyık görür sadece. Her şeyde kendine has bir süs arar. Bütün varlıklardan daha farklı kılınışın tahtına oturtulduğuna göre, insan kılınışına yakışan bir saygınlık içinde ömrünü geçirmek ister.
Birkaç temel ihtiyacın kaba saba karşılanması yetmeyecektir artık... Her elini attığı maharet, beceri, bilgi isteyen bir sanat alanına girdiğinden, tek başına hepsinin üstesinden gelmesiyse imkânsızdır. Dört temel kalemde bile onlarca ayrı emeğe muhtaç olunması, diğerleriyle işbirliğini mecburî kılar. İşlerin paylaşımıyla ancak bu şekilde hayatın yüklerini kaldırmak mümkün olacaktır.
İnsan bedeni sürekli dönüşüm, değişim, gelişmelere maruz ve yapısal olarak da buna muhtaç bir yapıda. Böyle statiklikten uzak bir yapıda ruhun yaşayabilmesi içinse üç kuvvet verilmiştir.
Bütün menfaatli şeyleri kendine doğru mıknatıs gibi çeken “şeheviye” kuvveti, ki maddesel yapıyla daha çok alâkalı; insanın biyolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarına yöneliktir. Yemek, içmek, uyumak, konuşmak, neslinin devamını sağlamak gibi diğer canlılardan hiç de farklı olmayan şeyler. Tabii insanın bedensel ihtiyaçlarına yönelik olduğu için oy birliğiyle, alışveriş yapmayı da bu listeye alabiliriz.
İkinci kuvvet zararı uzaklaştırmak için verilen “gadap” kuvveti.
Üçüncüyse fayda-zarar, iyi-kötü ikileminde ayırt edici rol oynayan “akıl” kuvveti.
İşte bu üçlünün saç ayağında şekillenir pek çok davranış. Ne var ki, Yaratıcı tarafından cüz’i iradenin gelişimine yol açmak için yaratılışında, hiçbir şekilde sınırlandırılmayan bu kuvvetler, uygulamada başıboş olduklarından bazı haksızlıklara, sıkıntılara, saldırılara yol açabilmektedir.
İnsanlar adedince “Bana görelerin,” “Kanaatimce” diye başlayan cümlelerin yığını arasında dengeyi bulmaksa, imkânsızdır. Bir sabit değişmez lâzımdır ki, denge ayarı belirlesin. O da insanlar arasından olamayacaktır elbette. Bütün yaratılmış, zamanla kayıtlı akılların ötesinde külli bir akıl, ancak bu dengeyi sağlayabilir. Tâ ki uygulamadaki tecavüzler önlensin.
Her ne kadar yaratılışı itibarıyla bir sınırlandırılması olmasa da, İlâhî kanunlar itibarıyla bir sınırlandırma mevcuttur ki, bu da “sırat-ı müstakim=dosdoğru yol” olarak da adlandıracağımız “vasat”ı netice verecektir. Aşırıya gitmede ifrat, hiç yaşanmaması halinde tefritin yaşanmasıysa istenilen çizgiden uzaklaşmadır. Her üç kuvvet içinde bu üç mertebeden bahsedilir. Ki bu dokuz mertebenin vasat olan üçü dengenin tâ kendisi, adalet ve dosdoğru yoldur. Diğer altıysa zulümdür…
İffet olan vasat mertebesinde kuvve-i şeheviye, sadece helâl olana istekli olmak, haram olanı arzu etmemektir. Fücur şeklinde kendini gösteren ifrat mertebesi haram-helâl sınırı tanımayan her türlü haysiyeti ayaklar altına alıp perişan eden bir saldırıyı barındırır bünyesinde. Humud olan tefrit mertebesindeyse istek yoktur zaten hiçbir şekilde. Yolunmuş otla nadide canlı çiçek arasında fark yoktur.
Tarih sayfalarına baktığımızda insanlığını hayvansı bir varlık boyutunda yaşayan ilâhlık iddiasında tanrıçaları, putlaştırılanları, ulûhiyet davasında olanları kuvve-i şeheviye-i behimiye dalının meyvesi olarak görmekteyiz. İffet mertebesinde kuvve-i cazibeye dönüşen hâl, huy güzelliği sahibi, günahlardan kaçınan cömertlik ve yücelik sahibi nadide meyveler sunar insanlığa.
Korkulmayacak şeyden bile korkmayı netice veren cebanet mertebesinin aksine kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi olan tehevvürde, hiçbir korku yoktur. Bütün baskılar ihtilâller, zorbalıklar, katliamlar bu mertebenin ürünüdür. Halbuki istikamet üzere olsa ne korkar, ne korkutur bir halde şecaati yaşar. Gerekirse dinine veya dünyaya ait bir hukuk için canını bile verir.
Firavunlar, Nemrudlar, Şeddadlar, Deccallar kana, acıya bulanan bir geçmiş sunmaktan öteye geçmemiş, arkalarında ağlayan yetimler, bükük boyunlar bırakmıştır. Hâlbuki kuvve-i dafia şeklinde kendini gösteren istikamet halinde adil hâkimler, melek gibi meliklerle insanlığa medeniyet yolunu da açmıştır.
Hikmet, hakkı hak bilip bağlanmak, bâtılı bâtıl bilip kaçınmaktır. Vasat mertebesinde olduğunda, ancak en büyük nimet olan akıl, enbiya, mürselin, evliya ve sıddıkîn meyvesini verirken; zakkum tarlalarında tabiatı, maddeyi, zamanı ilâhlaştıranları beşerin aklına acı ve zehirli bir meyve olarak sunmuştur. Çünkü ifrat mertebesinde akıl doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterecek aldatıcı bir zekânın ürününü gösterir. Ne yazık ki, tefrit mertebesindeki gabavetin hiçbir şeyden haberi olmaz.
Kendimizi tanıma yolculuğumuzda, kuvvetler anlamı çok iyi çözmemiz gereken kodlardandır. İlk bakışta fıtrî sınır konulmamış olması ürkütücü görünse de, uçsuz bucaksız ufuklara açılan bir penceredir aslında. Kur’ân’ın açtığı geniş yolda sağa sola sapmadan ilerlendiğinde, insanlığın ulaşacağı ilerleme mertebelerini tahmin bile etmemiz mümkün olamayacaktır belki.