EĞİtİm hakkinda

uður1

Well-known member
Golf pantalon modası çıkarılsın
28 Kasım 2011 Pazartesi 06:55
Gazetemizin gizli kahramanlarından, sevgili düzeltmenim Sermet Özdoğan iyi bilecektir çünkü bu konuda benden illallah dedi: Bendeniz Türk Dil Kurumu'nun "pantolon" yazımını tanımıyorum efendim, reddediyorum, o kelime dünyanın her yerinde "pantalon" şeklinde yazılır ve söylenir, ömrüm oldukça da öyle yapacağım.
İşte "golf pantalon" da, bilenler bilirler, rahatça golf oynayabilmek için paçaların kalın yün çorabın içine sokulduğu ya da sokulur gibi yapıldığı, uzun potura benzer bir giyim biçimidir. Böylece iki bacak da "torbaya girmişe" döner, pantalon sarkar, iki yanda da pot yapar. Otuzlu yıllarda modaydı.
Türkiye'de golf oynayan yoktu ama "muasır medeniyet seviyesinin" öyle emrettiği sanıldığı için, Türkiye'de de modaydı.
Atatürk de giyerdi.
Öyleyse şimdi biz de giyelim!
Giyelim de herkes bize bir tarafıyla gülsün.
Bizim, "baklavalı kazak" giyenlere güldüğümüz gibi.
Bir ara bu moda ittire kaktıra çıkarılmak istendi, biliyorsunuz, pek tutmadı ama Kemalistler sevdiler (çünkü Atatürk de giyerdi!), hemen koşup doksan beşer lira mı doksan dokuzar lira mı ne toka ettiler, alıp giydiler.
Böylece onları gören dostun düşmanın kafasına "Atatürkçülüğü çivi gibi çakacaklardı", bir emekli paşanın deyimiyle...
Yahu bunlara boşuna "gardrop Atatürkçüsü" dememişler!...
Fakat küçük bir pürüz vardı: Kazakların hepsi siyah-beyazdı.
Çünkü Atatürk'ü bu kazakla gösteren belgesel filmlerin hepsi de siyah-beyazdı ve Atatürk'ün kazağının gerçek renkleri bilinemiyordu!
Gerçeği siyah-beyaz olamazdı, ne yani, Atatürk "çarşı" esnafından mıydı, herşeye karşı mıydı, anarşist falan mıydı?
"Fenerli" olduğunu ısrarla söylediklerine göre, kazak sarı-lacivert olmalıydı ama bu kanıtlanamıyordu... (Nitekim "ben kulüp başkanının şeker hastası olmayanını ve şike yaptığı söylenmeyenini severim" dememiş miydi?)
Sonra bu moda geçiverdi.
İyi olmadı. Cumhuriyet mitingi miydi bu, hürp diye geçiversin?
Yeniden "lanse" edilmelidir ama kazak muhabbeti bayatladığı için Atatürk'ün giydiği başka bir şey, örneğin golf pantalon modası çıkarılmalıdır.
Kılıçdaroğlu'nu devirip yerine geçirmek istedikleri Sayın Ümit Boyner, eşinin tekstilci olması hasebiyle, bu modaya öncülük edebilir. Golf pantalonlar Boyner Çarşı mağazalarında satışa sunulabilir.
"İnşallah yarın başbakan da olacağım" diyen Sayın Kılıçdaroğlu da Kemalistlik'te geri kalmamak için bu pantalondan giyerse, bize "1938 yılından" esintiler ve çizgiler sunmuş olur... Belki CHP'nin kırarak en görgülü, en eğitimli insanlar yaptığı Tunceli seçmeni de onu taklit eder, bölgeye medeniyet götürüldüğünü kanıtlar...
Lakin... Ya birileri çıkar da, "aha biz de Gazi Mustafa Kemal Paşa'cıyız" diyerekten Atatürk'ün 1925 yılından önce giydiği fesle ortalıkta dolaşmaya başlarlarsa... Öyle ya, Atatürk hayatının ilk kırk dört yılında fes ve kalpak giymiş, ancak son on üç yılında şapka giymiş.
I ıh... Sevmediniz bu pantalon işini...
O zaman size, "yeni anayasaya karşı çıkan İstanbul Barosu modasını" öneririm... Avukat yaka!
Atatürk acaba avukatın hangi türlüsünü severdi, zeki, çevik ve tutucu olanını mı?
Normali yapmazsak ne olur?
28 Kasım 2011 Pazartesi 06:30
Normale ilişkin değerlendirmemi yazının sonuna bırakıp bir haberi özetleyeceğim.

25 Kasım Cuma günkü Zaman gazetesinde çok ilginç bir haber yer aldı.

Haberin içeriğinin öyle ahım şahım bir ilginçliği olmayabilir, hatta yok da diyebilirsiniz.

Haberin ilginçliği başlığa taşıdığım meseleden, yani normalin yapılmamasından kaynaklanan anormalliklerden kaynaklanıyor.

Haberin başlığı şöyle: “I. Ordu Başsavcısından itiraf: Bilirkişi yazdığı rapor yüzünden tayin edildi.”

İnternetten aktardığım haber aynen şöyle devam ediyor:

“Balyoz darbe planı soruşturması kapsamında kabul edilen üçüncü iddianamede, askerler tarafından hazırlanan bilirkişi raporları arasındaki çelişkiye dikkat çekiliyor. ‘Balyoz’un bir darbe planı olduğu aktarılan ilk raporu yazan Binbaşı Ahmet Erdoğan’ın sürgün edildiği aktarılıyor. 1. Ordu Başsavcısı Albay Bülent Münger de Erdoğan’ın raporun ardından ‘tayin’ edildiğini itiraf ediyor.”

Haberi daha fazla deşmenin anlamı olmayabilir, içeriği zaten malum, bilmeyenler de anlamıştır.

Çok önemli iddialara konu olan Balyoz darbe planı hakkında askerler bilirkişi raporları hazırlıyorlar, farklı askeri kişiler tarafından hazırlanmış bu raporlar büyük ölçüde çelişiyorlar.

Sıradan biri de değil, I. Ordu Başsavcısı Albay Sayın Bülent Münger konuya ilişkin ilk raporu hazırlayan Binbaşı Ahmet Erdoğan’ın hazırlamış olduğu raporun içeriği nedeniyle tayin edildiğini söylüyor.

Zaman gazetesinin bu internet haberinden, Sayın Başsavcı’nın açıklamalarından bendeniz iki sonuç çıkarıyorum.

Birincisi, getirdiğimiz tüm şahsi ya da kurumsal eleştirilere rağmen askeri yargının içinde hukuk kavramına saygılı, devletin, TSK’nın çıkarlarını hukukun önünde görmeyen, TSK’nın kurumsal çıkarları mı, hukuk mu gibi bir soruya tereddütsüz hukukun genel, evrensel ilkeleri diyebilecek gerçek hukukçuların varlığı.

Tüm olumsuz anayasal, yasal yapılanmaya rağmen böyle hukukçuların varlığı bu çorak ortamda insanı umutlandırıyor.

Ancak, ikinci gündeme getireceğim konu muhtemelen çok daha önemli.

Bir hukuk sistemi içinde bireyler, hukukçular, hakimler, savcılar hiç kuşkusuz çok önemli, gereğinde kişisel çabalarıyla olumsuzlukları tersine çevirebiliyorlar, insanı umutlandırıyorlar ama muhtemelen daha önemli olan sistemin bizzat kendisinin yapısal anlamda, bireysel çıkışlara, kahramanlıklara ihtiyaç duymaksızın hukuk anlamında etkin işleyebilmesi.

Ülkemizde çift başlı yargının varlığı, 1982 Kenan Evren Anayasası’nın 145, 156, 157. maddelerinin hala mevcudiyeti Balyoz soruşturması sırasında karşımıza çıkan, yukarıdaki haberde en genel hatlarıyla özetlenen hukuk komedilerinin temel nedeni.

Bu traji-komik durumdan kurtulmak için bir-iki düzgün hukukçunun çıkışlarına bel bağlamak çok saçma ve saçma olduğu kadar da Türkiye için hüzünlü.

Yapılması gereken, bir rapor hazırladığı için bir binbaşının tayini ile sonuçlanan durumu engellemek için anayasal, yasal mevzuatı kökten değiştirmek, çift başlı yargıya son vermek olmalı.

Bu aşamada da çok önemli bir noktayı hatırlatmak istiyorum; 12 Eylül referandumunda, bizlerin tüm olanaklarımızla “yetmez ama evet” diye destek verdiğimiz referandumda 1982 Evren Anayasası’nın askeri yargıya ilişkin bazı maddelerinde, işin özüne dokunmaksızın değişiklikler yapıldı ama bu değişikliklerin hayata geçmesi için gerekli yasalar hala çıkmadı.

HSYK ile ilgili değişikliğin gerektirdiği kanunlar hemen çıkarıldı ama askeri yargıya ilişkin kanunlardan hiç ses yok.

Bu nasıl bir iştir, birileri, başta Adalet Bakanımız, bizleri bir aydınlatsa çok iyi olur diye düşünüyorum.

Yoksa, hiç ihtimal vermiyorum, vermek istemiyorum, 12 Eylül’de askeri yargıyla ilgili yapılan bu değişiklikler bir göz bağcılığı mı idiler?

Normali ertelemenin, yapmamanın maliyeti her zaman çok ağır oluyor.
Star
 
Üst