Ey Oruç, Tut Beni

_bamteli_

Well-known member
Senai Demirci Şiirleri

Ey Oruç, Tut Beni
Senai Demirci Şiirleri

Ey Oruç, Tut Beni
Hoş geldin ey suskun sevgilim;
Tut sözünü; sus. Mühürle dudağımı, sesimi tut, lâl eyle çığlıklarımı. Nahoş avazların uçurumlarından çek dilimi. Yalanların kuyularından çekip çıkar nefeslerimi. Göklü söz ağaçlarının bengisuyuna kat hecelerimi.

Hoş geldin ey yüzü gamzelim;

Bakışının menzilinde tut gözlerimi. Tir-i müjgan dokunuşlarınla delik deşik et kibrimi. Gör(e)meyip de seni, göster(e)meyip de yanımda yöremde, görür gibi huzurunda tut çaresiz yetimliğimi.

Hoş geldin ay yüzlüm benim;

Tut saçlarımın kakülünden, kaldır yüzümü yerden. Utancımı tebessümünün kıvrımlarına dola, yut. Pişmanlığımı gül yanağının yamaçlarına sar, uyut. Dağıt neşemin saçlarını, hüznün tenine yasla umarsızlığımı.

Hoş geldin ey hesapsız sevincim;

Tut elimi. Avuçlarında tut uzanamadığım uçurum çiçeklerimi. Geri ver uzak dal uçlarına terk ettiğim huzur meyvelerimi. Tut Ferhad’ımın elinden, şirin vuslatların köyüne taşı yüreğimi. Tut Züleyha’mın elini, önü/ardı yırtık gömleklerin kuyusuna zindanına düşürme nefsimi.

Hoş geldin ey ruh ikizim;

Tut, ardında tutulduğum aynalara tut yüzümü... Tut ki aynalarda avuntu bulamayan, bakışlarında kendini tanımayan, özlediğinde kendine varamayan, yüzünü yakmış bir hastayım. Gözbebeğinde tut beni. Ayıplamadan, tiksinmeden bakışının ışığından yüz ver bana. Tut ki resimli el ilanları asılmış bir kayıp çocuğum; duvar diplerine asılı umarsız bakışların kovduğu bir lüzumsuzum. Tut kolumdan, ardın sıra sürükle, yuvama götür. Tut ki mürekkebin hiç hatırını sormadığı yırtık bir kâğıt, kalemin hiç içmeyeceği unutulmuş bir sözüm. Aklında tut beni; diline dola, dudağına değdir, cümlede kullan, tut bir şiire kafiye eyle beni. Tut ki üzerindeki rakamları ciddiye alınmayan kalp parayım. Elinde tut, say beni, inci mercana sat beni. Işığa tut yüzümü; sahih kıl beni.

Hoş geldin ey son tesellim;

Göz yaşımı yanağında tut, taç yapraklarına taşı ağlayışımı. Şehvetin kirinden sıyır, tenin tozundan ayıkla kalbimi.

Hoş geldin ey kalbimin göğü;

Tut kanatlarımdan, rahmete yapıştır teleklerimi, yücelere yükselt bedenimi. Yağmurları tut sakla hüznümün bulutlarında.

Hoş geldin ey bin bahar neşesi;

Tut elimden sımsıcak, karanfillerin kûyuna götür beni, güllerin suyuna kat demimi, demkeş eyle gönlünün pervazına kalbimi.

Hoş geldin ey ışıltılı libasım;

Tut yakamdan, giy beni, giyindir beni, ört bencilliğimi, üşümeye terk etme bendeni. Omuzlarıma sarıl şal gibi, rızana razı eyle beni.

Hoş geldin ey kan davalım;

Tut (i)ki yakamdan, tutukla beni, yetimlerin yüzüne çalıp pare pare eyle cimriliğimi. Bağla ayağımı yokluklara gitmekten. Bileklerimi kelepçele, yasakla ellerime biriktirmeyi..

Hoş geldin ey açlığım;

Tut ve at sahte doymuşluklarımı, teni üzerimden sıyırıp ruhun semâsına savur beni. Çıplak bırak cümle duyarsızlıklardan. Yırt at yüreğimdeki yalancı tesellileri.

Hoş geldin ey sırdaşım;

Tut beni, sobele. Saklandığım yerde bul beni. Şehrayinlere kat. Gizlice kaçır evden. Mahyaların ışığına kat gözlerimi. Kan/dillerin fısıltılarını lerzan gönüllere karıştır. Kanlıyı hunrîz ile barıştır ki ihanetler yatışsın, nefretler sönsün, yalnızlıklar sussun..

Hoş geldin ey gam telim;

Tut getir o mahur besteleri. Notaların ahengine böl kırgınlıklarımı. Şarkı eyle, ezberinde tut kırık sözlerimi. Mızrabının ucunda titretiver yüreğimi, aşka sürgün et kelimelerimi, göklü salkımından emzir kuşluk vaktimin ümitlerini.

Hoş geldin ey güz yağmurum;

Sağanağına tut bu çorak gönlü. Seline kat yangınlarımı. Damla damla denize at kanayan yanlarımı. İçimde uyuyan tohumları uyandır, baharlara taşı/r yüreğimi. Hüznümün sarı yapraklarını toprağa kat.

Hoş geldin ey orucum;

Acıktım sana; sofrana oturt beni.
Acıttım içimi; göğsünde avut beni.
Aktım sana; damla damla yut beni.
Aldandım sahte ışıklara; beşiğinde uyut beni.
Ağular içtim bal kâselerinden; döşeğinde sağalt beni.
Azaldım nisyanlar içinde; gözlerinde çoğalt beni.
Ağına düştüm isyanların; tut elimi, doğrult beni.
Ağzına düştüm yalanların; tut dilimi, doğruda tut beni.
Ayartısına kandım anlık sevdaların; tut gözlerimi, körelt beni.
Arı duru kalamadım, bulandım; el üstünde tut pişmanlıklarımı, durult beni.
Tut beni.
 

_bamteli_

Well-known member
Senai Demirci Şiirleri





Dört Küçük Yürek
Dört minik yüreğin anılarıydı bunlar.Ellerini hiç bırakmayacakmışçasına sımsıkı tutmuş dört minik el...Gözlerinde kendi gözlerini gören dört küçük göz...Dünyanın tüm kötülüklerinden soyutlanmış dört küçük dünya...Kendi imparatorluğunda yaşanmışlığın hikayeleri...Beraber ağlayan beraber gülen dört sıkı dost..Songül,Nazlı,Elif ve Fatma..Aynı apartmanda farklı ailelerin ,farklı kültürlerin yetirştirdiği minik bedenler...Sahil kasabasından bakardık hayata.Bizim için çok büyüktü koca şehirler.Biz bir fanustaydık ,ordan seyrediyorduk hayatı.Biz birbirimize yetiyorduk,boşvermiştik gerisini...Sahil bizim için vardı.Biz yeşilliklerinde koşalım,martılarına ekmek atalım diye...Kar yağardı sahil kasabamıza,beyaz örtü örterdi etrafı;bizim kalbimizin örtüsü hep beyazdı zaten...Kar toplarını sıkıştırırken atmak için;aslında hayallerimizi,umutlarımızıda onun arasına sıkıştırırmışız ve birbirimize ıska geçermişiz...Birimizin bisikleti olmuştu sonunda.Binme sırası uzun sürse de ,arkasından koşmak da eğlendiridi bizi.Biz aslında hayallerimizin arkasından koşuyormuşuz...Düşsekte acımazdı hiç bir yaramız,çünkü birbirimizin yarasını dindirecek dört minik yürektik biz.Kocaman dört yürek...Yan bahçede tabaklarımız ,kaşıklarımız her daim seriliydi.Biz orda da kendimize küçük bir dünya kurmuştuk.Çamurdan yemekler,sudan içecekler vardı bizim dünyamızda.Evcilikmiydi bunun adı...Demek ki geleceğe oynuyormuşuz biz...Gelecekte bizi bekleyenlere...Akşam ezanından sonra yerin kapıları kilitlenir derdi annelerimiz hadi eve gelin.Ama bizim kapılarımız hep açıktı.Hiç bitmezdi yakan topumuz,hiç yakmazdı bizi...Biz topu birbirimize her attığımızda düşlerimizi de serpermişiz yol boylarına...Mahallenin kaldırımlarında otururduk.Bir çarpraz çizgi ve akabinde konulan üç taş ve onun yolunu tıkayan üç taş daha...Ama biz birbirimizin yolunu tıkamazdık asla...Apartmanın önündeki dut ağacının altında yeşerdi düşlerimiz.O yapraklarını dökse de kışın,bizim düşlerimiz hep yeşil kalırdı...Hep büyümenin hayalleri vardı zihnimizde...Ah bir büyüsek...Çok farklı olacaktı sanki hayat...Halbuki bilmeliydik ki ;bedenimiz ,zihnimiz büyüdükçe hayallerimiz küçülüyormuş.Küçük ellerin,küçük zihnin pencereleri daha farklı bakıyormuş hayata...Şuan dört küçük dostun herbiri ,hayatın farklı yerlere savurduğu dört yetişkin genç artık.Mekanlar farklı olsa da paylaşılan değerler unutulmuyormuş.Keşke bir an ellerim ,ayaklarım küçülüp o günlere geri dönebilsem.Bir an o minik gözlerle bakabilsem hayata...O uçsuz bucaksız hayalleri tekrar kurabilsem...O minik ellerimle ,hiç bırakmayakmışçasına bir kere daha tutsam doslarımın ellerinden...
 

_bamteli_

Well-known member
Gözlerim Gözlerine Bakmak İçindir
Gözlerim Gözlerine Bakmak İçindir

Bir geldin. Hasretini bıraktın zindanıma.
Karanlık karanlığa düştü.

Gece gecenin üstüne indi.

Parmaklıklar dağıldı; yüzün esir aldı beni.
Taşlar toz oldu; özlemin taş kesildi.
Gözlerine zincirlediler gözlerimi.
Gidişin hüzünlü bir sonbahardı, unutmadım.

Yıldırımlar düşürdün bakışından göğsüme…
Saçlarım beyaz alev aldı.
Yandım.
Taş üstünde taş oldum.
Suskunluğum utançtan duvarlar ördü.
Sağnak sağnak yağmur oldum, yağdım küskünlüğümün çölüne.
Çığ olup kendi yalnızlığıma katlandım.
Uzaklığını yorgan yaptım çıplak ruhuma.
Sözün güneşin yüzünü güldürürdü, unutmadım.

Sessizliğin yeniden yeniye yanmış bir kül gibi.
Rüzgâr aldı nefesimi.
Buzdan sütunlara çarpıldı sesim.
İçimin içinde bir gurbet oldun.
Sen gittin gideli, dağlar yollardan saklanır oldu.
Öyle derinleşti ki vadiler; gölgeler içine girmeye nazlandı.
Bütün çöllerin tozlarını yutmuş gibi dudaklarım, ah etmekten bile usandı.

Susuşun ibret dolu bir kitaptı, unutmadım.

İçimde hep su sesi arıyorum.
Denizler kurumuş… Lâl dudaklar susmuş..
Kıyılardan çekilmiş hayat; kemikler un ufak olmuş.
Çöllerinden geçiyorum sensizliğin.
Sessizliğin çığlığını büyütüyorum yüreğimde.

Gelişin bir taze bahardı, unutmadım.
Kalbine girdiğim yollara pusular kurulmuş.

İnsan insana kavuşmuyor artık.
Anka kuşları dirilmiyor yeniden. Küller bile yanmış yakılmış; ateş yeniden kendine gebe kalmıyor artık.
Hıçkırıklar yalanın harmanına karışmış; gelmiyor gelemiyor yittiği yerden.
Bakışın canlara can katardı, unutmadım.

Bütün bağlardan kurtuldum.
Geceleri gecelerin koynuna sürdüm.
Bütün ışıkları gözlerinin karasına çaldım.
Yanağının kıyısına geldim.
Ellerinin ateşinden serinlik umdum.
Gözlerim seni gördüğü için güzel.
Işık senin yüzüne vurduğu için aydınlık.
Yağmur senin göğsüne dokunduğu için serin.
Rüzgâr senin tenine vurduğu için nefeslenir.
Dualar senin dudağına dokundu diye göklerin kapısına dayanır.
Duruşun dağların başını dik tutardı, unutmadım.

Günahlarımı biliyorum, utanıyorum.
İsyanlarım çok oldu; yüzüme bakamıyorum.
O kadar unuttum ki, unuttuğumu hatırlamıyorum.
Bana nasıl bakacağını merak ediyorum.
Ürperiyorum. Ürperiyorum.
Ya tanımazsan beni…
“O beni sevmedi!” dercesine görmezden gelirsen ağlayan gözlerimi?
Hayır, hayır, böyle olmayacak, emin olmak istiyorum.
Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım.
Senin bakışında sonsuz bir hülyânın eteğine varacağım.
Özlemin cennetin kokusu bana, sana susadım.

Ne hüznü eksilir ne sana doyar bu gönül.
Sen gittin, çiçekler ezildi dünyada.
Sen gittin, rüyaları boğuldu bebelerin.
Sen gittin, sesi duyulmaz oldu derelerin.
Sen gittin, yüreklerden kan çekildi.
Sen gittin, can tenden usandı.
Sen gittin, dağ dağa küstü.
Sen gittin, alev üşüdü.
Sen gittin, aşk kalplerden çekildi.
Kıyılara vurdu aşıkların cesedi.
Vuslatın cennet çiçeği bana.
Baharlardan hep seni sordum.

Senin serinlettiğin suları içiyor ceylanlar.
Martılar senin yürüdüğün göklerde geziniyor.
Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor kanatlarını.
Bebelerin senin tebessümünü içiyor ana sütünden evvel.
Şu dar göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum.
Sonsuz genişliklerin sırrı iki dudağının arasında saklı.
Bir kelâm söyle n’olur!
Her hecenin arefesinde seni duymak istiyorum.
Hitabın denizleri taşırıyor kıyılarıma, nereye baksam sana dokunuyorum.

Sev beni cananın olayım.
İçimden aksın bütün ırmaklar.
Senin kıyılarını kucaklayan kocaman bir derya olayım.
Rüzgârlar savursun beni, yağmurların hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi göğsüme düşsün.
Senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım.
Çöller savrulsun, dağlar aradan çekilsin, yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım.
Senin hasretinle yanar her yanım, bütün ufuklardan seni umarım.

Çöldeyim, susuzum.
Dudağın bana Leylâ.
Kuyularda Yusuf’um.
Sözlerin bana Züleyhâ.
Ateşlerde İbrahim’im.
Gözlerin bana deryâ.
Sancılar içinde Meryem’im.
Bakışın bana İsâ.
Yaralar içinde Eyyub’um.
Hasretin bana şifâ.
Ölüler içinde bir ölüyüm.
Ellerin bana musallâ.

SENAİ DEMİRCİ
 

_bamteli_

Well-known member
Yandım Gül Oldum..



Ben kalbimi dünyanın dert duvarları arasında ezdirdim
Çok özledim sonsuz genişliğini secdelerin
Ben ruhumu zehir parmaklıklar ardında tutuklu bıraktım
Öyle çok susadım ki ilk tekbirin;dudağımdan içtiğim serinliğe
Ben bencilliğin dehlizlerinde ümitsizce dolandım…dolandım…dolandım…
Öyle çok hasretim ki bir rüku’nun kavsinde
Belimi kıran ayrılıkları göğe savurmaya
Ben ellerine cilvelik kelepçeleri vurulmuş bir zavallıyım
Çok isterdim bir kıyamın kıyametinde
İçimdeki bütün kuşları dağlara uçurmayı

Ayaklarımı dar zamanların prangalarına kaptırdım ben
Öyle hasretim ki yalnız ve yalnız sana kul olmayı
Cümle dilenciliklerden kurtulmayı
Öyle hasretim ki göğsümde sakladığım kanadı kırık serçeleri
Rahmetinin yuvasına uçurmaya
Öyle çok hasretim ki yalnız ve yalnız sana muhtaç olmaya
İçimde saklı sancılı incileri rahmetinin kıyılarına savurmaya ahdettim
Mülteci ellerimin ayazında ölmüş kelebekleri
Kudsi levhanın dokunuşuna emanet etmeye geldim
Ben gururun mahkumuyum…
Ben gerçeğin kaçkınıyım…
Ben günahın tutsağıyım…
Ben isyan çöllerinin çorağına sürgün bir yetimim
Sevindir beni,sevdir,sevindir,sev,sevdiğini bildir…
Hüzünlerimi bir secdenin billur sularında erit ne olur
Ne olur korkularımı rahmetinin kucağında teskin eyle Sen
Ben sahte uzaklıkların sürgünüyüm…
Ben içine kalbimi sığdıramadığım dar vakitlerin küskünüyüm…
Öyle özledim ki seccademin alnımdan öpüşlerini…öyle özledim…
İşte huzuruna geldim …
Şöyle başımı sokacak bir umudum olsun istedim
İstedim ki yüzünden menekşeler toplayacağım sonsuz ovalarım olsun
İstedim ki koşup koşabildiğim kadar
İçimde sakladığım bütün uçurtmaları rüzgarlara verebileyim
Ben sonsuz derinlikte uykuların yitiğiyim
Ben unutuş uçurumların dibinde unutulmuş bir cesedim
Ben benlik ve bencillik yabancılıklarında
Evine yol bulamayan bir yitirmişim
Çok özledim En Sevgilinin en çok sevdiği yerde durmayı
Öyle hasretim ki öyle muhtaçım ki
En Sevgilinin en çok sevildiği halde olmaya
Geldim…Huzuruna vardım…Geçtim kendimden…Kendime geçtim
Deldim benlik dağını…Yolda kaldı ferhat…Şirinin ben oldum
Yandı her yanım…İbrahimin oldum…Gül oldum…
Çöle verdim leylayı;aklı mecnuna sattım
Mecnun oldum yakınlığına geldim
Tüm uzaklıkları uzaklara savurdum keremini gördüm
Vazgeçtim aslıdan,gölgeden çıktım,aslına geldim…vaslına geldim…
Yandım KUL oldum…Yandım KÜL oldum…Yandım GÜL oldum…
Durdum namaza; Miracına geldim, niyazına durdum
Nazla beni ne olur…
En Sevgilinin durduğu eşikte durdum
Miracına geldim…Miracına geldim
Nazarında tut ne olur
Bakışınla sar beni, el üstünde tut, bırakma ellerimi…Bırakma…
Senai Demirci
 

_bamteli_

Well-known member
Unutmak ne dipsiz bir şeydir ki, unutanlara unuttuklarını bile unutturur.
Unutulmak ne acı şeydir ki, unutulanın unutuluşuna ağlayışını kimse hatırlamaz.
‘Nisyan’dan unutuluştan çıkarıldık her birimiz.
Yüzümüz gün yüzüne değeli, tenimiz güneşe erişeli beri unutulmaktan alındık, unutmaktan sakındık.


Hatırı sayılır olduk.
Ne var ki, unutmak yaşamak kadar elimizin altında ve unutulmak ölüm kadar yanı başımızda.
Ölüm bizi geldiğimiz yere, ‘nisyan’a götürüyor tekrar.
Ölüm unutuşlara gömüyor yüzümüzü; tenimizi tanıdıklarımıza yabancı kılıyor.


Yaşarken ölümü anmıyoruz o yüzden.
Yaşarken ölümle aramıza sahte uzaklıklar koyuyoruz.
Unutulmak korkusu bu…
Galiba en çok unutulacağımızı unutuyoruz.
Ve herkesin unuttuğu anlarda, “hatırlanmaya değer olmadığımız zamanlarda hatırımızı tek sayanın Yaratıcımız olduğunu unutuyoruz.


Sen ki hiç unutmadın ve hiç unutmazsın bizi, bize,senin zikrini unutturma Rabbim.
Hatırla ki toprak ayağının altından çekiliyor.
Ellerin son defa dokunuyor güle ve güne.
Gözlerinin karası son kareyi alıyor ışıktan ve karanlığa hazırlanıyorsun.


Göz kapaklarının kapanışı seni bir dağın ardına götürecek.
Unutmaya ve unutulmaya hazırlanıyorsun.
Varlığın incecik dudaklarda kuru bir söze dönüşecek.
O dudaklardan insan sıcağını tadamayacaksın mesela.
Hatıran bir taştan ve bir hüzün renkli topraktan ibaret kalacak.

Kahkahalar seni yalnız bırakacak.
Mutluluklar seni hesaba katmadan tamam olacak.
Sana arkalarını dönecekler.
Dönüp yüzüne bakmayacaklar.
Senin kokun uzakları kokusu olacak.
Tenin toprağın soğuğunu tadacak.
Ve gelecek ÖLÜM;


Gözleri gözlerin olacak.
Hatırla ki yarınki gün seni taze bir toprak yığınının altında bulacak.
Bir gün saatinin akrebi senin uzanamadığın zamanlara doğru dönecek.
Sen olmayacaksın…

Kolunda ki saat sensiz zamanları tırmanıyor olacak.
Sulamayı unuttuğun çiçeğin bile senden sonra solacak.
Yüzüne gün ışığı vurmayacak.
Hayatının ebedi rengini dar ve sessiz bir boşlukta bulacaksın.


Ya küle dönecek ya GÜLE DÖNÜŞECEKSİN.
Yarınsız ve sonsuz bir günün yanağında incecik bir gamze olup kristalleşeceksin.
Yüzün solacak
Ellerin hiçbir yere varmayacak
Parmakların hiçbir şeyi göstermeyecek
Ve ayaklarının altında hep boşluk kalacak
Unutma ki şimdi toprak ayağının altından çekiliyor.
Yürüdükçe ince bir hesap çizgisine çekiliyorsun.

Unutma ki elinle ölüme dokunuyorsun
Elinle ölümü dokuyorsun
Hatırla ki gözlerin ölüme bakıyor
Gözlerin bir cesedi alacakaranlığa taşıyor
Hatırla o zamanı ki sen boz topraklar altında derin unutuşlarda eriyorsun

En son kaleminin karanlık izi kalıyor soğuk sayfalarda
Ve sözlerin kırık dökük hatıralara dönüşüyor
Solgun bir gül gibi elden ele dudaktan dudağa taşınıyor
Hatırla…
Hatırla ki sen sözleri genç kalpleri taze aşklara taşıyan ölü bir şairsin.

Hatırla ki sen masum ve sonsuz bakışlı gözlerin kapı aralarında beklediği bir babasın.
“Baba!” çığlıklarını yetiştiremiyor sana oğlun.
Elinin sıcağı özlenen sevgilisin sen.
Hatırla…

Hatırla ki bir mezar taşında iki rakam arasında çizilmiş eğreti bir çizgiye indirgenmişsin.
Mezar taşın unutuldu ve hatta mezar taşın bile seni unuttu diyelim
Ve hep başkaları var dışarıda
Hep yabancılar geziyor yıkık mezar taşları arasında
Kimsenin tanıdığı değilsin artık
Kimsenin özlediği değilsin
Kimsenin beklediği değilsin
Kimsenin ardı sıra gözyaşı döktüğü değilsin


Kimsenin ölüsü de değilsin
Tıpkı şimdi olduğu gibi
Oysa sen ve sonun ne kadar da uzak görünüyordunuz birbirinize
Ey Rabbim senden bir teşehhüt miktarı ömür
Bir LA İLAHA İLLALAH miktarı ölüm istiyorum senden.
LA İLAHA İLLALLAH……
 

_bamteli_

Well-known member
Ey Rabbim
Sözlerin en güzeli hiç şüphesiz sana ait,

Bizim söylediklerimiz,
Söyleyemediklerimiz,
Söyleyeceklerimiz,
İçimizde sakladıklarımız,
Suskun bıraktıklarımız,
Terk ettiklerimiz,
Unuttuklarımız,
Fısıldadıklarımız,
Hepsi, hepsi, sözlerin hepsi!
Ancak sana yöneldiği için güzeldir.
Şüphesiz duayı dilimize veren sensin,
Dilimizi duaya çeviren sensin,
Sözlerin en güzeli sana aittir,
Ve sözlerin en güzeli sana hitap etmektedir.

Ey Rabbim,
Ebediyen bana yakınlığını tattırdığın için,
Bana vahyettiğin tüm gerçekler için,
Bani hayat denen bu sonsuz lezzet pınarının başina oturttuğun için,
Bildiğin tüm ayıplarımı örttügün için,
Gördüğün tüm kusurlarımı bağışladığın için,
Umuduma katık ettiğin tüm hayallerim için,
En sevgilini bana elçi gönderdiğin için,
Ey sevgili,
Beni aşkına muhatap ettiğin için
Sonsuz hamd sana
Sonsuz minnettarlık sana
Sonsuz minnet sana
Sonsuz şükür sana
Sonsuz teşekkür sana…

Ey Rabbim,

Tut elimden sonsuz kudret elinle,
Beni hiçliğe düşmekten alıkoy,
Unutulmuşluktan uzak eyle beni,
Varlığına komşu eyle beni,
Ben acizim dayanağım sensin,
Fakirim ben sığınağım sensin,
Dilsizim sözüm sensin,
Körüm ben gören sensin,
Sağırım, ki sen işitensin…


Ey Rabbim,
Sözlerin en güzeli sana aittir.
Ve sözlerin en güzeli sana hitap etmektedir.
Bu kırık dökük sözlerimi,
Bu perişan hitabımı,
Sen kabul eyle,
Sen güzelleştir.
Ki sen bana aşktan kanatlar vermiştin ya!
Aşkın semasına uçurmuştun ya beni,
Elimi sen dokumuştun ya,
Hani ele avuca gelmez dokunuşları sen bahşetmiştin ya bana,
Gözüme kendi nazarında ışıklar vermiştin ya,
Gözle görülür güzellikler vermiştin ya bana,
Yüzüme tebessümü sen giydirmiştin ya,
Tebessümüme karşilık veren güzel yüzler koymuştun ya karşima…

Ey Rabbim,
Yoktum ben sen varettin!
Unutulmuştum. Ki sen sevdin,
Sevdiğin için varettin.
Bir sen sevdiğin için var edildim.
Bir sen beni andığın için ihya edildim.
Öyle ise,

Ey Rabbim!
Varlığımı aşkına armağan eyle,
Yak beni aşkının ateşinde,
Al beni bu rüyadan,
Al beni bu dünyadan,
Bu kırılgan varlığımı ebedi baharına toprak eyle…

Ey Rabbim!
Bütün güzel sözler sana söylemekle güzeldir.
Kırık dökük de olsa kabul eyle sözlerimi,
Yıkık dökük de olsa duy yakarışlarımı,
Kabul eyle beni,
Kabul eyle sözlerimi,
Suskunluğumu,
Dilsizliğim,
En güzel dua eyle,
Dua eyle dilsizliğimi,
Dua eyle suskunluğumu,
En güzel dua eyle,
Ki sözlerin en güzeli sana hitap etmekle güzeldir.
Dua eyle sözlerimi,
Güzel eyle…
Güzel eyle…


senai demirci
 

_bamteli_

Well-known member



Cenazeme Bekliyorum Seni...

Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi. “Daha dün konuşmuştuk ama..” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı. “Hiç beklenmedik bir ölüm!” bu, değil mi? “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”


İşine ara vereceksin bugün...



Neşeni kaçırdım biliyorum.



Kocaman bir pürüz gibi duruverdim karşında.



Hızını kestim hayatının.



Dahası, üzerine alındın.



Ölüm bize de yaklaşırmış dedin.



Ölmesi kanıksanmış, öleceği gelmiş bir yaştayız artık.



Ölmüş olmasına şaşırılmayan bir adamım.



Bir baksana, ne değişti ki dünyada, ben eksildim diye.



Köprüde trafik akıyor hâlâ.



Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi ya yolların.



Ben öldüm bu defa...



Hayret, şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen.



Gitsem de gitmesen de farketmez bir cenaze olurdu camilerden birinin avlusunda.



Belki bir kalabalık çıkagelirdi önüme...



“Ölen biri çıkar bu şehirde her gün!” diye kanıksadığım



Adını bile sormaya zahmet etmediğin.



Eksilenin kim olduğuna aldırış etmediğin.



Gitti diye üzülmediğin birinin cenazesi işte.



Aynı manzara, aynı tabut, aynı üzgün yüzler.



Aynı güneş gözlükleri.



Sıradan bir cenaze yani.



Ama bu cenazeye mutlaka gitmeliyim.



Seni bilmem ama beni bekliyorlar.



Ayıp olur, çok ayıp...



Davetlilerin yüzüne bakamam sonra.



Dediği gibi şairin, bir musallalık saltanatım bu benim.



Başroldeyim.



Toprağa konulacak adam rolü benim.



Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım.



Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa.



Üzerine toprak atılan adamı.



Bir toprak yığının altında yüzü erimeye terkedilen adamı



Hüzünlerin müsebbibi olacak adamı.



Ayakkabısının kendisini bekleyeceği adamı.



Elbiseleri evden çıkarılacak adamı.



Yatağı boş kalacak adamı.



Akşam eve dönmeyecek adamı.



Eve dönmesi beklenmeyecek adamı.



Sofrada yeri boş duracak adamı.



Adı telefon rehberinden silinecek adamı.



Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.



Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıranın evinden hemen kapı dışarı edilecek adamı



Resmine bakıp bakıp da ağlanacak adamı belki.



“Adı neydi.... Hani.... şunu yapardı ya!” diye yokluğu normal bilinecek adamı.



Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı.



Ben oynuyorum bugün...



Sahnedeyim



SENAİ DEMİRCİ
 

_bamteli_

Well-known member
Unutma,
çamuru testi yapmak için
biçimlendiriyorsun;
ancak istediğin şey çamurun
kendisi değil içindeki boşluktur.

Nelerle uğraştığına bir bak, dostum! Elinle, beyninle, dilinle,
kaleminle, yüreğinle hep bir şeyler yoğuruyor, eğiyor, büküyor,
dokuyor, yazıyor, örüyorsun. Bu hep böyle! Belki bıktın, belki
yoruldun. Belki de inceden inceye "Bu böyle gitmez!" çığlıkları
atıyorsun. "Mecburen, mecburiyetten" diye mırıldanıyorsun. "Nereden
çıktı bunlar?" "Hiç bitmeyecek mi?". "Ben bunlarla uğraşacak adam
mıyım?" Doğrusu, bunca soru her gün benim de yüreğime doluşuyor; beni
de umutsuz ediyor, mutsuz ediyor.


İşte sana büyük sırrı fısıldıyorum: Hayatta biçimlendirdiğimiz
şeylerin kendisini aramıyoruz aslında. Uğraşılarımızın ortasında
oluşturmaya çalıştığımız bir boşluk, kendimize ait bir oda, kendimize
özgü bir alan var. Tıpkı testi yapan ustanın çamurla uğraşırken
yaptığı gibi. Aslında ustanın testi yapmak için elini çamura bulama
nedeni çamurun ortasında bir boşluk-su doldurulacak ve su içilecek bir
boşluk- oluşturmaktır. Ne var ki, testi ustalarının çoğunun testi
yaparken su içmeye vakit ayıramaması gibi, sen, ben ve senin ve benim
gibi binlercesi testi yapmaktan başını kaldırıp testiden su içmeye
fırsat bulamıyor.
Evet, çoğu zaman, gündelik uğraşıların arasında yüreğimizin
susuzluğunu sonsuzcasına giderecek, ruhumuzu sonsuz mutluluklara
gönderecek bir "kevser"i doldurup içebileceğimiz boşluğu istiyoruz.
Gündelik uğraşılarımızla o boşluğu oluşturacak zamanların ve
mekanların kabuğunu örüyoruz, kabını şekillendiriyoruz. Farkında
olmadan serin ve tatlı bir testi boşluğu inşa ediyoruz.

Testi yapmaktan boşluğu görmeye ve kullanmaya vaktimiz olmadığı için,
inadına hep çamurla uğraştığımızı düşünüyoruz. Gel, bugün için olsun,
testi yapmayı bırak, yaptığın testiler içinde kendine ve sevdiklerine
ayırdığın o derin boşluğu farket.. Lütfen iyice bak; göreceksin ki,
herkes orada bekliyor seni. Şu boş zamanlarda arayıp durduğun,
gecelerin sessizliğinde buluşmaya çalıştığın, günlerin telaşında
özlediğin kendin bile or'dasın! Çocukluğunun oyuncak bebeği hâlâ
orada, donuk ve masum bir gülüşle ağlıyor. Babanın seni kucaklayıp
koklamakla duyacağı bitimsiz haz orada, annenin hiç zorlamadan
dudağına yapışan hayırlı evlat duasının fısıltıları orada, kalbinin
damarlarını genişletecek ferahlık duygusu orada.. Haydi, gel, sen de
su iç!
SENAİ DEMİRCİ
 

_bamteli_

Well-known member
Leylâ 'dan Mevlâ 'ya yol vardır
Mektubunu aldım ve işte, okuyorum: Can dost,
Mektubunda Dar Kapı'yı zorladığını gördüm. Yoldaşlığın için teşekkür ederim.
Hatırlarsan, Dar Kapı'da iki sevgili vardı. Alissa ve Jerorne aynı yolun yolcusu olmaya kararlı idiler. Ama, Alissa sonradan Jerome'u sevmesinin Allah'ı sevmesine mani olacağını düşünecekti. Birbirlerinin yekdiğerine O'na giden yolda tuzak olacağı kanaatindeydi Alissa. Jerome Alissa'ya takılıp, Allah'ı unutabilir veya Alissa Jerome'u geçemeyip Mevlâ'dan olabilirdi. Her birisi yekdigerine Leylâ olabilir, onun kalbindeki Sevgi'ye gölge düşürebilirdi. Yani, mahlukatta takılıp Hâlık'tan yüz çevirme korkusu...
Bence, Alissa hem haklıydı, hem haksızdı. Haklıydı, çünkü 'Bir kalbe iki sevgi aynı anda sığmaz" diye düşünüyordu. Yani, ya mahlukat sevilirdi, ya da Allah. "Ya Leylâ, ya Mevlâ" diyordu haliyle. Peki, hem mahlukat, hem Halik sevilemez miydi? Doğrusu, mahlukata kendi adına bakılırsa, cevap "Hayır"dı.
Ama, mahlukata bir de Halik adına bakmak var, değil mi? Tercihlerimiz "ya Leylâ, ya Mevlâ" keskinliğinde değil çok şükür. Leylâ'yı Mevlâ adına sevmek diye bir kapı daha var. Çünkü, Mevlâ bize Kendisini Leylâ'larla tanıttırıyor, bizi onlarla sevindiriyor, Kendisini Leylâ ile sevdiriyor, işte, Alissa'nın haksızlığı da bu kapıyı çalmamasıyla başlıyor. O'na giderken mahlukatı terketmek yerine, mahlukatı ona yol etmek de vardı oysa.
Dediğin gibi, herşey nihayet gelip 'harfte düğümleniyor. Alissa'ya bu harfi Ögretselerdi, herhalde ona kırk yıl köle olurdu. Harfi hem okumalı, hem okumamalı. Harfi hem görmeli, hem görmemeli insan. Okumalı; çünkü onsuz kelime tam olmuyor. Okumamalı; çünkü kelime ondan ibaret değil. Harfi görmeli, çünkü isme giden yol onun üzerinden geçiyor. Görmemeli, çünkü ona bakıp kalan isme geçemez. Netice, harfe işaret ettiği isim adına bakılmalı. Mahlukata Hâlık'a işaret eden deliller olarak bakmalı. Leylâ'yı Mevlâ'nın sevgisinin elçisi olarak görmeli. Elçiyi padişah yerine koymamalı, doğru. Ama, elindeki mektubu da okumadan etmemeli. Çünkü mektup padişahındır.
"Ey Kendisinden başkasını sevmeme razı olmayan Rabbim!" diyordu çaresiz Alissa, "Herşeyimi elimden aldığın gibi, kalbimi de al!" Ne kadar haklı değil mi? Ayine-i Samed olan kalbinin başka mahbublara peşkeş edilmeyeceğini kavramış masum bir insanın duası bu. "işte kalbimi taşıyamıyorum, onu benden al" der gibiydi. Onun adına olmayan sevgiler kalbi kanatıyordu. Yalnızlıklara, firkatlere savuruyordu. Çünkü, husulü anında zevali başlar herşeyin. Her vuslat gerçekte bir firkat habercisidir. Kemâl zevalle ikiz kardeştir. Her sevda bir veda... Kalbi olan hangi insan dayanır buna?
Alissa, ne kalbsiz yaşamaya razı, ne de kalbini öldürmeye. O fetret insanıydı ve kalbiyle ölmek istiyordu: "Senden başka bîr-şey görmeyeceğim bir yere al beni Rabbim!" Zihnim bugünlerde bu saf, duru, sevecen cennet tarifiyle meşgul. O, böylece ölümü istedi. Ve Rabbi ona ölümü verdi. Bense, bir Kur'ân talebesi olarak yaşamayı istiyorum, "ölüm dediğin nedir ki Rabbim! Senîn için yaşamayı bile göze aldim" diyerek. "Senden başka birşey göstermeyen bir yerde yaşat beni Rabbim!" diye dua ederek.
Alissa'nın hatası muhtaciyet halini aşmaya çalışmasıydı. Jerome'u sevmeye muhtaçtı. Allah'ı sevmeye de muhtaçtı. Çare bu ihtiyaçlardan birini inkâr etmek değil, ikisini de görüp ona o ihtiyaçları Verene iltica etmekti. Jerome'a muhtaç olan Jerome'u Jerome'dan değil, Jerome'un Sahibinden istemeli, insan sevmeyi de ister, sevilmeyi de. Sevmeye de muhtacız, sevilmeye de. O halde, bu ihtiyacımızı görüp bize niye verildiğini düşünmeli, bizi nereye götüreceğini farketmeliyiz. Sevdiklerimiz var, doğru. Sevenlerimiz var, doğru. O halde, yola buradan yürümeye başlamalı.
işte, kalbimizi keşfettik. O bize kalbimizi verdi. Kalbimizi öldürmek yerine, kalbimizi O'na yol eyleyelim diye. Kalbimizi adımlayan bir yolcu olmalıyız. Ve kalbimiz önde, mahlukat boyu yürümeli, yürümeliyiz. Her birinin alnına bir Leylâ sevgisi kondurabilmeli, ve o Leylâ'yı Mevlâ'nın elçisi, kapıcısı, tablacısı eylemeli. Güle âşık olmalı; tâ ki gülü onun isminin harfi eyleyelim.
Hâsılı, Allah'ı sevmemiz mahlukatsız olmamalı; mahlukatı sevmemiz Allah'sız olmamalı. Elçi Padişah değildir, ama Padişah'tan haber getirir.

Senai Demirci
 

_bamteli_

Well-known member
Sen Ve Son


"UNUTMAK NE DERİN ŞEYDİR Kİ, unutanlara unutuşlarını bile unutturur. Unutulmak ne acı şeydir ki, unutulanın unutuluşuna ağlayışını kimse hatırlamaz.

‘Nisyan’dan, yani unutuştan çıkarıldık her birimiz. Yüzümüz gün yüzüne değeli, tenimiz güneşe erişeli beri unutulmaktan alındık, unutmaktan sakındık. Hatırı sayılır olduk. İsmimizin orada burada anılması bizi memnun etti. Ne var ki, unutmak yaşamak kadar elimizin altında ve unutulmak ölüm kadar yanıbaşımızda. Ölüm bizi geldiğimiz yere, ‘nisyan’a götürüyor tekrar. Ölüm unutuşlara gömüyor yüzümüzü; tenimizi tanıdıklarımıza yabancılaştırıyor. Yaşarken ölümü anmıyoruz o yüzden. Yaşarken ölümle aramıza sahte mesafeler döşüyoruz. Unutulmak korkusu bu... Galiba, en çok, unutulacağımızı unutuyoruz.


Hatırla ki, toprak ayağının altından kayıyor. Ellerin son bir defa dokunuyor güle ve güne. Gözlerinin karası son kareyi alıyor ışıktan; ve karanlığa hazırlanıyorsun. Gözkapaklarının kapanışı seni bir dağın arkasına götürecek. Unutmaya ve unutulmaya hazırlanıyorsun. Varlığın incecik dudaklarda bir çift kuru söze inecek; o dudaklardan insan sıcağını tadamayacaksın. Hatıran bir taştan ve hüzün renkli topraktan ibaret olacak. Kahkahalar seni yalnız bırakacak, mutluluklar seni hesaba katmadan ikmâl edilecek. Sana arkalarını dönecekler, dönüp yüzüne bakmayacaklar. Senin kokun uzakların kokusu olacak. Tenin toprağın soğuğunu tadacak. "Gelecek ölüm; gözleri gözlerin olacak."


Hatırla ki, sarışın kız çocuğunun lüle saçlarına son kez bakıyorsun, seninkinden uzun ve derin bakışlarına son kez değiyorsun. Sen bu ânın eşiğinde son nefesin hesabını yapıyorsun; o yarınların uzayıp giden kanatlarına tutunmuş derin, taze soluklarla yineliyor varlığını. İllâ da göz göze geliyorsunuz. Ellerin onun ellerine erişemeyecek; gamzeli yanaklardan sızıp gelen tebessüm sana uzak düşecek. Şimdiden, ölümü bilmeyen oğlunun gözlerinin seni köşe bucak arayışını görüyorsun. Havada asılı kalacak "Baba!" çığlığına şimdi hep bir ağızdan cevap vermek istiyorsun. Nefesin sesine yetmiyor.


Hatırla ki, yarınki gün seni taze bir toprak yığının altında bulacak. Bir gün saatinin akrebi, yelkovanı senin uzanamadığın ânlara doğru dönecek. Sen olmayacaksın ve kolundaki saat sensiz zamanları tırmanıyor olacak. Sulamayı unuttuğun çiçeğin bile senden sonra solacak. Yüzüne günışığı vurmayacak. Hayatının ebedî rengini dar ve sessiz bir boşlukta bulacaksın. Ya küle dönecek ya güle dönüşeceksin. Yarınsız ve sonsuz bir günün yanağında incecik bir gamze olup kristalleşeceksin. Yüzün solacak, ellerin hiçbir yere varmayacak, parmakların hiçbir şey göstermeyecek ve ayaklarının altında hep boşluk olacak.


Unutma ki, toprak şimdi ayağının altından kayıyor. Yürüdükçe ince bir hesap çizgisine çekiliyorsun. Unutma ki, elinle ölüme dokunuyorsun. Elinle ölümü dokuyorsun. Hatırla ki, gözlerin ölüme bakıyor. Gözlerin bir cesedi alacakaranlığa taşıyor. Hatırla o zamanı ki, sen boz topraklar altında derin unutuşlarda eriyorsun. En son, kaleminin karanlık izi kalıyor soluk sayfalarda. Ve sözlerin kırık-dökük hatıralara dönüşüyor, paylaşılıyor, solgun bir gül gibi dolaşıyor. Hatırla ki, sen sözleri genç kalbleri taze aşklara taşıyan ölü bir şairsin ya da masum ve sonsuz bakışlı gözlerin kapı aralarında beklediği bir babasın. Elinin sıcağı özlenen sevgilisin. Hatırla ki, seni sımsıcak sarıp kucaklamak isteyenler bir tabutun katı, soğuk dokunuşuna çarpıyorlar. Hatırla ki, bir mezar taşında iki rakam arasına çizilmiş eğreti bir çizgiye indirgenmişsin. Hatırla ki, duvarda soluk siyah beyaz bir fotoğrafta hüzünlü bir gülüşten ibaretsin, belki de camekânın tozunu almayı unuttular. Mezar taşın unutuldu ve hatta mezar taşın da seni unuttu diyelim. Ve hep başkaları var dışarıda, hep yabancılar geziyor yıkık mezar taşları arasında. Kimsenin tanıdığı değilsin artık. Kimsenin ‘ölü’sü de değilsin; tıpkı şimdi olduğu gibi.


Oysa, sen ve son, ne kadar da uzak görünüyordunuz birbirinize. Unutuş ne kadar çok unutuluyor.


Ey beni herkes unuttuğunda anan Rabbim! Yüzümü, elimi, gözümü, bakışımı, dokunuşumu veren Rabbim! Beni Seni unutanlar arasından çıkar al! Beni bensiz bıraksan da, Sensiz bırakma!


N’olur Rabbim! Şu biricik ânımı ebedin rüzgârlarına kat ve beni Sana daim yakın eyle! Yalnız Seninle kalmakla kalabalıklaştır beni! Bir secdede biriktir varlığımı! Beni Sana açılan ellerimde çoğalt! Beni Sana karşı fakir olmakla zenginleştir! Kendimi Sende unutayım ve öylece kapansın gözlerim ve öylece çözülsün ellerim. Dilim öylece sussun ve tenim öylece çamura katışsın ve bu mürekkep lekeleri kısacık vuslatımın hatırası olsun. Unutulmasın sözlerim; unutkanlar unutulacaklarını hatırlasınlar diye... "


Senai Demirci/Dar Kapıdan Gecmek...
 

_bamteli_

Well-known member
Gül'müş






Gül yüzünden var olduk.

Gül yüzü buluşma yeridir,
En temel kavuşmalar gül yüzünde gerçekleşir.
Çünkü gül yüzler bakışı aşka dönüştürür.
Bakış ki, aşıkın maşuka dönüşüdür;
İlk tanışma ve son ayrılıktır.
Sonra mayelenir bakış;
Bakış aşk olur, bakış vuslat olur.
Aşık ve maşuk tanışmaktan öte geçerler,
Geri döner ve sanki birbirlerini hatırlamış olurlar.
İlk bakışma sonsuz beklemelerin durulduğu bir göl olur.
Güzellik gül yaprağında beklemiştir aşkı.
Aşk gül yüzünde güzelle buluşur.
Aşk gül tenlerde görünür kılar kendini.
Ve güzellik aşkın bakışında seyre dalar kendini.

Yoksa biz dikenler idik,
Yalnız bir gül hatırına bu bahçeye vardık.
Varlık gülşeninde bir gül yüzünde ihyalandık.
Ab-ı hayat öylece dolandı yüreğimizi,
Tenimizde öylece kızıl utanç gülleri açtı.
Edebi, iffeti gül yüzünde belledik,
Tebessümü gül yaprağından dudağımıza devşirdik.
Gülün son yaprağının sonrasına hayranlığımızı ekledik.
Beğenimizle kuşattık gülü;
Aşklarımızı gül yanağına devirdik.
Gülün yüzünde güldük, güle baktık güle yazdık.
Güller olduk, güldük.
Güller açıldı, güle döndük.
Gül yüzünde varedilen herşeyle yüzleştik.
Varedilmişler gül yüzünden gün yüzüne çıktı.
Öylece, gülün yüzünde buluştuk.
Gül yüzünden tanış olduk.
Sonra herkesi ve herşeyi oraya çağırdık.
Herşeyi elimize aldık, herkese elimizi verdik.
Gülün yüzüne vardık.
Bildik ki,
Aslında biz sadece gül yüzünden vardık.

Senai Demirci
 

_bamteli_

Well-known member
Varlığın sarp yokuşlarında nefesi kesilir insanın.
Dudağına değince “İnşALLAH!” sözü; varlığı yoktan varedenin, yokluğu hiç sebepsiz varlığa doğru genişletenin iradesinden nefeslenir.
Zamanın dar köşelerinde sesi eksilir insanın.
Sesini bürüyünce “İnşALLAH!” kelamı, zamanı genişletenin, ömrü ebede bitiştirenin dilemesinden beslenir.
Gündelik telaşların hızla inip kalkan göğsünde aklı daralır, kalbi yorulur insanın.
Kalbini atınca “İnşALLAH!”ın asude iklimine, aklı aklanır, kalbi durulur.
Dünyevî önceliklerin hazla gidip gelen sarkacında ruhu hoyratça savrulur insanın.
Yüzüne ünce “İnşALLAH!”ın muştusu, ruhu sılaya taşınır, hüzünleri yağmurda ıslanır.


***


Asil bir sükûnetin dizi dibinde nefeslenmektir “İnşALLAH”...
“Ben benden ötesine teslimim...” diye/bilenin inşirahıdır “İnşALLAH”.
Kendi varlığının yükünü zayıf omuzlarından atıp hafiflediğinin resmidir “İnşALLAH”.
Kendini kendinden öte taşıyan/taşıran insanın kabuğunu zorlayışıdır “İnşALLAH”..
“Ben buradayım ama burada kalmaya razı değilim...” diye/bilenin meydan okuyuşudur.
Ellerine kudret elinin sarıldığını, gözlerine bin kutlu nazarın ışık olduğunu, yüzünü çevirdiği her yönde tek ve bir teselli vechinin beklediğini ilan edişidir.
Kalbine yüklenmiş dağları bir nefeste silip süpürmektir inşALLAH.
Varlığın koynuna tutunmuş insanı sonsuzluğun ufkuna doğuran bir sızıdır “İnşALLAH”...


***


İnşALLAH, sebeplerin kör kuyusuna uzatılan ışıltılı bir kovadır.
Ağaç köklerini ve toprağı kucaklaştıran “İnşALLAH”tır; toprağa hayat bahşetmektir, taşa pınarlar dilemektir.
“ dilerse” tohum toprağa katışır; toprak ve tohumun boş ellerine çiçekler sunulur, kurak avuçlarına hayat akıtılır.
Nereye indiklerinden habersiz, rüzgâr nereye eserse oraya gitmeye hevesli yağmur taneleri, “’ın dilediğince” boynu bükük toprağı sevindirir, güllerin al yanağına gözyaşı olur, sabahın ak göğsüne şebnem diye tutunur.
“’ın dilemesiyle” sert ve ağır taşlar, ince ve nazenin köklere yol olur; o latif güzellerin kalplerine dokunmasıyla yollarında toprak olur.


***
İnşALLAH, Yusuf’un[as] kuyuya iten hainlerin tuzaklarının itildiği kuyudur.
O’nun dilemesidir ki Yusuf’u kuyudan çıkardı, kuyuyu Yusuf yüzlülere sırdaş eyledi.
İnşALLAH, Yusuf’u[as] ucuza satan bezirgânları yok pahasına satan sırdır.
O öyle istedi ki, kölelik ve kulluk Yusuf’la nice kralların erişemeyeceği şeref ve itibar bilindi.
İnşALLAH, İbrahim’i[as] ateşe savuran ateş yüzlülerin kavrulduğu ateştir.
O öyle diledi ki İbrahim’in teninde ateş güle çevrildi, alevin yanağından serinlik devşirildi.


***


Dudak ile tebessümü birbirine yapıştıran sırdır “İnşALLAH”...
Yüzün yüzüne düşen hüzünleri dağıtan dokunuştur “İnşALLAH”...
İki kalb arasındaki soğuk mesafeleri eritip ısıtan ateştir “İnşALLAH”...
Güneşin alevlerini ün yanağına al al indiren serinliktir “İnşALLAH”....
Kelimelerin suskun hecelerinin koynuna anlamlar sunan hikmettir “İnşALLAH”...
Sesleri söze bürüyerek birbirine bitiştiren, kaynaştıran mayadır “İnşALLAH”...
Göğüslere nefesleri ele avuca gelmez, dokunulmaz, şeffaf bir genişlik olarak dokunduranın tenezzülüdür “İnşALLAH”....


***


“Elif”tir İnşALLAH...
Varlığın alfabesinde dimdik duruştur.
“Lâm”dır İnşALLAH...
Yokluğun koynunda dupduru bir b/akıştır.
“Mim”dir İnşALLAH...
Hicranın solgun yanağına dosdoğru bir Muhammedî eğiliştir.



SENAI DEMIRCI
 

_bamteli_

Well-known member
o kadar çoğaldı ki “bana ne!”lerimiz
o kadar birikti ki bahanelerimiz.
o kadar benimsedik ki “bana dokunmayan yılan”ları “bin yaşa”tmayı,
sokakları kuşatan çaresizliği görmezden gelir olduk
vicdanlarımızın sızısını kesiverdik
haksızlıkların fotoğrafını çekerken, haksızlığa uğrayanları kendi yalnızlıklarına terkettik.
hepimiz birimiz için olamadık; içimizden çıkıp hepimiz için olmak isteyen birilerini küçümsedik, ucuz kahramanlar listesine ekledik.
“böyle gelmiş böyle gider”leri ağrı kesici gibi yutup başkalarına ağlayan yanlarımızı uyuşturduk
rahatladık, çok rahatladık
yüreğimize batacak kıymıkları geçtiğimiz yollardan temizlettik
nefsimizin iştahını kesecek görüntülerin üstünü ustaca sıvadık
yuvalarımızın duvarlarında dışarı sızdırmadığımız sevgi gölcüklerimizden bir kaç damla olsun serpemedik yoksulların üstüne
göz yaşlarımızı tükettik, gönlümüzün yağmur yüklü bulutlarını kovduk
çocukları, çocuklarımızı, çocuk yanımızı senin gibi sevmedik, senin gibi sevindiremedik
içimizde sancıyla kıvranıp duran duygularımızı itip kaktık.
yüreğimizi yakıp duran varoluş kaygılarını ciddiye almadık.
derdimizi yok sayıp deva aramadık.
sahte çarelere kanıp çaresiz kaldık
oysa sen, oysa sen
kalbimize sahip çıktın onca kötülüğün içinde
‘’vicdanınızı tahriş edeni terk edin’’ dedin de,
‘’şüpheli olandan uzak durun’’ dediğinde de,
kalbimize güvendiğini sezemedik.
hoyratlıklarımızı vicdanımızın cetveline vurduğunu göremedik.


SENAİ DEMİRCİ
 

_bamteli_

Well-known member
Yüzüm tutmuyor seni terki dile getirmeye
Seccde de yüzüm olurmusun ey namaz
Bak, beden kirinden arınmış
Bükülmez denilen bel rükü naralarında
Seni terk eden halim yine senin haline bürünmüş
Edebine boyarmısın beni ey namaz
Sabahım olurmusun
Her tekbir bir tövbe misali
Girizgaha niyet misali cennete hazırlığım olurmusun

Sana geldim ey namaz
Yüzüm tutmuyor nefsi sana tercih ettiğimi soylemeye
Beni günahıma tercih edermisin ey namaz
Günün bölünmüşlüğünde seni düşünmedim
Dünya ile hal olup keyfin haline girdim
Gün ortasında beni toplayan hal olurmusun
Günün gelişmesinde sükunete gelişim olurmusun ey namaz

Sana geldim ey namaz
Yüzüm tutmuyor hadisi unuttum demeye
"Kim sabah ve ikindi namazını kılarsa cennete girer"
Dilim varmıyor seni kazalarda terk ettim demeye

Sana geldim ey namaz nefsi kazalarıma
Yaramı sarar yardımım olurmusun
Bak, toprağa gelmeye dizlerim secdende
Dilim varmıyor kibrimi soylemeye
Kibrimi yakan kibritim olurmusun
Her yanış bir yıkanış misali
Cennete hazırlığım olurmusun ey namaz

Işığına yandığım güneş gitmek üzere
Yıldızlar keşfe çıkacakmış sanki
Aldandım güneşlerin ışığına yıldızların nazına
Akşamları karanlığıma nur olurmusun ey namaz
Sustu alem, bir ezan gökkubbede
Kıyamet mi kopacak koşturmada bedenler
Farzına yetişeceğim en güzel telaşım olurmusun


Sana geldim ey namaz
Akşamıma nur olurmusun
Ayın her hali seni anlatır
Etrafında yıldızlar saf tutmakta
Aşıklar seni seyre dalmakta
Bedenler kıyamda ruhlar gökkubbede sohbette
Rahman ve rahime götürenim olurmusun ey namaz
Sana geldim geldim ey namaz
Beş vakitte birliğimi O'NA götürürmüsün

Senai DEMİRCİ
 

_bamteli_

Well-known member
DUA GÖĞÜ

İncecik fısıltılarımı gizli saklı yakarışlarımı koynunda ninnileyen gök/çe topraksın Sen.

Fanilik sancılarımdan taşı(r)dığım, ayrılık dertlerimden s/aldığım yağmurları göğe yükselten kutlu güneşsin Sen.

Varlığımın titrek kanatlarını ebedî kabullenişin seccadesinde yatıştıran serin rüzgarsın Sen.

Özlemlerimin kırgın bakışlarını sonsuzluk semasının ufkuna taşıyan rahmet ışığısın Sen.

Kirli paslı kalıbımı sorgusuz sualsiz itaat kalıbında yoğura yoğura temize çeken mahbubiyet elisin Sen.

Boynu bükük yakarışlarımı, yüzü yerde arzularımı şeksiz şüphesiz makbul olan nefesine dolayıp okşayan şefkat fısıltısısın Sen.

Bir denizi kağıda döker gibi, göğü avuçlarıma indirir gibi, dudağımda inciler büyütür gibi, sesime sesin dokunur gibi salavatlarca tebessümünü gördüğüm aşinalık vechesisin Sen.

Dua göğüm, muştu güneşim, teselli yağmurum, muhabbet meltemim; ne hoş duruyorsun aramızda, yanımızda, yöremizde.

Merhamet durağım, metanet sığınağım, huzur barınağım, hep yüzüne yüzüne vardığım Efendim; ne çok oluyorsun dillendiremediğim hayranlıkların arefesinde, yetişemediğim minnettarlıkların zirvesinde...

Senin ubudiyetinin toprağına attığım tohumlar gibidir kalpsiz secdelerim.

Senin mahbubiyetinin denizine akıttığım nehirler gibidir arsız isteyişlerim.

Senin miracının göğüne dal budak, salkım saçak uzattığım ağaçlar gibidir dilsiz dualarım.

Sözümü miraca eriştiren Efendim.

Sesimi duaya yetiştiren Efendim.

Yüzümü secdeye bitiştiren Efendim.

Yüz buldumsa varlığa, Senin Yüz'ünden Efendim.

Yakınlığından seslenirim.

Söz oldumsa Var Eden'e, Sana inen Söz'den Efendim.

Yakınlığından nefeslenirim.

Yüz'lerce sâlât ve Söz'lerce selam Efendim.

Şükür ki bu paslı dudağa emanettir Sana verilecek selamlar.

Şükür ki bu kirli dile değmektedir Sana edilecek salatlar.

Sesimi çoğaltan, sözümü yükselten
aczimi ve fakrımı Kadir-i Rahîm'in dergahına taşıran "Dua Göğü"m
Efendim.

Senai Demirci
 

_bamteli_

Well-known member
Ben kalbimi dünyanın dert duvarları arasında ezdirdim
Çok özledim sonsuz genişliğini secdelerin
Ben ruhumu zehir parmaklıklar ardında tutuklu bıraktım
Öyle çok susadım ki ilk tekbirin;dudağımdan içtiğim serinliğe
Ben bencilliğin dehlizlerinde ümitsizce
dolandım...dolandım...dolandım...
Öyle çok hasretim ki bir rukün kavsinde
Belimi kıran ayrılıkları göğe savurmaya
Ben ellerine cilveli kelepçeleri vurulmuş bir zavallıyım
Çok isterdim bir kıyamın kıyametinde
İçimdeki bütün kuşları dağlara uçurmayı
Ayaklarımı dar zamanların prangalarına kaptırdım ben
Öyle hasretim ki yalnız ve yalnız sana kul olmaya
Cümle dilenciliklerden kurtulmayı

Öyle hasretim ki göğsümde sakladığım kanadı kırık serçeleri
Rahmetinin yuvasına uçurmaya
Öyle çok hasretim ki yalnız ve yalnız sana muhtaç olmaya
İçimde saklı sancılı incileri rahmetinin kıyılarına savurmaya
ahdettim

Mülteci ellerimin ayazında ölmüş kelebekleri
Kudsi levhanın dokunuşuna emanet etmeye geldim
Ben gururun mahkumuyum...
Ben gerçeğin kaçkınıyım...
Ben günahın tutsağıyım...
Ben isyan çöllerinin çorağına sürgün bir yetimim
Sevindir beni,sevdir,sevindir,sev,sevdiğini bildir...
Hüzünlerimi bir secdenin billur sularında erit ne olur
Ne olur korkularımı rahmetinin kucağında teskin eyle Sen
Ben sahte uzaklıkların sürgünüyüm...
Ben içine kalbimi sığdıramadığım dar vakitlerin küskünüyüm...
Öyle özledim ki seccademin alnımdan öpüşlerini...öyle özledim...
İşte huzuruna geldim ...

Şöyle başımı sokacak bir umudum olsun istedim
İstedim ki yüzünden menekşeler toplayacağım sonsuz ovalarım olsun
İstedim ki koşup koşabildiğim kadar
İçimde sakladığım bütün uçurtmaları rüzgarlara verebileyim
Ben sonsuz derinlikte uykuların yitiğiyim
Ben unutuş uçurumların dibinde unutulmuş bir cesedim
Ben benlik ve bencillik yabancılıklarında
Evine yol bulamayan bir yitirmişim
Çok özledim En Sevgilinin en çok sevdiği yerde durmayı

Öyle hasretim ki öyle muhtaçım ki
En Sevgilinin en çok sevildiği halde olmaya
Geldim...Huzuruna vardım...Geçtim kendimden...Kendime geçtim
Deldim benlik dağını...Yolda kaldı ferhat...Şirinin ben oldum
Yandı her yanım...İbrahimin oldum...Gül oldum...
Çöle verdim leylayı;aklı mecnuna sattım
Mecnun oldum yakınlığına geldim

Tüm uzaklıkları uzaklara savurdum keremini gördüm
Vazgeçtim aslıdan,gölgeden çıktım,aslına geldim...vaslına geldim...
Yandım KUL oldum...Yandım KÜL oldum...Yandım GÜL oldum...
Durdum namaza;Miracına geldim,niyazına durdum
Nazla beni ne olur...

En Sevgilinin durduğu eşikte durdum
Miracına geldim...Miracına geldim
Nazarında tut ne olur
Bakışınla sar beni,el üstünde tut,bırakma ellerimi...Bırakma...

SENAİ DEMİRCİ
 

_bamteli_

Well-known member
Senai Demirci


Can Kırığı
Can, paslı bir bıçak yarasıdır varlığın göğsünde. tenin beyaz yüzünde bir kardelen hülyasıdır, en canlı yıldızı, yerin en kanlı çiçeğidir. yarada kabuk bağlayan her neyse, buzda kristal kristal biçimlenen ne ise, gökten yukarıda, yerden aşağıda ne varsa kaynayan, hepsi can yüzünden, hep can gözünden, hep can özünden.


Yüreğimizin yayında gerili oktur can, ki buralı değildir, şimdiye razı değildir; bizden önceleri ve bizden sonralarıdır.
Gölgemizin kuytusunda saklı hayaldir can, ki bizden ama bizden kalmayandır.


Alnımızda doğmuş şebnemdir can, ki bizden ama bize ait olmayandır, bizden ötelerde aşkları vardır.
 

_bamteli_

Well-known member
Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil.
Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.


Aklım ermiyor ki,sustuğumu bileyim.
Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim.
Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler;
sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi.
Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye.
Değirmende konuşan taş değil midir peki?
Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi?
Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr?
Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların?
Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?



Sahiden taş mı kesildin?
Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın.
Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın.
(Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.)
Sana değdiği yerde dirilir sessizlik.
Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk;
şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir.
Sen, dağı delen Ferhat'sın;
söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar.
Sen Aslı'ya Kerem'sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir.
Sen Kerem'in Aslı'sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar;
"Ol!"sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.



Taşın sözü yok mudur ey yâr?
Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar;
kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar.
Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur;
anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur.
Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.



Taş zamanla eskimez mi?
Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin.
Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın.
Usulca sokulursun odama; "tik-tak", sadece "tik-tak",
eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın;
elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın.
sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın.
Sen çoğaldıkça ben azaldım;seni tükettim derken ben tükendim.
Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.



Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni.
Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın.
Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında?
Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah?
Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin.
Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin.
Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi?
Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi?
Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?



Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan?
Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi.
Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan.
Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara.
Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan.
Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır.
Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır.
Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası.
Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz.
İki nefes ortasında dikilir taşımız.
Taştan taşa koşar bakışımız.
Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.



Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok.
Kendime söyleyecek sözüm yok.
Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr.
Suskunluğum taş olmaklığımdan.
Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.



Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk...
Taşıdığım sensin ey yar.
Söze sığdıramadığım. Ve hiç susturamadığım.
Ne oldu kalbime? Katılaştı, katılaştı.
Taştan da katılaştı.
Ağlarsa, taşlar ağlar.
Ben ağlayamadım; sen ağla...
Taş değil misin ey yar?

senai demirci
 

_bamteli_

Well-known member
Ateş denizi.
Gül bahçesi.
Renk fırtınası
Aşk seması.
Işık ve bakış,
Su üzerinde buluşuyor.
Renk ve ahenk,
Suya koşuyor.
Aşkın yüzü suyu hürmetine
ateş suya konuk oluyor.
Gül suda diriliyor yeniden
Renk kalbin derûnuna damlıyor.
Su coşuyor, aşk oluyor,
ateş oluyor, alev alıyor.
Su yakıyor ve yanıyor.
Rahmet su yüzüne çıkıyor
Celal ve Cemal dalga dalga nöbetleşiyor.
Bir manevi yangın oluyor
Ve bir uhrevi serinlik sunuyor ebru...
Yerçizgisi ile gökçizgisi suya düşen renklerde birleşiyor.
Öylesine belirsiz, öylesine elden gelmez bir form oluyor ebru

Ve ebruzen
Yer ile gök arasında..
Göklerin ötesini yere indirmeye çalışıyor.
Kalbinde beslediği sözsüz şiirleri su üzerine nakşetmeye çalışıyor.
Hep güzel gören gözleri, güzel bakışlarla süslüyor.

Ebru, gören gözün ışığı ebru.
Rengini gönülden alıyor.
Ve gayba aşina gönlün,
gördüğüne razı gelmeyen aklın ayinesi,
Işıltılı, büyülü, ayartıcı.
Aşkı ve tevhidi bir kor tereddüdüyle
Avucunda tutmaya çalışıyor ebruzen.
Gözleri güzelle süslemeye niyetli.
Boyanın su üzerinde kaotik dansından
nice gönüllere güzeller devşiriyor.
Ebruzen aşkını suda arıyor.
Ve buluyor da....

Güzellik bakanın gözündedir ezelden.
Bakılanı güzel eyleyen bakıştır.
Aynı zamanda, aşkın en yalın tarifi bu
Mecnun Leyla’nın gözünde güzeldir.
Yusuf Züleyha’nın bakışıyla güzeldir.
Ve kevn Mevla nazar ettiği için güzeldir.
Mecnun’un Leylası neyse, ebruzenin ebrusu o.
Önce ebruzeninin gözünde güzel ebru
Ebruzen güzel baktığı için güzel görüyor,
güzelin yüzünü öylece su üzerine düşürüyor.
Bu defa Leyla Mevla’ya yol oluyor.

Ebrunun verdiği huzur, toprağa yakın oluşundan gelir
Sanatkar, semayı temsil eden herşeyi toprak renklerine yansıtır.
Suya düşürür ve toprağa kazır ve çamura bular.
Modern sanatın aksine, çığırtkan ve saldırgan renklerle değil,
mutevazı toprak renkleriyle açar gönülleri.
Ebru, su üzerindeki toprak renklerinden oluşur.
O yüzden, ebru biraz dünya biraz insan...

Ebru, aslında bir nefis terbiyesi.
Modern yaşamın herşeyi
determinist kalıplara vuran anlayışının aksine,
belirsizliğe razı olmayı belletiyor,
beklemeyi ve tevekkülü öğretiyor.
Ebruzen eserinin son halini başından belirleyemiyor.
Suyun ve boyanın esrarlı dansı,
renklerin ve biçimlerin salınışları arasında
sadece bekliyor.
Tek bir yaprağın kıpırtısına bile bigane kalmayan Külli İradenin
niyetini gerçeğe döndürmesini bekliyor ebruzen.
Ebru biraz da kaderi öğretiyor.
En küçük ve sıradan eylemlerin
Kainatın Sahibince nasıl da ciddiye alındığını farkediyor.
Sonsuz gökyüzü altında ve yeryüzünde
değersiz ve terkedilmiş olmadığını anlıyor insan.
Rengarenk bir ayinede, ebruda, kendini yeniden keşfediyor..
Ebruyu elinizle değil gönlünüzle yaparsınız diyor ebruzen.
Sanatkarın yeni bir şey yapmadığını, zaten var olanı yansıttığını kaydediyor.
Tasavvuf tabiriyle, batını zahire çıkarıyor Ebruzen.
Kainat sayfalarında saklı güzellikleri gün yüzüne çıkarıyor.
Ebru, su üzerine kurulu evreni yine su üzerinde tasvir ediyor.
Ve aslında bu fonksiyonuyla aşkın, yine başladığı yere,
yani bakışa, güzel bakışa dönüşünü temsil ediyor.
Ebru, kainatla birebir örtüşüyor.
Modern fiziğin teorik tasvirlerle yakalamaya çalıştığı gerçeği
çoktan beri biliyor ebruzen: hiçbir olayın tekrarı yoktur.
Hiçbirşey tekrar edilebilir olmadığı gibi,
Göründüğü gibi de değil.
Eşyanın rengi, biçimi ve hacmi,
İnsanın eşyaya eklenmesi ile
gerçeküstüne doğru kanatlanıyor.
Ebru, suretin sirete dönüşünü,
Gözün gördüğünün gönüle düşüşünü temsil ediyor.
Ebruzenin su ile serüveni ebru..
Herserüven gibi nerede başladığı bilinse de,
Nereye vardığı kestirilemiyor.
Ve hangi kalbi fethedeceği bilinmeyen bir akın.
Hangi gönülde durulacağı bilinmez bir coşku..
Ruhunu renge ve ahenge tekne yapıyor ebruzen.
Boyayı kalbinden damlatıyor.
Göze bir sürme gibi çekiyor gönlünün karasını.
Rengi ve ahengi, aşk denizine salıyor
Aşkı suya düşürüyor..
Yakıyor suyu..
Tevhid sırrının yüzüsuyu hürmetine kesret ateşine salıyor,
Ve ahenkle ve renkle serinletiyor insan yüreğini.
Yandıkça su, alev alıyor aşk.
Ve yüreğimiz kanlı bir ebruya dönüşüyor.



Senai Demirci...
 
Üst