Garip Ana

mihrimah

Talebe
Herşeyin bir ölçü birimi, bir değeri vardır ama “A N A” denen varlığa ne değer biçilir, ne zaman onu eskitebilir, ne de onun değerini ölçebilen bir ölçü birimi vardır. Evladını kucaklayan bir ele kim değer biçebilir? “Yavrum!...” diyen bir sesi hangi hassas alet ölçebilir? Ninni söyleyen bir dilin verdiği huzuru hangi teknik aletin sesi verebilir?

Eskiden “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz” sözü altın devirlerini yaşıyordu. “Ana başa taç, her derde ilaç imiş.” diye kulağımıza fısıldanıp, “Ana ata, önünden geçmek hata.” düsturuyla terbiyeli bir nesil yetiştiriliyordu.. Zaman su gibi aktı. Yıllar birbirini kovaladı... Ve ansızın hain bir rüzgâr esti... Bağımızı viran etti... Bülbülü gülden, anayı yavrudan ayırdı.. Bu kötü rüzgârın ardından gelen medeniyet kasırgası ortalığı kasıp kavurdu. Büyüğe saygı küçüğe şefkat -edep ve terbiye- ile döşeli olan Ahlak Sarayımızı temelden sarstı... Hemen kollar sıyandı. Her tarafı “a y d ı n” bir nesil meydana getirilmeğe çalışıldı... Olmadı. Gayetler boşa gitti... Ellinci baskısı yapılan bu neslin her baskısı bir öncekine rahmet okuttu, çıra yakıp arattırdı...

Bugün anaların başı “Başı dumanlı dağlar.” misali dertlerle kaplı. İnsanın iliklerine kadar işleyen bir dert... Anaların bağrını delen, canına tak dedirten onulmaz bir yara: “Evladının kendine hor bakması.” Dertli Ana!.. Hainler bunun için uğraşıyordu. Beni sana düşman etmeğe çalıştılar.. Senin seccadene... Senin başörtüne... Senin ahlakına... Narin ellerinle “Benim bağrımdan kopan bir parçam.” diye bağrına basarak büyüttüğün yavrun şimdi sana hor mu bakıyor? Dün senin için destan yazan eller bugün zehir mi saçıyor? Kalemler yemin mi etti sana methiyeler yazmamağa? Yoksa kelimeler, harfler mi kayboldu? “Garip Ana... Sen sessiz bir destandın, seni okuyamadım. Senin verdiğin saadeti, öpüp başıma koyduğum o elin mutluluğunu hiç-hiç kimse veremez... Senin konuşulmadığın bir yer, “anama da selam eder, hayır dualarını beklerim.” diye bitmeyen bir mektup, seni yazmadan geçen bir el, bir kalem olabilir mi? Senin bağrında büyüttüğünün bağrına kim kurşun sıkabilir? “Kör kurşun sen hiç ana olup yavru emzirdin mi?”

Ana niçin kahrediyorsun? Niye herşeyden ümidini kestin? Zaman seni eskitti mi? Yapma Ana!.. Sen durdukça değerlenirsin. Başın beyaz “Başörtünle” örtülü olduğu, gözünde gözlük iğneye ip takmağa çalıştığın zamanki halini seyretmekten beni kim alıkoyabilir? O an elini öpüp duanı almak.. Seni kucaklamak kadar insana ne saadet verebilir? Adeta Cennetin kokusu duyulur. Peygamberimizin: “Ana ve babasına sağlığında yetişip de Cenneti kazanamayanın burnu yerde sürünsün.” diye üç defa tekrarlayarak yerdiği -Cennet nimetine kavuşamayan-insanın talihsizliğine kim düşmek ister?

Bize birşeyler mi söylendi? Kulağımıza bir ses mi çarptı? Ne oldu?.. Niye ierk-i diyar ettik? Anlayamadım. Birşeyler arıyoruz öyle mi? Kaybettiğimizin ne olduğunu bilmeden, nerde kaybettiğimizi düşünmeden... Evinin bodrumunda yüzüğünü kaybedip evinin kapısında “iğne düşse bulunacak.” yerde arayan “Nasreddin Hoca” misali... Sokaklarda “Yaşa!.. Varol!.. çığlıkları içinde.. Allah rızası için çalıştığımızı söylüyoruz. Heyhat!. “Cennet Anaların ayağı altındadır.” diyen, “Allahın rızasını ana ve babanın rızasında” gören Peygamberimiz değil mi? Allah rızası için çalışıyorum derken, anasını ihmal eden, elini öpüp başına koyamayanlar!.. Size inanmıyorum!.. Sokaklarda cennetin yolunu arayan biz, zavallı gençlere... Bayramdan bayrama anasının elini öpmekle, anasına hizmet ettiğini zannedenlere... “Anama hakkını helal ettirdim” diyen bizlere... Keşke hepimizin kulağından bir “Pir-i Fani” tutup: “Oğlum Cennetin yolu orda değil.” iki parmağıyla kulağımızı daha fazla sıkarak- “Cennetin olu sizin evden, pür tesettürlü ananın ayağının altından geçiyor.” diye bağırsaydı duyar mıydık bilmiyorum...

Ana! Herşeyin sahtesi çıktı. Sahte analar türedi... Parmaklarımın ojesi bozulur korkusuyla yavrusunu tutmayan, dudaklarımın boyası çıkar endişesiyle yavrusunun yanağını öpmek istemeyen, kucağınla yavrusunu götürmekten utanıp teknik aletlerle tekerlek üstünde büyütmek için uğraşan “s ö z d e a n a l a r” çıktı... Onların nesillerinin sokaklarda “Kin!.. Kin!.. İntikam!..” diye bağırışlarını görünce senin değerinin paha biçilmez olduğunu bir kere daha idrak ederek, işlediğim hatalardan dolayı yüzüm kızarıp utanıyorum. Kim senin gibi ana olabilir? Göremiyorum... Saygıyı, hürmeti, estetik güzellikte gören, cildim bozulur korkusuyla doğum kontrolüne koşanlar... Çocuklu olabilirsiniz ama katiyyen ana olamazsınız. Analık sadece doğurmak, dokunmadan çocuk büyütmek değildir. O, başlı başına uykusuz gecelerle, gözyaşlarıyla söylenen ninnilerle, çile ve ıstıraplarla dolu olan mukaddes bir görevdir.

Ana! Şimdi anladım. İçini elim bir ıstırap kavuruyor. Kahretme!.. Suç senin değil... Senin himmet ellerinden mahrum olarak da evlat yetiştirilebileceğini zanneden gafillerin... Ana yüzün niye solmuş? Sana bakan kem gözlerden çekinme. Onlar bakarkördür. Ana!.. Bu bedbaht evladının cürmü gönlünün kâsesini ıstırap zehriyle doldurdukça... Ne olur beraber içelim... Senin elemin bir yüreğin karı değil, g a r i p A N A.

İnci ÖZATA
 

NuruAhsen

Sonsuz Temâþâ
Allah razi olsun, bende bir zamanlar zafer dergisinde okudugum bir yaziyi paylasayim musadenle mihrimah kardesim :)​

ALLAH BUYURDU: “Rahmetim herşeyi kuşatsın.” ​


Ve bardaktan boşanırcasına yağdı rahmet yeryüzüne.
Ezelî ve sınırsız rahmetin bir parıltısı, dağları ve denizleri kuşattı.
Annelerin ve babaların yüreğine aktı, sinelerinden fışkırdı.
Yavru kuşlar ve yavru balinalar beraberce beslendiler o pınardan. Okyanuslar ve karalar o rahmetin neş’esiyle şenlendi. Yumurtalar o neş’eyle çatladı, memeler o neş’eyle dolup dolup boşaldı.
Anne ayı ve baba penguen, o neş’eyle yemek yemeyi unuttu. Üç ay boyunca biri yumurtayı beklerken, diğeri yavrusunu emzirdi. Baba balık, ağzındaki yumurtaların başına birşey gelmesin diye 80 gün boyunca aç dolaştı. ​

Hepsi de yalnız rahmetle beslendiler. ​

Yumurtasının kabuğunu kırıp bilmediği bir dünyaya gözünü açan kuş, rahmeti başucunda kanat çırparken buldu. Kanguru yavrusunun elinde harita vardı; o da tırmanıp anneciğinin kesesinde rahmetin sıcaklığıyla kucaklaştı. Yavru fil çayırın üzerine düştüğü zaman anne ve teyzeler şeklinde tecessüm etmiş bir rahmet halkasıyla karşılaştı. Yavru balina ağzını açtığında, mikroskopik planktonları günde 700 kilo süte çeviren rahmetin denizaltında bir şelâle gibi coştuğunu gördü. ​

Milyonlarca türden sayısız yavruların o rahmeti alkışlayan çığlıkları, gökyüzünden yüz milyar kere yüz milyar gözlerle dünyayı seyreden âlemlerde yankılandı. ​

Yıldızlar bir Cennete baktı, bir yeryüzüne. Ve bir cilvesinden bir Cennet çıkan rahmetin, bu minik gezegenin dağlarından, ormanlarından, çöllerinden, çalılıklarından, ırmaklarından ve denizlerinden rengârenk çağlayışını seyretti. ​

DÜNYAYI anlamak istiyorsanız eğer, hayata bakın. Hayatı anlamak istiyorsanız, annelere ve babalara bakın. Çünkü bir canlı ekseriyetle ya anne olmak için doğar, ya da baba olmak için.
Dünyanın niçin göklere denk bir kıymet aldığını ancak o zaman anlarsınız. Kendisini sayısız aynalarda birden seyretmek isteyen bir güzelliğin merhamet ve şefkat suretine büründüğünü gözünüzle görürsünüz. Bir parıltısıyla canlılar dünyasını birbirine bağlayan bir muhabbet deryasında yaşadığınızı bilirsiniz.
Ve bu minik gezegene gözlerini dikmiş milyarlarca yıldızla beraber, dünyanın simasında “Rahmetim herşeyi kuşatmıştır” âyetini okursunuz. ​

Fakat bir yavruda bütün yavruları, bir annede bütün anneleri görmek şartıyla. Yoksa tek bir annenin yüreği, kâinatı kuşatan bir rahmeti size nasıl anlatsın? ​


BİR SELİMİYE, o muhteşem zarafetinin lisanıyla, “Benim mimarım ancak Süleymaniye’nin mimarı olabilir” der. Çünkü ikisinde de aynı sanatkârın fiili görünür.
Kanatlarının altındaki yavrularıyla birlikte poz veren anne kuşun bakışında da aynı ifade vardır: “Bütün annelerin ve bütün yavruların Rabbinden başkası bize rab olamaz.”
Çünkü annelerde ve yavrularda hükmeden fiiller dünyanın her yerinde birdir. Öyleyse bütün bunların tek bir faili olabilir. İşte: ​


1.Bütün annelerin hizmeti, yavrunun mutlak ihtiyaç içinde bulunduğu bir sırada, tam zamanında gelir. Herşeyden âciz bir şekilde, hiç bilmediği bir dünyaya gözünü açtığı dakikada bir yavrunun başucunda bir anne görmesi ve sadece kendisi için özel olarak hazırlanmış rızkını ya onun gagasında, ya da sinesinde bulması, bütün canlılar dünyasını kuşatan tek bir fiildir. Bu fiilin faili hem vardır, hem birdir, hem de bütün yavruları kuşatan bir rahmet ve şefkatin yegâne sahibidir. ​

2. Denize açılan bir kanalizasyon borusunun ortasından bembeyaz bir süt fışkırdığını görsek bile inanmayız. Bir de anne vücudunda, sütün üretildiği yere bakın: kan ve fışkının tam ortası! Bu iki pisliğin içinden özel arıtma tesisleriyle süzülen, inceden inceye elenerek ölçülüp biçilen ve sadece o yavrunun ihtiyaçlarına göre terkip edilerek proteini, kreması, tuzu, şekeri en hassas terazilerle tartılan tertemiz bir gıdanın, yüz binlerce memeli türüne mensup sayısız annelerde birden aynı özenle üretilerek bulanmadan ve kirlenmeden yavrunun ağzına akıtılabileceğine kim ihtimal verebilir? Halbuki bu fiil vardır ve denizin dibinden dağın başına kadar dünyanın her yerinde birdir. Öyleyse bu fiilin faili de birdir; üstelik bütün yavruların bütün ihtiyaçlarını en ince ayrıntılarına kadar bilen bir ilmin ve bu ihtiyaçları en umulmadık bir yerden, hiç akla gelmeyen bir tarzda ve en mükemmel şekilde gönderen bir hikmet ve rahmetin sahibidir. ​


3. Bir annenin veya babanın bütün gayreti, yavrunun yaratılışındaki en mükemmel noktaya ulaşmasına hizmet etmekten ibarettir. Herşeyden âciz bir şekilde dünyaya gelen yavru, kendisinin her ihtiyacını karşılamak için çırpınan, kendisini besleyen ve büyüten bir anne ile baba sayesinde yetişir, olgunlaşır ve kendisinden beklenen fonksiyonları yerine getirecek mükemmel bir seviyeye ulaşır. Bütün yavruların birden bu şekilde merhametle ve ihtimamla yetiştirilmelerine baktığınız zaman, bütün canlılar dünyasına hükmeden bir “terbiye” fiili de bütün parlaklığıyla karşınızda beliriverir. Madem ki bu fiil vardır ve birdir; öyleyse herşeyi kuşatan bir rubûbiyetin eseridir. ​


4. Bir annenin fedâkârlığı sınır tanımaz. Yavrusunu korumak için eğer kendisini fedâ etmek gerekiyorsa eder. Bu öyle bir sırdır ki, en canavar bir hayvanı kendi yavrusu karşısında uysallaştırırken, en uysal ve çekingen bir hayvandan da yavrusunu savunma ânında bütün dünyayı karşısına alabilecek kahraman bir muharip çıkarır. Tehlikeyi sezdiği anda yavrularını çalılığın ardına saklayıp düşmanı kendi peşine takarak oradan uzaklaşan anne keklik, bu davranışıyla, “Ne pahasına olursa olsun yavrular korunacak” emrine hayatı pahasına uyan anneler ordusundan bir fert olduğunu gösterir. Aynı anda, her yerde, bütün yavrular üzerinde cereyan eden bu “koruma” fiili ise, bütün yavruları kuşatan bir rahmet ve hafîziyetin ve bütün anneleri birden emri altında tutan bir irade ve kudretin habercisidir. ​


5. Anne ile yavru doğum ânında tanışırlar. Daha evvel yumurtasının veya karnının içindekini hiçbir anne bilemez. Fakat tanıştıkları anda, bir dakika evvel mevcut olmayan yavru ile anne arasında âdetâ “hiçten” ortaya çıkan bağ, dünyada hiçbir şeyin koparamayacağı kuvvettedir. Her an yeryüzünde böyle nice bağlar kurulur. Yumurtalardan ve rahimlerden çıkan milyonlarca yavru ilk defa gördüğü annesine, milyonlarca anne de ilk defa gördüğü yavrusuna, sanki ezelden gelen bir beraberlikleri varmış gibi bağlanır. Hiçbir saniye yoktur ki, dünyanın karaları ve denizleri, böyle sayısız kucaklaşmalara şahit olmasın. Her yerde, her an görülen bu fiil de madem ki vardır ve tektir; öyleyse rahimlerde olanı bilen ve yeryüzünü mütemadiyen muhabbet ve şefkatle çalkalayıp yoğuran bir Fâil de vardır. ​


6. Annenin hizmeti karşılıksızdır. Yavrusunu besler, büyütür, yetiştirir; sonra yavrular uçar, gider. Sonra yeni yavrular gelir. Birbiri ardınca gelip giden yavrular uğruna çırpınan, zahmet çeken, tahammülü imkânsız açlıklara katlanan, gerekirse hayatını fedâ eden anne, bütün bunları hiçbir karşılık beklemeden ve görmeden yapar. Bunu yaptıran ise, aşkın da ötesinde bir iştir; çünkü âşık sevdiğinden karşılık ister. Öyleyse, bütün annelerin kalplerini birden tek bir kalp gibi kuşatan ve dolduran, saf ve katıksız bir şefkat var ki, maddî sebepler, “hiçten” ortaya çıkan bu şefkati açıklamaktan âcizdir. Her an, her yerde, bütün annelerde birden eserini gösteren bu şefkat de dünyayı kuşatan bir rahmete sahip tek bir Fâil ister. ​


BİR KUŞUN yumurtasında proteinlerin ve tüylerin programını bulabilirsiniz—gerçi bunlar da bir fâil ister. Fakat anne kalbindeki şefkat, nükleik asitlerin işi değildir. Oysa açıkça görülüyor ki, başlangıçta mevcut olmayan şey, neticede vardır. Bir yumurta hücresi bir anne olduğu zaman tepeden tırnağa şefkatle dolar. Peki, nereden gelir, nereden akar bu şefkat annenin yüreğine?
“Hiçbir şey yoktan var olmaz” diyenler, bütün canlılar dünyasını kuşatan bir şefkati açıklamak için, hiç yoktan bir “içgüdü” icad ettiler. Fakat dünyanın her köşesinde her an hükmünü sürdüren fiillerdeki birliği göremediler, yahut görmek istemediler. Bu yüzden, ilmi, kudreti, iradesi, hikmeti, rubûbiyeti, hafîziyeti ve rahmeti herşeyi kuşatan tek bir Yaratıcının vasıflarını, anneler sayısınca içgüdülerde aramak zorunda kaldılar. Lâkin hiçbiri de bu “içgüdünün” nasıl birşey olduğunu, nasıl ortaya çıktığını, kime nasıl hüküm geçirdiğini ve nasıl işlediğini açıklayamadı. Çünkü ellerindeki malzeme, tek bir hayvana bir içgüdü yaratmaya yetmedi. Gerçekte onlar birşey icad etmediler; sadece bâtıl inançlarına bir isim takmış oldular. Kendilerini de herşeyi kuşatan bir rahmetten ebediyen mahrum ettiler.
Onlar böylece avunadursunlar. Bacalarımızın üzerinde gagalarını takırdatarak annelerinin dönüşünü kutlayan leylek yavruları, o bacanın altındaki insanın gevezeliğine aldırmadan, kendi âlemini kuşatan bir rahmeti alkışlamaya devam ediyor. Kuş yuvalarındaki çığlıkların balina şarkılarıyla, kedi mırmırlarının kuzu melemeleriyle karıştığı şu günlerde bahar, tıpkı çok sesli bir koro gibi, o rahmeti terennüm ediyor. Sayısız sinelerden oluk oluk fışkıran sütler, tükenmez gayb hazinelerinden dünyaya her an tonlarca rahmet boşaltıyor.
Çünkü Allah, “Rahmetim herşeyi kuşatsın” buyurdu.
Ve bardaktan boşanırcasına yağdı rahmet yeryüzüne.
Dağları ve denizleri kuşattı.
Annelerin kalbinde şefkat, yavruların dilinde şükür çiçekleri açtı.
Her zerresi rahmetle yoğrulan dünya, o şevkle kanat açtı ve uçtu. Işık saçan yıldızlara bedel, her zerresinden şükür çığlıkları saçtı fezaya.
Ve o çığlıkların arasında, Kâinat Yolcusunun Arşta yankılanan sesini yıldızlar ve kehkeşanlar birlikte dinledi: ​



“Bütün zîhayatların hayatlarıyla gösterdikleri tesbihât-ı hayatiye ve Sânilerine takdim ettikleri fıtrî hediyeler, ey Rabbim, Sana mahsustur. Ben dahi bütün onları tasavvurumla ve imanımla Sana takdim ediyorum​
 
Üst