Günün Hikayesi

ARİF

Well-known member
HAYATIN YANKISI
Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yaparken birden çocuk takılıp düşer. Canı yandığından; “Ahhhhh!..” diye bağırır. Yakındaki bir dağdan; “Ahhhhh!..” diye bir ses duyunca, çocuk şaşırır.
Merak edip; “Sen kimsin?..” diye bağırır. Aldığı cevap yine; “Sen kimsin?..” olur.
Bu cevaba kızıp; “Sen bir korkaksın!..” diye tekrar bağırır. Dağdan gelen ses; “Sen bir korkaksın!..” diye cevap verir.
Çocuk babasına dönüp sorar: “Baba, ne oluyor böyle?” Babası; “Oğlum, dinle ve öğren!” der ve dağa dönüp; “Sana hayranım!..” diye bağırır. Gelen cevap yine; “Sana hayranım!..” olur.
Baba tekrar bağırır, “Sen muhteşemsin!..” Gelen cevap yine; “Sen muhteşemsin!..” olur. Çocuk çok şaşırır, ama hâlâ ne olduğunu anlamaz.
Babası açıklamasını yapar. insanlar buna yankı derler, ama aslında bu hayattır. Hayat daima sana, senin verdiklerini geri verir. Hayat yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev! Daha fazla şefkat istediğinde, daha şefkatli ol! Saygı istiyorsan insanlara daha çok saygı duy. insanların sabırlı olmasını istiyorsan, sen de daha sabırlı olmayı öğren!
Bu kural hayatımızın her anı için geçerlidir. Hayat bir tesadüf değil, yaptıklarımızın aynada bir yansımasıdır.
 
Bir gün,
kendini bilmezin biri
Behâeddîn Buhârî hazretlerine
rahmetullahi aleyh
hakaret etti.

büyük Velî
hiç karşılık vermedi.

Onu üzecek bir davranışta
bulunmadı.

Ancak,
bir müddet sonra
O adam birden hastalanıp,
ölüm hâline geldi.

Hatâsını anlayıp,
pişmân oldu yaptığına.

Ve affetmesi
için haber gönderdi
bu (büyük Velî)ye.

Mübârek zât,
merhamet etti yine.

Ziyaretine gidip sordu:
Nasılsın kardeşim?

Çok hastayım efendim,



Büyük zât,
onu tesellî edip;
Tek şifâ verici Allahü teâlâdır.
İnşallah sana da şifâ verir.
Buyurdu.


Duâsı kabul oldu.
Ve ânında iyileşip kalktı adam.
Hiçbirşeyi kalmamıştı.

Elerine yapışıp;
Sizi incittim, ama çok pişmânım,
ne olur beni affedin,
dedi.

Büyük Velî;
Evet, o zaman kalbimiz incinmişti.
Ama şimdi gönlüm size karşı
tertemizdir, müsterih ol,
buyurdu.

Ve ilâve etti:
Unutma ki, Allah dostları,
(kınından çıkmış Kılıç)
gibidirler.

Fakat
o kılıçla kimseye vurmazlar.
Belâsını arayanlar, kendileri
gelip boyunlarını vururlar
o kılıçlara.
 

Seyyid Emir Külal hazretleri "rahime-hullahü teâlâ", bir gün, talebesiyle camiye giderlerken, bir çocukla babasını gördüler az ilerde.
Onlara doğru geliyorlardı.

Çocuk, Emir Külal hazretlerini görünce çok sevdi bu zatı.
Çok sevimli geldi kendisine.

Babasına dönüp;
- Babacığım, bu zat kimdir? diye sordu.

Ancak babası, sevmiyordu bu zatı.
Bu yüzden ileri geri konuşmaya başladı bu büyük Veli hakkında.
Emir Külal hazretleri de duymuştu konuştuklarını.

Ona doğru dönüp;
- Bana değil, kendine zarar verdin. Zira bir Allah adamına hakaret eden iflah olmaz, sonu feci olur, buyurdu.

Ancak aldırmadı adam.
Yine öyle konuşmaya devam etti.
Ve ayrılıp gitti.

Fakat aradan çok zaman geçmemişti ki, "uyuz" oldu o kimse.
Kime gittiyse çare bulunamadı.

Sonunda aklı geldi başına.
Nereden geldiğini anladı bu illetin.

Yakınlarına;
- Çabuk beni Emir Külal'e götürün! dedi.

Götürdüler hemen.
Ancak iş işten geçmişti.

Büyük Veli;
- Malesef o iyi olmaz. Ben helal etsem de, önceki Evliyalar helal etmezler, buyurdu.

- Neden efendim? dediler.
- Çünkü o, büyüklerin ok'unu yedi bir defa. Ne yapsa da çare olmaz artık.

Me'yus halde geri döndüler.
Yolda tökezleyip düştü ve öldü.

-------

Bu zat, bir gün sevdiklerine;
- Kardeşlerim, bu dünyayı sevmeyin ve Allahü teâlâyı hiç unutmayın. Bir günah karşısında, Allah'tan korkup titreyin ki, dinimizde bundan büyük ibadet yoktur, buyurdu.

Ve ekledi:
- Kim Allah'tan korkuyorsa, siz de ondan korkun. Onu üzmekten, kalbini kırmaktan çok sakının.
 

ARİF

Well-known member
BENDEN HAYIRLISI GELSİN
Yatsı ezanına birkaç dakika vardı. Camiye gitmek üzere son hazırlıklarımı yapıyordum. O sırada kapının zili çaldı. Kapıyı açtım. Karşımda uzun zamandır görmediğim bir dostum. Beni ziyarete gelmiş. Selamlaşıp, kucaklaştık. Buyur ettim. Çay eşliğinde uzun bir sohbet için salona geçtik.
Muhabbet gerçekten koyu idi. Nasıl geçtiğini anlayamadığımız üç koca saatin ardından misafirim geç oldu, bana müsad diyerek noktayı koydu ve kalktı. Sokağın başına kadar eşlik etme teklifime, memnun olurum cevabını verdi.
Birlikte çıktık. Sokağın başına vardığımızda Şimdi ayrılık vakti. Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah diyerek elini uzattı. Kucaklaşırken, dostumun ettiği duaya alışkanlıkla amin dedim. Ve arkadaşım sokağın köşesini döndü gitti...
Eve dönerken, arkadaşımın veda sözleri takıldı aklıma. Ben gidiyorum ta ki benden hayırlısı gelsin. Düşündüm, düşündükçe ürperdim. Bu bir dua idi. İlk kez duyduğum yaman bir dua. Gayri ihtiyari birkaç kez tekrarladım. Sıcacık duygularla doldum. Bir şey tarafından kuşatılmıştım. Bütün benliğimi dolduran güzel bir şey.
Ertesi gün ilk işim arkadaşımı telefonla aramak oldu. Nedir, nereden duydun diye sordum. Bu özlü duadan çok etkilendiğimi anlayan dostum,Hz. İsa Aleyhisselam ın, Peygamber Efendimiz in geleceğini müjdelediği duaymış bu dedi. Ne güzel dua imiş! Tuttum bu duayı dedim. Güldü ve o halde hiç bırakma. Ayrıca vesile ol, başkaları da tutsun diye cevap verdi ve bana bir hayır kapısı aralayarak telefonu kapattı.
Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah.
Tutmuştum bu duayı. Bırakmaya da niyetim yoktu.
İşte giden gitmişti. Hayırlı bir insandı giden. Fakat, gelmesi için dua edilen daha hayırlı kimdi ya da neydi? Bir insan? Bir haber? Yoksa yeni bir gün, yeni bir gece mi? Bir insan ise ya da bir haber, beklemeye değer. Gündüz ya da geceyse hayırlı olan, geri bırakmamaya, ihya etmeye değerdi. Tutmuştum bu duayı.
Günler günleri kovaladı, hayırlar hayırları... Dua halen zihnimi meşgul ediyor. Ben de dostumun tavsiyesine uyarak, işitmeyenlere bu duayı duyurmakla vazifeli olduğumu hissediyor, fırsat doğdukça vazifemi ifa ediyordum.
Kim bilir, daha ne kadar böyle duyulmamış sözler, dualar vardır. Ve kim bilir ne kadar yitip giden...
Unutulmuş sözler, dualar gibi yitip gitmemek için, giderken kendisinden daha hayırlısı için dua eden dostlara kulak vermekten başka çare var mı? Ve hayır dileyen bütün sözlere.
Her sabah namaz uykudan hayırlıdır diye seslenen müezzin hayra çağırır. Yanlış bir adımda kalbin derin bir yerinde uç veren sızı hayra çağırır. Hayır her adımdadır. Can kulağını açık tutana.
Ninelerimiz, evin çatısında ötüp duran kargaya,hayrola karga, hayır isen öt, şer isen git derler, karganın ağzından hayrı çağırırlardı. Dedelerimiz, ters giden, sarpa sarmış işlerini hayırlısı olur inşallah der, bir çırpıda aşıverirlerdi.
Şimdi hayra sarılıp hayır dileyenler ne kadar az. Daha hayırlısı onun için mi gelmiyor ne?
ve şimdi ben gidiyorum, ta ki BENDEN HAYIRLISI GELSiN
 

gül damlasý

Well-known member
ISLATILINCA BÜYÜYEN AYAKKABILAR
Sene 2000; ben dört yıllık öğretmendim. Üçüncü sınıfı okutuyordum. Tayinim Suriye sınırına yakın bir köye çıkmıştı. Halk Arapça konuşuyordu. Sınıfımda Abdullah adında çelimsiz mi çelimsiz bir çocuk vardı. En kısa boylu öğrencimdi.

Annesi kuma gelmişti. Yaşadığı ilçede aileler pazara sebze ve meyve satmaya gelirlermiş. Bu arada da kızlarını soran olursa fiyatını söyleyip verirlermiş. Eğer dul ve çocuklu ise, fiyat düşermiş. Bunları bana Abdullah'ın annesi anlattı. O da dul ve çocuklu idi. Yani ucuza gitmişti. Çocuğu istenmediği için babasına verilmişti. Bunun karşılığında yeni kocası ona iki bilezik almıştı. Gözlerinden akan yaşlarla anlatıyordu bunları… İlk eş evin hanımı, kuma ise hizmetçiydi. Abdullah ikinci eşten olma çocuğuydu. Köye göre varlıklı sayılabilecek bir aileydi ama bu hiç belli olmuyordu.

Sanki ikinci el araba pazarına gidip az kullanılmış araç satın alıyorlardı. Evde sürekli anne ve oğul dışlanıyor, şiddet görüyordu. Abdullah sınıfımda en zeki öğrencilerdendi. O sınıfım maskotuydu. Parlak fikirleri vardı. Beni daima güldürmeyi başarırdı. Birinci sınıftayken kolunu kırmış, üç ay ödevlerini bana yaptırmıştı. Üç ay hece tablosuna ulaşabilmesi için her derste kucağıma alıp okutmamı istemişti. Onun yüzünden sınıftaki bütün öğrencileri kucağımda okutmak zorunda kalmıştım.

Kış gününde bile üzerine giyecek bir kabanı yoktu. O küçücük parmakları mosmor olurdu. Ama onurluydu. Asla hiç kimsenin yardımını kabul etmezdi. Sürekli " Ben büyüğünce doktor olacağım. Annemin bütün morluklarını iyileştireceğim." derdi. Kendi morarmış kollarını hiçe sayarak…

Hava soğuk ve yağmur yağmıyordu. Ancak Abdullah, sürekli ayakları ıslak geliyordu. İki üç gün ses çıkarmadım. Artık dayanamayıp sordum. "Abdullah neden ayakların ıslak? Dışarıda yağmur yok. Nerede ıslatıyorsun kendi?" Abdullah bana mucit edası ile bakıp; yeni bir şey keşfettiğini söyledi. Merakla onu dinlemeye başladım:

_ Öğretmenim, bu ayakkabılar bana küçük geliyor. O yüzden her sabah giyerken canım acıyor. Ama ben ayakkabılarımı akşamdan suya koyarsam; sabah canımı acıtmadan giyebiliyorum. Yani ıslattığımda, ayakkabılarım büyüyor öğretmenim… Bunu ben icat ettim. Dedi.

İlk andaki şaşkınlığımı üzerimden atıp; sınıfa dönerek " Bu icadı için Abdullah arkadaşınızı alkışlayın." dedim. Bütün öğrenciler var güçleriyle Abdullah'ı alkışlıyordu. Küçük mucit de gülerek etrafına bakıyordu. Ağlamamak için zor tutuyordum kendimi…

Öyle bir şey yapmalıydım ki artık ıslatılmış ayakkabı giymemeliydi. Ertesi gün ayakkabıcıları dolaştım. Onlardan sınıfım için yardım edip edemeyeceklerini sordum. Şimdi "Neden sen almadın?" diye düşünüyorsanız; buna ailesi asla izin vermezdi. Bir dükkan tüm sınıfın ayakkabı ihtiyaçlarını karşılamayı kabul etti. Ben listeyi ve getirilecek ayakkabı numaralarını önceden aldığım için hemen dükkan sahibine uzattım. O da bir hafta sonra sözünü tuttu ve sınıfıma yirmi beş çift ayakkabı getirdi. Bunu ölmüş annesinin hayrına dağıttığını söyledi.


Böylece Abdullah da ıslatarak büyüttüğü ayakkabılarını rafa kaldırmış oldu.
 
Üst