Günün Risale-i Nur Dersi

nurul reþha

Well-known member


Üçüncü Mesele Gençlik Rehberi’nde izahı bulunan ibretli bir hadisenin hülâsası şudur:
Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: “Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.”
Evet, gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisatı sinema ile hâl-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hadisâtını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşrû keyiflerine nefretle ve teellümlerle ağlayacaklardı.
Ben o Eskişehir Hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken, sefahet ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi:
“Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; bize karışma.”
Ben de cevaben dedim:
Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalâlet ve sefahete atılıyorsun. Kat’iyen bil ki, senin dalâletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı mazi ölmüş ve mâdumdur. Ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalâlet yoluyla, senin başına ve varsa ve ölmemişse kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz’î lezzetini imha ettiği gibi, gelecek istikbal zamanı dahi, itikatsızlığın cihetiyle yine mâdum ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücuda çıkaran ve zaman-ı hâzıra uğrayan biçarelerin başları ecel cellâdının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemadiyen akıl alâkadarlığıyla senin imansız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefihâne cüz’î lezzetini zîr ü zeber eder.
Eğer dalâleti ve sefaheti bırakıp iman-ı tahkikî ve istikamet dairesine girsen, İmân nuruyla göreceksin ki, o geçmiş zaman-ı mazi mâdum ve herşeyi çürüten bir mezaristan değil, belki mevcut ve istikbale inkılâp eden nuranî bir âlem ve bâki ruhların istikbaldeki saadet saraylarına girmelerine bir intizar salonu görünmesi haysiyetiyle, değil elem, belki imanın kuvvetine göre Cennetin bir nev'î mânevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi gelecek istikbal zamanı, değil vahşetgâh ve karanlık, belki İmân gözüyle görünür ki, saadet-i ebediye saraylarında hadsiz rahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazı birer sofra yapan ve nimetlerle dolduran bir Rahmân-ı Rahîm-i Zülcelâli ve’l-İkram’ın ziyafetleri kurulmuş ve ihsanlarının sergileri açılmış, oraya sevkiyat var diye İmân sinemasıyla müşahede ettiğinden, derecesine göre bâki âlemin bir nevi lezzetini hissedebilir. Demek hakikî ve elemsiz lezzet yalnız imanda ve İmân ile olabilir.
Şuâlar, On Birinci Şuâ, s. 181
LÜGATÇE
berzah: Kabir.
hâl-i hazır: Hazır hâl, şimdiki zaman.
ehl-i dalâlet ve sefahet: Kur’ân ve sünnetin dışında yanlış yollara sapanlar ve haram eğlencelere dalanlar.
terviç: Revaç verme, değerini arttırma, kıymet verme.
mâdum: Mevcut olmayan, yok olan, yok, ölü.
zîr ü zeber: Paramparça. Alt üst, karma karışık, darmadağınık.
iman-ı tahkikî: İnandığı şeylerin aslını, esâsını bilerek inanma; sarsılmaz îmân, şuurlu ve tahkikî îmân.
intizar: Gözleme, ümit ederek bekleme.
 

zülkifl

New member
Zât-ı Zülcelal ona demiş:

`Ve inneke le ala hulikin azim / Ve hiç şüphesiz ki sen pek büyük bir ahlak üzerindesin.` (Kalem Suresi: 4)

Bütün ümmet, hatta düşmanları da dahil olduğu halde, icma etmişler ki;
bütün ahlak-ı haseneye camidir.

Nübüvvetten evvel, ondaki ahlak-ı hamidenin kemaline tercüman olan `Muhammedü`l-Emin` ünvanıyla iştihar etmiştir.

Hazret-i Aişe(r.a.) her vakit derdi: `Hulukuhü`l-Kur`an / Onun ahlakı Kur`andı`.

Demek Kur`an`ın tazammun ettiği bütün ahlak-ı haseneye cami idi.

İşte o Zat-ı Kerimde icma-i ümmetle, tevatür-ü manevi-i kat`i ile sabittir ki:

İnsanların sireten ve sureten
en cemili
ve en halimi
ve en sabiri
ve en şakiri
ve en zahidi
ve en mütevazıı
ve en afifi
ve en cevadı ve kerimi
ve en rahimi
ve en adili;
herkesten ziyade mürüvvet, vakar, afüvv, sıhhat-i fehm, şefkat gibi ne kadar secaya-yı aliye varsa,
en mükemmel bir fihriste-i nuranisidir.

Bunların içindeki nokta-i icaz şudur ki:
Ahlak-ı hasene çendan birbirine mübayin değil; fakat derece-i kemalde birbirine müzahemet eder.
Biri galebe çalsa, öteki zaifleşir.
Mesela:
Kemal-i hilm ile kemal-i şecaat;
hem kemal-i tevazu ile kemal-i şehamet;
hem kemal-i adalet ile kemal-i merhamet ve mürüvvet;
hem tam iktisad ve itidal ile tamam-ı kerem ve sehavet;
hem gayet vakar ile nihayet haya;
hem gayet şefkat ile nihayet el-buğz-u fillah;
hem gayet afüvv ile nihayet izzet-i nefs;
hem gayet tevekkül ile nihayet içtihad gibi

mecami-i ahlak-ı mütezahime, birden derece-i aliyede, bir zatta içtimaı, müzayakasız inkişafları mucizelerin mucizesidir.

(Şuaat, Marifetü`n-Nebi)
 

harp

Well-known member
Hakiki saadet, Allah’ı tanımak ve sevmektir
21 Ekim 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
Mukaddime

Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır.

Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman ı billâh içindeki marifetullahtır.
Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.
Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır.

Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.

Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur. (Mektubat 20. Mektup)

Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Âciz : Güçsüz, Savunmasız
Âlâm : Elemler, Acılar, Sıkıntılar
Âli : Yüksek
Âvâre : Serseri
Beşeriyet : İnsanlık
Biçare : Çaresiz
Bilfiil : Fiilen, Uygulamaya Konulmuş
Bilkuvve : Potansiyel Olarak
Cenâb-I Hak : Hakkın Ta Kendisi Olan Sonsuz Şeref Ve Yücelik Sahibi Allah
Cin Ve İns : Cinler Ve İnsanlar
Envâr : Nurlar
Esrar : Sırlar
Evham : Vehimler, Kuruntular
Fâni : Gelip Geçici
Fıtrat : Yaratılış
Hakikî : Gerçek, Asıl
Hâlis : Katıksız, Saf
Hâmi : Koruyucu
Hilkat : Yaratılış
İltica : Sığınma
İman-I Billâh : Allah’a İman
İnsaniyet : İnsanlık
İstinad : Dayanma
Kalb-İ İnsan : İnsan Kalbi
Kat’iyen : Kesinlikle
Kudret : İlâhî Güç Ve İktidar
Lezzet-İ Ruhaniye : Ruhen Alınan Lezzet
Mâlik : Sahip
Mânen : Mânevî Olarak
Marifetullah : Allah’ı Tanıma
Mazhar : Erişme, Nail Olma
Miskin : Zavallı
Muhabbetullah : Allah Sevgisi
Mukaddime : Başlangıç, Giriş
Müptelâ : Düşkün, Bağımlı
Nev-İ Beşer : İnsanlık
Nihayetsiz : Sonsuz
Rahmet : İlâhî Şefkat Ve Merhamet
Ruh-U Beşer : İnsan Ruhu
Saadet : Mutluluk
Sâfi : Temiz, Arınmış
Semeresiz : Meyvesiz, Sonuçsuz
Sergerdan : Şaşkın, Başıboş
Suret : Şekil, Biçim
Sürur : Sevinç
Şekavet : Mutsuzluk
Tenezzühgâh : Gezinti Yeri
Ticaretgâh : Alışveriş Yeri
Vahşetgâh : Ürkütücü Yer
 

harp

Well-known member
Risalenin tercümesinde istihdam edilmedim
23 Ekim 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
Aziz ve vefâdâr ve fedâkâr, sâdık kardeşlerim,
Bu defa çok kıymettar ve fevkalme’mul manevî hediyenizden küçücük üç dört mesele hatıra geldi.
Birincisi: Üçüncü keramet-i Aleviyede, “Risalelerde yalnız iki zeyil vardır” demesi, risale şekline girmiş olan zeyillere zeyil diyor. Sair zeyiller ise; hâtimeler, ilâveler, haşiyeler hükmünde görmüştür.
İkincisi: İki Âyetü’l-Kübrâ’nın vird-i ekberinde hatırıma gelmediği halde, ehemmiyetli kısımlarını Yirminci Mektupla Otuz İkinci Söz, bana ihtiyaç bırakmayacak derecede beyan ve tercüme ettiklerinden, niyet ve vaad ettiğim halde tercümesinde istihdam edilmedim.
Üçüncüsü: Risale-i Nur’un benden ayrılması ve ben de daire-i tenviriyesinden uzak düştüğümden, bu havali ve Eskişehir gibi sair yerleri de onun ehemmiyetli ve lüzumlu bir kısım hakikatlerinden hissedar etmek için, inâyet-i İlâhiye, yeni yazılıyor gibi tekrarla o kısım hakikatlerin, fakat letâfetli başka tarzlarda izah edilmelerinde, âdetâ ihtiyarım olmadan beni istimal ettiğini bildim, çok şükrettim.
Bu defa hediyelerinize mukabil, elimden gelseydi yalnız maddî fiyatına göre herbir risaleye on lira ve Yirmi Beşinci Söze, yirmi beş altın, belki elmas ve Yirmi Dokuzuncu Söze, yirmi dokuz yakut verirdim. Öyleyse, verilmiş gibi kabul ediniz.
Evet, tevafukta muvaffakiyetli olan “kalem-i ulvî” keramet-i Aleviyeyeye göze görünür güzel bir delil göstermiş. Yüz bin mâşâallah! Hüsrev’in çok şirin ve fevkalâde yazdığı Hastalar Lem’ası ile Esmâ-i Sitte Lem’ası, benim nazarımda elmasla yaldızlı yazılan ve onlar kadar uzun iki mektub-u sadâkat-medâr hükmünde bana göründü, Risale-i Nur’a çok ehemmiyetli hizmetlerini gözyaşıyla hatırlattı. Ve Firdevsî hediyenizdeki risalelerin harfleri adedince, Cenab-ı Erhamürâhimîn sizlere rahmet, bereket, saadet ihsan eylesin. Âmin.
Yorulmaz, usanmaz, ciddî, samimî Hafız Ali kardeş,
Tevafukta, muvaffakiyetli kaleminle yazılan İ’câz-ı Kur’ân’ın âhirinde senin hakkında “Allah’ım, iman ve Kur’ân hizmetinde onu muvaffak eyle.” olan dua bu defa şüphem kalmadı ki, tam kabul olmuş.
Umum kardeşlere birer birer selâm.
Bediüzzaman Said Nursî
LÜGAT:
Âyetü’l-Kübrâ : En Büyük Delil Anlamına Gelen Risale-İ Nur’da Bir Bölüm; Yedinci Şua
Aziz : İzzetli, Çok Değerli, Saygın
Beyan Etme : Açıklama
Ehemmiyetli : Önemli
Emsalsiz : Benzersiz, Eşsiz
Eşrâtü’s-Sâat : Kıyamet Alâmetleri; Kıyamet Alâmetlerinin Anlatıldığı Ve Yorumlandığı Risale Olan Beşinci Şua
Evham : Kuruntular, Şüpheler
Fevkalme’mul : Beklenilenin Üstünde
Gaybî : Bilinmeyen, Görünmeyen
Haşiye : Dipnot, Açıklayıcı Not
Hâtime : Son, Sonuç
İstihdam Edilme : Çalıştırılma
Kelime-İ Tevhid : “Allah’tan Başka İlâh Yoktur” Anlamında “Lâ İlâhe İllâllah” İfadesi
Kerâmet-İ Aleviye : Hz. Ali’nin (R.A.) Kerameti
Keyfiyet : Durum, Özellik
Kıymettar : Kıymetli, Değerli
Muhabere : Haberleşme, Konuşma
Nam : Ad
Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Her Bir Bölümü
Sadık : Doğru Sözlü, Dürüst
Sair : Diğer, Başka
Tahammülsüz : Dayanılmaz
Tazyik : Baskı
Tebyiz : Müsveddeyi Temize Çekme
Tecrit Edilme : Soyutlanma, Yalnız Başına Bırakılma
Tenvir Etme : Nurlandırma, Aydınlatma, Parlatma
Tetabuk : Birbirine Uygun Düşme
Tevafuk : Uygunluk, Anlamlı Denklik
Vaad Etme : Söz Verme
Vefâdâr : Vefâlı, Sözünde Ve Dostluğunda Devamlı Olan
Vird-İ Ekber : Büyük Dua, Zikir; Yirmi Dokuzuncu Lem’a
Zeyil : İlâve, Ek
Zülfikâr-Misâl : Zülfikâr Gibi; Hz. Peygamberin (A.S.M.) Hz. Ali’ye (R.A.) Verdiği Kılıç Gibi
Âhir : Son
Âmin : “Allah’ım Kabul Eyle”
Cenâb-I Erhamürrâhimîn : Merhametlilerin En Merhametlisi Olan Şeref Ve Azamet Sahibi Yüce Allah
Daire-İ Tenviriye : Nurlandırma Dairesi, Alanı
Ehemmiyetli : Önemli
Esmâ-İ Sitte Lem’ası : Cenâb-I Hakkın Altı İsminin (Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddüs) Açıklandığı Risale, Otuzuncu Lem’a
Fevkalade : Olağanüstü
Firdevsî : Cennet Bahçesi Gibi
Hakikat : Gerçek, Doğru
Hastalar Lem’ası : Hastalar Risalesi
Havali : Civar, Çevre
Hissedar : Pay Sahibi
İ’câz-I Kur’ân : Kur’ân’ın Mu’cizeliği, Bir Benzerini Yapma Konusunda Başkalarını Âciz Bırakan Olağanüstülüğü; Yirmi Beşinci Söz
İhsan Eyleme : Bağışlama, İkram Etme, Verme
İhtiyar : Dileme, Seçme, İrade
İnâyet-İ İlâhiye : Allah’ın İnâyeti, Yardımı
İstimâl Etme : Kullanma
İzah Edilme : Açıklanma
Kerâmet-İ Aleviye : Hz. Ali’nin (R.A.) Kerameti
Letâfetli : Güzel, Hoş, Şirin
Mâşaallah : Allah Dilemiş Ve Ne Güzel Yapmış Ve Allah Nazardan Saklasın Gibi Anlamlara Gelen Ve Beğeniyi İfade Etmek İçin Kullanılan Bir Söz
Mektub-U Sadâkat-Medâr : Sadâkate, Bağlılığa Sebep Olan Mektup
Mukabil : Karşılık
Muvaffakiyetli : Başarılı
Nazar : Bakış, Görüş
Rahmet : İlâhî Şefkat Ve Merhamet
Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Bölümleri
Saadet : Mutluluk
Sair : Diğer, Başka
Şükür : Nimeti Veren Allah’a Karşı Minnet Duyma, Teşekkür Etme
Tevafuk : Uygunluk, Anlamlı Denklik
Ulvî : Yüce, Büyük
Umum : Bütün
Yakut : Çeşitli Renkleri Olan Kıymetli Bir Süs Taşı
 

harp

Well-known member
icon_bck.gif
Anasayfaya Dön
Karakter boyutu :
font_01.gif
font_02.gif
font_03.gif
font_04.gif


67497.jpg

R. Nur talebelerin tayınlarını mükemmel veriyor
24 Ekim 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi

Bismillahirrahmanirrahim
Umum dostlarıma ve Nur kardeşlerime bu vasiyeti ilân ediyorum:
Ben şahsım itibarıyla vazife-i Nuriyeyi yapmaya tâkatim kalmamış. Belki ihtiyaç da kalmamış.
Hem müteaddit tesemmümlerle ve çok ihtiyarlık vaziyetiyle ve hastalıkla, şimdiki hayatta kalmak, tahammülüm kalmamış gibidir.
Şayet müştak olduğum ölüm elime geçmese de, zahirî hayatımda ölmüşüm gibi diye bu vasiyetimi yazıyorum.
Hâlık-ı Rahmân-ı Rahîme hadsiz şükür olsun ki, bundan altmış yetmiş sene evvel hilâf-ı âdet olarak tahsil-i ilim, hususan ilm-i imanî yolunda başkaların muavenetine yalvarmamak ve tam fakr-ı haliyle beraber Eski Said çocukluk, gençlik zamanında talebelerine tayınlarını kendi vermeye çalıştığı ve ancak kısa bir zaman beş tayın kabul edip mütebâki talebelerine, bazan yirmi otuz talebesine tayın verdiğinden, ilmi, vasıta-i cer etmeye o talebeler mecbur olmadılar.
İktisat ve kanaatle o zaman muvaffak oldukları gibi, Cenab-ı Erhamürrahimîne hadsiz şükür olsun ki, Eski Said gibi şimdi Risale-i Nur kendi hakikî talebelerinin tayınlarını neşriyatıyla mükemmel vermeye başlamış.
Âzamî ihlâsı kırmamak için, Risale-i Nur has talebelerine, hususan nafakasını tedarik edemeyenleri tam tamına idare edecek derecede Risale-i Nur’un satılan nüshalarının beşten birisi Risale-i Nur’un hakkı olduğu cihetle, şimdi elli altmış talebesine kâfi sermayesi çıkıyor.
Benim (biçare Said’in) içinde hiçbir hakkı yoktur.
Yalnız Risale-i Nur’un kıymettar hâsiyeti ve şakirtlerinin şahs-ı mânevisinin kemâl-i sadakati bu mânevî Nur bayramına vesile oldu.
Şimdi bütün talebelerin fevkinde diyerek değil, benim en yakınımda, hizmetimde olup bir derece tam tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenler içinde, dört beş adamı mutlak vekil yapıyorum. Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler. Şimdilik Tâhirî, Sungur, Ceylân, Hüsnü ve bir iki adam daha mutlak vekilim olarak vasiyet ediyorum. Şimdi Risale-i Nur’un satılan nüshalarının sermayesi, Risale-i Nur’un malıdır. Said de bir hizmetkârdır. Hayatta tayınını alabilir. Hattâ bugünlerde ölüm bana çok yakın göründü. Ben de altı vilâyette bulunan elli altmış talebeyi iki üç sene Nur sermayesinden tayınını vermek kat’î niyet ederken, belki bazılarını bazı mâniler onları talebelik hizmetinden vazgeçirecek diye vazgeçtim. Şimdi vasiyetimi yazdım.
Said Nursî
Hâşiye: Gavs-ı Âzam Şeyh-i Geylânî (r.a.) Risale-i Nur’a ve Müellifine işaret ettiği keramet-i gaybiyesinde bir fıkrada سَعِيدًا تَعِيشُ diye maişet hususunda saadetle yaşayacağını ve en mesut olacağını haber vermiş. Halbuki biz Üstadımızın fakr u istiğnasını şimdiye kadar zahiren buna muhalif görüyorduk. Gavs-ı Âzamın bu ihbar-ı gaybiyesi Üstadımızın hayatında şimdi bilfiil görülmüş ki, küçüklüğünde, daha on yaşında iken amcasının çorbasını içmezdi, minnet altına girmezdi.
Ve ders verdiği eski talebelerinin maişetini de kendisi deruhte ederdi.
Aynen şimdi de elli altmış talebesinin tayınlarını vermesi, o gaybî ihbarın tam tahakkuk ve tezahür ettiğini göstermiştir.

Tahirî, Sungur, Ceylân (Emirdağ Lâhikası , 447)
LÜGAT:
Alâmet : Belirti, İşaret
Âlem-İ İslâm : İslâm Âlemi
Cenab-I Erhamürrahimîn : Merhametlilerin En Merhametlisi Olan Allah
Fakr-I Hal : Muhtaçlık Hâli, Fakirlik
Hadsiz : Sınırsız
Hâlık-I Rahmân-I Rahîm : Dünya Ve Âhirette Yarattığı Varlıklara Sonsuz Rahmet, Şefkat Ve Merhametiyle Davranan Her Şeyin Yaratıcısı Allah
Haşiye : Dipnot
Hayır : İyilik, Faydalı Ve Sevaplı Amel
Hilâf-I Âdet : Kural Dışı Olarak, Beklemedik Bir Şekilde
Hususan : Özellikle
İktisat : Tutumluluk
İlm-İ İmanî : İmanla İlgili İlimler
Kanaat : Allah’ın Nasip Ettiği Rızka Razı Olma, Yetinme
Leyle-İ Berat : Berat Gecesi; Hicrî Ayların Sekizincisi Olan Şaban Ayının On Beşinci Gecesi
Muavenet : Yardım
Mukaddeme : Başlangıç
Muvaffak Olmak : Başarılı Olmak
Müştak : Arzulu, Çok İstekli
Müteaddit : Bir Çok, Çeşitli
Mütebâki : Geri Kalan Kısım
Şükür : Allah’ın (C.C.) Nimetlerine Karşı Memnunluk Gösterme; Allah’a Teşekkür Etme
Tahsil-İ İlim : İlim Tahsil Etme, Öğrenme
Tâkat : Güç
Tayın : Erzak, Yiyecek
Tesemmüm : Zehirlenme
Tevafuk Etme : Uygunluk, Denk Gelme
Umum : Bütün
Vasıta-İ Cer Etme : Bir Şeyi Herhangi Bir Şeyin Yararına Kullanma, Alet Etme
Vazife-İ Nuriye : Risale-İ Nur’un Vazifesi
Zahirî : Görünürde
Âzamî : Çok Büyük
Biçare : Çaresiz
Bilfiil : Fiilen, Gerçekte
Deruhte Etmek : Yerine Getirmek
Fakr U İstiğna : Fakirlik Ve Tok Gözlülük; Muhtaç Olunmasına Rağmen Kimseden Bir Şey İstememe
Fevkinde : Üstünde
Fıkra : Bölüm, Kısım; Kısa Yazı
Gaybî : Bilinmeyen, Gayb Âlemine Ait
Has Talebeler : Özel Talebeler; Nur Talebelerinin Önde Gelenleri
Hâsiyet : Özellik
Hâşiye : Dipnot
Hizmetkâr : Hizmetçi
Hususan : Özellikle
İhbar : Haber Verme
İhbar-I Gaybiye : Gaybla İlgili Haberler, Gelecekle İlgili Haberler
İhlâs : İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah Rızasını Gözetme; Samimiyet
Kat’î : Kesin
Kemâl-İ Sadakat : Tam Ve Mükemmel Bağlılık
Keramet-İ Gaybiye : Gaypla İlgili Keramet, Gelecekle İlgili Keramet
Kıymettar : Kıymetli, Değerli
Maişet : Geçim, Yaşayış
Minnet : İyilik Karşısında Kendini Borçlu Hissetmek
Muhalif : Aykırı, Zıt
Mutlak : Kayıtsız, Sınırsız
Müellif : Telif Eden, Yazan
Nafaka : Geçim İçin Gerekli Olan Şey
Neşriyat : Yayın, Yayınlama
Nüsha : Kopya
Saadet : Mutluluk
Şahs-I Mânevi : Mânevî Şahıs; Belli Bir İdeal Ve Gaye Etrafında Bir Araya Gelen Topluluğun Oluşturduğu Mânevî Şahsiyet Ve Ortak Kimlik; Tüzel Kişilik
Şakirt : Talebe, Öğrenci
Tahakkuk : Gerçekleşme
Tarz-I Hareket : Hareket Tarzı
Tayın : Erzak, Yiyecek
Tezahür Etmek : Görünmek
Vekil : Bir Kimse Tarafından Onun İşlerini Yapmak Üzere Tayin Edilen Kişi
Zahiren : Görünürde
 

harp

Well-known member
Yahudi ve Hıristiyanlarla nasıl dost oluruz?
27 Ekim 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim

Asya'nın bahtını, İslâmiyetin taliini açacak yalnız meşrûtiyet ve hürriyettir. Fakat, Şeriat-ı Garranın terbiyesinde kalmak şartıyla.

Tenbih : Mehasin-i medeniyet denilen emirler, Şeriatın başka şekle çevrilmiş birer meselesidir. Muhakemat, s. 39.
Sual: Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur'ân'da nehiy vardır. "Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin." (Mâide Sûresi: 5:51.) Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?
Cevap: Evvelâ: Delil kat'iyyü'l-metîn olduğu gibi, kat'iyyü'd-delâlet olmak gerektir. Halbuki tevil ve ihtimalin mecâli vardır. Zira, nehy-i Kur'ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me'haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir.
Demek bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan aynaları hasebiyledir.
Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san'atı içindir. Öyleyse herbir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san'atları kâfir olmak lâzım gelmez.
Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir san'atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!
Saniyen: Zaman-ı Saadette bir inkılâb-ı azîm-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhânı nokta-i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için, gayr-ı müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemdeki bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhânı zapt ve bütün ukulü meşgul eden nokta-i medeniyet, terakki ve dünyadır.
Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk, kat'iyen nehy-i Kur'ânîde dahil değildir. (Münazarat sh. 70)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:

ADÂVET : Düşmanlık, kin.
ÂMM : Genel, umumî.
BAHT : kader, kısmet.
BİNÂENALEYH : Bunun üzerine, bundan dolayı.
CÂİZ : Geçerli,kabul edilir.
EZHÂN : Zihinler.
HAREM : Âile, eş.
İKTİBAS : İstifâde sûretiyle alma. Alıntı.
İLLET-İ HÜKÜM : Hükmün sebebi.
İNKILÂB-I ACİBİ MEDENİYET : Medeniyetin acip ve garip değişimi.
İNKILÂB-I AZÎM-İ İSLÂMÎ : İslâmın büyük inkılâbı; meydana getirdiği değişiklik.
İSTİHSAN : Beğenme, güzel bulma.
İŞTİKAK : Türeme.
İZHÂR : Ortaya koymak, açığa çıkarmak, göstermek.
KAT'İYYÜ'D-DELÂLET : Bir ibârenin, ifâde ettiği mânâya ve hükme işaretinin kesin olması.
KAT'İYYÜ'L-METİN : Metnin, ibârenin kesin, şüphesiz oluşu.
KAYD : Bağlamak. Sınırlamak.
MECALÎ : (Meclâ. C.) Aynalar.
MEHÂSİN-İ MEDENİYET : Medeniyetin nîmetleri, güzellikleri.
ME'HAZ : Menba'. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer.
MEŞRÛTİYET : Bir hükümdarın başkanlığı altındaki millet meclisi ile idâre edilen devlet sistemi.
MUHABBET : Sevgi, sevmek.
MUHABBET : Sevgi, sevmek.
MUKAYYED : Bağlı, kayıtlı, sınırlı.
MUTLAK : Salıverilmiş, serbest bırakılmış. Katî, şüphesiz, asla bir şarta bağlı olmayan, yalnız, tek, sınırı ve sonu olmayan.
MÜFESSİR : Tefsir eden, izâh eden, anlayabildiği mânâyı söyleyen
MÜŞTAK : Arzulu, fazla istekli, iştiyak gösteren.
NASARÂ : Hıristiyanlar. Hz. İsâ'ya (a.s.) inananlar.
NASRÂNİYET : Hıristiyanlık. İsevîlik.
NEHİY : Yasak etmek. Menetmek.
NEHY-İ KUR’ANİ :Kur’an'ın yasaklaması.
NİFAK : Dıştan Müslüman göründüğü halde inanmamak, ikiyüzlülük, dinde riyâ.
ŞERİAT : Doğru yol, hak din yolu; İslâm dini, İslâm'ın bütün hükümleri.
ŞERİAT-I GARRÂ : Parlak din; İslâmiyet.
TAKYİD : Kayıt ve şarta bağlama.
TÂLİ' : Baht, kısmet, kader.
TENBİH : İkaz. Nasihat.
TERAKKÎ : Yükselme, ilerleme.
TEVİL : Bir fikir veya sözden bir başka mânâ çıkarmak; anlaşılması zor olan âyet ve hadîslerde ne kast edildiğini ve ince mânâları bildirme.
UKÛL : Akıllar.
ZAMAN-I SAADET : Asr-ı Saadet; Hz. Peygamber (a.s.m.) ve Sahabî devri.
ZAPT : Tutma.
 

harp

Well-known member
Dünya bir lezzet verse, bin elem çektirir
22 Ekim 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır.
Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum.
Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum.

O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır.

Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur.
Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır.
Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir.
Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! “Her gelecek şey yakındır.” sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim.

Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kàliyle bağırarak derim:
“El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!”

İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: “El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!”

İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:

“El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir!
İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.

“Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi’, hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor.

Senin rahmetine iltica ediyor.
Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor.
Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder.
Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin.
Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.” (Lemalar 17. Lema 12. Nota)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Abd : Kul
Âciz : Güçsüz, Elinden Bir Şey Gelmeyen
Ahbap : Dostlar, Sevgililer
Akarib : Akrabalar, Yakınlar
Akran : Arkadaşlar
Alîl : Hasta, Hastalıklı
Âsi : İsyan Eden
Avdet Etmek : Geri Gelmek, Dönmek
Bilmüşahede : Gözle Görerek
Dâr-I Dünya : Dünya Yurdu
Dâr-İ Fâni : Geçici Âlem, Dünya
Dergâh : Allah’ın Yüce Katı
Dergâh-I Rahmet : Allah’ın Rahmet Kapısı
Ebedü’l-Âbâd : Sonsuzların Sonsuzu, Âhiret Hayatı
El-Aman El-Aman : “İmdat İmdat” Anlamına Gelen Ve Yardım Dilemeyi İfade Eden Söz
Elem : Acı, Keder
Erhamürrâhimîn : Merhamet Edenlerin En Merhametlisi Olan Allah
Evham : Kuruntular, Şüpheler
Fâni : Geçici Olan, Ölümlü
Feryad : Bağırıp Çağırma
Firâk-I Ebedî : Sonsuz Ayrılık
Gaddar : Acımasız
Gafil : Duyarsız, Umursamaz
Habib : Allah’ın En Sevgili Kulu Olan Hz. Peygamber (A.S.M.)
Hacâlet : Utanç
Hadsiz : Sınırsız
Hak : Doğru Gerçek
Halâs : Kurtulma, Kurtuluşa Erme
Hâlık-I Kerîm : Her Şeyi Yaratan Ve Sonsuz Cömertlik Sahibi Olan Allah
Hâlik : Helâk Olan, Yok Olma Özelliği Taşıyan
Hatîat : Yanlışlar, Hatâlar
Hususan : Özellikle
İhtiyarsız : İrade Dışı
İlâhî : Ey Allah’ım
İllet : Hastalık
İltica Etmek : Sığınmak
İnhiraf Etmek : Doğru Yoldan Sapmak
İntizar Etmek : Beklemek
Kafile : Grup, Topluluk
Kat’î : Kesin
Kemâl-İ Rahmet : Mükemmel Bir Şefkat Ve Merhamet
Lisan-I Hal : Hal Ve Beden Dili
Lisan-I Kal : Söz İle Anlatım
Mâbud : İbadet Edilen
Mağfiret Etmek : Bağışlamak
Mahlûk : Yaratılmış, Varlık
Mâsiyet : Günah, İsyan
Masnu : Sanatla Yapılmış, Sanat Değeri Yüksek
Meftun : Düşkün
Mekân : Yer
Mekkâr : Düzenbaz, Hileci
Melce : Sığınak
Mence : Kurtulacak Yer
Menzil : Yer, Mekân
Mevcudat : Varlıklar
Müptelâ Olmak : Bağımlı Olmak, Tutulmak
Müsi’ : Kötülük Eden
Müsin : Yaşlı, İhtiyarlamış
Nedamet Etmek : Pişman Olmak
Nefis : İnsanı Daima Kötülüğe, Maddî Zevk Ve İsteklere Sevk Eden Kuvvet
Nefs-İ Emmâre : Hazır Zevke Düşkün Ve İnsanı Kötülüğe Sevk Eden Duygu
Nidâ : Sesleniş
Rab : Her Bir Varlığa Yaratılış Gayelerine Ulaşmaları İçin Muhtaç Olduğu Şeyleri Veren, Onları Terbiye Edip İdaresi Ve Egemenliği Altında Bulunduran Allah
Rabb-İ Rahîm : Her Bir Varlığa Merhamet Ve Şefkat Gösteren Ve Herşeyi Terbiye Ve İdare Eden Allah
Rahmet : İlâhî Şefkat, Merhamet
Rahmeten Li’l-Âlemîn : Âlemlere Rahmet Olarak Gönderilen Peygamberimiz
Seyyid : Efendi
Sür’at : Hız
Şakî : Eşkıya, Haydut
Şân : Yücelik, Azamet
Şekvâ : Şikâyet
Tazarru Ve Niyaz : Dua Etme, Yalvarıp Yakarma
Teşyîci : Cenazeyi Kabre Getiren
Teveccüh Etmek : Yönelmek
Vesile : Aracı, Vasıta
Yâ Deyyân : Ey Herkesin Hakkını Ve Hesabını En İyi Bilen Allah
Yâ Hannân : Ey Rahmetinin En Hoş Cilvelerini Gösteren Ve Çok Merhametli Olan
Yâ Mennân : Ey İhsanı Bol Olan Ve Çok Nimetler Veren Allah
Yâ Rahmân : Ey Çok Merhamet Sahibi Olan Ve Şefkatle Bütün Yaratıkların Rızkını Veren Allah
Yakîn : Kesin Ve Doğru Bilgi
Zelîl : Alçak, Aşağı
 

harp

Well-known member
Parmaklarından çeşme gibi su akıyordu…
28 Ekim 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevatirdir. Öyle bir cemaat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhaldir. Şu mu’cize gayet katidir.
Birinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha, Hazret-i Enes'ten nakl-i sahihle haber veriyorlar ki:
Hazret-i Enes diyor: Zevra nâm-mahalde, üç yüz kişi kadar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti. Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti; getirdik. Mübarek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra, bütün maiyetindeki üç yüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler.
İşte, şu misali, Hazret-i Enes, üç yüz kişiyi temsil ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üç yüz kişi, şu habere mânen iştirak etmesinler; hem iştirak etmedikleri halde tekzip etmesinler?
İkinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:
Hazret-i Câbir ibni Abdullahi'l-Ensârî beyan ediyor: Biz, bin beş yüz kişi, gazve-i Hudeybiye'de susadık. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra elini içine soktu. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Bin beş yüz kişi içip, kaplarını o kırbadan doldurdular.
Sâlim ibni Ebi'l-Ca'd, Câbir'den sormuş: "Kaç kişiydiniz?" Câbir demiş ki: "Yüz bin kişi de olsaydı, yine kâfi gelirdi. Fakat biz, on beş yüz (yani bin beş yüz) idik."
İşte, şu mucize-i bâhirenin râvileri, mânen bin beş yüz kadardırlar. Çünkü, fıtrat-ı beşeriyede, yalana yalan demek bir meyl-i arzusu vardır. Sahabeler ise, sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve validelerini ve kavim ve kabilelerini feda edip, sıdk ve hak için fedai oldukları halde, hem "Benden bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın" meâlindeki hadis-i şerifin tehdidine karşı, yalana mukabil sükût etmeleri mümkün değildir. Madem sükût ettiler; o haberi kabul ettiler, mânen iştirak edip tasdik ediyorlar demektir. (Mektubat, 19. Mektup)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
BUHÂRÎ : (H. 194-256) Buharalı. Altıyüz bin hadisten seçilen 7275 hadis ile en sahih ve muteber olan Sahih-i Buharî adlı eserin sahibi.
CÂBİR-ÜL-ENSARÎ : Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hicri 73 tarihinde 94 yaşında Medine-i Münevvere'de vefât etmiştir. Akabe biatinde bulunan 70 Ensar'dan Medine'de en son vefat eden bu zattır.
FEDÂİ : Fedâkâr, kendini bir hizmete adayan.
FITRAT-I BEŞER : İnsanın yaratılışı, huyu.
GAZVE-İ HUDEYBİYE : Hudeybiye Savaşı.
İŞTİRAK : Ortaklık, katılma.
İTTİFÂK : Birleşme. Söz birliği etme.
KABÎLE : Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden gelen insanlar.
KAVİM : Millet, aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan insan topluluğu.
KIRBA : (C.: Kıreb-Kırebat) Saka tulumu. Deriden su kabı.
KÜTÜB-Ü SÂHİHA : Doğruluğu ispatlanmış kitaplar.
MAHAL : Yer.
MAİYET: Emri altındakiler
MEÂLÎ : Kısaca mânasına ait.
MEYL : Ortadan bir tarafa eğik olmak. * İstek. Yönelme. Arzu.
MİSÂL : Benzer, örnek.
MU'CİZE : Benzerini yapmaktan insanların âciz kaldığı şey.
MU'CİZE-İ BÂHİRE : Büyük ve ap açık mu'cize.
MUHÂL : İmkânsız; olması mümkün olmayan.
MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
MÜBÂREK : Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.
MÜSLİM : Hicri 204-261, Miladi 820-875 yılları arasında yaşamıştır. Hadis âlimidir. İçinde 2775 sahih hadis bulunan ve 15 senede vücuda getirdiği Sahih-i Müslim adlı eserin sahibidir.
MÜTEVÂTİR : Yalan üzerinde birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun naklettiği haber.
NAKLEN : Nakil yoluyla. Anlatmak veya hikâye etmek suretiyle.
NAKL-İ SAHİH : İçinde yalan yanlış olmayan doğru nakil, rivâyet.
NÂM : İsim, ün, şan.
PEDER : Baba.
RÂVİ : Rivâyet eden, nakleden.
SIDK : Doğruluk.
SÜKÛT : Suskunluk, sessizlik.
TASDİK : Onaylama, doğrulama.
TEKZİB : Yalanlamak, bir işe inanmayıp inkâr etmek, yalan olduğunu söylemek.
TEMSİL : Örnek, birşeyin aynısını veya mislini yapma, benzetme.
VÂLİDE : Anne.
ZEVRA' : Bir yer adı
 

harp

Well-known member
Arz ve sema Senin (c.c) varlığına şehadet eder
30 Ekim 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Fettâh-ı Allâm! Ey Fa'âl-i Hallâk!
Nasıl arz, bütün sekenesiyle Hâlıkının Vâcibü'l-Vücud olduğuna şehâdet eder, öyle de, Senin-Ey Vâhid-i Ehad! Ey Hannân-ı Mennân! Ey Vehhâb-ı Rezzâk! vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedâhet derecesinde Senin vahdetine ve ehadetiyetine şehâdet, belki mevcudât adedince şehâdetler eder.
Hem nasıl zemin, bir ordugâh, bir meşher, bir tâlimgâh vaziyetiyle ve nebâtât ve hayvanât fırkalarında bulunan dört yüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihazâtları muntazaman verilmesiyle, Senin rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin her şeye yetişmesine delâlet eder.
Öyle de, hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine, kuru ve basit bir topraktan, rahîmâne, kerîmâne verilmesiyle ve hadsiz o efrâdın kemâl-i musahhariyetle evâmir-i Rabbâniyeye itaatleri, rahmetinin her şeye şümûlünü ve hâkimiyetinin her şeye ihâtasını gösteriyor.
Hem, zeminde değişmekte bulunan mahlûkât kâfilelerinin sevk ve idâreleri, mevt ve hayat münâvebeleri ve hayvan ve nebâtâtın idâre ve tedbîrleri dahi, her şeye taallûk eden bir ilimle ve herşeyde hükmeden nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi, Senin ihâta-i ilmine ve hikmetine delâlet eder.
Hem, zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi istidat ve mânevî cihazât ile teçhiz edilen ve zemin mevcudâtına tasarruf eden insan için, bu tâlimgâh-ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh-ı zeminde ve bu muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihayetsiz tecelliyât-ı Rubûbiyet, bu hadsiz hitâbât-ı Sübhâniye ve bu gâyetsiz ihsanât-ı İlâhiye, elbette ve herhalde, bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belâlı ve fânî dünyaya sığışmaz. Belki, ancak, başka ve ebedî bir ömür ve bâkî bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden, âlem-i bekâda bulunan ihsanât-ı uhreviyeye işaret, belki şehâdet eder.
Ey Hâlık-ı Küll-i Şey!
Zeminin bütün mahlûkâtı, Senin mülkünde, Senin arzında, Senin havl ve kuvvetin ile ve Senin kudretin ve irâdetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idâre olunuyorlar ve musahhardırlar.
Ve zemin yüzünde faaliyeti müşâhede edilen bir Rubûbiyet, öyle ihâta ve şümûl gösteriyor ve Onun idâresi ve tedbîri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabul etmeyen bir küll ve inkısâmı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir Rubûbiyet olduğunu bildiriyor.
Hem zemin, bütün sekenesiyle beraber, lisân-ı kâlden daha zâhir hadsiz lisânlarla Hâlıkını takdîs ve tesbih ve nihayetsiz nîmetlerinin lisân-ı halleriyle Rezzâk-ı Zülcelâlinin hamd ve medh ü senâsını ediyorlar.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından istitâr etmiş olan Zât-ı Akdes! Zeminin bütün takdîsât ve tesbihâtıyla, Seni kusurdan, aczden, şerikten takdîs ve bütün tahmîdât ve senâlarıyla Sana hamd ve şükrederim. (Lemalar, Münacat)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
ÂLEM-İ BÂKÎ : sonsuz olan âlem.
ARZ : Yer, dünya; sunma, takdim etme.
AZAMET-İ KİBRİYÂ : Kibirliliğin büyüklüğü.
BEDÂHET : Açıklık. Belli, açık.
CİHÂZÂT : Cihazlar, maddî-mânevî âletler, lüzumlu edevât.
DELÂLET : Delil olmak, yol göstermek, doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.
EFRÂD : Fertler, şahıslar.
EHADİYET : Allah'ın yarattığı herşeyin yanında Zâtıyla, sıfatlarıyla ve isimleriyle bulunarak birliğini göstermesi.
EVÂMİR-İ RABBÂNÎ : Allah'ın terbiye ve idare eden kanunları.
FA'ÂL-İ HALLAK : Herşeyi en güzel bir şekilde yaratan, her zaman farklı bir işte olan Allah.
FÂTIR-I KADÎR : Herşeye gücü yeten ve herşeyi benzersiz bir şekilde yaratan Cenab-ı Hak..
FETTÂH-I ALLÂM : Herşeyi en ince ayrıntılarına varıncaya kadar bilen ve herşeye ayrı ayrı sûretler veren.
FIRKA : Grup, parti, topluluk, tümen.
HADSİZ : Sınırsız, sonsuz.
HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah.
HÁLIK-I KÜLL-İ ŞEY : Her şeyin yaratıcısı olan Allah.
HAMD : Allah'a hamd etme; Onu övme,medhetme, şükür.
HANNÂN-I MENNÂN : Merhamet ve ihsanı bol olan Allah.
HAVL : Güç, kuvvet
HİTÂBÂT-I SÜBHÂNİYE : Allah'ın, kusursuz ve noksansız konuşması.
İHÂTA : İçine alma; tam kavrama; kuşatmak.
İHÂTA-İ İLM : İlmin kuşatması.
İHSANÂT-I UHREVİYE : Âhiretteki iyilikler, bağışlar.
İNKISAM : Kısımlara ayrılma, bölümler.
İRÂDE : İsteme, arzu etme, bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç.
İSTİDÂT : Kabiliyet, yetenek.
İSTİTAR : Gizlenme, setredilme.
İTAAT : Söz dinleme.
KEMÂL : Olgunluk, mükemmellik, eksiksizlik, tamlık.
LİSÂN-I KAL : Konuşma, anlatma dili.
MAHLÛKÁT : Yaratılmışlar. Varlıklar.
MEŞHER : Sergi, fuar.
MEVT : Ölüm; hayatın sona ermesi.
MUHTELİF : Çeşitli. Farklı.
MUNTAZAMAN : Düzenli olarak.
MUSAHHARİYET : Musahhar oluş, emre boyun eğdirme.
MUVAKKAT : Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.
MÜNÂVEBE : Nöbetle iş görmek, nöbetleşmek.
MÜŞÂHEDE : Görme, seyretme, şâhit olma.
NEBÂTÂT : Bitkiler.
REZZÂK-I ZÜLCELÂL : Herbirvarlığın rızkını veren büyüklük sâhibi Cenâb-ı Hak.
RUBÛBİYET : Cenâb-ı Hakkın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idâresi altında bulundurması vasfı.
SEKENE : Sâkinler, kalanlar, oturanlar, meksûn olanlar.
SİKKE : Damga; nereye ve kime âit olduğunun bilinmesi için konulan mühür.
ŞERİK : Ortak, rakip.
ŞİDDET-İ ZUHUR : Şiddetli görünme.
ŞÜMÛL : Kaplamak, içine almak.
TAALLÛK : münâsebet; alâkalı oluş; âit olma.
TAHMÎDÂT : Tahmidler, Allah'ı övüp hamdetmeler, #Elhamdülillâh# demeler.
TAKDÎS : Mukaddes bilme. Allah'ı noksan ve kusurlardan pâk ve yüce kabul etmek.
TÂLİMGÂH : Eğitim yeri.
TASARRUF : Birşeyin sahibi olup, idâre etme, mülkünü istediği gibi kullanma.
TECEZZÎ : Bölünme, parçalanma.
TEÇHİZ : Donatma. Cihazlandırma.
VÂCİBÜ'L-VÜCUD : Varlığı zarurî ve şart olan, varlığı gerekli olan ve yokluğu düşünülemeyen, varlığı zâtî, ezelî, ebedî olan; varlığı, vücud tabakalarının en sağlamı, en kuvvvetlisi, en esaslısı ve en mükemmeli olan.
VAHDET : Birlik.
VÂHİD-İ EHAD : Bir olan ve birliği her bir şeyde tecellî eden Allah.
VEHHÂB-I REZZÂK : Bol bol rızık veren ve çok ihsanda bulunan Allah.
ZÎHAYAT : Hayat sahibi, canlılar.
 

harp

Well-known member
66941.jpg

En makbul manevi dua, ihlastır
01 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
Bu Lem'a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.
b424.gif
-1-
b700.gif
-1-
b701.gif
-2-
b702.gif
-3-
b703.gif
-4-
EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:
Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,
en büyük bir kuvvet,
en makbul bir şefaatçi,
en metin bir nokta-i istinad,
en kısa bir tarik-i hakikat,
en makbul bir duâ-i mânevî,
en kerametli bir vesile-i makasıd,
en yüksek bir haslet,
en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.
Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid'alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur'âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.
b704.gif
(Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41) âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz'iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur'âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.
Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm
b705.gif
(Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf Sûresi: 12:53.) demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.
İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
İKİNCİ DÜSTURUNUZ
Bu hizmet-i Kur'âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev'inden gıpta damarını tahrik etmemektir.
Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa'ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur'ân'ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.
Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki:
Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Haşiye (Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, "Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum" diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve "O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum" der, rahatla yatar.)
ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.
Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul'da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul'da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.
Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.
Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu'cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem'adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz,
b706.gif
("Onları kendi nefislerine tercih ederler." (Haşir Sûresi: 59:9.) sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü'mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer "Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim" arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi'ş-şeyh, fenâ fi'r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi'l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü'l-esası, samimî ihlâstır.
Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-i Kur'âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
BİD'A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
Binaen: -den dolayı, -den ötürü, -için, -dayanarak, yapılarak, bu sebepten.
CADDE-İ KÜBRÂ-İ KUR'ÂNİYE : Kur'ân'ın büyük, geniş ve sağlam caddesi. Kur'ân yolu.
CİVANMERT : İyiliksever. Cömert. Fedâkâr.
Çendan: Gerçi, o kadar, her ne kadar, pek o kadar.
DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
DUÂ-I MÂNEVÎ : Mânevî duâ. Sözle yapılan mânâ yüklü duâ.
ENÂNİYET : Benlik, gurur.
ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
ESBÂB : Sebepler.
FÂZÎLET : Değer; meziyet, ilim, îmân ve irfan itibâriyle olan yüksek derece.
FENÂFİ'L-İHVAN : Kardeşlerinde fâni olmak. Kardeşlerinin sevinçleriyle sevinip acılarıyla üzülmek derecesinde onlarla bütünleşmek.
FENÂFİ'Ş-ŞEYH : Bütün mânevî kemâlatını şeyhin mânevî şahsiyetinden almak mânâsındaki tâbir.
FENAFİRRESUL : (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir.
Gavs-ı âzam: 1-Tarikat kurucusu. 2-En büyük gavs, Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin nâmı.
Gaybi: Gayba ait, göze görünmeyenlere ait, gaybla ilgili, hazırda olmayan.
HÂDİM : Hizmet eden, hizmetkâr.
HAKAİK-I ÎMÂNİYE : Îmân hakîkatleri.
Hakk:1-Doğru, gerçek, hakikat. 2-Doğruluk.
HALÎLİYE : Samimî dostluk ve kardeşlik.
HASLET : Huy, tabiat, karakter, meziyet.
HÂSSA : Birşeye mahsus özellik, tesir, his, duygu.
Hazret: Saygı, ululama, yüceltme, övme maksadıyla kullanılan tabir.
HILLET : Samimî dost.
Himaye, himâyet: 1-Koruma, esirgeme, muhafaza etme. 2-Kayırma, elinden tutma.
HİSSİYÂT-I NEFSÂNİYE : Nefse âit duygular.
HİSSİYÂT-I SÜFLİYE : Alçaltıcı ve nefsin aşağılık istekleri, arzuları.
HODFURUŞ : f. Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.
Hod-gâm, hod-kâm: Kendi keyfini düşünen, bencil.
HUSUSAN : Bilhassa, özellikle.
ISTILAHÂT : Terimler. Belli bir ilim veya mesleğe ait özel anlamlı kelimeler.
İ’tirâf: Başkalarının bilmediği gizli bir kusurunu söyleme, kendisi için iyi sayılmayacak bir hali gizlemeyip söyleme.
İdâme: Devam ettirme, sürdürme. Devamlı ve daimî kılma.
İFTİHÂR : Övünme; başkasının iyi bir hâli ile sevinme.
İHLÂS : Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.
İhlâs:Hâlis, içten, samimi, riyasız, karşılıksız sevgi ve bağlılık
İHSANÂT-I İLÂHİ : Allah'ın iyilikleri, bağışları.
İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
İltifât: Güzel sözler söyleyerek birini samimi olarak okşama.
İttihâd: Birleşme, birlik oluşturma, bir olma, birlik oluşturup ikiliği ortadan kaldırma, birlik.
KEDER : Üzüntü, tasa, kaygı.
KERÂMET : Allah'ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.
Kerâmet: 1-Kerem, lutuf, ihsan, bağış. 2-İkram, ağırlama. 3-Allah'ın velî kullarında görülen olağanüstü haller veya tabiatüstü hadiseler. 4-Ermişçesine yapılan iş, hareket veya söylenen söz, fikir.
KUDSÎ : Mukaddes, yüce, temiz. Kusursuz ve noksansız.
LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından.
Lâtîf: 1-Allah'ın güzel isimlerinden. 2-Yumuşak, hoş, güzel, nazik, narin. 3-Cismani olmayan, ruhla ilgili, ruhanî. 4-Tatlı, şirin.
MÂBEYN : Ara; iki şey arası.
Mâbeyn: Ara, aralık, iki şeyin arası.
MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
Mânen: İç varlık bakımından, duyguca, gönülce, yürekçe, ruhça, mâna itibarıyle, mânaca.
MÂNİ : Engel.
Ma'sûm-âne:Masumca, masum olana yakışacak surette, suçsuz, günahsız bir şekilde.
MENÂFİ-İ CÜZ'İYE : Cüz'i, küçük menfaatler. Az bir fayda.
Menfaat: Fayda, kâr, gelir, ihtiyaç karşılığı olan şey.
MES'UL : Sorumlu.
MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
MEZİYET : İyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları.
MEZKÛR : Sözü edilen, zikredilen, bahsedilen.
Mu'cize-vârî: Mucize gibi.
MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
Mukâbil: Karşı, karşılık, muâdil.
Muvaffakiyet: Allah’ın yardımıyla başarılı olma, muvaffak olma, başarma.
MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
MÜKELLEF : Yükümlü, vazifeli. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
MÜRİD : Tarîkat öğrencisi, bir şeyhe bağlı kişi.
Müteallikât: İlgili, alakalı.
NEFS-İ EMMÂRE : Kötülüğü teşvik eden, emreden nefis.
NEHY-İ İLÂHÎ : Allah'ın yasaklaması.
NOKTA-İ İSTİNAD : Dayanak noktası, dayanma yeri.
Nokta-i istinâd: Dayanak noktası, güvenme ve itimat noktası.
Rızâ-yı İlâhi: Allah’ın rızası, hoşnutluğu.
Riyâ:1-İki yüzlülük, yalandan gösteriş, samimiyetsizlik. 2-İnsanlardan sağlayacağı maddî veya manevî çıkar düşüncesiyle iyilik yapma veya iyi olma temayülü, eğilimi.
RİYÂKÂRÂNE : Gösteriş yaparcasına. İki yüzlüce.
SÂFÎ : Temiz, pâk, duru
SAKÎL : Ağır, can sıkıcı, çirkin.
Samîmiyet:1-Samimîlik, içtenlik. 2-Teklifsizlik.
SAVLET : Saldırı.
SIRR : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey.
Sırr: Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey, gizli iş veya söz.
SUFİ : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu.
SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
ŞÂKİRÂNE : Şükrederek.
ŞEFAATÇİ : Af için sebep ve vesîle olması ümit edilen.
ŞEREF : Yükseklik, yücelik. Büyüklük.
TAARRUZ : Sataşmak, ilişmek, saldırmak.
Tahattur:1-Hatırlama, hatıra getirme. 2-Unutulduktan sonra hatırlanan şey.
Tarassudât: Gözlemeler, gözetmeler
TARÎK-I HAKİKAT : Hak ve hakikat yolu.
TASAVVUF : Kalbi, dünyanın fâni işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlamak.
TASAVVUR : Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.
TAZYİKAT : Baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
Tazyîkât: Tazyikler, baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
TEFÂNÎ : Fikrî ve ahlâkî kaynaşmak, birbirine fani olmak kardeşinin meziyet ve hissiyatını fikren yaşamak.
Tercîh: Bir şeyi diğerlerinden üstün tutma, öne alma, seçme, daha çok beğenme.
Tesânüd: Dayanışma, birbirine dayanma, birbirinden destek alma, omuzdaşlık.
Tesellî: Avutma, acısını dindirme, güzel sözler söyleyerek rahatlatma.
Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah'a itaat etme.
UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.
Uhuvvet-i hakîkiye: Hakikî, gerçek kardeşlik.
UMÛR-U HAYRİYE : Hayırlı işler.
Ümmî: Okuma yazması olmayan, okumamış.
ÜSSÜ'L-ESAS : Esasların esâsı, en büyük temel, hakiki ve sağlam temel.
Üstâd: Bir ilim veya sanatta üstün olan kimse. 2-Öğretici; muallim, öğretmen, usta, san'atkâr. 3-Maharetli, tecrübeli, usta.
Vâsıta: İki şeyi birbirine bitiştiren üçüncü. Aracı.
VAZİFE-İ ÎMÂNİYE : İmânla ilgili vazife.
VESÎLE-İ MAKASID : Asıl maksada götüren vesîle, vasıta.
Zâhir: Görünen, görünücü. Açık, belli, meydanda…
ZİYÂDE : Fazla, çok.
 

nurul reþha

Well-known member
HİSLERİ İYİ BİLMEK
Üstâd Bediüzzamân Hazretleri; ´Dokuzuncu Mektûb´da şöyle der: “Tahinin ederim ki, nâsihlerin (nasihat edenlerin) nasîhatlari, şu zamanda te´sirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: ´Haset etme! Hırs gösterme! Adavet (düşmanlık) etme! İnat etme! Dünyayı sevme!´ yani, ´Fıtratım değiştir!´ gibi, zahiren onlarca mâlâyutak (takat yetmez) bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: ´Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz!´ hem nasihat te´sir eder, hem dâire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.”
Demek ki insandaki hisler, Cenâb-ı Hakk´ın fıtrat-ı beşere dere ettiği, imhası ve set çekilmesi mümkün olmayan, bir su memba´ı gibidir. Nasıl ki, bir su memba´mı yerin altına hapsetmek mümkün değildir. Aynen öyle de, hislerin önüne set çekmek ve yok etmek mümkün değildir. Bir su memba´ımn üzeri reddedilse, başka bir menfezden yol bulup yine yeryüzüne çıkar. Çıktığı yer tekrar reddedilse, başka bir yerden yol bulup yine çıkar. İmhası ve şeddi mümkün olmayan bu su memba´ının, çıktıktan sonra yönünü çevirmek ve istenilen tarafı tevcih etmek gayet derecede mümkün ve kolaydır.
İşte, insanda binlerce his vardır. Her birisinin de iki mertebesi vardır. Biri mecazî, diğeri de hakîkî. Aşağıda, insanda tesirini en çok icra eden bazı kuvvetli hislerin ve manevî cihazların mecazî ve hakîkî mertebeleri, yani meşru´ ve gayr-i meşru´ cihetleri ile, mecazî cihetten hakîkî cihete inkılabın nasıl olacağı, Risâle-i Nûr´daki tarz-ı beyanıyla ifade edilmiştir:
1. Muhabbet (sevgi): İnsan, kalbindeki sevgisini, fâni ve kırılmaya mahkûm cam parçaları hükmünde olan firak ve zeval kılıcı ile boynu vurulan mâsivâya sarf ederse, o sevgi, sahibini daimî azap ve elemde bırakır. Hâlbuki nihayetsiz bir muhabbete lâyık, ancak cemâl, kemâl ve ihsanı bakî bir Zât olabilir.
2. Aşk: Aşk, şiddetli bir muhabbettir; fani mahbuplara müteveccih olduğu vakit ya o aşk kendi sahibini daimî bir azâb ve elemde bırakır, veyahut o mecazî mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için bakî bir mahbûbu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılap eder.
3. Ene: (benlik) Enenin, hikmet-i hilkati unutulup, vazife-i fıtriyesi terk ettirilip, manayı ismiyle eneye bakılırsa, kendini mâlik îtikad etse; o vakit emânete hıyanet edilir. Bütün serler, şirkler, küfür ve dalâletler enenin bu yüzünden neş´et eder. Eğer, eneye mana-yı harfi ile bakılsa, kendisi bir âyine îtikad edilse, mahiyetindeki ölçücükler ve numuneler ile Hâlık ve Sâni´i tanıma cihetine gidilse, o vakit ene Allah´a abd olur, ubudiyetin menşe´i olur makâm-ı ahsen-i takvime çıkar.
4. Gelecek endişesi: İnsan, dünyevî istikbâlinden ziyadesiyle endişe ettiği zaman görür ki, o endişe ettiği istikbâle yetişmek için elinde senet yok. Hem rızık cihetinde Cenâb-ı Hakk´ın garantisi altında ve kısa olan bir istikbâl, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakikî ve uzun ve gafiller için garanti altına alınmamış ebedî bir istikbâle teveccüh eder. Bu hissinin hakîkî mecrasını bulmuş olur.
5. Hırs: İnsan, mala ve makama karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten kendi nezaretine verilmiş o fani mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya medar olan makam, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî makam olan manevî makamlara ve Allah´a yakınlık derecelerine ve hakikî mal olan salık amellere teveccüh eder.
6. İnat: İnsan, şiddetli bir inat ile ehemmiyetsiz, fani işlere karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen bir şeye, bir sene inat ediyor. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. O şiddetli inadı, o lüzumsuz fani işlere vermeyip, âlî ve baki olan hakâik-i îmâniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve âhiret hizmetlerine sarf eder. O haslet-i rezile olan inâd-ı mecazî, güzel ve âlî bir haslet olan hakikî inada, yani hakta şiddetli sebata inkılap eder.
İnsanda, ekseriyet itibari hubb-u câh denilen şöhret hırsı ve hodfuruşluk, ve şan ü şeref denilen riyâkârâne halklara görünmek ve umûmun nazarında mevki sahibi âhiret için bu dünya için de gayet dağdağalıdır; çok kötü ahlâkın menşesdiıf ve insanlarm da en zaîf damarıdır. Halbu ki rızâ-yı İlâhî ve iltifat-ı Rahmani kabûl-u Rabbani Öyle bir makamdır ki insanların teveccühü ve beğenmesi, ona nispeten bir zerre hükmündedir. Hubb-y cah hissi eğer susturulmazsa ve izale edilmezse, yüzünü başka cihete çevirmek lazımdır. Şöyle ki: Âhiret sevabı için, insanların dualarım kazanmak niyetiyle ve hizmetin hüsn-i tesiri noktasında bu hissin meşru´ bir ciheti bulunabilir.
8. Havf (korku): Halktan korkmak, Mim bir belâdır. Hayatı zehir hükmüne ´getirir. İnsan, bu havfı, yani korku hissini, öyle birisine tevcih etmeli ki, insanın havfı lezzedi bir tezellül olsun. Havf, bir kamçıdır; O´nun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki, bir valide, meselâ bir yavruyu korkutup sinesine celbediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sînesine celbediyor. Hâlbuki bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlahiyenin bir le-m´asıdır. Demek havfullâhta bir azîm lezzet vardır. Hem Allah´tan havf eden, başkaların kasavetli, katı, belâlı havfmdan kurtulur.
9. Adavet (düşmanlık): Hiss-i adavet, mü´minlere tevcih edilmek için verilmemiştir. Nasıl ki, âdî ve sıradan çakıl taşlarına, Kâ´be´den daha kıymetli ve Uhud dağından daha azametli demlemiyorsa, mü-´mine de, Kâ´be ve Uhud dağı azametinde ve kıymetinde olan îman, İslâmiyet, namaz gibi hasletleri varken, çakıl taşı hükmünde olan bazı küçük kusurlarından ve hatalarından dolayı da adavet edilemez. Edilirse, bu bir zulüm ve insafsızlık olur. İnsan eğer adavet edecekse, kalbindeki adavete adavet etmeli, onun izâlesine çalışmalıdır. Hem, en ziyâde inşâna zarar veren nefs-i emmâreye ve hevâ-yı nefse adavet edip, ıslâhına çalışmalı. Hem, Kur´ân ve îman düşmanları çoktur, onlaradüşmanlık etmek gerektir.
10. Haset: Haset evvelâ hasetçiyi ezer, mahveder, yandırır Hasedin çaresi: Haset-
sün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattir. Eğer uhrevif meziyetlere haset ediyorsa, zaten onlarda hsset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa; ya kendisi riyakârdır, âhiret. Malını dünyaca ımahvetmek ister veyahut haset ettiği şahsr-riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder; rahmete itirâz eden, rahmetten mahrum kalır.

11. Sabır: İnsan ibâdetle günahlara ve musibetlere sabretmekle mükelleftir. Cenâb-ı Hakk´m kendisine verdiği sabır kuvvetini, geçmiş ve geleceğe, veriminin tahakkümü, gafleti ve fâni hayatı bâkî tevehhüm etmesi ile dağıtmazsa, şu sabır kuvveti her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat insan sabır kuvveti´ni geçmiş ve geleceğe dağıtsa, o vakit, hâl-i hazırdaki musibet ve ibâdet ve günâhlara karşı sabrı kâfin gelmez, şekvaya başlar.
12. Milliyetçilik Hissi: Vatan, dil ve din unsurları temelinde teşkil edilen birliğe ´millet´ denir. Hatta bunlardan birisi dahi noksan olsa yine millet birdir. İşte bu ´milliyet´ fikri, İslâmiyet´e hadim olmak, kal´a olmalı, zırhı olmalı ve İslâmiyet´e hizmet ettiği nispette medâr-ı fahr ve gurur olmak. Yoksa İslâmiyet´in yerine geçmemeli. Böyle bir vaziyet kalenin surlarındaki taşları, kalenin içindeki mücevher hazinesinin yerine koyup, mücevherleri dışarı atmak gibi bir ciddi hatâ ve cinayettir. Bütün Müslüman milletler ve unsurlar, ancak ´İslâmiyet pederi´nin birer evlâdıdır. Birbirinin kardeşidir Kimisi büyük ağabey, kimisi de küçük kardeş
13. Akıl: Hakkı bâtıl, bâtılı da hak göstermek demek olan ´cerbeze´ ile hiçbir şey´i bilmemek demek olan ´gabâvet´ zulümdür. ´Hikmet´ ise, hakkı hak bilip imtisal etmek, bâtılı bâtıl bilip ictinâb etmek demektir. Aklın meşru´ ve vasat mertebesidir.
14. Gadâb: Maddî ve ma´nevî hiçbir şeyden korkmamak demek olan ´tehevvür´ ile korkulmayacak şeylerden dahi korkmak demek olan ´cebânet´ zulümdür. ´Şecaat´ ise, dinî ve dünyevî hukuku söz konusu olduğunda canını verebilecek derecede bir kahramanlığa sahip, olmak demektir ve gadâb hissinin vasat ve meşru mertebesidir.
15. Şehvet: Irz ve namusları pây-i mâl etmek etmek demek olan ´fücur´ ile, ne helâle ne de harama meyli olmamak demek olan ´humûd´ zulümdür. ´İffet´ ise, helâle iştahlı olup harama iştahlı olmamak demektir ve ´kuvve-i şeheviye´nin vasat ve meşru´ mertebesidir.
 

harp

Well-known member
Şu alemin Rabbi, sonsuz ikram sahibidir
03 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
İkinci Hakikat:
Bâb-ı Kerem ve Rahmettir ki, Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki, gösterdiği âsâr ile nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan Şu âlemin Rabbi, kerem ve rahmetine lâyık mükâfat, izzet ve gayretine şâyeste mücâzâtta bulunmasın?
Evet, şu dünya gidişâtına bakılsa, görülüyor ki, en âciz, en zayıftan tut, tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zayıf, en âcize en iyi rızık veriliyor; her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir keremle ziyâfetler, ikramlar olunuyor ki, nihayetsiz bir Kerem Eli, içinde işlediğini bedâheten gösteriyor.
Meselâ, bahar mevsiminde, Cennet hûrileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misâl libaslar ile giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla süslendirip, hizmetkâr ederek, onların latîf elleri olan dallarıyla çeşit çeşit en tatlı, en musannâ meyveleri bize takdim etmek; hem, zehirli bir sineğin eliyle şifâlı en tatlı balı bize yedirmek;
Hem, en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hem, rahmetin büyük bir hazînesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak, ne kadar cemîl bir kerem, ne kadar latîf bir rahmet eseri olduğu bedâheten anlaşılır.
Hem, insan ve bâzı canavarlardan başka, güneş ve ay ve arzdan tut, tâ en küçük mahlûka kadar her şey kemâl-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumi bir itaat bulunması, büyük bir Celâl ve İzzet Sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.
Hem, gerek nebâtî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün vâlidelerin o rahîm şefkatleriyle ve süt gibi o latîf gıdâ ile o âciz ve zayıf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedâheten anlaşılır. (Sözler, 10. Söz)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
ÂCİZ : Güçsüz, kuvvetsiz.
ÂSÂR : Eserler, izler, nişanlar, belirtiler.
BÂB-I KEREM VE RAHMET : Rahmet ve ikram kapısı.
BEDÂHETEN : Ap açık, bir şekilde, birden bire, âniden, ansızın, düşünmeksizin.
CELÂL : Sonsuz büyüklük, haşmet, ululuk, yücelik ve haşmet sahibi olan Allah.
DERMAN : İlâç, tâkat, güç, kurtuluş sebebi.
HEYBET : Hürmetle beraber korku hissini veren hâl, büyüklük.
KAVÎ : Kuvvetli, sağlam, metin, zorlu.
KEREM : Cömertlik, lütuf, ihsan, inâyet, izzet, şeref.
KERÎM : İkrâm ve ihsânı bol olan Allah.
LATÎF : Güzel, hoş. Cenâb-ı Hakk'ın bir ismi.
LİBAS : Elbise.
MAHLÛK : Yaratılmış, yoktan var edilmiş olan.
MURASSAÂT : Murassâlar, cevher ve inci gibi değerli taşlarla süslenmiş şeyler.
MUSANNA : Sanatlı bir şekilde yapılan.
MÜCÂZÂT : Cezâlar.
NEBÂTÎ : Bitki cinsinden, bitkiye âit, yerden biten cinsten olan.
NİHÂYETSİZ : Sonsuz.
RAHÎM : Sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah.
SÜNDÜS : Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaşlardan biri.
SÜNDÜSMİSAL : İpekli kumaş gibi.
ŞÂYESTE : Uygun, yaraşır, lâyık.
ŞİFÂ : Hastalıktan iyi olma, iyileşme.
TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
ULVÎ : Yüce, yüksek.
VÂLİDE : Anne.
 

harp

Well-known member
Ey bizi nimetleriyle besleyen sultanımız...
07 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
BEŞİNCİ SURET
Bak, bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zâtın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her suale ve matluba cevap veriyor. Hattâ, bak, en ednâ bir hacet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kaza ediyor. Bir çobanın bir koyunu bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.
Şimdi gel, gidelim; şu adada büyük bir içtima var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli padişahından birşeyler istiyor. Bütün ahali, “Evet, evet, biz de istiyoruz” diyorlar, onu tasdik ve teyid ediyorlar. Şimdi dinle; bu padişahın sevgilisi diyor ki:
“Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zevâl ve teb’îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti’ raiyetini başıboş bırakıp idam etme” diyor ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun.
Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki, en ednâ bir adamın en ednâ bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin; en sevgili bir yâver-i ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin? Halbuki, o sevgilinin maksudu, umumun da maksududur. Hem padişahın marzîsi, hem merhamet ve adaletinin muktezasıdır. Hem ona rahattır, ağır değil. Bu misafirhanelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Madem nümunelerini göstermek için, beş altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu.
(Sözler, 10. Söz)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Adavet : Düşmanlık
Ahali : Halk
Baytar : Veteriner
Celb Etmek : Çekmek
Cemâl : Güzellik
Ednâ : En Aşağı, En Basit
Eşraf : İleri Gelen Büyükler
Hacet : İhtiyaç
Hürmet : Saygı
İçtima : Toplanma
Kaza Etmek : Yerine Getirmek
Kemâl : Kusursuzluk, Mükemmellik
Kudretli : Güç Ve İktidar Sahibi
Mahvetmek : Yok Etmek
Makarr-I Saltanat : Saltanatın Merkezi, Başkent
Maksut : İstek, Arzu
Marzî : Razı Olunan Şey
Matlup : İstek
Menba : Kaynak
Meram : Arzu, İstek
Meyletmek : Eğilim Göstermek
Misilsiz : Benzersiz
Muhabbet : Sevgi
Mukteza : Gereklilik
Musibetzede : Musibete Uğrayan
Muti’ : İtaatkâr, Emre Uyan
Muvakkat : Geçici
Müştak : Düşkün
Müteşekkir : Teşekkür Eden
Nişan : Alâmet, İşaret
Nutuk : Konuşma
Nümune : Örnek
Nüzhetgâh : Seyir Ve Dinlenme Yeri
Perverde Eden : Besleyen
Raiyet : Halk, Vatandaş
Seyrangâh-I Daimî : Devamlı Gezinti Yeri
Şefkat : Acıma, Merhamet
Tahkir : Hakaret Etme, Küçümseme
Tasavvur : Düşünme, Hayal Etme
Tasdik : Doğrulama, Onaylama
Tazib Etme : Azaplandırma, Eziyet Verme
Teb’îd : Uzaklaştırma, Kovma
Teyid Etmek : Desteklemek
Umum : Genel, Herkes
Yâver-İ Ekrem : Çok Değerli, Yüksek Rütbeli Memur
Zevâl : Geçip Gitme, Yok Olma
 

harp

Well-known member
Dünya nasıl kainat kadar büyük olur?
09 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
İkincisi: Küre-i arz her ne kadar semâvâta nisbeten çok küçüktür; fakat hadsiz masnuat-ı İlâhiyenin meşheri, mazharı, mahşeri, merkezi hükmünde olduğundan, kalb cesede mukabil geldiği gibi, küre-i arz dahi koca, hadsiz semâvâta karşı bir kalb ve mânevî bir merkez hükmünde olarak mukabil gelir. Onun için,
• zeminin küçük mikyasta eskiden beri yedi iklimi,
• hem Avrupa, Afrika, Okyanusya, iki Asya, iki Amerika namlarıyla mâruf yedi kıt’ası,
• hem denizle beraber Şark, Garp, Şimal, Cenup, bu yüzdeki ve Yeni Dünya yüzündeki malûm yedi kıt’ası,
• hem merkezinden tâ kışr-ı zâhirîye kadar hikmeten, fennen sabit olan muttasıl ve mütenevvi yedi tabakası,
• hem zîhayat için medar-ı hayat olmuş yetmiş basit ve cüz’î unsurları tazammun edip ve “yedi kat” tabir edilen meşhur yedi nevi küllî unsuru,
• hem “dört unsur” denilen su, hava, nar, toprak (türab) ile beraber, “mevâlid-i selâse” denilen maâdin, nebâtat ve hayvânâtın yedi tabakaları ve yedi kat âlemleri,
• hem cin ve ifrit ve sair muhtelif zîşuur ve zîhayat mahlûkların âlemleri ve meskenleri olduğu, çok kesretli ehl-i keşif ve ashab-ı şuhudun şehadetiyle sabit yedi kat arzın âlemleri,
• hem küre-i arzımıza benzeyen yedi küre-i uhrâ dahi bulunmasına, zîhayata makarr ve mesken olmasına işareten yedi tabaka, yani, yedi küre-i arziye bulunmasına işareten küre-i arz dahi, yedi tabaka, âyât-ı Kur’âniyeden fehmedilmiştir.
İşte, yedi nevi ile yedi tarzda arzın yedi tabakası mevcut olduğu tahakkuk ediyor. Sekizincisi olan âhirki mânâ başka nokta-i nazarda ehemmiyetlidir; o yedide dahil değildir. (Lemalar, 12. Lema)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Âlem : Dünya
Arz : Dünya
Ashab-I Şuhud : Görülmeyen Âlemlerdeki Hakikatleri Gözlemleyebilen Kişiler
Âyât-I Kur’âniye : Kur’ân Ayetleri
Cenup : Güney
Cüz’î : Küçük
Ehl-İ Keşif : Maneviyat Âlemlerinde İman Hakikatlerini Gözlemleme Seviyesine Ulaşmış İnsanlar
Fehmedilmek : Anlaşılmak
Fennen : Bilimsel Olarak
Garp : Batı
Hadsiz : Sınırsız
Hayvânât : Hayvanlar
Hikmeten : Hikmet Gereği; Herşeyin Belirli Gayelere Yönelik Olarak, Mânâlı, Faydalı Ve Tam Yerli Yerinde Olması Gereği
İfrit : Cinlerden Bir Tür
Kesretli : Çok Sayıda
Kışr-I Zâhirî : Dış Kabuk
Kıt’a : Dünyanın Kara Paçalarından Her Biri
Küllî : Geniş, Kapsamlı
Küre-İ Arz : Yerküre, Dünya
Küre-İ Uhrâ : Diğer Küre
Maâdin : Madenler
Mahlûk : Yaratılmış
Mahşer : Toplanma Yeri
Makarr : Kalınacak Yer, Merkez
Malûm : Bilinen
Mânevî : Maddî Olmayan
Mâruf : Bilinen
Masnuat-I İlâhiye : Allah’ın Sanatla Yarattığı Varlıklar
Mazhar : Yansıma Ve Görünme Yeri
Medar-I Hayat : Hayatın Kaynağı
Mesken : Ev, Mekan
Meşher : Sergi Yeri
Mevâlid-İ Selâse : Üç Çocuk; Dört Unsurun (Su, Hava, Toprak, Güneş) Birleşiminden Meydana Gelen Madenler, Bitkiler Ve Hayvanlar
Mikyas : Ölçü
Muhtelif : Çeşitli
Mukabil : Karşılık
Muttasıl : Yapışık, Bitişik
Mütenevvi : Çeşit Çeşit
Nam : Ad, İsim
Nar : Ateş
Nebâtat : Bitkiler
Nevi : Çeşit, Tür
Nisbeten : Kıyasla
Seb’a : Yedi
Semâvât : Gökler
Şark : Doğu
Şehadet : Şahidlik
Şimal : Kuzey
Tabaka : Katman
Tabir Edilen : Adlandırılan, Anılan
Tazammun Etmek : İçine Almak, Kapsamak
Tevafuk : Uygunluk
Türab : Toprak
Unsur : Madde, Parça
Yeni Dünya :
Zemin : Yeryüzü
Zîhayat : Canlı
Zîşuur : Şuur Sahibi, Bilinçli
 

harp

Well-known member
Manevi kalemleri ölünce de işliyor
10 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
Aziz, sıddık kardeşlerim ve hizmet-i imaniyede kuvvetli, metin, ciddî, sarsılmaz, fedakâr arkadaşlarım ve seyahat-i berzahiye ve uhreviyede nuranî yoldaşlarım,
Sizin, herbir dirhemi yüz dirhem şüheda kanı kadar kıymettar siyah nuru akıtan mübarek kalemlerinizin bu defaki kudsî hediyelerin herbir harfine mukabil, Cenab-ı Erhamürrâhimîn sizlere bin rahmet eylesin. Âmin.
Bu gaflet ve sıkıntılı ve usançlı mevsimde ve dünya meşgaleleri içinde bu fedakârâne gayretiniz ve sa’yiniz, hakikaten bir inâyet-i hassadır ve bir keramet-i Nuriyedir. Cenâb-ı Hak sizlerden ebeden râzı olsun. Âmin.
Elmas kalemlerini, bize yardım için, yirmi bir Abdurrahman ve Abdülmecid’lerin bu kadar çabuk nüshaları yetiştirmeleri ve kabri pürnur olan Mehmed Zühtü’nün, berzahta dahi kalemini bizim hesabımıza istimal etmesi hükmünde, onun metrukâtından nüshaların gönderilmesi, bizi derinden derine sürurla şükre sevk etti.
Eski talebeliğim zamanında mevsuk zâtlardan, onlar da mühim imamlardan naklederek işittim ki: “Ciddî, müştak, hâlis talebe-i ulûm, tahsilde iken vefat ettikleri zaman, berzahta aynı tahsil misâli ve bir medrese-i mâneviyede bulunuyor gibi, o âleme muvafık bir vaziyet ihsan ediliyor” diye, o zaman talebe-i ulûm içinde çok defa medâr-ı bahs oluyordu. Şimdi bu vakitte, talebe-i ulûmun en hâlisleri Risale-i Nur talebeleri olduğundan, elbette merhum Mehmed Zühtü, Âsım ve Lütfü gibi zâtların vazifeleri devam ediyor. Defter-i a’mallerine hasenat yazmak için, manevî kalemleri inşaallah işliyorlar. Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür ediyoruz ki, sizdeki fevkalâde gayret ve çalışmak matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Bu defa gönderdiğiniz risaleler çok güzel, çok mükemmel, çok da lüzumlu. Fakat ben sehvetmiştim. On Birinci Lem’a ile Telvihat-ı Tis’ayı yazmadığımız halde, yazmışım zannediyordum.
Minhâcü’s-Sünne bizde var. On bir nükteden ibaret olan On Birinci Lem’a, Mirkatü’s-Sünne ve Telvihat-ı Tis’a ile ve ona zeyl olarak dört hatveden ibaret, Risale-i Kaderin zeyli iken, On Yedinci Sözün zeyline giren parça dahi, telvihata zeyil olarak yazılsa münasip olur.
(“Allah, göklerin ve yerin nurudur.” Nûr Sûresi, 24:35) âyetinin tecellîsine bakan bir seyahat-i kalbiye-i hayaliyeye dair iki üç sahifelik Yirmi Dokuzuncu Mektubun âhir kısımlarındaki parça dahi içlerinde bulunsa güzel olur. Şimdi size, musibet yüzünden bir inâyet-i hâssayı fazla dua etmenize vesile olmak için yazıyorum.
Bugün, dört saat evvel ben, yalnız, Karadağ’ın hâli ormanları içinde idim. Gayet titiz bir ata binmiştim. Ben binerken, birden dizgin kayışı koptu. O da fena ürktü, ma’reke takıldı. Beni öyle fena bir tarzda çiftelerle yere düşürdü. Ben o halde sağ elim, sol ayağım kırılmış gibi ihtimal verdiğim gibi, vaziyet de öyle gösteriyordu. At da başkasının malı. O hâli orman içine daldı. Etrafta hiç kimse yok ki, imdada yetişsin. Cenâb-ı Hakka hadsiz şükrediyordum; el, ayağım kırılmamış, çok ziyade incinmiş iken, yine şemsiyeyle yürüyebildim. O titiz at da ormana dalıp, yolsuz bir istikamete, benim yürüyüşümle yürüyerek, on beş dakikalık bir mesafeye bir saatte yetiştik. At su içmekte iken, Nuriye isminde bir kadın geldi. Elinde ekmek, bir parça ekmeği ata verip, tutuldu. Ben de Cenâb-ı Hakka şükür, o vakit binebildim, odaya geldim. Birden öyle bir tufanlı yağmur oldu; hücremin önünde bir sel olarak gördük. Eğer o su, o Nuriye’ye rast gelmeseydi, o hâli yerde, o yağmur altında, at da başkasının malı, kaybolmak gibi çok musibetlerden Cenâb-ı Hak muhafaza eyledi.
Bu küçük musibette dokuz cihette nimet olduğunu tasdik ettik. Ve bu nevi hıfz u himâyet, sizlerin samimî dualarınızın bir neticesi olduğu kanaatindeyiz. Ve bu dokuz cihetle medar-ı şükran hâdise dün aldığımız hediye-i Nuriye’nin çok fâideli olduğuna işarettir. Çünkü, darb-ı meselde meşhurdur ki: birşeyde zahmet, meşakkat, alâmet-i makbûliyettir. Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ve dualarını istiyoruz. (Kastamonu Lahikası, 163. Mektup)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Âmin : “Allah’ım Kabul Eyle”
Aziz : Çok Değerli, İzzetli, Saygın
Berzah : Kabir Âlemi
Cenâb-I Erhamürrâhimîn : Merhametlilerin En Merhametlisi Olan Şeref Ve Azamet Sahibi Yüce Allah
Cenâb-I Hak : Hakkın Tâ Kendisi Olan Sonsuz Şeref Ve Yücelik Sahibi Allah
Defter-İ A’mâl : Amellerin Kaydedildiği Defter
Dirhem : Eskiden Kullanılan Ve 3 Gramlık Ağırlığa Karşılık Gelen Bir Ölçü Birimi
Ebeden : Sonsuza Kadar
Fedakârâne : Fedakârca
Fevkalâde : Olağanüstü, Çok Güzel
Hadsiz : Sonsuz
Hakikaten : Gerçekten
Hâlis : İçten, Katıksız, Samimî
Hasenat : Sevaplar, İyilikler
Hizmet-İ İmaniye : İman Hizmeti
İhsan : Bağışlama, İkram Etme
İnâyet-İ Hassa : Özel Yardım
İnşaallah : Allah Dilerse, İzin Verirse
İstimal : Kullanma
Keramet-İ Nuriye : Risale-I Nur’un Kerameti
Kıymettar : Kıymetli, Değerli
Kudsî : Her Türlü Kusur Ve Noksandan Uzak
Medâr-I Bahis : Bahis Sebebi, Söz Konusu
Medrese-İ Mâneviye : Mânevî Medrese, Okul
Merhum : Rahmete Kavuşmuş, Vefat Etmiş
Meşgale : Meşguliyet, İş
Metrukât : Miraslar
Mevsuk : Delilli, Güvenilir
Misâl : Gibi
Mukabil : Karşılık
Muvafık : Uygun
Mübarek : Bereketli, Hayırlı
Müştak : Arzulu, Çok İstekli
Nuranî : Nurlu
Nüsha : Kopya
Pürnur : Çok Nurlu
Rahmet : Şefkat, Merhamet Ve İhsan
Sa’y : Çalışma
Seyahat-İ Berzahiye Ve Uhreviye : Ahiret Ve Berzah Yolculuğu
Sıddık : Çok Doğru Ve Bağlı
Sürur : Mutluluk, Sevinç
Şüheda : Şehitler
Şükür : Nimetlere Karşı Memnunluk Gösterme, Allah’a Teşekkür Etme
Tahsil : İlim Öğrenme, Öğrenim
Talebe-İ Ulûm : İlim Talebeleri
Âhir : Son
Cenâb-I Hak : Hakkın Tâ Kendisi Olan Sonsuz Şeref Ve Yücelik Sahibi Allah
Cihet : Yön, Taraf
Fena : Kötü
Hadsiz : Sonsuz, Sınırsız
Hâli : Tenha, Issız
Hatve : Basamak, Mertebe
Hıfz U Himayet : Muhafaza Etme Ve Koruma
Hücre : Oda
İmdat : Yardım
İnâyet-İ Hâssa : Özel Yardım
İstikamet : Doğru Yolda Olma
Lem’a : Parıltı; Risale-İ Nur’da Yer Alan Lem’alar Adlı Eserin Her Bir Bölümü
Ma’rek : Sık Ormanlık, Çalılık Alan
Minhâcü’s-Sünne : Sünnet Yolu; Peygamberimizin Sünnetine Uyma Metodu; Dördüncü Lem'a
Mirkatü’s-Sünne : Peygamberimizin (A.S.M.) Sünnetine Uymanın Dereceleri; On Birinci Lem'a
Muhafaza : Koruma
Musibet : Belâ, Felaket, Sıkıntı
Münasip : Uygun
Nevi : Çeşit, Tür
Nükte : İnce Ve Derin Mana
Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Her Bir Bölümü
Risale-İ Kader : Kader Risalesi; Yirmi Altıncı Söz
Sehvetmek : Hatâ Yapmak
Seyahat-İ Kalbiye-İ Hayaliye : Hayalî Ve Kalbî Yolculuk; Bir Tür Hayalî Seyahat Ve Kalb Yolculuğu Olan Yirmi Dokuzuncu Mektubun Dokuzuncu Risalesi
Şükür : Nimetlere Karşı Memnunluk Gösterme, Allah’a Teşekkür Etme
Tecellî : Yansıma
Telvihat : Telvihler, Açıklamalar; Telvihat-I Tis’a
Telvihat-I Tis’a : Dokuz Telvih, Açıklama; Yirmi Dokuzuncu Mektubun Dokuzuncu Kısmı, Velâyet Ve Tarikatlar Hakkındaki Risale
Tufan : Çok Şiddetli Ve Her Tarafı Kaplayan Fırtınalı Yağmur
Vesile : Sebep
Zeyl : Ek, İlâve
Ziyade : Çok, Fazla
 

harp

Well-known member
Bediüzzaman'ın vasiyeti
11 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirramanirrahim
VASİYETNAMEMDİR
Aziz, sıddık kardeşlerim ve varislerim,
Ecel gizli olmasından, vasiyetname yazmak sünnettir. Benim metrukatım ve Risale-i Nur'dan olan benim hususi kitaplarım ve güzel ciltlenmiş mecmualarım ve sair şeylerimin bütününü, Gül ve Nur fabrikaların heyetine, başta Hüsrev ve Tahiri olarak o heyetten on iki kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum.
Onlara bırakıyorum ki, emr-i Hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrukatım, benim bedelime o sadık ve mübarek ellerde hizmet-i Nuriye ve imaniyede çalışsın ve istimal edilsin.
Kardeşlerim, bu vasiyetten telaş etmeyiniz. Ben, teessürattan ve dokuz defa zehirlenmekten, pek çok zayıf olmakla beraber gizli münafıkların desiselerle müteaddit suikastları için bu vasiyeti yazdım. Merak etmeyiniz, inayet-i Rabbaniye ve hıfz-ı İlahi devam ediyor.
(Baki olan yalnız Allah’tır)
Kardeşiniz
Said Nursi
Kardeşim Abdülmecid, Zübeyir, Mustafa Sungur, Ceylan, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüştü, Abdullah, Ahmed Aytimur, Atıf, Tillolu Said, Mustafa, Mustafa, Seyyid Salih. (Emirdağ Lahikası)
SÖZLÜK:
DESÎSE : Gizli hile, oyun, aldatmaca hareketler.
ECEL : Her mahlûkun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti.
EMR-İ HAK : Allah'ın emri. Allah'ın izni.
HIFZ-I İLÂHÎ : Allah'ın koruması.
İNÂYET-İ RABBÂNİYE : Herşeyi terbiye ve idâre eden Cenab-ı Hakk'ın yardımı.
İSTİMÂL : Kullanma.
MECMUA : Toplanıp biriktirilmiş, düzenlenmiş şeylerin hepsi.
METRÛKÂT : Bırakılan yerler, terkedilenler. Miraslar.
MÜBÂREK : Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.
MÜNÂFIK : İkiyüzlü, araya nifak sokan, sözünde durmayan, inanmadığı halde inanır görünen.
MÜTEADDİD : Pekçok. Türlü türlü, çeşitli.
SÂDIK : Doğru, bağlı.
SÂİR : Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.
SÜNNET : Peygamberimizin söylediği söz, yaptığı hareket ve başkalarının yapıp da hoş karşıladığı davranışlar.
TEESSÜRÂT : Üzüntüler, teessürler.
VÂRİS : Mirasçı, kendisine miras düşen, vefât eden birisinin mal ve mülkünü kullanmaya yetkili olan.
VASİYET : Bir işi birisine havale etmek. * Emir. * Fık: Bir malı veya menfaatı, ölümden sonrası için bir şahsa veya bir hayır cihetine teberru yolu ile (yani, meccanen) temlik etmek.
VASİYETNÂME : Sahip olduklarını, ölümünden sonrası için bir şahısa, ya da bir hayır müessesesine bırakmak ve kullanım şeklini belirlemek.
 

nurul reþha

Well-known member
66493.jpg

Bismillahirrahmanirrahim
BEŞİNCİ SURET
Bak, bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zâtın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her suale ve matluba cevap veriyor. Hattâ, bak, en ednâ bir hacet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kaza ediyor. Bir çobanın bir koyunu bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.
Şimdi gel, gidelim; şu adada büyük bir içtima var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli padişahından birşeyler istiyor. Bütün ahali, “Evet, evet, biz de istiyoruz” diyorlar, onu tasdik ve teyid ediyorlar. Şimdi dinle; bu padişahın sevgilisi diyor ki:
“Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zevâl ve teb’îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti’ raiyetini başıboş bırakıp idam etme” diyor ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun.
Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki, en ednâ bir adamın en ednâ bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin; en sevgili bir yâver-i ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin? Halbuki, o sevgilinin maksudu, umumun da maksududur. Hem padişahın marzîsi, hem merhamet ve adaletinin muktezasıdır. Hem ona rahattır, ağır değil. Bu misafirhanelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Madem nümunelerini göstermek için, beş altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu.
(Sözler, 10. Söz)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Adavet : Düşmanlık
Ahali : Halk
Baytar : Veteriner
Celb Etmek : Çekmek
Cemâl : Güzellik
Ednâ : En Aşağı, En Basit
Eşraf : İleri Gelen Büyükler
Hacet : İhtiyaç
Hürmet : Saygı
İçtima : Toplanma
Kaza Etmek : Yerine Getirmek
Kemâl : Kusursuzluk, Mükemmellik
Kudretli : Güç Ve İktidar Sahibi
Mahvetmek : Yok Etmek
Makarr-I Saltanat : Saltanatın Merkezi, Başkent
Maksut : İstek, Arzu
Marzî : Razı Olunan Şey
Matlup : İstek
Menba : Kaynak
Meram : Arzu, İstek
Meyletmek : Eğilim Göstermek
Misilsiz : Benzersiz
Muhabbet : Sevgi
Mukteza : Gereklilik
Musibetzede : Musibete Uğrayan
Muti’ : İtaatkâr, Emre Uyan
Muvakkat : Geçici
Müştak : Düşkün
Müteşekkir : Teşekkür Eden
Nişan : Alâmet, İşaret
Nutuk : Konuşma
Nümune : Örnek
Nüzhetgâh : Seyir Ve Dinlenme Yeri
Perverde Eden : Besleyen
Raiyet : Halk, Vatandaş
Seyrangâh-I Daimî : Devamlı Gezinti Yeri
Şefkat : Acıma, Merhamet
Tahkir : Hakaret Etme, Küçümseme
Tasavvur : Düşünme, Hayal Etme
Tasdik : Doğrulama, Onaylama
Tazib Etme : Azaplandırma, Eziyet Verme
Teb’îd : Uzaklaştırma, Kovma
Teyid Etmek : Desteklemek
Umum : Genel, Herkes
Yâver-İ Ekrem : Çok Değerli, Yüksek Rütbeli Memur
Zevâl : Geçip Gitme, Yok Olma
 

harp

Well-known member
Tüm yaratılanlar O'nu (c.c) tanıyorlar
12 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
Yâ Rabbe'l-Âlemîn! Yâ İlâhe'l-Evvelîne ve'l-Âhirîn! Ya Rabbe's-Semâvâti ve'l-Arâdîn!
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle ve Kur'ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ve îman ettim ki; nasıl semâ, fezâ, arz, berr ve bahr, şecer, nebat, hayvan, efrâdıyla, eczâsıyla, zerrâtıyla Seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehâdet ve delâlet ve işaret ediyorlar.
Öyle de, kâinatın hulâsası olan zîhayat; ve zîhayatın hulâsası olan insan; ve insanın hulâsası olan enbiyâ, evliyâ, asfiyânın hulâsası olan kalblerin ve akılların müşâhedât ve keşfıyât ve ilhâmât ve istihrâcâtla, yüzer icmâ ve yüzer tevâtür kuvvetinde bir katiyetle Senin vücûb-u vücuduna ve Senin vahdâniyet ve ehadiyetine şehâdet edip ihbar ediyorlar. Mu'cizât ve kerâmât ve yakînî bürhanlarıyla, haberlerini ispat ediyorlar.
Evet, kalblerde, perde-i gaybda ihtar edici bir Zâta bakan hiçbir hâtırât-ı gaybiye; ve ilhâm edici bir Zâta baktıran hiçbir ilhâmât-ı sâdıka; ve hakkalyakîn sûretinde sıfat-ı Kudsiye ve Esmâ-i Hüsnânı keşfeden hiçbir îtikâd-ı yakîne; ve enbiyâ ve evliyâda bir Vâcibü'l-Vücudun envârını aynelyakîn ile müşâhede eden hiçbir nûrânî kalb; ve asfiyâ ve sıddıkînde bir Hâlık-ı Küll-i Şeyin âyât-ı vücûbunu ve berâhin-i vahdetini ilmelyakîn ile tasdik eden, ispat eden hiçbir münevver akıl yoktur ki, Senin vücûb-u vücuduna ve sıfat-ı kudsiyene ve Senin vahdetine ve ehadiyetine ve Esmâ-i Hüsnâna şehâdet etmesin, delâleti bulunmasın ve işareti olmasın.
Ve bilhassa, bütün enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve sıddîkînin imamı ve reisi ve hulâsası olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ihbârını tasdik eden hiçbir mu'cizât-ı bâhiresi; ve hakkâniyetini gösteren hiçbir hakîkat-i âliyesi; ve bütün mukaddes ve hakîkatli kitapların hulâsatü'l-hulâsası olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın hiçbir âyet-i tevhîdiye-i kâtıası; ve mesâil-i îmâniyeden hiçbir mesele-i kudsiyesi yoktur ki, Senin vücûb-u vücuduna ve kudsî sıfatlarına ve Senin vahdetine ve ehadiyetine ve esmâ ve sıfatına şehâdet etmesin ve delâleti olmasın ve işareti bulunmasın.
Hem, nasıl ki, bütün o yüz binler muhbir-i sâdıklar, mu'cizâtlarına ve kerâmâtlarına ve hüccetlerine istinad ederek Senin varlığına ve birliğine şehâdet ederler. Öyle de, her şeye muhît olan Arş-ı Âzamın külliyât-ı umûrunu idâreden, tâ kalbin gâyet gizli ve cüz'î hâtırâtını ve arzularını ve duâlarını bilmek ve işitmek ve idâre etmeye kadar cereyan eden rubûbiyetinin derece-i haşmetini ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden îcad eden, hiçbir fiil bir fiile, bir iş bir işe mâni olmadan, en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini icmâ ile, ittifak ile îlân ve ihbar ve ispat ediyorlar.
Hem, nasıl ki bu kâinatı, zîrûha, husûsan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren; ve Cenneti ve saadet-i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden; ve en küçük bir zîhayatı unutmayan; ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrâttan tâ seyyârâta kadar bütün envâ-ı mahlûkâtı emirlerine itaat ettiren ve teshîr ve tavzif eden hâkimiyetinin nihayetsiz vüs'atini haber vererek, mu'cizât ve hüccetleriyle ispat ederler. Öyle de, kâinatı, eczâları adedince risâleler içinde bulunan bir kitâb-ı kebîr hükmüne getiren;
ve Levh-i Mahfûzun defterleri olan İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübînde, bütün mevcudâtın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan; ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristelerini ve programlarını ve zîşuurun başlarında, bütün kuvve-i hâfızalarda, sahiplerinin tarihçe-i hayatlarını yanlışsız muntazaman yazdıran ilminin her şeye ihâtasına; ve herbir mevcuda çok hikmetleri takan, hattâ herbir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren;
ve herbir zîhayatta âzâları, belki eczâları ve hüceyrâtları adedince maslahatları tâkip eden; hattâ insanın lisânını çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince, zevkî olan mîzancıklar ile teçhiz ettiren hikmet-i kudsiyenin herbir şeye şümûlüne;
hem, bu dünyada numûneleri görülen celâlî ve cemâlî isimlerinin tecellîleri, daha parlak bir sûrette ebedü'l-âbâdda devam edeceğine; ve bu fânî âlemde numûneleri müşâhede edilen ihsanâtının daha şâşaalı bir sûrette dâr-ı saadette istimrârına ve bekâsına; ve bu dünyada onları gören müştakların ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına bilicmâ, bilittifak şehâdet ve delâlet ve işaret ederler. (Lemalar, Münacat)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
ÂHİR : Son.
ARŞ : Allahın emirlerinin tecelli ettiği yer. Toprak su hava ve nur diye dört tane arşı vardır.
ARŞ-I A'ZAM : En büyük arş. Cenab-ı Hakk'ın arşı.
AYNE'L-YAKÎN : Göz ile görür derecede kesin olarak bilme veya bu derecede inanma.
BÂHİR : Aşikâr. Açık. Belirli. Apaçık.
BAHR : Deniz.
BERÂHİN-İ VAHDET : Birlik delilleri.
BERR : Toprak, yeryüzü, yer.
BİLİCMÂ : İcma ile; sözüne inanılır büyük bir topluluğun ittifakıyla.
BİLİTTİFAK : İttifakla, beraberce, birlikte.
EBEDÜ'L-ÂBÂD : Sonsuzlukların sonsuzluğu; âhiret, ebedî hayat.
ECZÂ : Cüz'ler, bölümler, parçalar; bir ilâcın tesirli maddesi.
EFRÂD : Fertler, şahıslar.
EHADİYET : Allah'ın yarattığı herşeyin yanında Zâtıyla, sıfatlarıyla ve isimleriyle bulunarak birliğini göstermesi.
ENVÂ-I MAHLÛKAT : Yaratıkların çeşitleri, cinsleri; çeşit çeşit yaratıklar.
ENVÂR : Nurlar. Aydınlıklar.
ERADÎN : (Arz. C.) Yerler. Arzlar, dünyalar.
ESMÂ-İ HÜSNÂ : Allah'ın güzel isimleri.
EVVELÎN : Evvelkilerin ilki.
HAKİKAT-İ ÂLİYE : Yüce, ulvî hakikat, gerçek.
HAKKALYAKÎN : Mârifet mertebesinin en yükseği; en kesin bir surette gerçeği görüp yaşamak hâli; ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi.
HÁLIK-I KÜLL-İ ŞEY : Her şeyin yaratıcısı olan Allah.
HÂTIRÂT-I GAYBİYE : Görünmeyen âlemlerden gelen ihtarlar, hatırlatmalar.
HULÂSA : Birşeyin, bir bâhsin özü; kısaca esâsı.
HULASAT-ÜL HULASA : Hulâsanın hulâsası. Özünün özü. * Ayet-ül Kübrâ Risâlesinin hülâsası.
İCMÂ : Fikir birliği. Bir meselede âlimlerin ittifak etmesi.
İHZAR : Hazırlamak.
İLHÂMÂT : İlhamlar, Allah'dan kalbe gelen mânâlar.
İLHÂMÂT : İlhamlar, Allah'dan kalbe gelen mânâlar.
İLHÂMÂT-I SÂDIKA : Doğru ilhâmlar.
İMAM-I MÜBÎN : Kader defteri. Geçmiş ve gelecekte eşyanın alacakları sanatlı ve düzenli hallerin yazıldığı, programlandığı ilim defteri.
İSTİHRÂCÂT : Bazı işaretlerle belli bir şeyi daha belirgin olarak ortaya çıkarmak.
İSTİMRÂR : Devam etme.
ÎTİKAD-I YAKÎNE : Kesin inanç, itikad.
KERÂMÂT : Kerâmetler. İkrâmlar.
KEŞF : Olacak birşeyi evvelden anlama; gizli birşeyin Allah tarafından birisine ilhâm edilmesi yoluyla bilinmesi.
KİTÂB-I MÜBÎN : Kâinattaki olayları cereyan ettiren Allah'ın kudretine âit nizam ve intizam esaslarını, kanunlarını ihtivâ eden mânevî kitap; Kudret Kitabı; Kur'ân-ı Kerîm'e de bu isim verilmiştir.
KÜLLİYÂT-I UMÛR : İşlerin bütünü.
LEVH-İ MAHFÛZ : Olmuş ve olacak herşeyin yazılı bulunduğu kader levhası.
MESÂİL-İ ÎMÂNİYE : İmânî meseleler.
MU'CİZÂT : Mu'cizeler. İnsanı aciz bırakan olaylar, hâdiseler.
MUHBİR-İ SÂDIK : Doğru haberci; Allah ve âhiretle ilgili doğru haberler veren Peygamberimiz (a.s.m.) ve diğer peygamberler (a.s.) için kullanılır.
MÜŞÂHEDÂT : Gözle görünen şeyler.
MÜŞÂHEDE : Görme, seyretme, şâhit olma.
MÜŞTAK : Arzulu, fazla istekli, iştiyak gösteren.
NEBAT : Bitki.
RAB : Besleyen, yetiştiren, terbiye eden Allah.
RABB-ÜL ÂLEMÎN : Bütün âlemlerin Rabbi.
REFÂKAT : Arkadaşlık, beraberlik.
SEMÂVÂT : Gökler.
SERGÜZEŞT : Başa gelen hâller, maceralar.
SEYYÂRÂT : Gezegenler. Bir yerde durmayıp yer değiştiren şeyler.
SIFÂT-I KUDSİYE : Allah'ın mukaddes sıfatları.
ŞECER: Ağaç.
ŞEHÂDET : Şâhitlik; Allah tarafından Peygamberimize bildirilen herşeyi kabul ve tasdik etme.
ŞÜMÛL : Kaplamak, içine almak.
TÂLİM : Öğretme, yetiştirme, eğitme.
TALTİF : İltifat etmek. Gönül almak. Yumuşatmak.
TAVZİF : Görevlendirme, vazifelendirme.
TEÇHİZ : Donatma. Cihazlandırma.
TESHÎR : İtaat ettirmek, boyun eğdirmek, emir altına almak.
TEVÂTÜR : İçinde yalan ihtimâli bulunmayan ve birbirlerine kuvvet veren haberlerden oluşan büyük bir topluluğa ait haber.
VAHDÂNİYET : Allah'ın tek ve benzersiz olup, kusur ve noksanlardan uzak olması.
VÜCÛB-U VÜCUD : Varlığı gerekli olmak, olmaması imkânsız olmak, varlığı zarurî ve vacib olmak, vazgeçilmez olmak.
VÜS'AT : Genişlik.
YAKÎNÎ : Şüphe edilmeyecek derecede kesin bir şekilde.
ZERRÂT : Atomlar, zerreler.
ZERRÂT : Atomlar, zerreler.
ZÎRUH : Ruh sahibi, canlı.
 

harp

Well-known member
Nur’dan zarar gelmez
13 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
Suâl: "Ey Seydâ! İstanbul'a gittin. Bu inkılâb-ı azîmi gördün. Mühim işler içine girdin. Bize ne getirdin?"
Cevap: Müjde getirdim.

Suâl: "Müjde ne demek? Bâzılar, bize, 'Sizin için fenalık var' diyorlar."
Cevap: Nurdan zarar gelmez; gelirse, huffâşa gelir, murdar şeylere gelir. Size, cemî kuvvetimle, yalnız Kürdistana değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki; 'umum İslâmın, lâsiyyemâ Osmânîlerin, bâhusus Ekrâdın saadetinin fecr-i sâdıkının geldiğini, hattâ Bâşid başında görüyorum.
(Ümitsizlik ve karamsarlığın sembolü olan Arap filozof ve şâiri Ebû Alâi'l-Maarrîye rağmen)
Faraza, şu devletin yarı milleti, pahasında verilse idi gene erzân ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz!
Suâl: "Biz öyle işitmedik."
Cevap: Şeytanın arkadaşları çoktur...
Suâl: "Öyle ise zihnimize gelen şüpheleri ve suâlleri hallet."
Cevap: Elbette; fakat müşteri olmadan, istemeden malımı satmam.
Suâl: "İstibdat nedir? Meşrûtiyet nedir?" Diğeri: "Ermeniler ağa oldular. Biz sefil kaldık." Başkası: "Dînimize zarar yok mu?" Daha başkası: "Jön Türkler şöyledirler, böyledirler, bizi de zarardîde edecekler." Diğeri: "Gayr-i müslim, nasıl asker olacak?" İlâ âhir...
Cevap: Yahu, şu gürültülü, karma karışık, sizin gibi intizamsız suâllerinize nasıl cevap vereceğim?
Suâl: "Kâide-i suâli sen göster?"
Cevap: Meşrûtiyet kânunuyla suâl ediniz. Yani içinizde bir iki zekî adamı intihap ediniz; tâ size vekil olarak müşteri olup, suâl etsin. Siz de dinleyiniz.
Onlar: "Peki, peki..."
Suâl: "İstibdat nedir; meşrûtiyet nedir?"
Cevap: İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir. Sefâlet derelerinin esfel-i sâfilînine insanı tekerlendiren ve âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağrâz ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren, hattâ herşeye sirâyet ile zehrini atan, o derece ihtilâfâtı beyne'l-İslâm îkâ edip, Mûtezile, Cebriye, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden, istibdattır.
Evet, taklidin pederi ve istibdâd-ı siyâsînin veledi olan istibdâd-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfıziye, Mûtezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlid etmiştir. (Münazarat sh. 20)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
AĞRÂZ : Garazlar, maksatlar.
BÂHUSUS : Bilhassa, özellikle, bununla beraber.
BEYNE'L-İSLÂM : Müslümanlar arasında.
CEBİR (CEBR) : Zorlama, baskı.
CEBRİYE : insanın irâdesini inkâr ederek, kulun, rüzgâr önündeki yaprak gibi, kaderin mahkûmu olduğunu ileri süren bâtıl îtikadî bir mezhep.
CEMÎ : Bütün . (gramerde) çokluk bildiren kelime, çoğul.
DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
EKRÂD : Kürtler.
ERZÂN : Ucuz.
ESFEL-İ SÂFİLÎN : Aşağıların en aşağısı
FARAZÂ : Meselâ, say ki, tut ki, diyelim ki.
FECR-İ SÂDIK : Gerçek aydınlık, sabaha karşı doğu ufkunda yayılmaya başlayan beyaz aydınlık.
FIRKA : Grup, parti, topluluk, tümen.
GAYR-I MÜSLİM : Müslüman olmayanlar. İslâmiyete girmeyenler.
HUFFÂŞ : Yarasa.
HUSÛMET : Düşmanlık. Kin beslemek.
İHTİLÂFÂT : Birbirine zıt ve farklı şeyler, farklılıklar.
ÎKA : Ortaya çıkarma, meydana getirme.
İNKILÂBAT-I AZÎME : Büyük değişiklikler. (Meşrutiyetin ilanı gibi)
İNTİHAB : Seçmek, ayırıp beğenmek.
İNTİZAM : Tertib, düzen, nizam üzere olmak
İSTİNAD : Dayanma, güvenme.
KÁİDE-İ SUÂL : Soru sorma kaidesi, prensibi.
LÂSİYYEMÂ : Bilhassa, husûsan, özellikle.
MÂHİ : Mahveden. Ortadan kaldıran.
MEŞRÛTİYET : Bir hükümdarın başkanlığı altındaki millet meclisi ile idâre edilen devlet sistemi.
MUÂMELE-İ KEYFİYE : Keyfî muâmele. Kanunsuz işlem yapma.
MURDAR : Leş, kokuşmuş, Pis, kirli.
MÛTEZİLE : Emevîler devrinde ortaya çıkan ve Allah'ı tenzih etmek maksadıyla meseleleri sırf akılla izaha çalışan ve #Kul fiilinin yaratıcısıdır# görüşüne inanan bâtıl bir îtikadî mezhep.
MÜRCİE : İnsanların yaptıkları fiiller husûsunda iyi kötü gibi değerlendirmelerde bulunmayıp Allah'a havâle eden bâtıl îtikadî bir mezhep.
MÜŞEVVEŞ : Karmakarışık, düzensiz, anlaşılmaz.
PAHA : Fiyat, kıymet.
RÂFIZÎ : Bırakan; kurallardan ve nizamdan ayrılan; Şiî gruplarından olup Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'i kabul etmeyen, hak mezhepten ayrılmış, namazsız, îtikadı bozuk kimse.
REY-İ VÂHİD : Tek bir kişinin görüşü, arzusu.
SEFÂLET : Perişanlık, yoksulluk.
SEFİL : Sefâlet çeken, sıkıntıda olan, perişan.
SEYDÂ : #Üstâdım ve efendim# mânâsında âlimler için kullanılan bir hitap şekli.
SİRÂYET : Bulaşma, yayılmak, gelişmek.
SÛ-İ İSTİMÂL : Birşeyi kötüye kullanma.
TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük.
TAKLİD : Benzetmeye ve benzemeye çalışmak, benzerini yapmak, birine benzemeye çalışmak.
TEVLİD : Doğurma, netice verme.
TEVLİD : Doğurma, netice verme.
ZARARDÎDE : Zarar görmek.
ZİLLET : Aşağılık, horluk, alçaklık.
ZULMET : Karanlık.
 
Üst