Günün Risale-i Nur Dersi

Abidin1

Well-known member
Yaw, özürlü bir insana ---kendi kendini bilmiyor mu ki--- ne diye "sen özürlüsün diyeceksin ki ? Yani, neden söylensin böyle birşey ? Buna siz "doğruyu söylemek mi diyorsunuz ?" bırakın Allah aşkına ! Burada çocuk mu eğitiyorsunuz ! Ben sizden konu hakkında bir nass varmı onu istedim ! Varsa bilginiz yazın !

Farz et elinde bir bilgi var o bilgiyi açıklasan binlerce insan ölecek. Yada farz et ailenle birlikte Allah'a inanmayan azılıların içinde kaldın, seni inancınla ilgili sorguladılar sende tehdid algıladın.. Aİlenin ve kendi güvenliğin için burada da doğru söylemesen olur.. İznin var..

Ancak kafirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnızca O'nadır." (Ali İmran 28).
 

yakuti

New member
Böyle önemli konuları muğlak bırakırsanız , o zaman söylenmesi gereken doğruların veya hakkın söylenmesine tereddütler ortaya çıkarmış olursunuz ! Bu da hiç doğru değildir. Onun için konu etraflıca açıklanmalı ve hangi durumlarda susmak, hangi durumlarda da "kral çıplak" diye haykırmak lazım geldiğini herkesin çok iyi bilmesi gerekir diye düşünüyorum. Çünkü, hakikatlar kaşısında müslümanlar değil, şeytanlar sessiz kalır !


Not : abidin' arkadaşımzın açıklaması güzel olmuş. Teşekkür ederim. Lâkin, örnek verilen hususlar herhangi bir müslümanın hayatı boyunca belki de bunlarla karşılaşma ihitmali yok denecek kadar az olan ihtimallerdir. Buna mukabil, Abdulkadir Geylâni hz.lerinin küçükken başına gelen haramilerin yol kesme hadisesinde, üzerindeki akçeleri doğru olarak söylemeis onca haraminin haramilikten vazgeçmesine sebep olması bir misal olarak gösterilebilir. Anlayacağımız, yalan söylemenin cevaz verildiği yerlerde doğrular söylenmeyebilir diye düşünüyorum.
 

Huseyni

Müdavim
Herşeyi herkes anlamaz bu normaldir. Ayetler hadislerde de aynı şey geçerlidir. Bazı ayet ve hadisler vardırki okursun ama alışkanlık yapar manası hakkında bi malumatın olmaz. Böyle durumlarda o işin ehillerine sormak erdemdir, güzeldir ki hem tefekkür ibadeti, hem mütalaa yerine geçer. Sitemizde açıklamalı derslerimiz mevcuttur. Yalnız alimin sözüne neden izah ederek açıklamamışta böyle kısa yoldan gitmiş demekte ne size ne bana düşmez. Ki bi yerde kısaca söylemişse, bir başka yerinde izahı vardır. Bazı yerde icmal bazı yerinde de tafsilat vardır. Olmaması da sorun teşkil etmez. Çünkü tefekküre sevkeder, araştırır doğruyu bulursunuz. Ancak menfi yaklaşanlar alimlerin sözlerinden menfi anlamlar çıkarır. İnsaflı olan yanlış anlasa da araştırır doğruyu hakikatı öğrenir. Okumak ve istifade etmek lazım.
 

Abidin1

Well-known member
Anlayacağımız, yalan söylemenin cevaz verildiği yerlerde doğrular söylenmeyebilir diye düşünüyorum.

Bende size teşekkür ederim sn. yakuti.
Şurada bir düzeltme yapalım. Ayette kast edilen Yalan söylemek değildir. Esas olan bir savunma gereği olarak Batıla rıza göstermeden pasifize olmaktır.. Batıla rıza göstermek ve yalan söyleyerek batıllaşmak değildir..

İkinci olarak da Said Nursi Hz. nin sözleri gerçekten çok anlamlı, çok değerli ve çok güzel..Bence Öyle derin anlamlar içeriyor ki şu sözün üstüne dahi bile bir dünya satır yazılabilir..

Son olarak da mesajımın arasına şunu ekleyim. Kur'an ı kerimde Maide 51, Bakara 120, Al-i imran 28 olduğu gibi Maide 82 de (derin bir tarihsel anlam ile) vardır.. Aynı şekilde Tevbe 1 ila 12 arası ayetler diğer konu ile ilgili zaman üstü ayetlerdir. Konu hakkında Tevbe 4 bu sitedeki din kardeşlerimizin düşündüğü şeklidir.Tevbe 8 ise senin ve benim gibilerin düşündüğü şeklidir.. Tevbe 12 de (....) ne hikmetse hepsi dörder ayet arayla sıralanmış.. Yani iki görüşte bir bakıma haklı yönlere sahip..

Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. Hucurat - 10
 

akna

Talebe
Doğru konuşmak ve insanların arkasından konuşmamak güzel bir meziyettir. Ancak doğru kanuşayım derken insanları kırmak da doğru değildir. Durumuna göre kul hakkına da girebilir.

Adamın biri, Nerede olursa olsun ben hep doğruyu söylerim, asla müdara etmem diye iddiada bulunurmuş.
Müdara; idare etme, gönül alma, yumuşak davranıp hoş geçinme demektir...

Bir gün birinin şahide ihtiyacı olmuş, bu doğru konuşan adamı şahit olarak mahkemeye götürüp kadı efendinin karşısına dikmiş. Bizim doğrucu bakmış ki, kadı efendinin bir gözünde şaşılık var.
Hemen, Selamün aleyküm kör kadı deyivermiş. Kadı da kızıp, Atın şu münasebetsizi içeriye diyerek hapsi boylatmış. Mahkumlar ısrar etmişler, Neden hapse atıldın? diye... O da omuzlarını silkiyormuş: Ben sadece doğruyu söyledim: Selamün aleyküm kör kadı dedim. O da beni hapse attı. Halbuki ben doğruyu söylemiştim.

Mahkumlar gülmüşlür:

Efendi, demişler, her doğruyu her yerde söylemek doğru mu? İşte böyle münasip olmayan yerde söyleyeceğin bir doğru, münasip olan yerlerde söylemen gereken doğrulara da mani olur, şahitlik bile yapamaz hale getirirler seni...

Bundan dolayıdır ki ilim ve hikmet erbabı, Her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir derler.
Hele günümüzde, sözüne sohbetine iyice dikkat etmek gerektiğini bilmeyenimiz yoktur herhalde...
Ama yine de kör kadı diyenler çıkıyor, güya doğruluktan ayrılmayacaklarını ifade ediyorlar...
Halbuki bir doğru söyleyip de bir sürü zararlara sebep olmaktansa, zararlı insanlarla zararsız şekilde muhatap olup belaya girmemeye çalışmak da sünnetin iktizasıdır.

RİSÂLE-İ NUR’UN AŞİNASI olan herkes, “Her söylediğin hak olsun. Fakat, her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat, her doğruyu demek doğru değildir” sözünü bilir. Bu sözün hangi risâlede geçtiğini de.

Bu söz, Uhuvvet Risâlesi’nde geçer.

Bu sözün Uhuvvet Risâlesi’nde geçiyor olması, ‘her doğruyu demenin’ mü’minler arasında kardeşâne bir beraberliğin tesisine engel teşkil ettiğine işarettir. Bediüzzaman Said Nursî, Uhuvvet Risâlesi’nde bu hatırlatmayı yaptığına göre, görmüştür ki, mü’minler arasında kardeşliğe zarar veren unsurlardan biri, ‘her doğrunun söylenmesi’dir. Demek ki, doğru olduğu halde söylenmesi doğru olmayan doğrular vardır.

Nitekim, ilgili sözün hemen ardından gelen cümle, ‘doğru bir sözü söylemesi doğru olmayan’ kişilerin varlığına dikkat çeker. “Zira, senin gibi, niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihatı bazan damara dokundurur, aksülamel yapar” kaydı gösterir ki, bazı kişilerin bazı doğruları söylemesi doğru değildir. Buna göre, bir kişi, bir doğruyu ‘damara dokundurma’ kasdıyla söylüyorsa; o kişi, o doğruyu söylemeye ehil değildir. Ki, Kastamonu Lâhikası’nda yer alan bir mektupta geçen “Risâle-i Nur tokatlarda istimal edilmez” sözü de, bu mânâda mütalâa edilmelidir.

Yine Bediüzzaman’ın mektuplarından çıkan bir diğer ders, söz doğru, söyleyecek kişi doğru, niyeti de halis olsa bile, ‘her doğrunun her yerde ve her zaman söylenmesinin doğru olmadığı’dır. Belâgatın Bediüzzaman tarafından ‘mukteza-yı hale mutabakat’ şeklinde yapılan kısa ama enfes tarifi de bu noktaya dikkat çekmektedir. Her doğru her yerde söylenmez. Bazı doğru sözlerin bazı yerlerde söylenmesi yanlıştır. Aynı şekilde, her doğru her zaman söylenmez. Bazı doğru sözlerin bazı zamanlarda söylenmesi de yanlıştır.

Bu yanlışlık ise, ya sözün kendisi ile ilgilidir; yahut sözün muhatabı olan kişilerle...

Birer örnekle açıklayacak olursak; doğru bir söz, belli kayıtlar altında ve belli şartlar dahilinde söylenmiş ise, o kayıtları gözardı ederek, o şartları görmezden gelerek bu sözü her hale ve her zamana olduğu gibi uyarlayıp söylemek, doğru bir sözün yanlış söylenmesinin örneğidir. Bediüzzaman’ın “Ata et, aslana ot atılmaz” veciz cümlesiyle özetlediği durumlar ise, sözün muhatabı olan kişilerle ilgili yanlışların örneği...

Mü’minler arasındaki gerilimlere baktığımızda ise, bu gerilimlerin büyük kısmının bu yöndeki dikkatsiz ve hikmetsiz söylemlerden, doğru zamanda doğru kişilere doğru biçimde söylendiğinde kabul göreceği halde yanlış bir üslûpla söylenmiş sözlerden kaynaklandığını görürüz. Nice doğru vardır ki, muhtevası doğru olmakla birlikte, yanlış cümlelerle söylenmiştir. Nice doğru söz vardır ki, yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış kişilere söylenmiştir.

Ve, nice kardeş kalbler, sırf bu yüzden; söylenmesi doğru olmayan doğrular yüzünden, yanlış yerde ve yanlış zamanda yanlış kişilere söylenen doğrular yüzünden birbirine karşı kırık ve kırgın haldedir.

Risâle-i Nur dairesindeki mü’minler ile tasavvuf yoluna sülûk etmiş mü’minler arasındaki gerilim örneğinde olduğu gibi...




Sorularla İslamiyet
 

harp

Well-known member
Peygamberimiz'in bereket mucizelerinden...
21 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
Berekete Dair Mu'cizât-ı Katiyenin Birinci Misali: Başta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü Sitte-i sahiha müttefikan haber veriyorlar ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Hazret-i Zeynep ile tezevvücü velîmesinde, Hazret-i Enes'in validesi Ümmü Süleym, bir iki avuç hurmayı yağla kavurarak bir kaba koyup Hazret-i Enes'le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma gönderdi. Enes'e ferman etti ki: "Filân, filânı çağır. Hem, kime tesadüf etsen davet et." Enes de kime rast geldiyse çağırdı. Üç yüz kadar Sahabe gelip suffe ve hücre-i saadeti doldurdular.
Ferman etti: "Onar onar halka olunuz." Sonra, mübarek elini o az taam üzerine koydu, dua etti, "Buyurun" dedi. Bütün o üç yüz adam yediler, tok olup kalktılar. Enes'e ferman etmiş: "Kaldır." Enes demiş ki: "Bilmedim, taam kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldırdığım vakit mi çoktu, fark edemedim."
İkinci Misal: Mihmandâr-ı Nebevî Ebu Eyyubi'l-Ensârî hanesine teşrif-i Nebevî hengâmında Ebu Eyyüb der ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebu Bekr-i Sıddık'a kâfi gelecek iki kişilik yemek yaptım. Ona ferman etti: "Ensar'dan otuz kişi çağır." Otuz adam geldiler, yediler. Sonra ferman etti: "Altmış kişi çağır." Altmış daha davet ettim. Geldiler, yediler. Sonra ferman etti: "Yetmiş kişi çağır." Yetmiş daha davet ettim. Geldiler, yediler. Kaplarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mucize karşısında İslâmiyete girip biat ettiler. O iki kişilik taamdan yüz seksen adam yediler.
Üçüncü Misal: Hazret-i Ömer ibnü'l-Hattab ve Ebu Hüreyre ve Selemetübnü'l-Ekvâ ve Ebu Amratü'l-Ensarî gibi, müteaddit tariklerle diyorlar ki:
Bir gazvede ordu aç kaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma müracaat ettiler. Ferman etti ki: "Heybelerinizde kalan bakıye-i erzakı toplayınız." Herkes azar birer parça hurma getirdi. En çok getiren, dört avuç getirebildi. Bir kilime koydular.
Seleme der ki: "Mecmuunu ben tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak vardı." Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle dua edip ferman etti: "Herkes kabını getirsin." Koşuştular, geldiler. O ordu içinde hiçbir kap kalmadı, hepsini doldurdular. Hem fazla kaldı.
Sahabeden bir râvi demiş: "O bereketin gidişatından anladım: Eğer ehl-i arz gelseydi, onlara dahi kâfi gelecekti."
Dördüncü Misal: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki:
Abdurrahman ibn-i Ebî Bekr-i Sıddık der: Biz yüz otuz Sahabe, bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Dört avuç miktarı olan bir sâ' ekmek için hamur yapıldı. Bir keçi dahi kesildi, pişirildi; yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. Kasem ederim, o kebaptan, yüz otuz Sahabeden herbirisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm pişmiş eti iki kâseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik; fazla kaldı. Ben fazlasını deveye yükledim.
Beşinci Misal: Kütüb-ü sahiha katiyetle beyan ediyorlar ki:
Gazve-i Garra-i Ahzabda, meşhur Yevmü'l-Hendek'te, Hazret-i Câbiru'l-Ensârî kasemle ilân ediyor: O günde, dört avuç olan bir sâ' arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı.
Hazret-i Câbir der ki: O gün yemek, hanemde pişirildi. Bütün bin adam o sâ'dan, o oğlaktan yediler, gittiler. Daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübarek ağzının suyunu koyup bereketle dua etmişti.
İşte, şu mucize-i bereketi, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret-i Câbir kasemle ilân ediyor. Demek şu hadise, bin adam rivayet etmiş gibi kati denilebilir. (Mektubat, Mu’cizatı Ahmediye)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
BAKIYE-İ ERZÂK : Erzaktan, yiyecekten arta kalan.
BÎAT : Bağlılık, uyma, tabi olma.
CÂBİR-ÜL-ENSARÎ : Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hicri 73 tarihinde 94 yaşında Medine-i Münevvere'de vefât etmiştir. Akabe biatinde bulunan 70 Ensar'dan Medine'de en son vefat eden bu zattır.
EHL-İ ARZ : Dünyadakiler, dünyada bulunanlar.
FERMÂN : Emir, buyruk, tebliğ.
GAZVE : Savaş, harb, çarpışma.
GAZVE-İ GARRÂ-İ AHZAB : Büyük Ahzab Savaşı.
HÂNE : Ev, mesken.
HÂNE : Ev, mesken.
HENGÂM : An, zaman, vakit, sıra, çağ.
HEYBE : Eşya koymaya mahsus iki taraflı küçük torba.
HÜCRE-İ SAÂDET : Saadet evi.
KAP : Yemek konan tencere tabak.
KÂSE : f. Tas veya çanak.
KASEM : Yemin.
KÜTÜB-İ SİTTE-İ SAHİHA : Altı adet sahih hadis kitabı. (Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim, İbn-i Mâce, Ebû Davud, Tirmizî ve Neseî.)
MECMÛ : Tamamı, hepsi, bütünü, toplamı.
MEŞHUR : Ünlü, bilinen.
MİHMANDÂR-I NEBEVÎ : Peygamber Efendimizi (a.s.m.) evine misafir eden.
MİSÂLİYE : Misale dâir, benzer, örnek.
MU'CİZÂT : Mu'cizeler. İnsanı aciz bırakan olaylar, hâdiseler.
MU'CİZÂT-I KAT'İYE : Apaçık ve kesin olan mu'cize.
MU'CİZE-İ BEREKET : Bereketle ilgili mû'cize.
MÜBÂREK : Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.
MÜTEADDİD : Pekçok. Türlü türlü, çeşitli.
MÜTTEFİKAN : İttifakla, herkesin aynı şeyi söyleyerek birbirlerini doğrulamaları.
OĞLAK : Keçi yavrusu.
RÂVİ : Rivâyet eden, nakleden.
RİVÂYET : Peygamberimizden işittiklerini veya Sahabeden duyduklarını, birisinin başkasına anlatması.
SA' : 1040 dirhemlik hububat ölçeği. Kile.
SAHÂBE : Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler, onun etrafında bulunup hizmet edenler.
SUFFE : Peygamberimizin (a.s.m.) câmi avlusunda oturan, bekar kalıp dünya işlerine de bulaşmayıp, sırf Kur'an hakikatlerinin yayılması için gayret gösteren Sahabe topluluğu.
TAAM : Yemek, yiyecek, gıdâ.
TARÎK : Yol, tarz, usul, vâsıta, meslek.
TESADÜF : Rastlantı.
TEŞRÎF-İ NEBEVÎ : Peygamberin gelişi, şereflendirmesi.
TEZEVVÜC : Evlenmek.
VÂLİDE : Anne.
VELÎME : Düğün ziyâfeti.
YEVMÜ'L-HENDEK : Hendek'teki çarpışma günü. Hicri 5, Miladi 627 yılında gerçekleşen Hendek savaşının yapıldığı gün.
 

harp

Well-known member
Şeyhe, alime karşı nasıl hür olacağız?
22 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi

Bismillahirrahmanirrahim
Sual: "Bir büyük adama ve bir velîye ve bir şeyhe ve bir büyük alime karşı nasıl hür olacağız? Onlar, meziyetleri için, bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların fazîletlerinin esiriyiz."
Cevap: Velayetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni, tevazu ve mahviyettir; tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden, sabiyy-i müteşeyyihtir; siz de büyük tanımayınız.
Sual: Neden tekebbür küçüklük alâmetidir?
Cevap: Zira, herbir insan için, içinde görünecek ve onunla nâsı temâşâ edecek bir mertebe-i haysiyet ve şöhret vardır. İşte, o mertebe eğer kamet-i istidadından daha yüksek ise; o, o seviyede görünmek için tekebbür ile ona uzanıp tetavül ve tekebbür edecektir. Şayet kıymet ve istihkakı daha bülend ise, tevazu ile tekavvüs edip ona eğilecektir. (Münazarat)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
KÁMET-İ İSTİDÂDÎ : Kabiliyet derecesi, mertebesi.
MAHVİYET : Tevâzu, alçak gönüllülük.
NÂS : İnsanlar.
SABİYY-İ MÜTEŞEYYİH : Kendini yaşlı gösteren çocuk; büyüklük taslayan küçük.
ŞE'N : İş, gerek, tavır, hal, birşeyin özelliğinin fiilî görünümü, neticesi ve eseri.
TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük.
TEKAVVÜS : Kavisleşme, eğilme, bükülme. Yay gibi.
TEKEBBÜR : Kibirlenme, kendini büyük sayma.
TETÂVÜL : Uzama, zulüm etme, musallat olma.
TEVÂZU : Alçak gönüllülük, kibirsizlik, mahviyet.
 

harp

Well-known member
İnsan, Cenâb-ı Hakkın antika bir sanatıdır
24 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
BİRİNCİ NOKTA
İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor. İman bir intisaptır. Öyle ise, insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat’ eder. O kat’dan, san’at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.
Bu sırrı bir temsille beyan edeceğiz. Meselâ, insanların san’atları içinde, nasıl ki maddenin kıymetiyle san’atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazan müsavi, bazan madde daha kıymettar; bazan oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san’at bulunuyor. Belki, bazan, antika olan bir san’at antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san’atkârına nisbet ederek, o san’atkârı yad etmekle ve o san’atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir.
İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san’atıdır. Ve en nazik ve nazenin bir mu’cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.
Eğer nur-u iman, içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min, şuurla okur ve o intisapla okutur. Yani, “Sâni-i Zülcelâlin masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım” gibi mânâlarla, insandaki san’at-ı Rabbâniye tezahür eder. Demek, Sâniine intisaptan ibaret olan iman, insandaki bütün âsâr-ı san’atı izhar eder. İnsanın kıymeti, o san’at-ı Rabbâniyeye göre olur; ve âyine-i Samedâniye itibarıyladır. O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatab-ı İlâhî ve Cennete lâyık bir misafir-i Rabbânî olur.
Eğer kat’-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse, o vakit bütün o mânidar nukuş-u esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira, Sâni unutulsa, Sânie müteveccih mânevî cihetler de anlaşılmaz, adeta başaşağı düşer. O mânidar âli san’atların ve mânevî âli nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve gözle görülen bir kısmı ise, süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvânâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder, gider. İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder. (Sözler, 23. Söz)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Âsâr-I San’at : San’at Eserleri
Âyine-İ Samedâniye : Hiçbir Şeye Muhtaç Olmayan Ve Herkes Ona Muhtaç Olan Allah’ın Eserlerini Gösteren Ayna
Bâki : Kalan Kısım
Cenâb-I Hak : Hakkın Tâ Kendisi Olan, Şeref Ve Azamet Sahibi Yüce Allah
Cihet : Yön
Cilve : Yansıma
Cüz’î : Az
Esbab : Sebepler
Esmâ : İsimler
Hârika-Pîşe : Olağanüstü İşler Yapan
Hünerver : Becerikli
İntisap : Bağlanma
İzhar : Gösterme
Kalb Etmek : Dönüştürmek
Kat’-I İntisap : Mensubiyet Bağını Kesme
Kerem : Lütuf, İkram, İyilik
Küfür : İnkâr, İnançsızlık
Madde-İ Hayvaniye : Hayvanî Madde
Mahiyet-İ İnsaniye : İnsana Ait Temel Özellikler, İnsanın İçyapısı
Mahlûk : Yaratık
Mahlûkat : Yaratıklar
Mânidar : Anlamlı
Masnû : San’at Eseri Varlık
Mazhar : Yansıma Ve Görünme Yeri
Medar : Eksen, Vesile
Misafir-İ Rabbânî : Allah’ın Misafiri
Misal-İ Musağğar : Küçültülmüş Nümune, Örnek
Mu’cize-İ Kudret : Allah’ın Sonsuz Kudretiyle Bir Mu’cize Eseri Olarak Yarattığı Şey
Muhatab-I İlâhî : Allah’a Muhatap Olan
Mü’min : İman Etmiş, İnanmış
Müteveccih : Yönelik
Nâzenin : İnce, Nazik, Nazlı
Nazik : İnce, Zarif
Nisbet Etmek : Bağ Kurmak
Nukuş-U Esmâ-İ İlâhiye : Allah’ın Güzel İsimlerinin Nakışları
Nur-U İman : İman Nuru, Aydınlığı
Rahmet : Şefkat, Merhamet
San’at-I Rabbâniye : Allah’ın San’atı
Sâni : Herşeyi San’atlı Bir Şekilde Yaratan Allah
Sâni-İ Zülcelâl : Herşeyi San’atlı Bir Şekilde Yaratan, Sonsuz Haşmet Ve Yücelik Sahibi Allah
Sukut Etme : Düşme, Alçalma
Suret : Şekil, Biçim
Süflî : Aşağı
Şuur : Bilinç, İdrak, Anlayış
Tabiat : Doğa, Canlı Cansız Varlıklar; Maddî Âlem
Tefessüh : Bozulma, Kokuşma
Teşhir Edilme : Sergilenme
Tezahür : Görünme, Ortaya Çıkma
Yad Etmek : Anmak
 

nurul reþha

Well-known member

İnce, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek
Risâletü’n-Nur, gerçi umuma teşmil suretiyle değil, fakat her halde hakikat-i İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takvâ ve esas-ı azimet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hadisatın fetvalarıyla onlar terk edilmez.

Aziz, sıddık kardeşlerim, (...)

Gül ve Nur fabrikaları ve mübarekler başta olarak umum kardeşlerime birer birer selâm ediyorum. Bu memleketi tenvir eden ve Cennet kokularıyla rayihalandıran o fabrikaları Cenâb-ı Hak muvaffak ve dâim eylesin. Amin. Biz burada onların parlak nurlarıyla ve şirin güzel kokularıyla âlem-i bekanın rayihasını istişmam ediyoruz.


Risâle-i Nur Talebelerinin hasları olan sahip ve vârisleri ve haslarının hasları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bugünlerde vuku bulan bir hadise münasebetiyle beyan ediyorum ki, Risâletü’n-Nur hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkiki yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâletü’n-Nur’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâletü’n-Nur o yolu kestirir, iman-ı hakikîye isal eder.


Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütalâayla bazan bir günde bir cilt kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Resailü’n-Nur bana kâfi geliyorlardı. Birtek kitaba muhtaç olmadım, başka kitapları yanımda bulundurmadım. Risâletü’n-Nur çok mütenevvi hakaike dair olduğu halde, telifi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyade muhtaç olmamak lâzım gelir.

Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum; siz dahi Risâletü’n-Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.


Hem şimdilik bazı ulemanın yeni eserlerinde meslek ve meşrep ayrı ve bid’atlara müsait gittiği için, Risâletü’n-Nur zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafazaya çalışması gibi, bid’ata karşı da huruf ve hatt-ı Kur’ânı muhafaza etmek bir vazifesi iken, has talebelerden birisi bilfiil huruf ve hatt-ı Kur’âniye’yi ders verdiği halde, sırrı bilinmez bir hevesle, huruf ve hatt-ı Kur’âniyeye, ilm-i din perdesinde tesirli bir surette darbe vuran bazı hocaların darbede istimal ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan, dağda, şiddetli bir tarzda o has talebelere karşı bir gerginlik hissettim, sonra ikaz ettim. Elhamdü lillâh ayıldılar. İnşaallah tamamen kurtuldular.

Ey kardeşlerim,

Mesleğimiz, tecavüz değil tedafüdür. Hem tahrip değil, tamirdir. Hem hâkim değiliz, mahkûmuz. Bize tecavüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde, elbette çok mühim ve bizim de malımız hakikatler var. O hakikatlerin intişarına bize ihtiyaçları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyetli vazife zedelenir ve muhafazası lâzım olan ve birer taifeye mahsus bir kısım esaslar ve âli hakikatler kaybolmasına vesile olur.

Meselâ, hadisat-ı zamaniye bahanesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev’îne zemin ihzar etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer’iyeyi perde yapıp eserler yazılmış.

Risâletü’n-Nur, gerçi umuma teşmil suretiyle değil, fakat her halde hakikat-i İslamiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takvâ ve esas-ı azimet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hadisatın fetvalarıyla onlar terk edilmez.


Kastamonu Lâhikası, s. 51
 

nurul reþha

Well-known member
Risale-i Nur Mesleğinde


16 - ENANİYETİ TERK ETMEK ESASTIR

(Hubb-u cah, İhlâs, Riya düsturlarına da bakınız)
Risale-i Nur Mesleğinde çok ehemmiyetle nazara verilen enaniyeti terk etmek düsturu hakkındaki sarih beyanlardan bir kısmıdır.
Bediüzzaman Hazretlerinin terk-i enaniyette nümune-i imtisal bir hali ve vasiyeti:
1- «Bu zamanda şan, şeref perdesi altında riyakârlık yer aldığından, âzamî ihlâs ile bütün bütün enaniyeti terk lâzımdır. Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, mânevî dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur’daki âzamî ihlâs ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir mânevî sebep hissediyorum. Kendini Risale-i Nur’a vakfetmiş olan, yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup, bu mânâyı, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler.”» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 201)
Enaniyet en mühim bir ruhî hastalık olup şirk-i hafîye kapı açar. @font-face { font-family: "Arial Black"; }@font-face { font-family: "Huseyin Gunday"; }@font-face { font-family: "Arial Narrow"; }@font-face { }p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0cm 0cm 0.0001pt; font-size: 10pt; font-family: "Arial Narrow"; }h1 { margin: 12pt 0cm 3pt; page-break-after: avoid; font-size: 16pt; font-family: Arial; }p.MsoFootnoteText, li.MsoFootnoteText, div.MsoFootnoteText { margin: 0cm 0cm 0.0001pt; font-size: 10pt; font-family: "Arial Narrow"; }p.dipnot, li.dipnot, div.dipnot { margin: 2pt 0cm 5pt; text-align: justify; text-indent: 28.05pt; font-size: 8pt; }div.Section1 { page: Section1; }
2- «İHLÂSI KIRAN İKİNCİ MÂNİ: Hubb-u cahtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi, “şirk-i hafî” tabir edilen riyâkârlığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.
Ey kardeşlerim! Kur’ân-ı Hakîmin hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip HAŞİYE onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mâbeynimizde bu nevi hubb-u cahtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün münâfidir.» (Lem’alar sh: 165)
Enâniyeti terk edemeyen ehl-i diyanet, büyük hataya düşer.
3- «Enâniyetten tecerrüd edemedikleri için, ifrat ve tefrit yüzünden, ulvî bir menba-ı kuvvet olan ittifakı kaybedip, ihlâs da kırılır. Ve vazife-i uhreviye de zedelenir. Kolayca rıza-yı İlâhî de elde edilmez. Bu mühim marazın merhemi ve ilâcı, “El-hubbu fillah” sırrıyla, tarik-i hakta gidenlereiftihar etmek ve arkalarından gitmek ve imamlık şerefini onlara bırakmak ve o hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimaliyle enâniyetinden vazgeçip ihlâsı kazanmak ve ihlâsla bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amellere râcih olduğunu bilmekle ve tâbiiyeti dahi, sebeb-i mes’uliyet ve hatarlı olan metbûiyete tercih etmekle o marazdan kurtulur ve ihlâsı kazanır, vazife-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir.» (Lem’alar sh: 153) refakatle
Risale-i Nur terk-i enâniyet dersini verir.
4- «Risale-i Nur’un bize verdiği ders de, hakikat-i ihlâs ve terk-i enâniyet ve daima kendini kusurlu bilmek ve hodfuruşluk etmemektir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 49)
5- «Hırs-ı şöhret, hubb-u cah, makam sahibi olmak, emsaline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannukârâne (haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek) ve tekellüfkârâne (lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek) tarzını takınmakla riya eder.
Risale-i Nur şakirdleri, ene’yi, nahnü’ye tebdil ettikleri, yani enaniyeti bırakıp, Risale-i Nur dairesinin şahs-ı mânevisinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri ve ehl-i tarikatın fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ve nefs-i emmareyi öldürmek gibi riyadan kurtaran vasıtaların bu zamanda birisi de fenâ fi’l-ihvan, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı maneviyesi içinde eritip öyle davrandığı için, inşaallah, ehl-i hakikatin riyadan kurtulmaları gibi, bu sırla onlar da kurtulurlar.» (Kastamonu Lâhikası sh: 184)
6- «Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı mânevî hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sahip olmak için, bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa, o buz parçası erir, zayi olur o havuzdan da istifade edilmez.» (Kastamonu Lâhikası sh: 143)
7- «Bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti miktarında bir buz parçası olan enaniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mazur biliyor ondan nizâ çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder ehl-i dalâlet istifade ediyor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 196)
8- «Sakın, benlik ve gurura medar şeylerden çekin. Tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet, bu zamanda ehl-i hakikate lâzım ve elzemdir. Çünkü, bu asırda en büyük tehlike benliktenkusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 62) ve hodfuruşluktan ileri geldiğinden, ehl‑i hak ve hakikat, mahviyetkârâne daima
9- «Bu zamanın bir hastalığı daha var o da benlik, enaniyet, hodfuruşluk, hayatını güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştahı, tiryakilik gibi hastalıklardır. Risale-i Nur’un Kur’ân’dan aldığı dersin en birinci esası benlik, enaniyet, hodfuruşluğu terk etmek lüzumudur.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 245)
10- «Ehl-i dalâletin tarafgirleri, enâniyetten istifade edip kardeşlerimi benden çekmek istiyorlar. Hakikaten, insanda en tehlikeli damar enâniyettir. Ve en zayıf damarı da odur. Onu okşamakla çok fena şeyleri yaptırabilirler.
Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz, sizi enâniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki, şu asırda ehl-i dalâlet ene’ye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye, eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir. Enenin istimalinde haklı dahi olsa, madem ki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber, etrafına toplandığımız hizmet-i Kur’âniye, ene’yi kabul etmiyor, nahnü istiyor. “Ben demeyiniz, biz deyiniz” diyor.» (Mektubat sh: 424)
11- «Kardeşlerim, enâniyetin işimizde en tehlikeli ciheti kıskançlıktır. Eğer sırf lillâh için olmazsa, kıskançlık müdahale eder, bozar. Nasıl ki bir insanın bir eli bir elini kıskanmaz ve gözü kulağına haset etmez ve kalbi aklına rekabet etmez. Öyle de, bu heyetimizin şahs-ı mânevîsinde, herbiriniz bir duygu, bir âzâ hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bilâkis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, mütelezziz olmak bir vazife‑i vicdaniyenizdir.» (Mektubat sh: 426)
12- «Aziz kardeşlerim,
Evvel âhir tavsiyemiz, tesanüdünüzü muhafaza enâniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i dem ve ihtiyattır. Said Nursî » (Şualar sh: 312)
13- «“Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risale-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla dünyaya, enaniyete ait herşeyi feda etmek vazifemizdir” deyip nefsinizi susturunuz.» (Kastamonu Lâhikası sh: 234)
14- «İtidal-i dem ve tahammül etmek ve mümkün olduğu derecede bizim arkadaşlar uhuvvetlerini ve tesanüdlerini tevazu ile ve mahviyetle ve terk-i enâniyetle takviye etmek gayet lâzım ve zarurîdir.» (Şualar sh: 315)
15- «Said, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır tâ ki Risaletü’n-Nur’u bulandırmasın, tesirini kırmasın.» (Kastamonu Lâhikası sh: 18)
16- «Ey kardeşlerim, sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde benlik, enaniyet, şan ve şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsas eden hâlâttan şiddetle ictinab ediyoruz.» (Kastamonu Lâhikası sh: 146)
17- «Bu mesele yalnız şahsıma taallûk etseydi, ben cidden nefs-i emmaremi tam kırmak için ona minnettar olurdum. Mesleğimiz, bu zamanda hakka hizmet, bütün bütün terk-i enaniyetle olabileceğini kat’î kanaatimiz olduğu gibi, yirmi senedir nefs-i emmarem ister istemez o mesleğe itaate mecbur olmuş. Risale-i Nur ve mukaddematları, buna bir hüccet-i katıadır. Fakat garaz ve inat ve bir nevi taassub-u meslekiyeyi ihsas eden ve esrar-ı mestûreyi işaa suretinde gelen itiraz ve ayıplara karşı Eski Said (r.a.) lisanıyla derim: İşte meydan! En mutaassıp ulemadan ve en büyük velîden tut, tâ en dinsiz filozoflara ve müdakkik hükemalara, Risale-i Nur’daki dâvâları ispat etmeye hazırım ve hem de ispat etmişim ki, benim mahvıma ve idamıma mütemadiyen çalışan zındık filozoflar ve mülhidler, o dâvâları cerh edemiyorlar ve edememişler.» (Sikke-i Tasdik-i Gaybî sh: 62)
18- «Gaflet ve dünyaperestlikten çıkan dehşetli bir enâniyet bu zamanda hükmediyor. Onun için ehl‑i hakikat —hattâ meşrû bir tarzda dahi olsa enâniyetten, hodfuruşluktan vazgeçmeleri lâzım olduğundan, Risale-i Nur’un hakikî şakirdleri, buz parçası olan enâniyetlerini şahs-ı mânevîde ve havz-ı müşterekte erittiklerinden, inşaallah bu fırtınada sarsılmayacaklar.» (Şualar sh: 318)
19- «İslâmiyet, tevhid-i hakikî dinidir ki, vasıtaları, esbabları iskat ediyor, enâniyeti kırıyor, ubudiyet-i hâlisa tesis ediyor. Nefsin rububiyetinden tut, tâ her nevi rububiyet-i bâtılayı kat ediyor, reddediyor. Bu sır içindir ki, havastan bir büyük insan tam dindar olsa, enâniyeti terk etmeye mecbur olur. Enâniyeti terk etmeyen, salâbet-i diniyeyi ve kısmen de dinini terk eder.» (Mektubat sh: 437)
20- «İslâmiyetin esası, mahz-ı tevhiddir vesâit ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise, “velediyet” fikrini kabul ettiği için, vesâit ve esbaba bir kıymet verir, enâniyeti kırmaz. Adeta rububiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir.
اِتَّخَذُوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ
âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enâniyetlerini muhafaza etmekle beraber, sabık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıp bir dindar olur. Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar ya enâniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için, bir kısmı lâkayt kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.» (Mektubat sh: 326)
Yukarıda kısmen nakledilen beyanlar ve açık ifadelerin bir neticesi olarak Risale-i Nur Mesleğinde terk-i enaniyet, müsellem bir düstur ve esastır.

HAŞİYE Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir. (Bediüzzaman)
 

harp

Well-known member
Resulullah ne istiyor, dinleyelim
26 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
İşte bak: O zât öyle bir salât-ı kübrâda, bir ibâdet-i ulyâda saadet-i ebediye için duâ ediyor ki, güyâ bu cezîre, belki bütün arz onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Çünkü ubûdiyeti ise, ona ittibâ eden ümmetin ubûdiyetini tazammun ettiği gibi, muvâfakat sırrıyla bütün enbiyânın sırr-ı ubûdiyetini tazammun eder. Hem o, salât-ı kübrâyı öyle bir cemaat-ı uzmâda kılar, niyaz ediyor ki, güyâ benîâdem'in Hazret-i Âdem'den asrımıza kadar, belki Kıyâmete kadar bütün nurânî ve kâmil insanlar ona tebâiyetle iktidâ edip, duâsına "Âmin" derler.
Bak: Hem öyle bekâ gibi bir hâcet-i âmme için duâ ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudât niyazına iştirak edip lisân-ı hal ile, "Oh, evet yâ Rabbenâ! Ver; duâsını kabul et. Biz de istiyoruz" diyorlar. Hem bak, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştâkâne, öyle tazarrûkârâne saadet-i bâkiye istiyor ki, bütün kâinatı ağlattırıp, duâsına iştirak ettiriyor.
Bak: Hem öyle bir maksad, öyle bir gâye için saadet isteyip duâ ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı esfel-i sâfilîn olan fenâ-i mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan, abesiyetten âlâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekâya, ulvî vazifeye, mektûbât-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.
Bak: Hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcudâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip duâsına, "Âmin, Allahümme âmin" dedirtiyor.
Bak: Hem öyle Semî' ve Kerîm bir Kadîr'den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm'den saadet ve bekâyı istiyor ki, bilmüşâhede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafif bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Lisân-ı hal ile de olsa icâbet eder. Öyle sûret-i Hakîmâne, Basîrâne, Rahîmânede verir ve icâbet eder ki, şüphe bırakmaz, o terbiye ve tedbîr, öyle Semî' ve Basîr'e mahsus, öyle bir Kerîm ve Rahîm'e hastır.
Acaba, bütün benîâdem'i arkasına alıp şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp, nev-i beşerin hulâsa-i ubûdiyetini câmi' hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye (a.s.m.) içinde duâ eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat (a.s.m.) ne istiyor; dinleyelim:
Bak: Kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, bekâ istiyor, Cennet istiyor; hem, mevcudât aynalarında cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. O esmâdan şefaat talep ediyor; görüyorsun.
Eğer âhiretin hesabsız esbâb-ı mûcibesi, delâil-i vücudu olmasa idi, yalnız şu zâtın tek duâsı, baharımızın icâdı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binâsına sebebiyet verecekti. (Sözler, 10. Söz)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
ABESİYET : Faydasız ve boş olma, lüzumsuz ve gayesiz oluş.
ÂLÂ-YI İLLİYYÎN : Yüceler yücesi, en yüksek mertebe.
ARŞ : Kürsü, taht, yüce makam; en yüksek gök; Allah'ın kudret ve saltanatının tecellî yeri.
BEKA : Varlığı devam ettirme; devamlılık, sonsuzluk.
BENÎÂDEM : İnsanoğlu, âdemoğlu; insanlık âlemi.
BİLMÜŞÂHEDE : Bizzat şâhit olarak, görerek, görür şekilde, görme derecesinde.
CEMAAT-İ UZMÂ : Büyük topluluk, cemaat.
CEMÂL : Güzellik, yüz; Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsânı ile tecellisi; hak ile söylenen güzel söz; hüsün.
CEZÎRE : Yarımada.
DELÂİL-İ VÜCÛB : Allah'ın varlığının zarurî olmasının delilleri.
ESBÂB-I MÛCİBE : Gerektirici sebepler, icap ettiren sebepler.
ESFEL-İ SÂFİLÎN : Aşağıların en aşağısı; Cehennemin en aşağı tabakası.
ESMÂ-İ KUDSİYE-İ İLÂHİYE : Allah'ın kusursuz, noksansız ve yüce isimleri.
FAHR-İ KÂİNAT : (Fahr-i Âlem, Zübde-i Kâinat, Seyyid-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nâmları. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği Hz. Muhammed (A.S.M.).
FENÂ-İ MUTLAK : Mutlak yok oluş.
FERÎD-İ KEVN Ü ZAMAN : Kâinâtın ve bütün zamanların benzersizi olan.
FÎZÂR-I İSTİMDATKÂRANE : Yardım isteyerek inleyip ağlamak.
HAZİNÂNE : Hüzün, üzüntü verircesine.
HULÂSA : Birşeyin, bir bâhsin özü; kısaca esâsı.
İBÂDET-İ ULYA : Yüce Kulluk vazifesi.
İKTİDÂ : Tâbi olmak, uymak.
İŞTİRAK : Ortaklık, katılma.
KÂMİL : Olgun, kemâl sâhibi.
LİSÂN-I HÂL : Birşeyin duruşu ve görünüşü ile bir mânâ ifâde etmesi. Vücut dili
MAHBÛBÂNE : Sevilerek.
MAKSAD : Ana fikir; kastedilmiş, istenilen şey.
MEKTUBÂT-I SAMEDÂNİYE : Herbiri Cenâb-ı Hakkın birer mektubu olan, yani O'nun isim ve sıfatlarını anlatan varlıklar.
MUVAFAKAT : Uygunluk, uymak, anlaşmak, karşılıklı anlaşma, razı olma, müsâade.
MÜŞTAKÁNE : Şevkle, çok isteyerek.
NİYAZ : Yalvarma, yakarma, duâ
NİYAZ-I İSTİRHAMKÂRÂNE : Merhamet isteyerek duâ etmek, yalvarmak.
SAADET-İ BÂKİYE : Bâki, dâimî saadet, mutluluk.
SAADET-İ EBEDİYE : Dâimî saadet; Cennet hayatı, ebedî mutluluk.
SALÂT-I KÜBRÂ : En büyük namaz.
SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
ŞEFAAT : Af için vesîle olmak.
ŞEREF-İ NEV-İ İNSAN : İnsanoğlunun şerefi.
TAZAMMUN : İçinde bulundurma, içine alma, ihtivâ etme, muhît olma.
TAZARRÛKÂRÂNE : Yalvarıp yakararak.
TEBÂİYET : Uyma, tâbî olma, bağlanma.
TERBİYE : Beslemek, yetiştirmek, büyütmek
UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah'a itaat etme.
VECD : Aşk, muhabbet; kendinden geçecek ve kendini unutacak kadar İlâhî bir aşk hâli; yüksek heyecan, iştiyâkın galebesi.
 
Neden hususi hatalara hususi ceza verilmiyor?
Beşinci Suâl: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususi hatâlara hususi ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hal cemâl-i rahmetine ve şümûl-ü kudretine nasıl muvâfık düşer?

Elcevap: Kadîr-i Zülcelâl, herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde, birtek neticesi çirkin ve şer ve musîbet olsa da, sâir güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir.
Eğer, bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men edilse; o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk edilir ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ birtek şer gelmesin gibi; gayet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakikat ve kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat kusurdan münezzehtirler.
Mâdem bir kısım hatâlar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümûllü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette o cinâyetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde "Onları terbiye et" diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adâlettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.
Altıncı Suâl: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbât-ı mâdeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, âdetâ tesadüfî ve tabii ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin mânevî esbâbını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki intibâha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?
Elcevap: Dalâletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü, her sene elli milyondan ziyâde münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâın birtek nevi olan, meselâ, sinek tâifesinden hadsiz efrâdından birtek ferdin yüzer âzâsından birtek uzvu olan kanadının kasd ve irâde ve meşîet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercîi ve hâmisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef'âl ve ahvâli, belki hiçbir şeyi, cüz'î olsun küllî olsun, irâde ve ihtiyâr ve kasd-ı İlâhî haricinde olmaz. Fakat, Kadîr-i Mutlak, hikmetinin muktezâsıyla, zâhir esbâbı tasarrufâtına perde ediyor.
Zelzeleyi irâde ettiği vakit, bâzan da bir mâdeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi mâdenî inkılâbât dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhî ile olur; başka olamaz.
Meselâ, bir adam, bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip, bîçare maktûlün büsbütün hukukunu zâyi etmek, ne derece belâhet ve divâneliktir; aynen öyle de, Kadîr-i Zülcelâlin musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyâresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irâde ile iddihar edilen bir bombayı, ehl-i gaflet ve tuğyânı uyandırmak için, "Ateşlendir!" diye olan emr-i Rabbânîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamakâtın en eşneidir. (Sözler, On Dördüncü Söz)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLER:
AHVÂL : Haller, durumlar.
ÂZÂ : Üye; organ, bedenin her bir uzvu.
BELÂHET : Ahmaklık, düşüncesizlik, ne yaptığını iyi bilememek.
CEMÂL-İ RAHMET : Rahmet ve şefkat güzelliği, İlâhî rahmetteki güzellik.
DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
EF'ÂL : Fiiller, hareketler.
EFRÂD : Fertler, şahıslar.
EHL-İ GAFLET : Gaflete dalanlar, habersiz ve dikkatsiz olanlar, Allah'a ve emirlerinde aldırış etmeyenler.
ENVÂ : Çeşitler, türler, cinsler, nevîler.
ESBÂB : Sebepler.
EŞNE : Çirkinin en çirkini.
HAMAKAT : Ahmaklık. Anlayışsızlık. Budalalık.
HÂMİ : Koruyan, himâye eden.
HASR-I NAZAR : Nazarı belli bir noktaya sarf etme, sadece bir şeye bakıp dikkat etmek.
HAYIR : İyilik. Faydalı iş.
HAYSİYET : İtibâr, değer, şeref, kıymet, derece, mertebe; cihet, bakım.
HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
HİLÂF-I HAKİKAT : Gerçeğe zıt.
HİLÂF-I HİKMET : Hikmete zıt.Bilime zıt.
İDDİHAR : Biriktimek, toplamak, depolamak.
İNKILÂBÂT : İnkılâplar, değişiklikler.
İNKILÂBAT-I MÂDENİYE : Madenlerin değişmesi.
İNTİBÂH : Uyanıklık, hassasiyet.
İRÂDE : İsteme, arzu etme, bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç.
İSTİNAD : Dayanma, güvenme.
İŞÂA : Bir haberi yayma, duyurma.
KADÎR-İ MUTLAK : Kudreti mutlak olan ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah.
KADÎR-İ ZÜLCELÂL : Büyüklük sahibi ve herşeye gücü yeten Allah.
KÜLLÎ : Bütüne mensup parçalardan ve fertlerden meydana gelen, umumî, bütün.
KÜRE-İ ARZ : Yerküre; dünya.
LÂKAYD : Karışmayan, kıymet ve ehemmiyet vermeyen, ilgisiz.
MAKTUL : Öldürülmüş, katledilmiş olan.
MAZHARİYET : Sahip ve nâil olma, elde etme, başarı; bir şeyin göründüğü yer oluş.
MERCÎ : Başvurulacak yer, dönülecek yer, merkez, kaynak.
MEŞÎET : Dilemek, irâde, arzu, matlûb, murad, istek.
MUKTEZÂ : Gereken, lâzım gelen, îcap eden.
MUNTAZAM : Düzene girmiş, intizamlı.
MUSAHHAR : Emre verilmiş, itaatkâr, fethedilmiş, birine bağlanmış.
MUSALLAT : Rahatsız eden, sataşan.
MUSÎBET : Belâ, felâket, hastalık, dert, sıkıntı, ezâ, başa gelen acı durumlar.
MUVÂFIK : Uygun olan, uyan, kabullenen.
MÜNAKKAŞ : Nakışlı, nakışlanmış. İşlemeli.
MÜNEZZEH : Kusur ve noksanlıktan uzak olan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, pâk, kusursuz.
NEV : Çeşit, sınıf, cins, tür.
ŞERR : Kötülük, günahkârlık.
ŞÜMÛL : Kaplamak, içine almak.
ŞÜMÛL : Kaplamak, içine almak.
TAHKİR : Hakaret etme, horlamak, aşağılamak.
TASARRUFÂT : Tasarruflar, idare etmeler, idâreyle kullanmalar.
TAYYÂRE : Uçak.
TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
UNSUR : Birşeyin parçası; kök, esas madde, element.
ZELZELE : Sarsıntı. Deprem.
 

harp

Well-known member
Risale-i Nur çok Said’leri içinizde bulacak
01 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Onuncu Şuâ namında yazdığınız Fihristenin ikinci kısmı bana şöyle kuvvetli bir ümit verdi ki: Risale-i Nur, benim gibi âciz ve ihtiyar ve zaif bir biçareye bedel, genç, kuvvetli çok Said’leri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için bundan sonra Risale-i Nur’un tekmil-i izahı ve haşiyelerle beyanı ve ispatı size tevdi edilmiş, tahmin ediyorum. Bir emaresi de şudur ki:
Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım.
Evet, Risale-i Nur size mükemmel bir mehaz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, mesela Kur’ân kelâmullah olduğuna ve i’câzî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı burhanlar cem edilse ve hâkezâ, mükemmel bir izah ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir. Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş; başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşaallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve tâlimle, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektupları telif ile ve Dokuzuncu Şuânın Dokuz Makamını tekmille ve Risale-i Nur’u tanzim ve tertip ve tefsir ve tashihle devam edecek.
Risale-i Nur’un samimî, hâlis şakirtlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlâsından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı mânevî, size bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.
Buradan oraya gelen mektupları, mübareklerin heyeti bir risale şeklinde toplanmasını ve Hüsrev de cüz’î ve hususî bazı cümlelerini ve lüzumsuz bazı fıkralarını tayyetmeyi, Hâfız Ali ve Sabri’ye havale etmiş olduğunu yazıyorsunuz. O, Risaletü’n-Nur hakkında kerametli ve dikkatli ve isabetli ve keskin Hüsrev’in nazarı doğrudur. Bâki bir eserde muvakkat ve cüz’î ve hususî kelimeler tayyedilse daha iyidir.
Bu defaki mektubunuzda kerametkârâne üç nokta gördük:
Birincisi: Buranın bir Hüsrev’i olacak derecede ihlâs ve irtibat ve iktidarı gösteren Küçük Hüsrev Mehmed Feyzi isminde Risaletü’n-Nur’un çalışkan bir talebesi askerden gelip, daha ikinci defa görüşüldüğü vakit, mektubunuzda Feyzi ismini gördük, dedik: Bu Risale-i Nur’un şakirtleri birbirinden ne kadar uzak olsa da, birbirine pek yakındır ki, böyle birden hissedip yazdılar.
İkincisi: Bu Küçük Hüsrev Feyzi, bu âhirlerde İstanbul’da iken Risale-i Nur hesabına zihnime dokundu. Müteessir oluyordum. “Acaba rahatsızlığı var mı?” Birden zihnim yüzünü ondan çevirdi, Hâfız Ali ile şiddetli meşgul oldum. Anladım ki teessür verecek var. Fakat Risale-i Nur’un faal merkezi olan Hâfız Ali cihetinde olacak. Hâfız Ali’ye şifa duasına başladım, devam ettim. Ve mektup gelmeden evvel Feyzi’den sordum: “Sen bir hastalık çektin mi?” O dedi: “Yok.” Dedim: “Öyleyse Isparta’da Risale-i Nur’un ehemmiyetli ve kuvvetli bir rüknünün bir rahatsızlığı var. Fakat hayalim hakikatin suretini şaşırmış.” Sonra mektubunuz geldi, hakikat anlaşıldı.
Üçüncüsü: Bundan yirmi gün evvel, eyyam-ı mübarekeden sonra hatırıma geldi ki, vazifedarâne kalemi her gün istimal etmeyenler, Risale-i Nur talebeleri ünvan-ı icmâlîsinde her yirmi dört saatte yüz defa hissedar olmak yeter diye, hususî isimlerle has şakirtler dairesi içinde bir kısmın isimleri muvakkaten tayyedildi. Kardeşimiz Hakkı Efendi de onların içinde idi. Birkaç gün öyle devam etti. Sonra birden hiç sebep hissetmeden yine Hakkı, Hulûsi’ye arkadaş oldu. İsmiyle, resmiyle has dairesine girdi. Hakkı’nın “Beni duadan unutmasın” diye, mektubunuzdaki fıkranın yazıldığı aynı zamanda, hususî duayı kazanmış hesabıyla tahmin ettik. Hattâ bugünlerde bunun gibi inâyetin çok lem’aları var. Emin, bunları havâdîs-i yevmiye diye bir fıkra yazacak. Belki size de gönderecek.
Risale-i Nur’un oradaki küçük talebeleri ve istikbalde kıymetdar şakirtleri olanlar, şimdi de talebeler dairesinde olarak hissedardırlar. İstanbul’da Mehmed Feyzi, Eski Said’in risalelerini ararken, aynı günde kahraman Rüşdü, bir dükkânda mevcudunu toplamış, almıştı. Küçük Hüsrev müteessir olarak başka yerde aramış, İşârâtü’l-İ’câz’ı bulmuş. Tahminen demiş ki: “Bana sebkat eden her halde benden ilerideki Ispartalı kardeşlerimdir.” Her neyse... Bu İşârâtü’l-İ’câz nüshasını Hâfız Ali ve Sabri’deki nüshalarda bulunan keramet-i tevafukiyeyi yazdırmak istiyor. En kolay bir çaresi, küçük bir defterde, her sahifesinde tefsirin bir sahifesine mukabil huruf-u hecânın (elif ve tâ ve saire) kaydederseniz, gönderirseniz iyi olur. Kolayını bulmazsanız kalsın.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve bilhassa risalelerle çok meşgul olanlara selâm ve dualar ederim ve dualarını beklerim. (Kastamonu Lahikası, 35. mektup)
Kardeşiniz
Bediüzzaman Said Nursî
LÜGAT:
Bâki : Devamlı, Kalıcı, Ölümsüz
Beyan : Açıklama, İzah
Burhan : Kuvvetli Ve Sağlam Delil
Cem Edilme : Toplanma, Bir Araya Getirilme
Cüz’î : Küçük, Ferdî
Emare : Belirti, İşaret
Erkân-I İmaniye : İmanın Esasları, Şartları
Fıkra : Mektup, Kısa Yazı
Hakaik-İ Âliye-İ İmaniye : İmanın Yüce Hakikatleri, Esasları
Hakikat : Gerçek, Doğru
Hâlis : İhlâslı, İçten
Haşir : İnsanların Öldükten Sonra Âhirette Tekrar Diriltilip Allah’ın Huzurunda Toplanması Ve Hesaba Çekilmesi
Haşiye : Dipnot, Açıklayıcı Not
Heyet-İ Mecmua : Bir Bütünlük Arz Eden Ferdler Topluluğu
İ’câzî : İ’câza Yönelik, Mu’cizelik Özelliği Olan
İhata Etme : İçine Alma, Kapsama
İhtar Edilen : Hatırlatılan, İkaz Edilen
İnşaallah : Allah Dilerse, İzin Verirse
İzah : Açıklama
Kelâmullah : Allah’ın Kelâmı, Sözü
Kerametli : Keramet Sahibi; Allah’ın Bir İkramı Olarak Verilen Olağanüstü Hal Ve Durumu Gösteren Kimse
Kuvvet-İ İhlâs : İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah Rızasını Gözetmeyle Elde Edilen Kuvvet
Kuvvet-İ Zahr : Destek Veren Kuvvet, Yardımcı Kuvvet
Mehaz : Kaynak
Muktedir : Gücü Yeten, İktidar Sahibi
Muvakkat : Geçici
Müteferrik : Kısım Kısım, Ayrı Ayrı
Nazar : Görüş, Bakış, Düşünce
Neşir : Yayma
Nükte : İnce Ve Derin Mânâ
Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Her Bir Bölümü
Risaletü’n-Nur : Risale-İ Nur’un Diğer Bir Adı
Şahs-I Mânevî : Belli Bir İdeal Ve Gaye Etrafında Bir Araya Gelen Topluluğun Oluşturduğu Mânevî Şahsiyet Ve Ortak Kimlik; Tüzel Kişilik
Şakirt : Talebe, Öğrenci
Şerh : İzah, Açıklama; Açma, Genişletme
Tafsil : Ayrıntı; Ayrıntılı Olarak Açıklama
Tahşiye : Haşiyelendirme, Dipnot Yazma
Tâlim : Öğretme, Bildirme
Tanzim : Düzenleme, Düzene Koyma
Tashih : Düzeltme
Tayyetme : Atlama, Kaldırma
Tefsir : Yorumlama, Açıklama
Tekmil : Tamamlama, Mükemmelleştirme
Telif : Yazma, Kaleme Alma
Tertip : Sıraya Koyma, Düzenleme
Tesanüd : Dayanışma
Tevdi Edilme : Bırakılma, Emanet Edilme
Tezahür Eden : Beliren, Ortaya Çıkan
Ve Hâkezâ : Ve Böylece, Bunun Gibi
Âhir : Son
Cihet : Yön, Taraf
Ehemmiyetli : Önemli
Eyyam-I Mübareke : Mübarek, Bereketli Günler
Faal : Çalışkan, Hareketli
Fıkra : Kısa Yazı
Hakikat : Doğru Gerçek, Asıl
Havadis-İ Yevmiye : Günlük Hâdiseler, Olaylar
Hissedar : Pay Sahibi
İhlâs : İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah Rızasını Gözetme; Samimiyet
İktidar : Güç, Kudret
İnâyet : Yardım, İkram, Lütuf
İrtibat : Bağ, İlişki
İstikbal : Gelecek
İstimal Etme : Kullanma
Kerametkârâne : Kerametli Bir Şekilde
Kıymettar : Kıymetli, Değerli
Lem’a : Parıltı
Mevcud : Var Olan, Bütün
Muvakkaten : Geçici Olarak
Müteessir Olma : Etkilenme, Üzülme
Müteessir : Üzülme
Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Her Bir Bölümü
Rükn : Direk, Esas; Bir Cemaatin İleri Gelenlerinden Olan Kişi
Sebkat Eden : Geçen, İlerleyen
Suret : Biçim, Şekil
Şakirt : Talebe, Öğrenci
Tayyedilme : Atlanma, Çıkarılma
Teessür : Üzüntü
Ünvân-I İcmalî : Kısa Ve Özet Şeklinde Olan Unvan, İsim
Vazifedarâne : Vazifeli Bir Şekilde
 

harp

Well-known member
Kainatın Rabbi, tüm ihsanını tattırmak istiyor
02 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve Cennetle ne alâkası var? Madem ruhun âli lezâizi vardır; ona kâfidir. Lezâiz-i cismaniye için bir haşr-i cismanî neden icab ediyor?
Elcevap: Çünkü, nasıl toprak suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır, fakat masnuât-ı İlâhiyenin bütün envâına menşe ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin mânen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı câmiiyet itibarıyla, tezekkî etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi; öyle de, cismaniyet en câmi’, en muhit, en zengin bir âyine i tecelliyât-ı esmâ-i İlâhiyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mizana çekecek âletler cismaniyettedir. Meselâ, dildeki kuvve-i zâika, rızık zevkinde, envâ-ı mat’umat adedince mizanlara menşe olmasaydı, herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı.
Hem ekser esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihâzâtı yine cismaniyettedir. Hem gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar yine cismaniyettedir.
Madem şu kâinatın Sânii, şu kâinatla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât-ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ-ı ihsânâtını tattırmak istediğini, kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, On Birinci Sözde ispat edildiği gibi, kat’î anlaşılıyor.
Elbette, şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat destgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-i âzamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saadet, şu kâinata bir derece benzeyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esâsâtını muhafaza edecektir. Ve o Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm, elbette cismanî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfat olarak ve ibâdât-ı mahsusalarına sevap olarak, onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle Onun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adaletine uygun değildir, kabil-i tevfik olamaz. (Sözler, 28. Söz)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Âli : Yüce
Anâsır-I Saire : Diğer Unsurlar
Âyine-İ Tecelliyât-I Esmâ-İ İlâhiye : Allah’ın İsimlerinin Yansıdığı Ayna
Câmi’ : Kapsamlı
Câmiiyet : Geniş Kapsamlı Oluş
Cennet-İ Kur’âniye : Kur’ân Cenneti
Cihâzât : Donanım
Cismaniyet : Bedenle, Maddî Vücutla İlgili Oluş
Ebediyet : Sonsuzluk
Ekser : Pekçok
Elemli : Sıkıntılı, Acılı, Kederli
Envâ : Türler, Çeşitler
Envâ-I İhsânât : İyiliklerin, Bağışların Çeşitleri
Envâ-I Mat’umat : Yiyecek Çeşitleri
Esmâ-İ İlâhiye : Cenab-I Allah’ın İsimleri
Fevk : Üst, Yukarı
Haşr-İ Cismanî : Cisimle Birlikte Dirilme
Havz-I Ekber : En Büyük Havuz
Hazâin-İ Rahmet : Rahmet Hazineleri
İcab Etmek : Gerekli Olmak
İstidat : Kabiliyet, Yetenek
Kâfi : Yeterli
Kâinat : Evren, Yaratılmış Herşey
Kâinatın Sânii : Kâinatı, Evreni Ve İçindeki Herşeyi Sanatla Yaratan Allah
Kat’î : Kesin
Kesafetli : Yoğun, Katı
Kuvve-İ Zâika : Tat Alma Duygusu
Letâif-İ İnsaniye : İnsandaki Mânevî Duygular
Lezâiz : Lezzetler
Lezâiz-İ Cismaniye : Cisimle İlgili Zevk Ve Lezzetler
Lezâiz-İ Mâneviye : Manevi Zevk Ve Lezzetler
Mahsulât : Ürünler
Masnuât-I İlâhiye : Allah’ın Yarattığı San’at Eseri Varlıklar
Medar : Kaynak, Vesile
Menşe : Kaynak
Meşher-İ Âzam : Çok Büyük Sergi
Mezraa-İ Dünya : Dünya Tarlası
Mizan : Terazi
Muhit : Kuşatıcı, İhatalı
Müddeharât : Depolanmış, Saklanmış Şeyler
Mütegayyir : Değişen
Mütenevvi : Çeşitli
Nefs-İ İnsaniye : İnsandaki Maddî Lezzet Ve İsteklere Olan Eğilim, İnsan Nefsi
Nev : Çeşit, Tür
Nisbeten : Kıyasla, Oranla
Nükte : İnce Mânâlı Söz
Rümuz : İşaretler
Seyl-İ Kâinat : Kâinat Seli; Devamlı Olarak Değişmesi, Gelişmesi, Bir Hedef Ve Maksada Doğru İlerlemesi
Sırr-I Câmiiyet : Pek Çok Gerçekleri Kapsayıcı Özellik
Tecelliyât : Yansımalar, Görüntüler
Tecelliyât-I Esmâ : İsimlerin Yansıması, Görüntüsü
Tezekkî : Mânen Temizlenme
Ziya : Işık
 

harp

Well-known member
Onlara azap da etsen, bağışlasan da...
02 Aralık 2010 / 05:00
Günün Ayet-i Kerime meali...

Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak, Maide Sûresinin 118. Ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:
"Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin."
 

harp

Well-known member
Bendeki aşk-ı beka, Cenab-ı Hakk'ın bekasınadır
03 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
BİRİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE
Bendeki aşk-ı bekà, bendeki bekàya değil, belki sebepsiz ve bizzat mahbub olan kemâl-i mutlak sahibi Zât-ı Zülkemâlin ve Zülcemâlin bir isminin bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o Kâmil-i Mutlakın varlığına ve kemâline ve bekàsına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekàsına âşık olmuştu. (Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi: 173.) geldi, perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakîn zevkettim ki, bekàmın lezzet ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemâlin bekàsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna imanımda ve iz’ânımda ve îkanımda vardır. Çünkü Onun bekàsıyla benim için lâyemut bir hakikat tahakkuk eder. Zira “Benim mâhiyetim hem bâki, hem sermedî bir ismin gölgesi olur; daha ölmez” diye şuur-u imanî ile takarrur eder.
Hem o şuur-u imanla mahbub-u mutlak olan Kemâl-i Mutlakın varlığı bilinmekle, şedit ve fıtrî olan muhabbet-i Zâtî tatmin edilir. Hem Bâki-i Sermedînin bekàsına ve varlığına ait o şuur-u imanî ile kâinatın ve nev-i insanın kemâlâtı bilinir ve bulunur. Ve kemâlâta karşı fıtrî meftuniyet, hadsiz elemlerden kurtulup zevk ve lezzetini alır.
Hem o şuur-u imanî ile o Bâki-i Sermedîye bir intisap ve o intisabın imanıyla umum mülküne bir münasebet peydâ olur. Ve o münasebet-i intisabî ile, hadsiz bir mülke bir nevi mâlikiyet gibi iman gözüyle bakar, mânen istifade eder.
Hem şuur-u imanî ile ve intisap ve münasebetle umum mevcudata bir alâka, bir nevi ittisal peydâ olur. Ve o halde, ikinci derecede vücud-u şahsîsinden başka hadsiz bir vücut, o şuur-u imanî ve intisap ve münasebet ve alâka ve ittisal cihetinde güya onun bir nevi varlığıdır gibi var olur; varlığa karşı fıtrî aşk teskin edilir.
Hem o şuur-u imanî ve intisap ve münasebet ve alâkadarlığı cihetiyle bütün ehl-i kemâlâta karşı bir uhuvvet peydâ olur. O halde Bâki-i Sermedînin varlığıyla ve bekàsıyla o hadsiz ehl-i kemâl mahvolmayıp zayi olmadıklarını bilmekle, takdir ve tahsinle merbut ve dost olduğu hadsiz dostlarının bekàları ve devam-ı kemâlâtı o şuur-u imanî sahibine ulvî bir zevk verir.
Hem o şuur-u imanî ve intisap ve münasebet ve alâkadarlık ve uhuvvet vasıtasıyla bütün dostlarımın—ki hayatımı ve bekàmı maalmemnuniye onların saadetleri için feda ediyorum—onların mes’udiyetleri ile hadsiz bir saadet kendimde hissedebilir gördüm. Çünkü, bir samimi dostun saadetiyle şefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir. Şu halde Bâki-i Zülkemâlin bekàsı ve varlığıyla, başta Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve âl ve ashabı olarak, umum sâdâtım ve ahbabım olan enbiya ve evliya ve asfiya ve bütün sair hadsiz dostlarım idam-ı ebedîden kurtulduğunu ve bir saadet-i sermediyeye mazhariyetlerini o şuur-u imanî ile hissettim. Ve münasebet, alâka, uhuvvet, dostluk sırrıyla saadetleri bana in’ikâs edip saadetlendirdiğini zevk ettim. (Şualar, 4. Şua, 1. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Aşk-I Bekà : Sonsuzluk Aşkı
Aynelyakîn : Gözle Görerek Kesin Bilgi Edinme
Bâki : Devamlı, Kalıcı, Ölümsüz
Bâki-İ Sermedî : Varlığı Sonsuz Ve Sürekli Olan Allah
Bâki-İ Zülkemâl : Sonsuz Kemâl Sahibi Ve Varlığı Devamlı Ve Kalıcı Olan Allah
Bekà : Devamlılık, Kalıcılık
Bîhaber : Habersiz
Cilve : Görüntü, Yansıma
Devasız : Çaresiz
Dîl : Gönül
Envâr : Nurlar
Fena : Gelip Geçicilik, Yok Olma
Fıtrat : Yaratılış, Mizaç
Fıtrî : Doğal, Yaratılıştan Gelen
Gaflet : Cenâb-I Hakktan Ve Âhiretten Habersiz Olma, Dikkatsizlik
Hakikat : Doğru, Gerçek
Hakkalyakîn : Bizzat Yaşayarak Elde Edilen Kesin Bilgi
İcmâlen : Kısaca, Özetle
Îkan : Delil Ve İspat Üzerine İnanma
İlmelyakîn : Kesin Bilgiye Dayanarak, Kuşkuya Yer Bırakmayacak Biçimde Öğrenme
İmdad : Yardım
İnkişaf Etmek : Açığa Çıkmak
İz’an : Şüpheden Uzak, Kesin Şekilde İnanma
Kâmil-İ Mutlak : Sınırsız Mükemmellik Ve Kusursuzluk Sahibi Allah
Kemâl : Mükemmel Ve Kusursuz Olma
Kemâl-İ Mutlak : Tam Ve Sınırsız Mükemmellik; Allah
Kıymettar : Kıymetli
Lâyemut : Ölümsüz
Mahbub : Sevgili, Sevilen
Mahbub-U Mutlak : Sonsuz Sevgili
Mahiyet : Bir Varlığın Temel Yapısı
Mertebe-İ Nuriye-İ Hasbiye : “Hasbünâ"Nın Nurlu Mertebesi
Meyusâne : Ümitsizce
Muhabbet-İ Fıtriye : Yaratılıştan Var Olan Muhabbet, Sevgi
Muhabbet-İ Zâtî : Allah’ın Kendi Zâtına Karşı Duyulan Sevgi
Mülk-Ü Ten : İnsan Vücudu
Müteveccih : Yönelik, Yönelmiş
Rab : Bütün Varlıkları Terbiye Eden Ve İdaresi Ve Tasarrufu Altında Bulunduran Allah
Saadet : Mutluluk
Sermedî : Daimî, Sürekli
Sûret : Biçim, Şekil
Şedit : Şiddetli
Şuur-U İmanî : İmanî Şuûr, İmana Dayalı Bilinç
Tafsilât : Ayrıntılar
Tahakkuk Etmek : Gerçekleşmek
Takarrur Etmek : Karar Bulmak, Sağlamca Yerleşmek
Zât-I Zülkemâl : Sonsuz Mükemmellik Sahibi Zât, Allah
Zülcemâl : Sonsuz Güzellik Sahibi Olan Allahahbab : Dostlar, Sevilenler
Âl Ve Ashab : Aile Fertleri Ve Yakın Dostlar; Peygamber Efendimizin Âile Bireyleri Ve Yakın Dostları
Alâka : İlgi
Alâkadar : Alâkalı, İlgili
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın Salât Ve Selâmı Onun Üzerine Olsun
Asfiya : Hem Velî Hem Âlim Olan Büyük Zâtlar
Bâki-İ Sermedî : Varlığı Sonsuz Ve Sürekli Olan Allah
Bâki-İ Zülkemâl : Sınırsız Mükemmellik Sahibi Ve Varlığı Devamlı Ve Kalıcı Olan Allah
Bekà : Devamlılık, Kalıcılık
Cihet : Taraf, Yön
Devam-I Kemâlât : Mükemmel Özelliklerin Devamı
Ehl-İ Kemâl : Kemâl Sahibi Olgun Kimseler
Elem : Acı, Keder
Enbiya : Nebiler, Peygamberler
Evliya : Veliler, Allah Dostları
Fıtrî : Doğal, Yaratılıştan Gelen
Hadsiz : Sınırsız
İdam-I Ebedî : Dirilmemek Üzere Sonsuz Yok Oluş
İntisap : Bağlanma, Mensup Olma
İstifade Etmek : Faydalanmak, Yararlanmak
İttisal : Bağlantı
Kemâlât : Mükemmel Ve Kusursuz Özellikler
Maalmemnuniye : Memnuniyetle
Mâlikiyet : Sahiplik
Mânen : Mânevî Yönden
Mazhariyet : Bir Nimete Nail Olma, Erişme
Meftuniyet : Düşkünlük
Merbut : Bağlı
Mes’udiyet : Mutluluk
Mevcudat : Varlıklar
Münasebet : Bağlantı, İlgi
Münasebet-İ İntisabî : Bağlanmaya Dayalı İlişki
Nev-İ İnsan : İnsan Türü, İnsanlık
Nevi : Tür
Peydâ : Kazanma, Elde Etme, Meydana Gelme
Resul-İ Ekrem : Allah’ın En Şerefli Ve Değerli Elçisi Olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
Saadet : Mutluluk
Saadet-İ Sermediye : Sürekli Devam Eden Mutluluk
Sâdât : Seyyidler; Peygamberimizin (A.S.M.) Soyundan Gelenler
Sair : Diğer, Başka
Şuur-U İmanî : İmanî Şuur, İmâna Dayalı Bilinç
Tahsin : Beğenme, Bir Şeyin Güzelliğini İlân Etme
Takdir : Beğendiğini Dile Getirme
Teskin Etmek : Sakinleştirmek
Uhuvvet : Kardeşlik
Umum : Bütün
Vücud-U Şahsî : Şahsî Varlık
Vücut : Varlık
Zayi Olmak : Kaybolup Gitmek
 

harp

Well-known member
Gençlere verilen bir ders ve ihtar!
06 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi

Bismillahirrahmanirrahim

Birkaç biçare gençlere verilen
bir tenbih,
bir ders,

bir ihtardır

Birgün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de, eskiden Risale-i Nur’dan medet isteyen gençlere dediğim gibi, dedim ki:

Sizdeki gençlik kat’iyen gidecek.

Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup, başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette, kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getirecek.

Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik mânen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak.

Hayat ise, eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse, hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak, hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir.


Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüşse, hazır lezzetine, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler, o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-ı meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir.

Demek hayvandan yüz derece lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı, bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalâleti noktasında mâdumdur, ölmüştür; akıl alâkadarlığıyla ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine mâdumdur. Ve ademle hasıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar. Eğer iman hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücut bulur; zaman-ı hazır gibi, ruh ve kalbine iman noktasında ulvî ve mânevî ezvâkı ve envâr-ı vücudiyeyi veriyor. Bu hakikatin, İhtiyar Risalesinde, Yedinci Ricada izahı var; ona bakmalısınız.

İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. (Sözler 13. Söz 2. Makam)


Bediüzzaman Said Nursi

SÖZLÜK:
adem : yokluk, hiçlik
âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki hayat
ahval : haller, vaziyetler
alâkadarlık : ilgili olma
alâküllihal : ister istemez, her durumda
bâki : kalıcı ve devamlı
beyan : açıklama
beyanat : açıklamalar
biçare : çaresiz, zavallı
cihet : yön
cihet : yön
cüz’î : az, küçük
daire-i meşrua : dinin uygun gördüğü helâl daire
dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
darağacı : idam sehpası
ebedî : sonsuz
ebedî : sonu olmayan, sonsuz
ehl-i dalâlet ve gaflet : doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız ve âhiretten habersiz, mânevî
ehl-i sefahet : zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olan kimseler
elem : acı, keder, üzüntü
elem : acı, sıkıntı
endişe-i istikbal : gelecek endişesi
envâr-ı vücudiye : varlığa ait olan nurlar
ezvâk : zevkler, lezzetler
ferâiz : farzlar, Allah’ın kesin emirleri
fıtraten : yaratılış gereği
firak : ayrılık
gaflet : vurdumduymazlık, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali
gayr-ı meşru : helâl olmayan, dine aykırı
gayr-i meşru : helâl olmayan, dine aykırı
hadisat : hadiseler, olaylar
hakikat-ı mevt : ölüm gerçeği
halihazırda : şimdi, şu anda
haricinde : dışında
hasıl olan : ortaya çıkan
hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı
hazır zaman : içinde bulunulan şimdiki zaman
hevesat : nefsin hoşuna giden gelip geçici istek ve arzular
hususan : özellikle
iffet : namus
ihtar : hatırlatma
iktifa : yetinme
istikbal : gelecek
itikad : inanç
izah : açıklama
kâfi : yeterli
kâinat : evren, yaratılmış her şey
kat’iyen : kesinlikle
kemâl : mükemmellik, fazilet, erdem
lezzet-i hayat : hayatın zevk ve lezzeti
mâdum : yok
mazi : geçmiş
medar-ı iftihar : övünme vesilesi, övünç kaynağı
medet : yardım
meşru : helâl, dine uygun
muhafaza etmek : korumak
müptelâ : düşkün, tutulmuş
mütemadiyen : sürekli olarak
nefrin/nefret etmek : tiksinmek
nur : ışık, aydınlık
orumluluklarına karşı duyarsız kimseler
saadet : mutluluk
sabık : geçen
sarf etmek : harcamak, kullanmak
sukut-u mutlak : kesin bir şekilde düşüş, alçalış
sürur : sevinç, mutluluk
taat : itaat, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınma
temsil : kıyaslama tarzında benzetme, analoji
tenbih : ikaz, uyarı
terbiye-i esasiye : esas terbiye, temel eğitim
terbiye-i İslâmiye : İslâm terbiyesi
terbiye-i Muhammediye : Hz. Muhammed’in insanlığa getirdiği terbiye
tılsım : sır, gizem
ulvî : yüksek, yüce
usul-ü din : dinin usulü, temel prensipleri
vefiyat : vefatlar, ölümler
vücud : varlık
zahiren : görünüşte
zahirî : görünürde
zaman-ı hazır : şimdiki zaman
zayi : kaybolup gitme
zinetlendirmek : süslemek
ziyade : çok, fazla
ziyade : çok, fazla
zulmet : karanlık
 

harp

Well-known member
Her şey, bir tek yaratıcıya muhtaçtır
05 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
On Dördüncü Pencere
“De ki: "Her şeyin mülkü ve tasarrufu elinde olan kimdir, biliyorsanız söyleyin". (Mü'minun Sûresi: 88.)
“Hiç bir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın.” (Hicr Sûresi: 21)
“Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. Muhakkak ki, Rabbim her şeye hakkıyla koruyucudur ve yapılan herşeyi kaydeder.” (Hûd Sûresi: 56-57)
Sırlarınca, her şey, her şeyinde ve her şe'ninde tek bir Hâlık-ı Zülcelâle muhtaçtır.
Evet, kâinattaki mevcudâta bakıyoruz ve görüyoruz ki, zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezâhürâtı var ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor:
meselâ, nebâtâtın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri gibi.
Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gınâ-i mutlakın tezâhürâtı var: kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakirâneleri ve baharda şâşaalı servet ve gınâları gibi.
Hem, cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhâtı görünüyor: anâsır-ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi.
Hem, bir cehl-i mutlak içinde muhît bir şuurun tezâhürâtı görünüyor: zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin, harekâtında nizâmât-ı âleme ve mesâlih-i hayata ve metâlib-i hikmete muvâfık bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârâne vaziyetleri gibi.
İşte, bu acz içindeki kudret ve zaaf içindeki kuvvet ve fakr içindeki servet ve gınâ ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve şuur, bilbedâhe ve bizzarure, bir Kadîr-i Mutlak ve Kavî-i Mutlak ve Ganî-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir Zâtın vücûb-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar; heyet-i mecmûası ile, büyük bir mikyasta, bir cadde-i nurâniyeyi gösterir.
İşte, ey tabiat bataklığına düşen gâfil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlâhiyeyi tanımazsan, herbir şeye, hattâ herbir zerreye hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve maharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, herşeyde bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir. (Sözler, 33. Söz, 14. Pencere)
Bediüzzman Said Nursi
SÖZLÜK:
SIR : Cenâb-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarına ait gizli hakikatlerin göründüğü kalpteki duygu.
ŞE'N : İş, gerek, tavır, hal, birşeyin özelliğinin fiilî görünümü, neticesi ve eseri.
MEVCUDÂT : Yaratılmış olan, mevcut olan şeyler; varlıklar.
KÂİNAT : Allah'ın dışında var olan herşey, bütün varlıklar, evren.
ZAAF : Zayıflık, iktidarsızlık, kudretsizlik.
TEZÂHÜRÂT : Görüntüler, gösterişler.
ÂCZ-İ MUTLAK : mutlak güçsüzlük, âcizlik.
KUDRET-İ MUTLAKA : Sonsuz ve sınırsız kudret.
ÂSÂR : Eserler, izler, nişanlar, belirtiler.
NEBÂTÂT : Bitkiler.
UKDE-İ HAYATİYE : Hayat düğümü.
İNTİBÂH : Uyanıklık, hassasiyet.
FAKR-I MUTLAK : Mutlak fakirlik, yoksulluk, çâresizlik.
GINÂ-İ MUTLAK : Mutlak ve sonsuz zenginlik.
TEZÂHÜRÂT : Görüntüler, gösterişler.
VAZİYET-İ FAKÎRÂNE : Fakir ve yardıma muhtaç hâl.
GINÂ : Zenginlik, yeterlik, tok gözlülük.
CÜMÛD MUTLAK : Kat’i Donukluk, katı, sert.
TEREŞŞUHÂT : Damlamalar, sızıntılar, işaretler, emâreler, deliller; ortaya çıkma.
ANÂSIR : Unsurlar, elemanlar, öğeler.
CÂMİD : Cansız, durgun, donmuş.
ZÎHAYAT : Hayat sahibi, canlılar.
İNKILÂB : Başka tarza değişme. Bir hâlden diğer hâle geçme. Başka türlü olma. * Altüst olma.
CEHL-İ MUTLAK : Kara cahillik, koyu cehâlet, tam bilgisizlik.
MUHÎT : İhâta eden, herşeyi kuşatan ve herşeyi içerisine alan; etraf, çevre.
ŞUUR : Anlayış, idrâk, bilme, farkına varma.
TEZÂHÜRÂT : Görüntüler, gösterişler.
NİZÂMÂT : Düzenler, muntazam olanlar.
MESÂLİH-İ HAYAT : Hayat için gerekli, lüzumlu olan şeyler.
METÂLİB : İstekler, arzular, talep edilen şeyler.
HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
MUVÂFIK : Uygun olan, uyan, kabullenen.
ŞUURKÂRÂNE : Şuurluca. Farkederek.
ÂCZ : Güçsüzlük, kudretsizlik.
ZAAF : Zayıflık, iktidarsızlık, kudretsizlik.
CEHL : Cehalet, bilgisizlik.
BİLBEDÂHE : Açıklıkla, açıktan, meydanda olarak, besbelli, ap açık bir şekilde.
BİZZARÛRE : Kesinlikle, zarûri olarak, mecburî olarak.
KADÎR-İ MUTLAK : Kudreti mutlak olan ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah.
KAVÎ : Kuvvetli, sağlam, metin, zorlu.
VÜCÛB-U VÜCUD : Varlığı gerekli olmak, olmaması imkânsız olmak, varlığı zarurî ve vacib olmak, vazgeçilmez olmak.
VAHDET : Birlik.
HEYET-İ MECMUA : Toplanmış heyet.
MİKYAS : Ölçek, kıyas edecek âlet, ölçü âleti, ölçü.
CADDE-İ NURÂNİYE : Nurânî İslâmiyet yolu; Kur'ân Caddesi.
GÂFİL : Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan.
MAHARET : Ustalık, hünerlilik, beceriklilik.
 

harp

Well-known member
Deccalin 3 istibdat devresi vardır
07 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi...

Bismillahirrahmanirrahim
ONUNCU MESELE
Rivayetlerde, eşhas-ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.
Vel’ilmü indallah, bunun te’vili şudur ki: O şahısların temsil ettikleri mânevî şahsiyetin azametinden kinâyedir. Bir vakit Rusya’yı mağlûp eden Japon Başkumandanının sûreti, bir ayağı Bahr-i Muhitte, diğer ayağı Port Arthur Kalesinde olarak gösterildiği gibi, şahs-ı mânevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor. Amma fevkalâde ve harika iktidarları ise, ekser icraatları tahribat ve müştehiyât olduğundan, fevkalâde bir iktidar görünür. Çünkü tahrip kolaydır. Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyat ise, nefisler taraftar olduğundan çabuk sirayet eder.
ON BİRİNCİ MESELE
Rivayette var ki, “Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezaret eder.” 1
Allahu a’lem bissavab, bunun iki te’vili var:
Birisi: O zamanda meşru nikâh azalır veya Rusya’daki gibi kalkar. Bir tek kadına bağlanmaktan kaçıp başıboş kalan, kırk bedbaht kadınlara çoban olur.
İkinci te’vili: O fitne zamanında, harplerde erkeklerin çoğu telef olmasından, hem bir hikmete binaen ekser tevellüdat kızlar bulunmasından kinayedir. Belki hürriyet-i nisvan ve tam serbestiyetleri kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden fıtratça erkeğine galebe eder; veledi kendi suretine çekmeye sebebiyet verdiğinden, emr-i İlâhî ile kızlar pek çok olur.
ON İKİNCİ MESELE
Rivayetlerde var ki, “Deccalın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür.
(Gaybı ancak Allah bilir.) Bunun iki te’vili vardır:
Birisi: Büyük Deccalın kutb-u şimâlî dairesinde ve şimal tarafında zuhur edeceğine kinaye ve işarettir. Çünkü kutb-u şimâlînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendiferle bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemadiyen güneş gurub etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada daima güneş görünür. Ben Rusya’daki esaretimde bu mevkie yakın bulunuyordum. Demek Büyük Deccal, şimalden bu tarafa tecavüz edeceğini mu’cizâne bir ihbardır.
İkinci te’vili ise: Hem Büyük Deccalın, hem İslâm Deccalının üç devre-i istibdatları mânâsında üç eyyam var. “Bir günü, bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üç yüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede, otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır” diye, gayet yüksek bir belâğatla ümmetine haber vermiş. (Şualar, 5. Şua, 2. Makam)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Âhirzaman : Dünya Hayatının Kıyamete Yakın Son Devresi
Allahu A’lem Bissavab : Doğruyu En İyi Allah Bilir
Azamet : Büyüklük
Bedbaht : Kötü Bahtlı, Kötü Yolda Olan
Binaen : Dayanarak
Ekser : Çoğunluk
Emr-İ İlâhî : Allah’ın Emri
Eşhas-I Âhirzaman : Ahirzamanda Ortaya Çıkacak Ve Bütün Dünyada Büyük Etkileri Olacak Şahıslar
Fevkalâde : Olağanüstü
Fıtrat : Yaratılış
Fitne : Bozgunculuk, Kargaşa
Galebe Etme : Üstün Gelme
Harp : Savaş
Hikmet : Herşeyin Belirli Gayelere Yönelik Olarak, Mânâlı, Faydalı Ve Tam Yerli Yerinde Olması
Hürriyet-İ Nisvan : Kadınların Serbestliği
İcraat : Faaliyet
İktidar : Güç, Kudret
Kinâye : Maksadı Kapalı Bir Şekilde Ve Dolaylı Olarak Anlatan Söz
Meşru : Helâl, Dine Uygun
Mümessil : Temsilci
Müştehiyât : Nefse Hoş Gelen Lezzetli Şeyler
Nezaret Etme : Koruması Altında Bulundurma
Rivâyet : Peygamberimizden Duyulan Ve Görülen Şeylerin Nakledilmesi
Sirayet Etme : Yayılma, Bulaşma
Suret : Şekil, Biçim, Görüntü
Şahs-I Mânevî : Belli Bir Kişi Olmayıp Bir Topluluktan Meydana Gelen Mânevî Kişilik
Şehvet : Nefsin Arzu Ve İstekleri
Tahribat : Tahripler, Yıkıp Bozmalar
Tahrip : Bozma, Yok Etme
Te’vil : Yorum
Telef Olma : Yok Olma, Ölme
Temsil : Analoji, Kıyaslama Tarzında Benzetme
Tevellüdat : Doğumlar
Ve’l-İlmu İndallah : Gerçek Bilgi Ancak Allah Katındadır
Veled : Çocuk
 
Üst