Her Gün Bir Risale

uður1

Well-known member
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
11.7.TAHLİLLER(DEVAMI)
Bediüzzaman kimdir?
Bediüzzaman, mâhut ve mühlik uçurumlarla dolu olan içtimaî seyrimizi, mânevî değerler bakımından bir nur-u imanî ve ziya-yı irşadî ile taht-ı emniyete almaya çabalayan ve bu hususta bilmenin, kendi kendini idare etmek; bilmemenin, körü körüne idare olunmak hakikatine vücut vereceğini halk kitleleri arasında temessül ettiren insandır.

Bediüzzaman, ahlâkî kıymetler ve millî hasletlerin pozitif ilimlerle muvazi olarak kat-ı mesafe edemediğini, bu mânâ ve şekil muvacehesinde yetişen çöl kadar kuru ve boş ruhlarla bulanmış gençliğin, istikbalde milletimizin rüyet ufkunda bir kara belâ olacağı hakikat-i kat’iyesini gözlere sokan ve çare-i halâsı da gösteren kimsedir.

Bediüzzaman, şark ve garp arasındaki azîm mufarakatın, şahsiyet mefhumunun daralma ve genişlemesinden neş’et ettiğini gören ve asrın maymun taklitçiliğine varan şahsiyetsizliği önünde şahsiyet mefhumunun ilâhî yüksekliğini gönüllerin mihrak noktasında sembolleştirmeye tevessül eden âlimdir.

Bediüzzaman, hür adamların, hür memleketinin ilâhî kuruluş felsefesini, akıllara ve gönüllere nakşeden din adamıdır.

Bu necip millet, Bediüzzaman gibi nefsindeki menfaat putunu deviren insanların hizmetine çok, ama çok muhtaçtır.

Hukuk Fakültesinden
Ziya Nur


Lügatler :
asr : yüzyıl
azîm : büyük
çare-i halâs : kurtuluş çaresi
fazilet : güzel ahlâk, mânevî değer, erdem
garp : batı
hakikat : gerçek, doğru
hakikat-i kat’iye : kesin gerçek, doğru
haslet : huy, ahlâk, meziyet
içtimaî : sosyal, toplumsal
İlâhî : Allah tarafından olan, verilen
istikbal : gelecek
kat-ı mesafe etmek : yol almak, yol kat etmek, ilerlemek
mâhut : bilinen, belli
mefhum : anlayış, mânâ, ifade
mihrak : odak noktası, merkez
mufarakat : farklılık, ayrılık
muvacehesinde : karşısında, önünde, çerçevesinde
muvazi : paralel
mühlik : helâk edici, yok edici
necip : asil, soylu
neş’et : meydana gelme, doğma
nur-u imanî : iman nuru, ışığı
pespâyeleştirme : alçaltma, düşkün hâle getirme, rezil kılma
rüyet : görüş, fikir, düşünce
sukut : düşme, alçalma
şark : doğu
taht-ı emniyet : emniyet ve güvence altı
temessül ettirme : gösterme, yansıtma
tevessül : bir şeyi vasıta yaparak yaklaşma, sarılma, çalışma
vücut verme : meydana getirme, var etme
yâ İlâhî : ey Allah'ım!
ziya-yı irşadî : hak ve doğru yolu gösteren ışık


HUTBE-İ ŞÂMİYE 6.2. HUTBE-İ ŞÂMİYE’NİN BİRİNCİ ZEYLİNİN ZEYLİNDEN SON PARÇADIR(DEVAMI)
ASÂKİRE HİTAP
(Dinî Ceride, numara 110, 30 Nisan 1909)

Ey asakir-i muvahhidîn! Fahr-i Âlemin (aleyhissalâtü vesselâm) fermânını size tebliğ ediyorum ki, şeriat dairesinde ulü’l-emre itaat farzdır. Ulü’l-emriniz ve üstadlarınız, zabitlerinizdir. Askerlik ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itaatte serkeşlik etmekle, bütün fabrika hercümerc olur.

Sizin o muntazam ve kuvvetli fabrika-i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon nüfus-u İslâmiyenin nokta-i istinadı ve mâden-i istimdadıdır.

Sizin iki müthiş istibdadı kansız ve def’aten öldürmeniz hârikulâde olduğundan ve şeriat-ı garrânın iki mu’cize-i garrâsını izhar ettiğinizden, zaifü’l-akide olanlara hamiyet-i İslâmiyenin kuvvetini ve şeriatın kudsiyetini iki burhan ile izhar eylediniz. Bu iki inkılâbın pahasına binler şehit verseydik, ucuz sayacaktık. Lâkin itaatinizden binde bir cüz’ü feda olunsa, bize pek çok pahalı düşer. Zira itaatinizin tenakusu, ukde-i hayatiye veya hararet-i gariziyenin tenakusu gibi, mevti intaç eder.

Tarih-i âlem serâpâ şehadet ediyor ki, asker neferatının siyasete müdahaleleri devletçe ve milletçe müthiş zararları intaç etmiştir. Elbette hamiyet-i İslâmiyeniz böyle sizi uhdenizde olan hayat-ı İslâmiyeye zarar verecek noktalardan men edecektir. Siyaset düşünenler, sizin kuvve-i müfekkireniz hükmünde olan zabitleriniz ve ûlülemirlerinizdir.

Bazen zarar zannettiğiniz şey, siyaseten büyük zararı def ettiği için ayn-ı maslahat olduğundan, zabitleriniz tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de tereddüt câiz değildir. Ef’âl-i hususiye-i nâmeşrua, san’attaki meharet ve hazakate münafi değildir ve san’atı menfur etmez. Nasıl ki bir tabib-i hâzık ve bir mühendis-i mâhirin nâmeşrû harekâtı için, onların tıp ve hendeselerinden mani-i istifade olamaz. Kezalik, fenn-i harpte tecrübeli ve o san’atta mahir ve hamiyet-i İslâmiye ile münevverü’l-fikir zabitlerinizin bazılarının cüz’î nâmeşrû harekâtı için itaatinize halel vermeyiniz. Zira fenn-i harp mühim bir san’attır. Hem de sizin kıyamınız, şeriat-ı garrâ, yed-i beyzâ-i Mûsâ gibi, sair sebeb-i tefrika ve teşettüt-ü efkâr olan cemiyetleri bel’ etti. Sahirleri de secdeye mecbur eyledi. Harekâtınız bu inkılâpta ilâç gibiydi ki, fazla olsa zehre münkalip olur. Ve hayat-ı İslâmiyeyi fena bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle bizdeki istibdat şimdilik mahvoldu. Lâkin, terakkiler için Avrupa’nın istibdad-ı mânevîsi altındayız. Nihayet derecede ihtiyat ve itidal lâzımdır.

Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın askerler!

Said Nursî

CEMİYETLERE İHTAR-I MÜHİM
Şimdi cemiyetimiz bir hükûmet-i meşruta-i meşruadır. Hükûmet içinde hükûmetin zararı görüldü. Seviye-i irfan bir olmadığından, fırkalarda husumet, taassup ve taraftarlık intaç eder. Tabiî o kuvveti istimal ile siyasete karışacak ve umumî idarede herkesçe lezzetli olan tahakkümatı yapacak sahib-i ağraza müsait bir zemin olur. Binaenaleyh, bizdeki fırkaların şimdiki hâl ile devamı gayet muzırdır. Lâkin bir şirkette veya münevverü’l-fikir ve bîtaraf mabeyninde tenkidat-ı siyasetten veya ehl-i ilim mabeyninde nasihat ve irşaddan menfaat olabilir. Şimdi hükûmet-i meşruamız asıl büyük cemiyettir.
Bediüzzaman
Said Nursî

Lügatler
aleyhissalâtü vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
asakir : askerler
asakir-i muvahhidîn : Müslüman askerler (bk. v-
ḥ-d)
ayn-ı maslahat : faydanın, gayenin ta kendisi (bk.
ṣ-l-ḥ)
bel’ etmek : yutmak, ortadan kaldırmak
binaenaleyh : bundan dolayı
bîtaraf : tarafsız
burhan : güçlü delil, sağlam kanıt

cemiyet : topluluk, dernek, örgüt (bk. c-m-a)
ceride : gazete
cesîm : çok büyük
cüz’ : kısım, parça (bk. c-z-e)

cüz'î : az, küçük (bk. c-z-e)
def etme : ortadan kaldırma, savma
def’aten : birdenbire
ef'âl-i hususiye-i nâmeşrua : şahsî gayr-ı meşru fiiller, kişisel yasak fiiller (bk. ş-r-a)

ehl-i ilim : ilim ehli, âlimler (bk. a-l-m)
fabrika-i askeriye : bir fabrikaya benzeyen askeriye müessesesi
Fahr-i Âlem : bütün âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m)

fenn-i harp : harp ilmi, harp sanatı, savaş tekniği
fermân : buyruk, emirname

fırka : topluluk, grup (bk. a-r-f)
halel : eksiklik, zarar
hamiyet-i İslâmiye : İslâmî gayeler uğruna fedakârlıkta bulunma, İslâmiyet için ciddi çalışma (bk. s-l-m)
hararet-i gariziye : doğal vücut ısısı

harekât : hareketler, davranışlar
hârikulâde : olağanüstü, hayranlık verici
hasebiyle : gereğince
hayat-ı İslâmiye : İslâmî hayat (bk.
ḥ-y-y; s-l-m)
hazakat : ihtisas, maharet, ustalık
hendese : mühendislik ilmi, plân ve geometri ilmi
hercümerc : alt üst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak

himmet : gayret, çalışma
hitap : konuşma, seslenme (bk.
ḫ-ṭ-b)
husumet : düşmanlık
hükûmet-i meşrua : hukuka, kanuna uygun hükûmet (bk.
ḥ-k-m; ş-r-a)
hükûmet-i meşruta-i meşrua : şeriata uygun meşrutiyet hükûmeti (bk.
ḥ-k-m; ş-r-a)
ihtar-ı mühim : önemli ikaz, uyarı
ihtiyat : tedbirli hareket etme
inkılâp : büyük değişim, dönüşüm
intaç etme : netice verme, doğurma
intizam : disiplin, düzen (bk. n-
ẓ-m)
irşad : doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d)
istibdad-ı mânevî : mânevî baskı (bk. a-n-y)
istibdad : baskı ve zulüm

istimal : kullanma
itaat : emre uyma

itidal : her konuda orta yolu tutma, aşırıya kaçmama (bk. a-d-l)
izhar : gösterme, açığa çıkarma (bk.
ẓ-h-r)
kezalik : böylece
kıyam : ayaklanma, isyan (bk.
ḳ-v-m)
kudsiyet : kusur ve noksandan uzak oluş (bk.
ḳ-d-s)
kuvve-i müfekkire : düşünme gücü (bk. f-k-r)

mabeyn : ara, iki şeyin arası
mâden-i istimdad : yardım istenilen kaynak

mahir : maharetli, becerikli
mani-i istifade : yararlanmaya engel
meharet : ustalık, beceriklilik
menfaat : çıkar, kişisel yarar
menfur etme : nefret edilen birşey hâline getirme
mevt : ölüm
mu’cize-i garrâ : büyük ve parlak mu’cize (bk. a-c-z)
muntazam : düzenli (bk. n-
ẓ-m)
muzır : zararlı
müdahale : karışma

mühendis-i mâhir : alanında maharet sahibi, becerikli olan mühendis
münafi : zıt, aykırı
münevverü’l-fikir : fikri aydınlanmış (bk. n-v-r; f-k-r)
münkalip : başka bir hâle dönmüş, dönüşmüş
nâmeşrû : dînen uygun ve helâl olmayan (bk. ş-r-a)
neferat : askerler, erler

nihayet : son
nokta-i istinad : dayanak noktası (bk. s-n-d)
nüfus-u İslâmiye : Müslüman nüfus (bk. n-f-s; s-l-m)
sahib-i ağraz : kin ve garaz sahipleri
sahir : sihirbaz
sebeb-i tefrika : tefrika sebebi, ayrılış sebebi
serâpâ : baştan başa
serkeş : başkaldıran, isyan eden

seviye-i irfan : kültür seviyesi (bk. a-r-f)
şehadet : şahidlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
şeriat : Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi (bk. ş-r-a)
şeriat-ı garrâ : büyük ve parlak şeriat, İslâmiyet (bk. ş-r-a)

taassup : aşırı derecede, körü körüne bağlılık
tabib-i hâzık : uzman doktor
tahakkümat : zorbalıklar, hükmetmeler
tarih-i âlem : dünya tarihi (bk. a-l-m)
tebliğ : bildirme
tenakus : eksilme, noksanlaşma

tenkidat-ı siyaset : siyaset eleştirileri, tenkitleri
terakki : ilerleme, yükselme
teşettüt-ü efkâr : fikirlerin ayrılması, dağılması (bk. f-k-r)
uhde : üzerine alma
ukde-i hayatiye : hayat çekirdeği, hayat düğümü (bk.
ḥ-y-y)
ulü’l-emir : emir sahipleri, idareciler, devleti idare edenler

umumî : genel, herkese ait
yed-i beyzâ-i Mûsâ : Hz. Mûsâ’nın beyaz ve parlak eli Hz. Mûsâ’nın firavuna karşı, mu’cize olarak nurlu görünen parlak eli
zabit : subay
zaifü’l-akide : imanı zayıf

zemin : yer, ortam






-- -- Şu dünyadaki tezyinat, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil. Çünki bir zaman lezzet verse, firakıyla bir çok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihanı açar fakat doyurmaz. Çünki ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Doymağa kâfi değil. Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat; ibret içindir.

(Bediüzzaman Said Nursi - 10. Söz'den)
Lügatler
Elem :
keder, üzüntü, acı Firak :
ayrılık, ayrılmak İbret
:uyanıklığa sebeb olan ders, düşündürücü hadise İştiha
:haz, fazla istek, arzu, meyil Kâfi :
yeten, yetişen, yeterli kıymet :
önem, değer, bedel Müddet :
süre, zaman telezzüz :
lezzet alma, lezzetlenme Tenezzüh
:gezinti Tezyinat :
süslemeler, donatmalar, ziynetler
 
Üst