Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Zulmün her türlüsünün yok olduğu, hiçbir adaletsizliğin görülmediği bir dünyayı kim istemez?
Bugün sıradan bir kişiden, politik sistemlere kadar herkes aynı talebi dile getiriyorlar. İdeolojiler aynı vaatlerle taraftar buluyor.
Demek ki Ademoğlu fıtrî olarak zulümden kaçıyor, adalet istiyor. Fakat ne yaman çelişkidir ki insanın insana reva gördüğünü de hiçbir yaratılmış birbirine yapmıyor. Ve demek ki insan tabiatının bir şeyden hazzetmiyor olması yetmiyor. Onu rahat ettirecek bir hayat modeli, bir nizam, bir sistem gerekiyor.
İşte insanlık tarihinin ana damarı, asıl geleneği olan ilahî vahiy burada devreye giriyor. Kulunun yaratılış özelliklerini, hatasını sevabını kendisinden iyi bilen Cenab-ı Mevlâ rehberlerini gönderiyor, güzeli çirkini, doğruyu yanlışı öğretiyor. Bu manada tarih boyunca peygamberlerin tebliğ ettiği daima İslâm’dır ve İslâm bir manasıyla esenlik demektir. Yani barış, huzur, adalet. Yani zulümsüzlük.
İşin temeli böyleyken, zamanın ruhunun ifsat olduğu dönemlerde İslâm olanlar da bir savrulma yaşamaya başlıyor. Dünyayı ıslah etme vazifesi varken kendi hariminde nice ifsat halleriyle malul hale geliyor.
Şunu birlikte hatırlayalım: Kişinin kendine, dar çevresine yaptığı mikro ölçekli zulümle kitlelerin maruz kaldığı kıyımlar gibi makro ölçekli zulüm mahiyet itibarıyla aynıdır ve birbirini besler. Kendi kişisel hayatında yaptığı zulmü muhasebe etmeyen, kırıp dökerek yaşayan insan aleme nizam veremez. Böyle bir talebi varsa asla sahici değildir.