hz.İbrahimin tevhid rehberliği

bizar

Well-known member
Hz. İbrahim tam bir tevhid insanıydı ve teslimiyet, onda zirvede idi. O, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerinden ne pahasına olursa olsun, zerre kadar inhiraf etmemiş; hatta O'na "Evlâdını kes!" deyince bile, zerre kadar tereddüt geçirmemişti. "Hanımını ve çocuğunu ıssız bir çölde bırak!" emri geldiğinde, hemen emri yerine getirmiş.. sonra da arkasına bakmadan çekip gitmişti.

Dünya nüfusunun yarıdan fazlası Musevîlik, Hıristiyanlık ve İslâm dinine mensuptur. Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed'in (aleyhimüsselam) getirdiği üç dinin mensupları, Halilürrahman ve halilülinsan olan Hz. İbrahim'e bağlılıklarını ifade ederler. Bundan ötürü Hz. İbrahim'in bilinmeyen yönlerini gün yüzüne çıkartmak için büyük gayretler sarf edilmektedir. Arkeolojik çalışmalar, benzeri görülmemiş bir tarzda bu mesele üzerinde yoğunlaşmıştır. Bir arkeoloji uzmanının dediği gibi, "İnsanlar altın takı ve mücevherler için kazı yapmaya başladılar. Sonra bu madenlerden daha kıymetli nesneler olduğunu keşfettiler; bunlar semaya yükselen tarih ve yüce mânâlardır."

Halilurrahman'ın daveti tevhide dayalı ve onunla ilgiliydi. Ayrıca bu davetin kıstası ilâhî adalet olup hedefi ibadeti, maddeden mâneviye, Yüce Yaratıcı'ya yükseltmekti. Bu, en eskisinden en modernine tarihçilerin insanlık hayatı ile ilgili kaydedebildiği en eşsiz fetihtir.1 Zîrâ bu fetih, insanların hem dış dünyasını hem de iç âlemini değiştirmiştir. Burada esas mesele, en üstün, en faziletli, en sahih ibadeti öğretmenin yanı sıra kâinat, insan ve insanoğlunu fert ve toplum olarak yeni bir bakış ve düşünceyle ele alma meselesiydi. Aynı zamanda düşünce kıstaslarını tashih, insanın kendisi ve dünyayla münasebetini tanzim ve en zor değişim olan zihniyet değişimini gerçekleştirme hâdisesiydi.

İnsan, ibadetini tabiattan, tabiatüstüne, Yaratıcı'ya yükseltince ve Hak Mâbud'a olan ihtiyacı bedenî-cismanî, tabiî ve fıtrî ihtiyaçlarının üstüne çıkınca bir bütün olarak yücelmiş olur. Böylelikle tabiattan küçükken, bir anda ondan daha büyük oluverir. Hz. İbrahim bu değişimi gerçekleştirmiştir.

Allah Tealâ, Kur'ân-ı Kerîm'de, Peygamberlerin atası Hz. İbrahim'e rüşt (doğru yol, hidayet, nübüvvet) verildiğini, babasına ve kavmine tevhit rehberliği yaparken onların mahrum olduğu bir ilimle (Nübüvvet) donatıldığını bildirmektedir. Kur'ân, Hz. İbrahim'in kavmini ve babasını çepeçevre kuşatıp saran, yoldan çıkaran, onların gerçeği görmelerine mâni bir zindan hâlini alan şirk kirliliğinin önceki nesillerden tevarüs ettiğini kaydeder. (Enbiya sûresi, 21/52) Hz. İbrahim'in, putlara tapma işinden kesinlikle berî olduğunu, kendi dilinden haber verir. (Meryem sûresi, 19/4
icon_cool.gif
"O hiçbir zaman müşriklerden olmadı." (Bakara sûresi, 2/135) Bu husus, baştan beri onun tevhit üzere olduğunu göstermektedir.


Hz. İbrahim, tevhit rehberliği esnasında ikna edici bir üslûp kullanmış,2 şirk unsurlarının (putların) işitmeyen, görmeyen, fayda ve zarar vermeyen güçsüz ve cansız nesneler olduğuna dâir muhataplarını uyarmıştır. (Meryem sûresi, 19/42; Enbiya sûresi, 21/66) Bu çerçevede, "Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbi ve onların yaratıcısıdır." (Enbiya sûresi, 21/56, Saffât sûresi, 37/87, Bakara sûresi, 2/258) demek suretiyle kozmosa dikkat çekerek hakikate ulaşmalarını temine çalışmıştır. Allah Tealâ, gökleri ve yeri yarattığı için Hak Mâbut'tur. Onları yaratmayan ve yaratmaya kudreti olmayan kör, sağır nesneler mabut olamazlar, buna hak kazanamazlar. Bundan ötürü putlara tapma işi büyük bir iftira (ifk), bir skandaldır. (Saffât sûresi, 37/86) Halilürrahman, putlardan korkmaz (En'âm sûresi, 6/81), onları kutsamanın saçma bir davranış olduğu konusunda tereddüt göstermediğinden kırıp yerle bir eder. (Enbiya sûresi, 21/57–5
icon_cool.gif
Bu, Allah'a olan sonsuz güveninin bir tezahürüdür.


Tevhit rehberliğiyle Hz. İbrahim, insanlık tarihinin seyrini müspete çeviren büyük hâdiselerin yaşanmasına vesile olmuştur. Zîrâ putlara tapma işi, birçok insanı yoldan çıkartıp saptırmıştır. (İbrahim sûresi, 14/36) Bu tehlike karşısında en önemli sigorta namazdır. (İbrahim sûresi, 14/37) Namazı gevşetip zâyî etmek, toplumların çöküş sürecinin sinyal vermesi, sonun başlangıcıdır. (Meryem sûresi, 19/59) Bu realiteden dolayı, kendisi ve neslinin namazı edâ edenlerden olmaları için Allah'a dua ve niyazda bulunmuştur. (İbrahim sûresi, 14/36)

Ulu'l-azm (azim ve kararlılık sahibi) peygamber Hz. İbrahim, şirkle mücadelesinde Allah'a iltica etmekte, O'ndan yardım dilemektedir. Kendisinin ve çocuklarının şirkten korunması ve bulundukları şehrin güvenli olması için Allah'a yalvarıp yakarması, bir belde için en büyük tehlikenin şirk olduğuna işarettir.

Allah Tealâ, Halil'ini, (Nisâ sûresi, 4/125) dinin temel unsurları olan inanç esaslarına dâir tam bir yakîne ulaştırmıştır. Ulûhiyet ve haşir inancı hakkında onu doygunluğa (itmi'nan) eriştirmiştir. (Bakara sûresi, 2/260) Hz. İbrahim ve beraberindekilerde müminler için güzel bir örneklik vasfı mevcuttur. (Mümtehine sûresi, 60/4–6)

"Rabbim budur!" İfadesinin Mânâsı
Halilürrahman'ın tevhit rehberliğini anlatan âyetlerden olan En'âm sûresi'nin 76–78. âyetlerinde ilk etapta bir işkâl dikkat çekmektedir. Kur'ân ilimlerinden biri olan Müşkilu'l-Kur'ân disiplini, anlaşılmasında şu veya bu şekilde bir güçlük olan âyetleri ele alarak çözüme kavuşturmayı hedefler. Allah'ın kelâmında güç anlaşılan yerlerin bulunması tabiîdir. Hattâ Bediüzzaman Said Nursî, Müşkilu'l-Kur'ân'dan İ'cazu'l-Kurân'a bir hisse çıkartmak suretiyle orijinal bir tespitte bulunur: "Zor olan bir kelâmın kapalılığı ve zorluğu, ya lâfız ve üslûbunun perişanlığından kaynaklanır ki bu kısım, ifadeleri apaçık olan Kur'ân'a yanaşmamıştır. Yahut mânânın dakik, derin ve kıymetli veyahut alışılmamış, sıklıkla karşılaşılmayan, sanki fehime karşı nazlanmak ve şevki artırmak için kendini göstermeyip kıymet ve ehemmiyet verilmesini ister. İşte Kur'ân'ın müşkilâtı bu kısımdandır."3 Kur'ân'ın müşkilâtı üslûbunun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mânasının çok derin ve inceliğinden ileri gelir.4

İmdi, En'âm sûresi 75–78 âyetlerinde Hz. İbrahim'in dili üzere gelen ifadelerdeki maksadı tespit için ilgili âyetlerin siyakına baktığımızda buradaki temanın putları ret ve tevhide irşat olduğunu görüyoruz.

وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لأَبِيهِ آزَرَ أَتَتَّخِذُ أَصْنَاماً آلِهَةً إِنِّي أَرَاكَ وَقَوْمَكَ فِي ضَلاَلٍ مُبِينٍ * وَكَذَلِكَ نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِين
َ
"Bir zaman İbrahim, babası Azer'e: 'Ne! Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni de halkını da besbelli bir sapıklık içinde görüyorum!' demişti. Biz İbrahim'e (şirkin çirkinliğini gösterdiğimiz gibi) imanında yakîne, kesinliğe ulaşması için göklerin ve yerin muhteşem hükümranlığını da öylece gösteriyorduk." (En'âm sûresi, 6/74–75)

Âyetteki, "yerin ve göklerin melekûtu", yerin ve göklerin yaratılışı yahut yer ve göklerde olan âyetler, alâmetler, deliller şeklinde tefsir edilmiştir.5 Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığını; güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar vb. ile kendi saltanatının azametini, işlerin dış görünüşünü ve arka plânını göstermiştir.6

وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِينَ ifadesi şöyle anlaşılmıştır: Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim'e, göklerin ve yerin hükümranlığını gösterdi ki, Allah'ın vahdaniyeti hususunda köklü ve sarsılmaz bir inanca sahip olsun. Böylece, Allah'ın onu hidayet etmesinin ve ona gösterdiği hükümranlığın hakikatine vakıf olsun. Bu da Allah'ın birliğini tanımakla beraber, kavminin putlara tapmaları ve Allah'ı bırakıp bu putları tanrı edinmek suretiyle apaçık dalâlete düştüklerini bilmektir.

Ulûhiyetle ilgili olan bu âyette anahtar kelime, "نُرِي - gösteriyoruz"dur. Bu fiil, yine inanç esasları ve Hz. İbrahim'le ilgili olarak gelmektedir.

وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِـي الْمَوْتَى

"Bir vakit de İbrahim: 'Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?' demişti." (Bakara sûresi, 2/260).

Görüldüğü gibi bu âyette gelen kelime aynı köktendir: "أَرِنِي - Bana göster."

Bu iki âyette varit olan kelime رَأَى kökünün if'al babından biri muzari, öbürü emir siğasındadır. Bu kelime her iki âyette de inanç unsurlarının ilki olan Allah inancını, ötekisi âhiret bilincini temellendirmektedir.

Gelelim bunları takip eden ve işkâl ihtiva ettiğinden esas üzerinde durmak istediğimiz En'âm sûresinin şu üç ayetine:

فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأَى كَوْكَباً قَالَ هَـذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَا أُحِبُّ الْآفِلِينَ * فَلَمَّا رَأَى الْقَمَرَ بَازِغاً قَالَ هَـذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي لَأَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّالِّينَ * فَلَمَّا رَأَى الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هَـذَا رَبِّي هَـذَا أَكْبَرُ فَلَمَّا أَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ

Burada müşkil olan Hz. İbrahim'in dili üzere gelen هَـذَا رَبِّي - Rabbim budur!" ifadesidir.

Müfessirler, konu ile ilgili, 'Acaba bu nazar makamı mı, yoksa münazara makamı mı?' şeklinde değişik görüşler serdettiler. Bir başka ifadeyle, acaba Hz. İbrahim mi böyle düşünüyor, yoksa kavmi ile tartışmak, onların tuttuğu yolun, putlara tapmanın saçma olduğunu göstermek için mi böyle diyor?

İbn Cerir et-Taberî, İbn Abbas'tan (r.a.), bunun nazar makamı olduğunu bildiren bir rivayet nakledip 77. âyetteki, لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي لَأَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّالِّين َ ifadesini bu görüşe delil olarak gösterir.

Hadîs ve rivayet ilmine vâkıf müfessirlerden İbn Kesir ise, bu hassas konuyu şöyle değerlendirir: Aslında Hz. İbrahim, burada kavmine delil getirmek suretiyle onların putlara ve heykellere tapma işinin anlamsızlığını ve saçmalığını göstermeye çalışan taraf konumundadır. Şöyle:

Adım Adım Tevhit
Birinci merhalede; babasıyla kavmine, Büyük Yaratıcı nezdinde kendilerine şefaatçi olmaları için ibadet ettikleri, oysa buna müstahak olmayan semavî melekler suretinde yaptıkları putlara tapmaları yönündeki hatalarını gösterdi. Babası ve kavmi, Allah'ın kulları olan meleklere ibadet ederek onları aracı zannediyorlardı. Bunu, rızık, zafer vb. ihtiyaç duydukları hususlarda kendilerine şefaatçi olmaları için yapıyorlardı. Bu merhalede, Hz. İbrahim, onların yedi gezegen olan Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn'e ibadet etmelerinin yanlışlığını gösterdi. Bunlardan ışığı en kuvvetli olan Güneş, sonra Ay ve Venüs idi. Öncelikle Venüs'ün tanrı olamayacağını, çünkü onun belli bir yörüngesinin olduğunu ve bunda yol almaya mahkûm olduğunu, sağa sola sapamayacağını, kendi kendine bir tasarrufta bulunamayacağını, bilakis Allah'ın yarattığı ışık saçan bir cisim olduğunu gösterdi. Ayrıca bunda büyük hikmet bulunduğunu anlattı. Çünkü Venüs doğudan doğuyor, batıya doğru yol alıp gözlerden kayboluyor, ertesi gün bu tarz üzere devam ediyor.7 Böyle bir şeyin ilâh olması hiç mümkün müdür?

Hz. İbrahim, bundan Ay'a geçti. Ay konusunda da yıldızla ilgili hususları anlattı. Ardından Güneş'e geçti. İşte gözlerin gördüğü en ışıklı, en aydınlık varlıklar olan bu üç gök cisminin tanrı olamayacağı kesin delille anlaşılınca dedi ki: يَا قَوْمِ إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ : "Benim o tür varlıklara ibadet etmem ve onları mevlâ/tanrı edinmem söz konusu değildir, böyle bir davranıştan beriyim, uzağım. Eğer onlar tanrıysa, beklemeyin, hepiniz bana tuzak kurun, zarar verin." Sonra şöyle devam etti:

إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفاً وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ

"Ben eşyanın Halik'ına, yoktan yaratan, idare eden, ölçüsünü tayin eden ve varlıklarını sürdürmeleri O'na bağlı olan, her şeyin hükümranlığı kendisinde olan hakiki yaratıcıya Hak Mabud'a, her şeyin Rabbi, Sahibi ve Tanrısı olana ibadet ederim. Ben asla müşriklerden değilim."

Allah Tealâ şöyle buyuruyor:
"Rabbiniz o Allah'tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. (..)" (A'râf sûresi, 7/54).

O hâlde Hz. İbrahim Halil'in bu âyetlerde nazar makamında olması (yıldıza, Ay'a, Güneş'e 'Rabbim' demesi) söz konusu değildir. Cenab-ı Allah, onunla ilgili şöyle buyuruyor:

"Biz Musa'dan önce de İbrahim'e hidâyet ve akl-ı selîm verdik. Biz onun hâlini pekiyi biliyorduk. O vakit babasına ve halkına: 'Nedir bu karşısında durup taptığınız heykeller?' dedi." (Enbiyâ sûresi, 21/51–52).

"Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah'a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet, bütün hayırlı hâlleri kendinde toplayan bir önder idi. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı. Allah'ın nimetlerine şükreden bir zât idi. Çünkü Allah onu seçmiş ve doğru yola iletmişti. Biz ona dünyada iyilik verdik. Elbette o, âhirette de salihlerden olacaktır. Sonra da sana vahyettik ki: Doğru yola yönelerek İbrahim'in dinine tâbi ol; zîrâ o müşriklerden değildi." (Nahl sûresi, 16/120–123)

"De ki: 'Benim namazım da, her türlü ibadetlerim de, hayatım da ölümüm de hep Rabbülalemin olan Allah'a aittir. Eşi ortağı yoktur O'nun. Bana verilen emri budur. O'na ilk teslim olan da benim." (En'âm sûresi, 6/162–163).

İbn Kesir açıklamalarını şöyle sürdürür: Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim'deki kayıtta, Ebû Hüreyre (r.a.) Resûl-i Ekrem'in (s.a.s.) şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Herkes fıtrat üzere doğar." (Buhârî, Tefsiru sûreti Rûm 1; Müslim, Kader 22) Sahih-i Müslim'deki kayıtta, Iyâd b. Hamâr, Resûllah'ın (s.a.s.) şöyle dediğini bildirmiştir: "Allah Tealâ buyurdu ki: Ben kullarımı hanif (tevhid dini) üzere yarattım." (Müslim, Cennet 63)

Allah Tealâ, Yüce Kitab'ında şöyle buyurdu: "O hâlde sen, bâtıl dinlerden uzaklaşarak yüzünü ve özünü, hak din olan İslâm'a çevir. Yani Allah'ın insanları yaratmasında esas kıldığı o fıtrata uygun hareket et! Allah'ın bu hilkatini kimse değiştiremez. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Rûm sûresi, 30/30)

"Rabbinin Âdem evlâtlarıyla yaptığı şu sözleşmeyi düşünün: Rabbin onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onların kendileri hakkında şahitliklerini isteyerek 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' buyurunca onlar da 'Elbette!' diye ikrar etmişlerdi." (A'râf sûresi, 7/172)

İmdi sâir mahlûkat hakkında durum böyle olduğuna göre, Allah Tealâ'nın "hak dine yönelen, Allah'a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet, bütün hayırlı hâlleri kendinde toplayan bir önder" (Nahl sûresi, 16/120) diye tavsif buyurduğu Hz. İbrahim Halil'in, geçici bir süre için de olsa, böyle bir düşüncede olması mümkün olur mu? Aksine insanlar için Hz. Muhammed'den (aleyhisselâm) sonra Hz. İbrahim, en selim (arı duru) fıtrat ve en istikametli ahlak ve seciye üzere olmaya hak sahibidir. Ayrıca onun, burada şirk üzere olan kavmi ile münazara (kuvvetli deliller getirerek irşat) eden bir konumda olduğu, yoksa böyle bir düşüncede (nâzır) olmadığını şu âyet-i kerîmeler de göstermektedir:

"Halkı kendisi ile tartışmaya girişti: O dedi ki: 'Allah, bana doğru yolu göstermişken, siz hâlâ benimle O'nun hakkında tartışıyor musunuz? Sizin O'na ortak saydığınız şeylerden ben hiçbir zaman korkmam. Rabbim ne dilerse o olur. Rabbimin ilmi her şeyi kapsar. Hâlâ kendinize gelip ders almayacak mısınız? Hem siz, Allah'ın size tanrı oldukları hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak saymaktan korkmuyorsunuz da, nasıl ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkarım? Şimdi biliyorsanız söyleyin, bu iki taraftan hangisi korkudan emin olmakta haklıdır?' İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır. İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhim'e verdiğimiz delillerdi. Dilediğimiz kimselerin derecelerini kat kat yükseltiriz. Muhakkak ki senin Rabbin tam hüküm ve hikmet sahibidir ve O her şeyi hakkıyla bilir" (En'âm sûresi, 6/80–83).

Allah Tealâ, bu âyetlerde, kavminin bu yüce Peygamberle tevhit hakkında mücadele ettiğini ve bu konuda şüpheleri olduğunu, onun "Allah, bana doğru yolu göstermişken, siz hâlâ benimle O'nun hakkında tartışıyor musunuz?" ifadesi ile haber veriyor. Yani O'ndan başka tanrı olmayan Allah'ın bu hususiyeti hakkında benimle tartışıyor musunuz? Hâlbuki Allah bana gerçeği gösterdi, beni hakka iletti ve ben O'ndan bana gelen bir delil üzerindeyim. Durum böyle iken ben nasıl sizin bozuk sözlerinize, geçersiz şüphelerinize iltifat ederim?8

الضَّالِّينَ لَأَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي 'Rabbim bana doğru yolu göstermese mutlaka sapmışlardan olurdum.' dedi." (En'am sûresi, 6/77) kavline gelince:

Bu, birçok peygamberde rastlanan bir üslûptur ve sadece gelecek zamanı değil, geniş zamanı da ifade etmekte olup insanın hayatının başlangıcından sonuna kadar Allah'ın hidayetine, rahmetine, inayetine muhtaç olduğunu ders vermektedir. Her türlü hidayet ve rüşt Allah'tandır; O'nun bereketi, lütfu, ihsan ve ikramıdır. Dolayısıyla لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي ifadesi, "Rabbim bana doğru yolu işin başında göstermeseydi, el'ân göstermezse ve gelecekte göstermeye devam etmezse ben de sapmışlardan olurdum." anlamını ifade etmektedir. Kur'ân'ın îcâzından bunu anlayabiliriz. Meselâ: Hz. Nûh, "Ey halkım! dedi, bende hiçbir dalâlet yok, fakat ben Rabbülâlemin tarafından size bir elçiyim." (A'râf sûresi, 7/61) demesi; Hz. Yusuf'un, "Yâ Rabbi, Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı ve dürüst insanlar arasına dahil eyle!" (Yusuf sûresi, 12/101) diye niyazı; Hz. Süleyman'ın, gösterilen harikulade olay için "Bu, Rabbimin lütuflarındandır." (Neml sûresi, 27/40) diye hayretini belirtmesi;

Peygamberlerin mucizelerini gerçekleştirirken daima "Allah'ın izni ile" kayıtlamaları, salih kulların her türlü başarılarını Allah'ın fazl u keremine vermeleri (Bkz. Bakara sûresi, 2/249-251) vb. hususlar, her lütuf ve ihsanı daima Allah'tan bilmek gerektiğine dâir birer derstir.

Hz. İbrahim'in لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي ifadesine de geniş zaman anlamıyla bakmak durumundayız. Böyle bir okumaya dil açısından herhangi bir mâni olmadığını belirtelim. Bazı müfessirler yine bu paralelde şöyle dediler: Bu, ret ve kınama anlamındadır. Yani "Rabbim bu değildir." Araplar bunun gibi ifadeleri kullanırlar. Bu durumda, istifham ifade eden "hemze" hazfedilir.9 Kur'ân'ın sözlü bir metin olarak bildirilmesi hususu, ilgili âyetlerdeki ifadelerin istifham cümlesi olma ihtimalini teyit eden bir âmildir. Zîrâ sözlü ifadelerde vurgu ile soru sorulması yaygındır.10

Diğer taraftan Hz. İbrahim'in bu ifadesi, nübüvvetin zaruretine ve azametine işaret etmektedir. Nübüvvet olmazsa Uluhiyet, âhiret gibi gaybî meseleleri insanın kendi aklına dayanarak halletmesi mümkün değildir. Ayrıca burada babası ve kavmine karşı psikolojik bir ikna mekanizmasını devreye aldığını da düşünülebiliriz. Şöyle: Ey kavmim, benim tevhit üzere olup, şirkten beri oluşum Cenab-ı Hakk'ın bir fazl u keremidir. O, bunu bana ihsan etmiştir. Siz ey kavmim, şirki bırakıp tevhide geldiğiniz takdirde, kendi yanlışlığınızı, benim haklılığımı kabul ve itiraf etmiş olmanın ötesinde siz de benim gibi Cenab-ı Hakk'ın ihsan ve ikramı olan nübüvvet nuru sayesinde hakkı bulmuş olursunuz. Dolayısıyla burada, sizin yanlış bir yol tutmuş olduğunuzun anlaşılmasından dolayı bana karşı bir mahcubiyete, böyle bir komplekse girmenize hacet yoktur. Eğer Rabbimin ikram ve ihsanı olmasa "kesinlikle ben de dalâlette olanlardan olurdum." Ama Rabbim bana nübüvvet ihsan etti; onunla hidayet oldum, hakkı buldum. Siz de bu nübüvvet sayesinde ancak doğruya ulaşabilirsiniz. Bu hidayete ihtiyaç noktasında ben de sizin gibiyim. Allahu a'lem.

Sonuç:
Hz. İbrahim, bütün semavî din mensupları nezdinde kabul görmektedir. O, hem Halilürrahman hem de halilülinsandır.

Onun daveti tevhide dayalı ve onunla ilgiliydi; ölçüsü ilâhî adalet olup hedefi ibadeti, tabiat varlıklarından Hak Mâbûd'a yükseltmekti. Bu, insanların hem dış dünyasını hem de iç âlemini değiştiren insanlık hayatı ile ilgili en eşsiz fetihtir.

En'âm sûresi 76–78 âyetlerinde bildirilen; yıldızı, Ay'ı ve Güneş'i görünce söylediği "Rabbim budur" ifadesi, onun bu nesnelerin kendi Rabbi olamayacağını bilmediğinden dolayı değil; o nesnelerin rab oluşlarını reddetmek ve kavminin onlara tapmalarının yanlışlığını ikna edici bir tarzda bildirmek içindir.

Yıldız, Ay ve Güneş putlardan daha parlak, daha aydınlık ve daha güzel olmalarına rağmen tanrı olmamıştır. Bunlar batıyor, sönüyor; devamlı kalmıyor. Putlar, güzellikte bunlardan aşağı, cisim itibarıyla bunlardan daha küçük, cansız, hareketsiz, fayda ve zarar veremeyen nesnelerdir. Dolayısıyla ışık ve ısı veren o gök cisimleri buna rağmen tanrı olmadıklarına göre, bunların öncelikle tanrı olmaması gerekir. İşte Hz. İbrahim, bu gerçeği göstermek için böyle söylemiştir. "Rabbim budur." ifadesi, vurguyla söylenen ve böyle bir hususun asla mümkün olmadığını ifade eden istifham-ı inkari (Rabbim budur?) tarzında
bir cümle de olabilir.



Dipnotlar
1. Abbâs Mahmûd Akkâd, İbrahim Ebu'l-Enbiyâ, s. 93.
2. Kadim tarih kitapları da Hz. İbrahim'in ikna edici üslûbuna dikkat çekmiştir.
3. Risale-i Nur Külliyatı, II, 1997 (Muhakemat).
4. Risale-i Nur Külliyatı, II, 1228 vd. (İşârâtü'l-İ'câz - Bakara sûresi, Âyet: 23-24).
5. Taberi, 6/75 hk. V, 241.
6. Taberi, 6/75 hk. V, 241.
7. Hatta kavmini matematik ve astronomi hususunda bilgilendirmiştir.
8. Ahmed Şâkir, Umdetu't-Tefsîr, I, En'âm 76-78 hakkında.
9. Taberi, 6/75 hk. V, 246.
10. Hz. Peygamber de (aleyhisselam), soru edatı kullanmadan, vurguyla sual sormuştu. Vahşi'ye: "Hamza'yı öldüren sensin?" (Buhari,
Meğâzî 23) demesi gibi.
 
Üst