HAZRET-İ ABDULKADİR, Fütuhu’l-Gayb serlevhalı muhteşem eserinin başlarında, akla ‘İnsanın yapısı bu kadar derin ve bu kadar basitçe böylesine nasıl özetlenir?’ dedirtecek türden bir tespitte bulunur ki, sormayın…
Şöyledir: "İnsan, başına bir iş gelirse; önce, kendi kendine kurtulmaya çabalar. Bunu başaramazsa, etraftan yardım istemeye koyulur… Padişaha gider, rütbe ve makam sahiplerine yalvarır. Zenginlerden medet diler. Hal sahiplerine gider, dua ister, himmet ister. Eğer hasta ise doktora gider, şifa arar. Bununla da kurtulamayacağını anlayınca, en nihayetinde Allah’a döner. Eğer insan kendi işini kendi halledebilseydi, halka yönelmeyecekti. İşini halk ile bitirebilseydi, Hakk’a dönmezdi…"
İnsan, ne kadar gariptir ki önce kendini sebep ve fail olarak görmek istiyor. İlk planda kendini aktif kılmak, kendi gücü ve ihtiyarı dahilinde bir şeyi çözmek yoluna gidiyor. Eğer bu noktada bir acze düşerse, işte o zaman mecburen ve kerhen kendi cinsinden olanlara başvuruyor. Makam ve zenginlik gibi dünyanın baskın ‘sebep’lerinden medet istiyor. Bu uğurda epeyce bir mücadele ettikten sonra, insan ne zaman ki yorgun, bitap ve mecalsiz düşüyor, işte tam bu noktada elleri yanına dökülüyor, omuzları iniyor ve ‘Ya Rab!, Ey Allahım!’ diye nidalarla yalvar yakar oluyor.
İnsandaki ‘ego’ aslında, bütün evrenin sırlarının kapılarını açan bir maymuncuk gibidir. Rabbin Rububiyet sıfatının bir tecellisi olarak insana verilmiştir. O meşhur, yerlerin ve göklerin yüklenmekten imtina ettiği ‘emanet’in insandaki ‘ego, ene’ olduğu yönünde hakikat ehlinin yaklaşımları mevcuttur.
Egonun (ene) saf hali, güneşin ışıklarını taşıyan hava gibi renksiz ve duru olması halidir. Ama ego ile birlikte, birbirinin mütemmim cüzü olarak beliren malikiyet (sahiplik) duygusu, gerçek Malik’i tanımaktan uzaklaştıkça kendini ‘efendi’ ilan etmeye başlıyor. Böylece egonun saf hali olan ‘hava hali’ koyulaşmaya başlıyor. Mülkü ve yaratılanları Rab ile kendi arasında adeta pay etmeye başlıyor. Yani "Sen bunları buraya kadar yapıyorsun, buradan sonrası da bana ait, ben yapıyor ben ediyorum" dercesine bir aşamaya geliyor ki bu aşamada ego koyulaşıyor ve ‘sıvı haline, su haline’ geliyor. Eğer insan, yapıp etmelerini kendinden, sonuçları kendinden, başarıları kendinden bilmeye devam ederse ego saf halinden biraz daha uzaklaşıyor ve tamamen katılaşıyor, ‘buz’laşıyor. Yani egonun üç halinden bahsetmek böylece mümkün oluyor: Hava, su ve buz.
Egonun bu üç hali ile Hazret-i Abdulkadir’in izah ettiği üç aşama arasında (yani önce kendine müracaat, sonra halka, en sonunda Hakka) tersinden bir mütekabiliyet ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, insan, enenin saf halindeyken, alemden ve kendinden sadır olan her şeyin faili olarak, ‘Müsebbibu’l-Esbab’ olarak, Halık’ını görüyor ve biliyor. Bu aşama Hazret-i Abdulkadir’in ifade ettiği insanın mecburen gelip dayandığı hale tetabuk ediyor ki, yelkenlerin indiği, acziyetin zirvesinde bütün sebeplerin sustuğu bu aşamada ‘Çıkar eneyi aradan, görünsün Yaradan’ vecizesinin hakikati tecelli ediyor.
Enenin ikinci hali, Hazret’in söylediği, halktan, eşraftan, zenginlerden, makam ve mansıb sahiplerinden medet uman, mülkü fifti fifti paylaştırma dediğimiz ikinci aşamaya denk düşüyor, yani enenin ‘su’ hali…
Kişinin tamamen kendini fail bilip, tamamen kendine başvurup, önce bir şeyi kendi imkanlarıyla halletmeye çalışıp da ne halkı ne de Halık’ı hatırlamayan birinci hali de egonun üçüncü katı (buz) haline denk düşmektedir. Eskilere uyarak bitirelim: Arif olana bir işaret yeter, olmayana ise tüm izahlar faydasızdır.
Şöyledir: "İnsan, başına bir iş gelirse; önce, kendi kendine kurtulmaya çabalar. Bunu başaramazsa, etraftan yardım istemeye koyulur… Padişaha gider, rütbe ve makam sahiplerine yalvarır. Zenginlerden medet diler. Hal sahiplerine gider, dua ister, himmet ister. Eğer hasta ise doktora gider, şifa arar. Bununla da kurtulamayacağını anlayınca, en nihayetinde Allah’a döner. Eğer insan kendi işini kendi halledebilseydi, halka yönelmeyecekti. İşini halk ile bitirebilseydi, Hakk’a dönmezdi…"
İnsan, ne kadar gariptir ki önce kendini sebep ve fail olarak görmek istiyor. İlk planda kendini aktif kılmak, kendi gücü ve ihtiyarı dahilinde bir şeyi çözmek yoluna gidiyor. Eğer bu noktada bir acze düşerse, işte o zaman mecburen ve kerhen kendi cinsinden olanlara başvuruyor. Makam ve zenginlik gibi dünyanın baskın ‘sebep’lerinden medet istiyor. Bu uğurda epeyce bir mücadele ettikten sonra, insan ne zaman ki yorgun, bitap ve mecalsiz düşüyor, işte tam bu noktada elleri yanına dökülüyor, omuzları iniyor ve ‘Ya Rab!, Ey Allahım!’ diye nidalarla yalvar yakar oluyor.
İnsandaki ‘ego’ aslında, bütün evrenin sırlarının kapılarını açan bir maymuncuk gibidir. Rabbin Rububiyet sıfatının bir tecellisi olarak insana verilmiştir. O meşhur, yerlerin ve göklerin yüklenmekten imtina ettiği ‘emanet’in insandaki ‘ego, ene’ olduğu yönünde hakikat ehlinin yaklaşımları mevcuttur.
Egonun (ene) saf hali, güneşin ışıklarını taşıyan hava gibi renksiz ve duru olması halidir. Ama ego ile birlikte, birbirinin mütemmim cüzü olarak beliren malikiyet (sahiplik) duygusu, gerçek Malik’i tanımaktan uzaklaştıkça kendini ‘efendi’ ilan etmeye başlıyor. Böylece egonun saf hali olan ‘hava hali’ koyulaşmaya başlıyor. Mülkü ve yaratılanları Rab ile kendi arasında adeta pay etmeye başlıyor. Yani "Sen bunları buraya kadar yapıyorsun, buradan sonrası da bana ait, ben yapıyor ben ediyorum" dercesine bir aşamaya geliyor ki bu aşamada ego koyulaşıyor ve ‘sıvı haline, su haline’ geliyor. Eğer insan, yapıp etmelerini kendinden, sonuçları kendinden, başarıları kendinden bilmeye devam ederse ego saf halinden biraz daha uzaklaşıyor ve tamamen katılaşıyor, ‘buz’laşıyor. Yani egonun üç halinden bahsetmek böylece mümkün oluyor: Hava, su ve buz.
Egonun bu üç hali ile Hazret-i Abdulkadir’in izah ettiği üç aşama arasında (yani önce kendine müracaat, sonra halka, en sonunda Hakka) tersinden bir mütekabiliyet ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, insan, enenin saf halindeyken, alemden ve kendinden sadır olan her şeyin faili olarak, ‘Müsebbibu’l-Esbab’ olarak, Halık’ını görüyor ve biliyor. Bu aşama Hazret-i Abdulkadir’in ifade ettiği insanın mecburen gelip dayandığı hale tetabuk ediyor ki, yelkenlerin indiği, acziyetin zirvesinde bütün sebeplerin sustuğu bu aşamada ‘Çıkar eneyi aradan, görünsün Yaradan’ vecizesinin hakikati tecelli ediyor.
Enenin ikinci hali, Hazret’in söylediği, halktan, eşraftan, zenginlerden, makam ve mansıb sahiplerinden medet uman, mülkü fifti fifti paylaştırma dediğimiz ikinci aşamaya denk düşüyor, yani enenin ‘su’ hali…
Kişinin tamamen kendini fail bilip, tamamen kendine başvurup, önce bir şeyi kendi imkanlarıyla halletmeye çalışıp da ne halkı ne de Halık’ı hatırlamayan birinci hali de egonun üçüncü katı (buz) haline denk düşmektedir. Eskilere uyarak bitirelim: Arif olana bir işaret yeter, olmayana ise tüm izahlar faydasızdır.