Konunun tarihî, içtimâî ve psikolojik yönleri bulunmaktadır. Önce, köleliğe karşı duyduğumuz tiksinti ve ürpertinin eski ve yeni bir kısım sebepleri olduğunu hatırlatmakta fayda var.
Köleliğe karşı duyulan iç tepkinin sebepleri
Tarihî materyalizmin tarih ve dünya görüşü, yani, işveren-işçi; zengin-fakir; ezilen ve ezen gibi düşünceler... İçtimâînin tekâmülü içinde, tabiat ve fıtrat, kölelik ve esaret ve daha sonra, işçilik ve adil olmayan ücret gibi mefhumlar biraz da istismar edilerek öyle yaygınlaştı ki, hemen herkes ortada gezen bu düşünceleri, aksine ihtimal vermeyecek şekilde alkışlamaya başladı. Hiç olmazsa, aksine de ihtimal verilerek, ihtiyatlı davranılması gerekirken tek taraflı düşünüldü, tek taraflı karar verildi.
Tarihin eski devirlerinde, hususiyle Roma ve Mısır’da, kölelere yapılan vahşiyane ve zalimane muamele, içimizde burkuntular hasıl ediyor ve bizi tiksindiriyor. Onun içindir ki, asırlar sonra dahi olsa, kölelerin ehramlara taş çektiğini, bir saman çöpü gibi harcın içine karışıp kaybolduğunu, zalim idarecileri eğlendirmek için arenalarda aslanlarla boğuşturulduklarını ve boyunlarındaki utandırıcı tasmalarıyla görüyor, kölelikten de köleleştirenlerden de nefret ediyoruz.
Son olarak yakın tarihte ve günümüzde esirlere karşı yapılan gayr-ı insanî muamele; mürüvvetsizlik, her vicdan sahibi gibi bizim neslimizi de alâkadar etmiş, öfkelendirmiş ve ayağa kaldırmıştır.
İşte bütün bu sebeplerden ötürü neslimiz kölelikten nefret etti ve onu müdafaa eden sistemlere de düşman oldu. Bu düşünce ve ona karşı reaksiyonda o, yerden göğe kadar haklıydı. Fakat, İslâm’a hücum ve tenkidinde büyük bir haksızlık işliyordu. Çünkü, kaynak itibariyle kölelik İslâm’a dayanmadığı gibi, mevcudiyeti de onunla devam ettirilmiyordu. Kölelik geçmişinde ve bugün, daima başka millet ve devletlere dayandı ve mevcudiyetini sürdürdü. Bu itibarla biz de, önce onu meydana getiren âmiller üzerinde durmak istiyoruz.
Kölelik, harpler yoluyla oluşur ve sonra devamını isteyen milletler içinde devam edip gider. Müreffeh bir hayat yaşamayı hedef almış Roma, kendi tarihinin şehadetiyle, bir zevk ve safa devleti idi; elbiselerin en güzelini giyerek, sofralarını çeşit çeşit süsleyerek, insanı utandırıcı en sefil arzular içinde, behimî bir hayat yaşıyordu. Bu israf ve sefahatin, bu lüks ve debdebenin devam etmesi için de, bitmeyen servet, sürekli ganimet, esirler ve hizmetçiler gerekti. Bunun için, Romalı harp ediyor, müstemlekeler (sömürgeler) kuruyor ve bu istikamette dünya üzerindeki hakimiyetini sürdürmek istiyordu.
Müslümanlar, Mısır’ı fethettiklerinde bu havayı, bütün çirkinliğiyle orada müşahede etmişlerdi. Ticarî emtia mal pazarları gibi esir pazarları, kadın-erkek esirlerin en haysiyetsiz şekilde zincirler içinde o pazarlara götürülmesi ve açık-saçık olarak müşterilerin önünde teşhir edilmesi, akşamları dönüp evlerine gidenlerin, pis kokulu ve haşeratın gayet bol bulunduğu izbe ve dehlizlerde yatırılması, hattâ çok defa böyle bir yerde dahi, onlara yatıp istirahat etme imkânının verilmemesi, 50’sinin 100’ünün üst üste yığılıp bir yerde kalması, Müslümanların bilmediği ve görmediği şeylerdi. Ve, bundan da çok müteessir olmuşlardı. Onlar, uğradıkları her yerde, İslâmî prensiplerle bu yarayı tedavi etmelerine karşılık, Batılı, eski Roma ve Mısır’ın bu çirkin mirasını, her hangi bir rötuşlamaya tâbi tutmadan, olduğu gibi alıyordu.
İslâm’ın köleliği ele alış tarzı
İslâm, evvelâ, köleliği bir vaka olarak ele aldı. Sonra, onların ne ticaret ne de eğlence metaı olmadığını hatırlattı ve insan olduklarına dikkati çekti: “Sizin bazınız bazınızdandır” (Nisa: 25) “Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz; kim onu hapseder veya gıdasını keserse onu hapseder ve gıdasını keseriz; kim onu hadım yaparsa onu hadım yaparız” (Buharî, Müslim, Tirmizî) gibi İlâhi prensipleri ilân ederek, düşünceye istikamet verip, inhirafın önüne geçti. “Siz Âdem oğullarısınız. Âdem de topraktandır”(Müslim). “Biliniz ki, hiç bir Arabın Arap olmayana ve hiç bir Arap olmayanın da Arap olana, hiçbir beyazın siyaha hiç bir siyahın da beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük takva iledir.” Yani bütün üstünlük ve meziyet, Yaratan’ın insana bakışı ve insanın bu bakış karşısında tavır ve davranışlarını düzeltmesine bağlanıyordu. İslâm’ın bu yumuşak havası sayesinde bütün bir mazisi esarette geçmiş, hadisin ifâdesiyle nice saçı başı dağınık (ve kapılardan kovulan, fakat Allah katında muhterem) kimseler vardı ki, eşraf ve ileri gelenlerden hep tazim (saygı ve ululama) görmüşlerdir.
Hz. Ömer (r.a.), “Bilâ1 efendimiz, ve onu efendimiz Ebu Bekir (r.a.) hürriyete kavuşturdu” derken, bu manâya saygısını ifade ediyordu. İslâm, onları da, âlemşümûl kardeşliği içinde mütalâa ediyor ve her şeyden evvel, “Hizmetçi ve köleleriniz kardeşlerinizdir. Kardeşi elinin altında bulunan her fert, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onların yapamayacakları işleri emredip onlara yüklemesin. Eğer zor işler teklif ederseniz, behemehal onlara yardım ediniz” (Buharî); “Sizden hiçbiriniz, bu kölemdir, bu câriyemdir, demesin. Kızım veya oğlum, yahut kardeşim desin” (Müslim, Ebu Davud) prensiplerini vazediyordu. Buna binaen, Hz. Ömer (r.a.) Mescid-i Aksa’nın teslim alınması için yaptıkları seyahatlerinde, Medine’den oraya kadar hizmetçisiyle bineği nöbetleşe kullanmışlardı. Hz. Osman (r.a.) devlet reisi olduğu devrede kölesinin kulağını çektiği için, halkın gözünün önünde, kulağını kölenin eline verip çektirmişti. Ebû Zer (r.a.), takım elbisesinin bir parçasını hizmetçisine giydiriyor, bir parçasını da kendi sırtına alıyordu... Bütün bunlarla kölenin de bir insan olduğu, hatta diğer insanlardan farkı olmayan bir insan olduğu anlatılıyor ve böylece bu birinci merhale sağlama bağlanıyordu.
Bir büyük inkılâp
Tekrar hatırlatmak gerekirse, dünyanın en terk edilmiş, en ücra bir yerinde, duyguları itibariyle bâkir bir topluluk için, bu büyük bir inkılâptı. Zira muasır (o çağdaki) millet ve devletlerin, kölenin insanlığı hususunu düşünmeye bile yanaşmadıkları bir dönemde, arenalardaki vahşi boğuşmalara, iş yerlerindeki insafsız kırbaçlara ve onların insanlıklarıyla istihza ve alay edilmesine karşılık en çaplı, en tutarlı ve en müsbet bir davranış, maşerî vicdanın (kamu vicdanı) kabulüne takdim ediliyordu. Bu yapıcı ve müsbet muamelenin köleler üzerinde de değişik bir tesiri olmuştu. Köle, müsavat (eşitlik) prensibiyle insanlığına kavuşup, efendisinin yanında yerini almasına, hattâ hürriyetini elde edip serbest bırakılmasına rağmen, efendisinden ayrılmak istemiyordu. Zeyd bin Harise ile başlayan bu durum, devam edip gitmişti. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Zeyd’i hürriyete kavuşturup, babasıyla gidebilme hususunda serbest bırakmasına rağmen o, Efendimiz’in yanında kalmayı tercih etmişti. Ve daha sonra bir sürü köle de hep aynı şeyleri yapmışlardı. Zira, bunlar o kadar güzel muamele görmüşlerdi ki, kendilerini, efendilerinin ailelerinden birer fert sayıyorlardı. Efendileri de öyle biliyor ve titizlikle onların hukukuna riayete çalışıyorlardı. Esasen başka türlü yapamazlardı da. Çünkü bugün onlara malik görünseler bile, yarın kimin kime malik olacağını kestirmek mümkün değildi. Kaldı ki, prensipler de çok sağlam ve bu anlayışı ayakta tutacak güçte idi. “Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz, kim kölesini hapseder veya gıdasını keserse onu hapseder ve gıdasını keseriz” (Buhari, Müslim). Bu türlü cezaî müeyyideler karşısında efendi, ihtiyat ve tedbir içinde, köle ise gayet emindi. Bütün bunlar, evvel ve âhir, tarihte eşi gösterilemeyecek büyük hadiselerdi ki, bu mevzûda İslâm’ın getirdiği şeylerin birinci merhalesini teşkil ederler.
Hürriyete kavuşturma merhalesi
İkinci merhale, hürriyete kavuşturma merhalesidir. İnsanda asıl olan hürriyettir. Hür olan bir insanı köleleştirme büyük günahlardan sayılır ve bundan elde edilen geliri kullanmak ve istifade etmek ise, katiyen haramdır. Hürriyete dokunan her hareket ve davranış kınanmış olmasına mukabil, ona hizmet edici her hamle de, İslâm nazarında takdir görmüştür. Bir insanın yarısını hürriyete kavuşturmak, hürriyete kavuşturan için vücudunun yarısını âhiret azabından kurtarmak, bütününü azat etmek ise, vücudunun tamamını teminat altına almak sayılmıştır. İslâm’da köleleri hürriyete kavuşturma, uğrunda bayrak açılan bir mevzûdur. İslâm, yerinde onu bir vazife sayar, yerinde fazilet der, teşvik eder; yerinde efendi ve köle arasındaki anlaşma ve mukavelelerle ona giden kapıları açık tutar.
Bu hususta gösterilen en çalımlı gayret de, her gayret gibi yine İslâm’ın zuhuruyla başlamış ve devam etmiştir. Peygamberimiz’in (s.a.s.) ve Hazret-i Ebu Bekir’in (r.a.) köle alıp âzat etme mevzuundaki gayretleri ve bu uğurda tükettikleri servet, herkes tarafından bilinen hususlardandır. Önceleri şahsî mal ve servetlerle sürdürülen bu faaliyet, daha sonraları devletçe ele alınıp yapılan vazifeler arasında mütalâa edilmeye başlandı. Peygamberimiz (s.a.s.) 10 kişiye okuyup yazma öğreteni hürriyete kavuşturuyor ve bunu malî imkânsızlıklar içinde kıvrandığı bir devrede yapıyordu. Daha sonraki devre, hususiyle Ömer b. Abdülaziz döneminde ise, zekâtın sarf yerlerinden biri şekliyle tatbikat zemini buluyor ve sağdan soldan gelen yığın yığın esir, hazineden paraları ödenerek hürriyete kavuşturuluyordu. Bunlardan başka, bazı dinî vazifelerdeki hatalar, bazı davranışlardaki inhiraflar ve bir kısım günah irtikapları, hep köle hürriyete kavuşturma mükellefiyetini getiriyordu. Yemin edip, sonra da yemini bozmada, zıhar muamelesinde (o zamanki Araplar arasında meşhur olan, hanımına “annemin sırtı gibi ol” deyip, onunla münasebeti kesme), adam öldürme cinayetinde hep bir tutsağın âzat edilmesi tavsiye ediliyordu. “Kim hataen bir mü’mini öldürürse, onun keffareti bir mü’min kölenin âzâdı ve ölenin ehline teslim edilmek suretiyle ödenecek bir diyettir” (Nisâ: 92). Bir cinayetin hem cemiyete, hem de öldürülenin ailesine bakan yönleri bulunduğundan, diyet, maktûlün ehline verilmiş bir tarziye vesilesi olduğu gibi, esiri hürriyete kavuşturmak da, topluma hür bir fert kazandırma ölçüsüyle cemiyete ödenmiş bir hak sayılmaktadır. Buna göre de, bir ölü karşılığında diğer bir insanın hürriyete erdirilmesi, âdeta bir ferdi diriltmeye denk tutulmuştur.
Bunlardan başka İslâm’da “mükâtebe (yazışma)” ve “tedbir” yolları ile de, köleler hürriyete kavuşturulur. Bunlardan birincisi; efendisiyle köle arasında, üzerinde anlaşabilecekleri bir miktar mal vermek şekliyle yapılan yazışmadır. Böyle bir yazışma ile köleye hürriyet yolu açılır. Kur’ân’ın bu mevzudaki açık beyanından anlıyoruz ki, kölenin bu hususta getireceği teklifi, efendi kabûl ettikten sonra, geriye, üzerinde anlaşmaya varılan paranın kazanılıp getirilmesi kalmaktadır. İkincisi ise, efendinin vefatı veya herhangi bir hadiseye bağlamakla yapılan hürriyet vadidir ki, “ben vefat edince sen hürsün” şeklinde, söz verdikten sonra, tedbir yapılmış ve esire artık hürriyet yolu açılmıştır.
Bundan başka, sevap maksadıyla hürriyete kavuşturma faaliyeti, her türlü tavsifin üstünde geniş bir yer işgal etmektedir. Geçmişte yüzlerce tutsağı birden salıverip de, bununla Allah’ın ihsan ve lûtfunun umulduğu devirler olduğu gibi, mübarek aylar ve mübarek gün ve geceler gözetilerek, esirlerin alınıp hürriyete kavuşturulduğu devirler de olmuştur. Burada denebilir ki, kölelerin hürriyete kavuşturulması ve onlara insanca muamele yapılmasında ne kadar ileriye gidilirse gidilsin, hattâ isterse hepsi birden hürriyete kavuşturulsun, yine de köleliğin kabûl edildiğini, hükümlerin buna göre getirilmiş olduğunu ve fıkıh kitaplarında da ahkâmın bu istikamette cereyan ettiğini görüyoruz ki, bu da, köleliği kabûllenmekten başka bir şey değildir.
İnsanlığın dem ve damarına işlemiş pek çok fena huy ve âdetleri, bir hamlede kaldıran İslâm’ın köleliği kaldıramaması düşünülemez. Kaldırabilirken kaldırmaması, onu tahkir etme manâsına gelmez mi?
Uluslararası savaş hukuku sonucu kölelik
Her şeyden evvel bilinmelidir ki, İslâm köleliği icat etmediği gibi, onun koruyucusu ve devam ettiricisi de olmamıştır. Kölelik, devletlerin ve milletlerin savaşlar münasebetiyle oluşturdukları bir müessesedir. Devletler arasında harpler devam ettiği müddetçe – ki, insanlık tabiatını değiştirmedikten sonra kıyamete kadar devam edecektir – esirlik ve köleliğin önüne geçmek de, tek başına hiçbir milletle mümkün olmayacaktır.
Şimdi düşünelim: Biz bir devletle harbe tutuştuk; esir aldık ve bizden esir aldılar. Bu esirlere karşı yapılacak çeşitli muamele şekilleri vardır:
1. Bazı zalim idarelerde olduğu gibi, hepsini öldürme;
2. Yahut esir kamplarında bakım ve görümlerini yapıp muhafaza etme;
3. Veya onlara kendi memleketlerine dönüp gitme imkânlarını sağlama;
4. Yahut da, alıp onları mü’minlere dağıtıp, ganimetten bir parça sayma. Şimdi geriye dönüp, teker teker bunların üzerinde duralım:
1. Evvelâ hangi vicdan ve insaf, kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün insanları acımaksızın öldürmeye taraftar olur. Aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen, Kartacalılara reva görülen zulümler, halâ Romalının alnında utandırıcı bir leke olarak kendini göstermektedir. Buhtunnasır’ın acımaksızın yaptığı muamele, firavunların gadri ve cevri, beşerin hafızasından silinmeyen zulüm tablolarındandır. Uzağa gitmeye ne lüzum var: Balkanlar’da bizim çekip gördüklerimiz, Rusya’da doğranan 30 milyon kurban, Naziler tarafından katledilenler... Bütün bunları hoş görecek bir insan gösterilebilir mi?
2- Esir kamplarının tiksindiriciliği de bundan geri değildir. 20’nci asır, esir kamplarının en çirkinlerine şahit olmuştur. Bilumum Balkanlardaki esir kampları, hususiyle Edirne (Sarayiçi), vahşilere rahmet okutturacak kadar şenâetlerle doludur. Amerikalılar, Japon kamplarından şikâyet ederler. Eğer Sarayiçi’nde memeleri kesilen ve iffetleri payimal edilen kadınların, ağaç kabuğu yiyerek ölüme terk edilen erkeklerin, Azerbaycan ve Rusya’daki mağdurların uğradıkları zulümleri görselerdi, Japonlardan çektiklerini de, onlara çektirdiklerini de çok hafif ve ehemmiyetsiz addedeceklerdi. İkinci Cihan Harbi’yle, hem Avrupa, hem de Asya, esir kamplarını en acı şekilleriyle hem gördü, hem de yaşadı. Demek ki, bu yol ve bu usûlü denemek ve tatbik etmek, insaf ve insanlıkla bağdaştırılması mümkün olmayan bir vahşet ve hunharlıktan başka bir şey değildir!..
3- Esirleri kendi memleketlerine iade gibi insanî bir yolu takdirle karşılarız; ancak, onlar bizden aldıkları esirleri öldürüyor ve iade etmiyorlarsa, bu, kendi insanımıza karşı vefasızlık ifadesi olur.. hele iade ettiğimiz kimselerin, bizden bir kısım malûmatlarla yurtlarına ve birliklerine dönmeleri; hem düşmana strateji kaptırma, hem de kendi birliklerimizde moral çöküntüsüne mukabil, düşmanı cesaretlendirme, güçlendirme ve daha dinamik olarak saldırıya geçmelerine yardımcı olmadan başka bir şey değildir. Belki böyle bir iade muamelesi, ancak, devletlerin karşılıklı anlaşmalarıyla kabul ve tatbik edilebilir ki, bu da dün ve bugün sık sık başvurulan hususlardan biri olmuştur. Bundan sonra da başvurulabilir ve bir ölçüde köle döküntüleri önlenmiş olur. (Nitekim İslâm, düşmanıyla ilk karşılaşması olan Bedir Savaşı’nda alınan esirleri, hem de karşı tarafın en ileri gelenleri oldukları halde, bir esirin 10 kişiye okuma-yazma öğretmesi kaydıyla serbest bırakmış ve bu yolu açmıştır. Bu yol, her zaman açık ve tercih edilecek yoldur; fakat, yine devletlerin karşılıklı anlaşmalarına ve beynelmilel hukuka bağlıdır.)
4- Bütün bunlardan sonra geriye, esirlerin, harbe iştirak edenler arasında taksimi mevzuu kalıyor ki, İslâm, duruma göre işte bu geçici esir etme yolunu tercih etmiştir. Ne öldürme, ne toptan imha yolu... Ne esir kampları ve oradaki mezalim, ne de düşmanı cesaretlendirecek bir yol; belki bütün bunların çok üstünde ve insanın tabiatına yakışır bir yol... Her mü’minin hanesindeki esir, doğruyu, güzeli yakından görme imkânı bulacak; gördüğü iyi muamele ve insanca davranışlarla gönlü fethedilecek – nitekim binlerce misaliyle öyle olmuştur – sonra da hürriyete kavuşturularak, Müslümanların istifade ettiği bütün haklardan istifade etme imkânı kendisine verilecektir.
Bu yol ve bu usûllerle binlerce mükemmel insan yetişmiştir. İmam Mâlik’in hocası Nâfî’den ve İmam Ebu Hanife’den alın da, Tâvus bin Keysan ve Mesruk gibi yüzlerce Tabiîn imamını, onlardan Kuzey Afrika fatihi Ukbe b. Nafi’den İspanya fatihi Tarık b. Ziyat’a kadar büyük komutan ve devlet adamlarını da içinde sayacağımız büyük bir “Mevâlî (hürriyete kavuşturulan esirler)” topluluğu hep bu yolla yetiştirilmiştir. Bununla beraber, biz bu uygulamaya geçici dedik; çünkü bu şekilde bir uygulama tekrarlansa bile, İslâm’da hürriyetin esas olması, esaretten kurtulma hususunda istifade edilecek yolların çokluğu ve dinin değişik yollarla bu mevzûda yaptığı ısrarlı teşvikler, köleliğin ârızî ve tebeî (aslî bir kurum değil; şartların getirdiği ve mecburiyet gereği başvurulan bir yol) olduğunu gösterir. Ne var ki, dünya devletleri aynı şey üzerinde ittifaka varacakları âna kadar, başka kesimlerde kölelik üretilecek ve işlettirilecektir. İslâm’ın bu mevzûda tek başına verdiği hükümler ise, sadece kendi bağlıları dairesi içinde kalacaktır. Nitekim o, hükmünü vermiş ve prensiplerini ortaya koymuştur. Cihan sulhünü temine gayret gösterenler, sadece bu prensiplere âlem-şümûl (cihan çapında) uygulama zemini hazırlamakla mükelleftirler. Zaten bu da, İslâm’ın tadil ve ıslah etmek üzere ele aldığı hususlardandır ki, en vahşi ve gayr-i insanî bir durumdan hayra ve güzelliğe çıkarma yolunu gösterir. Ve kendi sınırlarını aşan hususları da geleceğin devlet idarecilerine teklif eder.
Bu mevzuda diğer bir husus da, Müslüman topluluğun bütün fertlerinin, İslâmî manâda olgunlaşmış olmamasıdır. Esasen dinin, herkesi melekler seviyesine çıkaracağına dair herhangi bir tekeffülü, yani üzerine aldığı bir sorumluluk yoktur. Onun, kudsî prensiplerine sımsıkı sarılmak suretiyle yükselip melekleşenler olduğu gibi, kendini tam aşamamış bir kısım ham-ruhlar da bulunabilecektir. Ve böylelerin teferruata ait meselelerde ihmal ve kusurları da görülecektir. İşte bu tip insanlarda, köleliğin yaşaması arzusu ve bu hususta diğerlerinin, yani kölelik üreten milletlerin yanında bulunmaları da olabilecektir.
İslâm, köleliği neden bütünüyle kaldırmadı?
Bir mesele kaldı ki, o da, belli devirlerde, hürriyete kavuşturma yolları mevcutken ve biliniyorken, uzun zaman mü’minlerin ellerinde esir ve köle bulundurmuş olmalarıdır. Bu ise, anlatılanlarla pratiğin bir dereceye kadar tenakuzu gibidir. Evet, ilk asırdan başlayarak, belli devirlerde mü’minlerin bu müesseseyi işlettiğini görmekteyiz. Fakat, bunda, biri efendilerle, diğeri kölelerle alâkalı iki ciddi sebep ve sâik vardır:
Biraz evvel temas ettiğimiz gibi, İslâm, tatbikatta mükemmel insan yetiştirme teminatını, insandaki irade ve hürriyetle bir arada mütalâa eder. (Yani her insan, iradesiyle imtihandadır. Allah, kimseyi zorlamaz. Herkes, her bakımdan mükemmel bir dini yaşamada iradesiyle imtihan olduğundan, iradesinin hakkını veremeyip, nefsinin altında kalanlar her zaman olacaktır.) Bu sebeple, eksik ve kusurlu fertler, olgun insanlara ait bir kısım işleri eksiksiz yapamayacaklardır. İşte, bu türlü fertlerin, Muhammedî terbiye ile olgunlaşacakları âna kadar, bu işin tam tatbikat bulmaması bir bakıma normaldir. Kaldı ki, üç beş sergerdanın behîmî hislerini yaşamalarını vesile ederek İslâm’ı karartmağa çalışmak da, haksızlık ve insafsızlıktır.
İkinci şık, kölelerin kendileriyle alâkalıdır. Bu hususta da, İslâm’ın tatbikatı, insan tabiatını hesaba katma ölçüsü içindedir ve orijinaldir. İlk Müslümanlar, meseleyi köleleri evvelâ insan olduklarına inandırma, hürriyete karşı olan yabancılıklarını giderme, onlara aile kurma ve hür insanlar olarak topluma karışma yolunu gösterip, kendilerini hayata alıştırma gibi terbiye edici prensiplerle ele almışlardır. İtiyat ve alışkanlıklar, insanda ikinci bir tabiat meydana getirir. Bunu giderme ve eski hâli diriltme, bir vahşi hayvanı terbiye kadar zordur. Kölelik de öyledir. Ve o, bir fıtrat deformasyonudur. Islahı uzun zaman ister. İşte mü’minler de, bunu yapmışlardır. Her mü’min, “kardeşim” deyip bağrına bastığı kölesine, müstakil çalışma, müstakil kazanma, yuva kurma ve aile idare etme gibi hususları teker teker öğretmiş, onu bunlara alıştırmış ve âzadında zarar söz konusu olmayacaksa ve hayır ümit ediyorsa, sonra da hürriyete kavuşturmuştur. Eğer bu sürece tâbi tutulmadan o istidat ve kabiliyetleri köreltilmiş insanlar, sırtlarında bir “âr” olarak taşıdıkları insanlıkla topluluk içine salınsalardı, akvaryum balıkları veya kafes kuşları gibi, içtimâînin karmakarışık dolapları karşısında şaşkına dönecek ve eski hallerine sığınma hissine kapılacaklardı. Bu ise, köleler adına hiçbir hayır ifade etmeyecekti. Nitekim, hayat kanunlarına karşı cahil pek çok köle, daha sonraları, arz edildiği şekilde hareket etmiştir. Amerika cumhurbaşkanlarından Abraham Lincoln’ün bir hamlede bütün köleleri hürriyete kavuşturması, kölelerin yeniden eski efendilerinin yanına dönmesi şeklinde neticelenmişti. Başka türlü olması da düşünülemezdi. Bütün hayat boyu veya hayatının bir kısmında esir yaşamış bir insan, hep emir almağa alışmıştır. Belki çok güzel işler verdiği de olmuştur; ancak, makine gibi dıştan idare edildiği için, böyle biri, 50 yaşında da olsa, çocuk mesabesindedir. Hayatı bilen ve hayata açık olan birinin yanında, talim ve terbiye görmeye, hayat ve onun kanunlarını öğrenmeye ihtiyacı vardır. Bu husus, değil hürriyetini yitirmiş köleler için, belki müstemleke haline getirilmiş ve uzun zaman istismar edilmiş pek çok milletlerde de hissedilen bir hastalıktır. Evet, bu milletlere dahi, uzun zaman terbiye verilip şahsiyet ve benlik kazandırılmazsa, yabancı devletlere ve yabancı milletlere karşı bağlılıktan ve alkış tutmaktan geri kalmayacaklardır. Hattâ diyebiliriz ki, şahsiyetini yitirmiş milletlere yeniden benlik şuuru kazandırmak, esirlere insan olduklarını öğretmekten daha zordur.
İşte İslâm, köleye benlik, insanlık şuurunu kazandırmakla işe başlamış, onun inhiraf etmiş ruhuna denge getirmiş, kalbine hürriyet anlayış ve aşkını yerleştirmiş, sonra, âdeta “iste vereyim” der gibi yapmış, ardından da onu hayata salıvermiştir. Zeyd bin Harise’nin yetiştirilip hürriyete kavuşturulması ve arkasından da soylu bir kadınla evlendirilmesi, sonra, içinde eşrafın da bulunduğu bir İslâm ordusuna kumandan tayin edilmesi, kademe kademe planlanan hedefin gözetilmesinden başka bir şey değildir. Bilâl-i Habeşî’nin (r.a.) ilk Müslüman saflarda yerini alması, Huzeyfe’nin kölesi Salim’in (r.a.) Müslümanlar nazarında gıpta edilecek bir mevkide olması, Selman-i Pâk’in Ehl-i Beyt-i Rasûlûllah’tan sayılması, kölenin Müslümanlık’ta ve Müslümanların hânelerinde ne hâl aldığının canlı misâlleridir. Bu misalleri, yüzlerceye çıkarabiliriz. Ancak soru-cevap çerçevesinde bu kadar kabarık muhteva sıkıcı olur mülâhazasıyla kısa kesiyorum...
Mevâlî (âzat edilmiş kölelerden) âlimler, velîler
İslâm literatüründe “Mevâli” diye bir tabir vardır. Bunlar, esir olarak Müslümanların eline düşmüş ve sonradan hürriyetlerine kavuşturulmuş insanlardır. Bunlar arasında her zaman saygıyla andığımız ve kıyamete kadar da anacak olduğumuz deha çapında büyükler vardır. Allah Rasûlü’nün kendi öz torunlarından ayırt etmeyecek kadar sevdiği Üsame b. Zeyd (r.a.), bizzat Allah Rasûlü tarafından Bizans’a karşı hazırlanan ordunun başına kumandan olarak verilmişti. Asker arasında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi insanlar vardı. Ve Üsame, o gün ancak 18 yaşlarında mevâliden bir insandı. Zaten babası Zeyd b. Harise de Mûte’de orduya kumanda etmiş ve orada şehid düşmüştü. İmam Mâlik gibi birisini yetiştiren Nâfi, mevalîdendi. Abdullah b. Ömer, “En çok sevdiklerinizi Allah yolunda infâk etmedikçe hakikî iyiliğe ulaşamazsınız” manâsına gelen âyet inince, âyetin tesiri ve coşturuculuğuyla çok sevdiği cariyesi Mercâne’yi hürriyete kavuşturmuştu. İşte bu Mercâne, daha sonra birisiyle evlenmiş ve ondan da Nâfi olmuştu. Abdullah b. Ömer, Nâfi’yi alır, sever ve bağrına basardı. Ümmetin allâmesi İbn Ömer, daha sonra onu elinden tutup ilmin zirvelerine çıkardı. İslâm dünyasının en parlak yıldızlarından biri olan Nâfî, işte böyle mevaliden bir zattı. İmam A’zam Ebu Hanife, Mesrûk, Tâvûs b. Keysan ve daha niceleri hep mevâlîdendi. Hattâ Emeviler devrinde şehirlerdeki en büyük âlimler sayıldığında, ortaya çıkan isimler hep mevâlîdendi. Bu seviyede insanlığa ulaşmak için böyle bir kölelik ve sonra hürriyete kavuşma vetiresinden geçmek gerekiyor ise, böyle bir vetireyi bizim şu hürriyetimize tercih etmek, akıllıca bir yol olsa gerektir.
Şimdi sormak gerekiyor: Medenî denilen ve temellerinde en acımasız bir köle ticareti yatan şu dünyada ırk ayrımı ve üstü kapalı müstemlekecilik halâ geçerli iken, meseleye teori ve uygulama planında bu ölçüde neşter atan bir din, herhangi bir şekilde suçlanabilir mi? Yeter ki, şartlanmışlıktan vazgeçilmiş olsun!...
Hülâsa olarak diyebiliriz ki, İslâm, köleliği getirmedi; bilâkis onu tadile koyuldu ve kurutma yollarını gösterdi. Şayet harpler, esirlik vakıası ve bir kısım sefil ruhların, müstemlekeci devletlerin bunu teşvik ve en acımasız şekilde uygulamaları olmasaydı, kölelik, İslâm’ın o yüce ve pak bünyesinde herhangi bir şekilde asla yer alamazdı. İslâm, karşısına çıkan kölelik için, onu ıslah ve sonra da tedricen kaldırma yolunda hükümler getirdi ve onu, ortadan kalkıncaya kadar da mutlak hayra ve mutlak güzele yöneltti. İslâm’ın başlattığı ferdî köleliği kaldırma ve fitnenin yeryüzünden kalkması hedefiyle cihan sulhünü sağlayarak, onu dünya yüzünden de silme hamlesiyle bugün ferdî kölelik kurutulduğu gibi, devlet ve milletlerin köleliklerinin de sona ermesi niyaz ve dileği ile sözlerime son veriyorum. (M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler, c:1, s: 98-113'ten istifade edilerek hazırlanmıştır.)
Ali İhsan Er
Köleliğe karşı duyulan iç tepkinin sebepleri
Tarihî materyalizmin tarih ve dünya görüşü, yani, işveren-işçi; zengin-fakir; ezilen ve ezen gibi düşünceler... İçtimâînin tekâmülü içinde, tabiat ve fıtrat, kölelik ve esaret ve daha sonra, işçilik ve adil olmayan ücret gibi mefhumlar biraz da istismar edilerek öyle yaygınlaştı ki, hemen herkes ortada gezen bu düşünceleri, aksine ihtimal vermeyecek şekilde alkışlamaya başladı. Hiç olmazsa, aksine de ihtimal verilerek, ihtiyatlı davranılması gerekirken tek taraflı düşünüldü, tek taraflı karar verildi.
Tarihin eski devirlerinde, hususiyle Roma ve Mısır’da, kölelere yapılan vahşiyane ve zalimane muamele, içimizde burkuntular hasıl ediyor ve bizi tiksindiriyor. Onun içindir ki, asırlar sonra dahi olsa, kölelerin ehramlara taş çektiğini, bir saman çöpü gibi harcın içine karışıp kaybolduğunu, zalim idarecileri eğlendirmek için arenalarda aslanlarla boğuşturulduklarını ve boyunlarındaki utandırıcı tasmalarıyla görüyor, kölelikten de köleleştirenlerden de nefret ediyoruz.
Son olarak yakın tarihte ve günümüzde esirlere karşı yapılan gayr-ı insanî muamele; mürüvvetsizlik, her vicdan sahibi gibi bizim neslimizi de alâkadar etmiş, öfkelendirmiş ve ayağa kaldırmıştır.
İşte bütün bu sebeplerden ötürü neslimiz kölelikten nefret etti ve onu müdafaa eden sistemlere de düşman oldu. Bu düşünce ve ona karşı reaksiyonda o, yerden göğe kadar haklıydı. Fakat, İslâm’a hücum ve tenkidinde büyük bir haksızlık işliyordu. Çünkü, kaynak itibariyle kölelik İslâm’a dayanmadığı gibi, mevcudiyeti de onunla devam ettirilmiyordu. Kölelik geçmişinde ve bugün, daima başka millet ve devletlere dayandı ve mevcudiyetini sürdürdü. Bu itibarla biz de, önce onu meydana getiren âmiller üzerinde durmak istiyoruz.
Kölelik, harpler yoluyla oluşur ve sonra devamını isteyen milletler içinde devam edip gider. Müreffeh bir hayat yaşamayı hedef almış Roma, kendi tarihinin şehadetiyle, bir zevk ve safa devleti idi; elbiselerin en güzelini giyerek, sofralarını çeşit çeşit süsleyerek, insanı utandırıcı en sefil arzular içinde, behimî bir hayat yaşıyordu. Bu israf ve sefahatin, bu lüks ve debdebenin devam etmesi için de, bitmeyen servet, sürekli ganimet, esirler ve hizmetçiler gerekti. Bunun için, Romalı harp ediyor, müstemlekeler (sömürgeler) kuruyor ve bu istikamette dünya üzerindeki hakimiyetini sürdürmek istiyordu.
Müslümanlar, Mısır’ı fethettiklerinde bu havayı, bütün çirkinliğiyle orada müşahede etmişlerdi. Ticarî emtia mal pazarları gibi esir pazarları, kadın-erkek esirlerin en haysiyetsiz şekilde zincirler içinde o pazarlara götürülmesi ve açık-saçık olarak müşterilerin önünde teşhir edilmesi, akşamları dönüp evlerine gidenlerin, pis kokulu ve haşeratın gayet bol bulunduğu izbe ve dehlizlerde yatırılması, hattâ çok defa böyle bir yerde dahi, onlara yatıp istirahat etme imkânının verilmemesi, 50’sinin 100’ünün üst üste yığılıp bir yerde kalması, Müslümanların bilmediği ve görmediği şeylerdi. Ve, bundan da çok müteessir olmuşlardı. Onlar, uğradıkları her yerde, İslâmî prensiplerle bu yarayı tedavi etmelerine karşılık, Batılı, eski Roma ve Mısır’ın bu çirkin mirasını, her hangi bir rötuşlamaya tâbi tutmadan, olduğu gibi alıyordu.
İslâm’ın köleliği ele alış tarzı
İslâm, evvelâ, köleliği bir vaka olarak ele aldı. Sonra, onların ne ticaret ne de eğlence metaı olmadığını hatırlattı ve insan olduklarına dikkati çekti: “Sizin bazınız bazınızdandır” (Nisa: 25) “Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz; kim onu hapseder veya gıdasını keserse onu hapseder ve gıdasını keseriz; kim onu hadım yaparsa onu hadım yaparız” (Buharî, Müslim, Tirmizî) gibi İlâhi prensipleri ilân ederek, düşünceye istikamet verip, inhirafın önüne geçti. “Siz Âdem oğullarısınız. Âdem de topraktandır”(Müslim). “Biliniz ki, hiç bir Arabın Arap olmayana ve hiç bir Arap olmayanın da Arap olana, hiçbir beyazın siyaha hiç bir siyahın da beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük takva iledir.” Yani bütün üstünlük ve meziyet, Yaratan’ın insana bakışı ve insanın bu bakış karşısında tavır ve davranışlarını düzeltmesine bağlanıyordu. İslâm’ın bu yumuşak havası sayesinde bütün bir mazisi esarette geçmiş, hadisin ifâdesiyle nice saçı başı dağınık (ve kapılardan kovulan, fakat Allah katında muhterem) kimseler vardı ki, eşraf ve ileri gelenlerden hep tazim (saygı ve ululama) görmüşlerdir.
Hz. Ömer (r.a.), “Bilâ1 efendimiz, ve onu efendimiz Ebu Bekir (r.a.) hürriyete kavuşturdu” derken, bu manâya saygısını ifade ediyordu. İslâm, onları da, âlemşümûl kardeşliği içinde mütalâa ediyor ve her şeyden evvel, “Hizmetçi ve köleleriniz kardeşlerinizdir. Kardeşi elinin altında bulunan her fert, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onların yapamayacakları işleri emredip onlara yüklemesin. Eğer zor işler teklif ederseniz, behemehal onlara yardım ediniz” (Buharî); “Sizden hiçbiriniz, bu kölemdir, bu câriyemdir, demesin. Kızım veya oğlum, yahut kardeşim desin” (Müslim, Ebu Davud) prensiplerini vazediyordu. Buna binaen, Hz. Ömer (r.a.) Mescid-i Aksa’nın teslim alınması için yaptıkları seyahatlerinde, Medine’den oraya kadar hizmetçisiyle bineği nöbetleşe kullanmışlardı. Hz. Osman (r.a.) devlet reisi olduğu devrede kölesinin kulağını çektiği için, halkın gözünün önünde, kulağını kölenin eline verip çektirmişti. Ebû Zer (r.a.), takım elbisesinin bir parçasını hizmetçisine giydiriyor, bir parçasını da kendi sırtına alıyordu... Bütün bunlarla kölenin de bir insan olduğu, hatta diğer insanlardan farkı olmayan bir insan olduğu anlatılıyor ve böylece bu birinci merhale sağlama bağlanıyordu.
Bir büyük inkılâp
Tekrar hatırlatmak gerekirse, dünyanın en terk edilmiş, en ücra bir yerinde, duyguları itibariyle bâkir bir topluluk için, bu büyük bir inkılâptı. Zira muasır (o çağdaki) millet ve devletlerin, kölenin insanlığı hususunu düşünmeye bile yanaşmadıkları bir dönemde, arenalardaki vahşi boğuşmalara, iş yerlerindeki insafsız kırbaçlara ve onların insanlıklarıyla istihza ve alay edilmesine karşılık en çaplı, en tutarlı ve en müsbet bir davranış, maşerî vicdanın (kamu vicdanı) kabulüne takdim ediliyordu. Bu yapıcı ve müsbet muamelenin köleler üzerinde de değişik bir tesiri olmuştu. Köle, müsavat (eşitlik) prensibiyle insanlığına kavuşup, efendisinin yanında yerini almasına, hattâ hürriyetini elde edip serbest bırakılmasına rağmen, efendisinden ayrılmak istemiyordu. Zeyd bin Harise ile başlayan bu durum, devam edip gitmişti. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Zeyd’i hürriyete kavuşturup, babasıyla gidebilme hususunda serbest bırakmasına rağmen o, Efendimiz’in yanında kalmayı tercih etmişti. Ve daha sonra bir sürü köle de hep aynı şeyleri yapmışlardı. Zira, bunlar o kadar güzel muamele görmüşlerdi ki, kendilerini, efendilerinin ailelerinden birer fert sayıyorlardı. Efendileri de öyle biliyor ve titizlikle onların hukukuna riayete çalışıyorlardı. Esasen başka türlü yapamazlardı da. Çünkü bugün onlara malik görünseler bile, yarın kimin kime malik olacağını kestirmek mümkün değildi. Kaldı ki, prensipler de çok sağlam ve bu anlayışı ayakta tutacak güçte idi. “Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz, kim kölesini hapseder veya gıdasını keserse onu hapseder ve gıdasını keseriz” (Buhari, Müslim). Bu türlü cezaî müeyyideler karşısında efendi, ihtiyat ve tedbir içinde, köle ise gayet emindi. Bütün bunlar, evvel ve âhir, tarihte eşi gösterilemeyecek büyük hadiselerdi ki, bu mevzûda İslâm’ın getirdiği şeylerin birinci merhalesini teşkil ederler.
Hürriyete kavuşturma merhalesi
İkinci merhale, hürriyete kavuşturma merhalesidir. İnsanda asıl olan hürriyettir. Hür olan bir insanı köleleştirme büyük günahlardan sayılır ve bundan elde edilen geliri kullanmak ve istifade etmek ise, katiyen haramdır. Hürriyete dokunan her hareket ve davranış kınanmış olmasına mukabil, ona hizmet edici her hamle de, İslâm nazarında takdir görmüştür. Bir insanın yarısını hürriyete kavuşturmak, hürriyete kavuşturan için vücudunun yarısını âhiret azabından kurtarmak, bütününü azat etmek ise, vücudunun tamamını teminat altına almak sayılmıştır. İslâm’da köleleri hürriyete kavuşturma, uğrunda bayrak açılan bir mevzûdur. İslâm, yerinde onu bir vazife sayar, yerinde fazilet der, teşvik eder; yerinde efendi ve köle arasındaki anlaşma ve mukavelelerle ona giden kapıları açık tutar.
Bu hususta gösterilen en çalımlı gayret de, her gayret gibi yine İslâm’ın zuhuruyla başlamış ve devam etmiştir. Peygamberimiz’in (s.a.s.) ve Hazret-i Ebu Bekir’in (r.a.) köle alıp âzat etme mevzuundaki gayretleri ve bu uğurda tükettikleri servet, herkes tarafından bilinen hususlardandır. Önceleri şahsî mal ve servetlerle sürdürülen bu faaliyet, daha sonraları devletçe ele alınıp yapılan vazifeler arasında mütalâa edilmeye başlandı. Peygamberimiz (s.a.s.) 10 kişiye okuyup yazma öğreteni hürriyete kavuşturuyor ve bunu malî imkânsızlıklar içinde kıvrandığı bir devrede yapıyordu. Daha sonraki devre, hususiyle Ömer b. Abdülaziz döneminde ise, zekâtın sarf yerlerinden biri şekliyle tatbikat zemini buluyor ve sağdan soldan gelen yığın yığın esir, hazineden paraları ödenerek hürriyete kavuşturuluyordu. Bunlardan başka, bazı dinî vazifelerdeki hatalar, bazı davranışlardaki inhiraflar ve bir kısım günah irtikapları, hep köle hürriyete kavuşturma mükellefiyetini getiriyordu. Yemin edip, sonra da yemini bozmada, zıhar muamelesinde (o zamanki Araplar arasında meşhur olan, hanımına “annemin sırtı gibi ol” deyip, onunla münasebeti kesme), adam öldürme cinayetinde hep bir tutsağın âzat edilmesi tavsiye ediliyordu. “Kim hataen bir mü’mini öldürürse, onun keffareti bir mü’min kölenin âzâdı ve ölenin ehline teslim edilmek suretiyle ödenecek bir diyettir” (Nisâ: 92). Bir cinayetin hem cemiyete, hem de öldürülenin ailesine bakan yönleri bulunduğundan, diyet, maktûlün ehline verilmiş bir tarziye vesilesi olduğu gibi, esiri hürriyete kavuşturmak da, topluma hür bir fert kazandırma ölçüsüyle cemiyete ödenmiş bir hak sayılmaktadır. Buna göre de, bir ölü karşılığında diğer bir insanın hürriyete erdirilmesi, âdeta bir ferdi diriltmeye denk tutulmuştur.
Bunlardan başka İslâm’da “mükâtebe (yazışma)” ve “tedbir” yolları ile de, köleler hürriyete kavuşturulur. Bunlardan birincisi; efendisiyle köle arasında, üzerinde anlaşabilecekleri bir miktar mal vermek şekliyle yapılan yazışmadır. Böyle bir yazışma ile köleye hürriyet yolu açılır. Kur’ân’ın bu mevzudaki açık beyanından anlıyoruz ki, kölenin bu hususta getireceği teklifi, efendi kabûl ettikten sonra, geriye, üzerinde anlaşmaya varılan paranın kazanılıp getirilmesi kalmaktadır. İkincisi ise, efendinin vefatı veya herhangi bir hadiseye bağlamakla yapılan hürriyet vadidir ki, “ben vefat edince sen hürsün” şeklinde, söz verdikten sonra, tedbir yapılmış ve esire artık hürriyet yolu açılmıştır.
Bundan başka, sevap maksadıyla hürriyete kavuşturma faaliyeti, her türlü tavsifin üstünde geniş bir yer işgal etmektedir. Geçmişte yüzlerce tutsağı birden salıverip de, bununla Allah’ın ihsan ve lûtfunun umulduğu devirler olduğu gibi, mübarek aylar ve mübarek gün ve geceler gözetilerek, esirlerin alınıp hürriyete kavuşturulduğu devirler de olmuştur. Burada denebilir ki, kölelerin hürriyete kavuşturulması ve onlara insanca muamele yapılmasında ne kadar ileriye gidilirse gidilsin, hattâ isterse hepsi birden hürriyete kavuşturulsun, yine de köleliğin kabûl edildiğini, hükümlerin buna göre getirilmiş olduğunu ve fıkıh kitaplarında da ahkâmın bu istikamette cereyan ettiğini görüyoruz ki, bu da, köleliği kabûllenmekten başka bir şey değildir.
İnsanlığın dem ve damarına işlemiş pek çok fena huy ve âdetleri, bir hamlede kaldıran İslâm’ın köleliği kaldıramaması düşünülemez. Kaldırabilirken kaldırmaması, onu tahkir etme manâsına gelmez mi?
Uluslararası savaş hukuku sonucu kölelik
Her şeyden evvel bilinmelidir ki, İslâm köleliği icat etmediği gibi, onun koruyucusu ve devam ettiricisi de olmamıştır. Kölelik, devletlerin ve milletlerin savaşlar münasebetiyle oluşturdukları bir müessesedir. Devletler arasında harpler devam ettiği müddetçe – ki, insanlık tabiatını değiştirmedikten sonra kıyamete kadar devam edecektir – esirlik ve köleliğin önüne geçmek de, tek başına hiçbir milletle mümkün olmayacaktır.
Şimdi düşünelim: Biz bir devletle harbe tutuştuk; esir aldık ve bizden esir aldılar. Bu esirlere karşı yapılacak çeşitli muamele şekilleri vardır:
1. Bazı zalim idarelerde olduğu gibi, hepsini öldürme;
2. Yahut esir kamplarında bakım ve görümlerini yapıp muhafaza etme;
3. Veya onlara kendi memleketlerine dönüp gitme imkânlarını sağlama;
4. Yahut da, alıp onları mü’minlere dağıtıp, ganimetten bir parça sayma. Şimdi geriye dönüp, teker teker bunların üzerinde duralım:
1. Evvelâ hangi vicdan ve insaf, kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün insanları acımaksızın öldürmeye taraftar olur. Aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen, Kartacalılara reva görülen zulümler, halâ Romalının alnında utandırıcı bir leke olarak kendini göstermektedir. Buhtunnasır’ın acımaksızın yaptığı muamele, firavunların gadri ve cevri, beşerin hafızasından silinmeyen zulüm tablolarındandır. Uzağa gitmeye ne lüzum var: Balkanlar’da bizim çekip gördüklerimiz, Rusya’da doğranan 30 milyon kurban, Naziler tarafından katledilenler... Bütün bunları hoş görecek bir insan gösterilebilir mi?
2- Esir kamplarının tiksindiriciliği de bundan geri değildir. 20’nci asır, esir kamplarının en çirkinlerine şahit olmuştur. Bilumum Balkanlardaki esir kampları, hususiyle Edirne (Sarayiçi), vahşilere rahmet okutturacak kadar şenâetlerle doludur. Amerikalılar, Japon kamplarından şikâyet ederler. Eğer Sarayiçi’nde memeleri kesilen ve iffetleri payimal edilen kadınların, ağaç kabuğu yiyerek ölüme terk edilen erkeklerin, Azerbaycan ve Rusya’daki mağdurların uğradıkları zulümleri görselerdi, Japonlardan çektiklerini de, onlara çektirdiklerini de çok hafif ve ehemmiyetsiz addedeceklerdi. İkinci Cihan Harbi’yle, hem Avrupa, hem de Asya, esir kamplarını en acı şekilleriyle hem gördü, hem de yaşadı. Demek ki, bu yol ve bu usûlü denemek ve tatbik etmek, insaf ve insanlıkla bağdaştırılması mümkün olmayan bir vahşet ve hunharlıktan başka bir şey değildir!..
3- Esirleri kendi memleketlerine iade gibi insanî bir yolu takdirle karşılarız; ancak, onlar bizden aldıkları esirleri öldürüyor ve iade etmiyorlarsa, bu, kendi insanımıza karşı vefasızlık ifadesi olur.. hele iade ettiğimiz kimselerin, bizden bir kısım malûmatlarla yurtlarına ve birliklerine dönmeleri; hem düşmana strateji kaptırma, hem de kendi birliklerimizde moral çöküntüsüne mukabil, düşmanı cesaretlendirme, güçlendirme ve daha dinamik olarak saldırıya geçmelerine yardımcı olmadan başka bir şey değildir. Belki böyle bir iade muamelesi, ancak, devletlerin karşılıklı anlaşmalarıyla kabul ve tatbik edilebilir ki, bu da dün ve bugün sık sık başvurulan hususlardan biri olmuştur. Bundan sonra da başvurulabilir ve bir ölçüde köle döküntüleri önlenmiş olur. (Nitekim İslâm, düşmanıyla ilk karşılaşması olan Bedir Savaşı’nda alınan esirleri, hem de karşı tarafın en ileri gelenleri oldukları halde, bir esirin 10 kişiye okuma-yazma öğretmesi kaydıyla serbest bırakmış ve bu yolu açmıştır. Bu yol, her zaman açık ve tercih edilecek yoldur; fakat, yine devletlerin karşılıklı anlaşmalarına ve beynelmilel hukuka bağlıdır.)
4- Bütün bunlardan sonra geriye, esirlerin, harbe iştirak edenler arasında taksimi mevzuu kalıyor ki, İslâm, duruma göre işte bu geçici esir etme yolunu tercih etmiştir. Ne öldürme, ne toptan imha yolu... Ne esir kampları ve oradaki mezalim, ne de düşmanı cesaretlendirecek bir yol; belki bütün bunların çok üstünde ve insanın tabiatına yakışır bir yol... Her mü’minin hanesindeki esir, doğruyu, güzeli yakından görme imkânı bulacak; gördüğü iyi muamele ve insanca davranışlarla gönlü fethedilecek – nitekim binlerce misaliyle öyle olmuştur – sonra da hürriyete kavuşturularak, Müslümanların istifade ettiği bütün haklardan istifade etme imkânı kendisine verilecektir.
Bu yol ve bu usûllerle binlerce mükemmel insan yetişmiştir. İmam Mâlik’in hocası Nâfî’den ve İmam Ebu Hanife’den alın da, Tâvus bin Keysan ve Mesruk gibi yüzlerce Tabiîn imamını, onlardan Kuzey Afrika fatihi Ukbe b. Nafi’den İspanya fatihi Tarık b. Ziyat’a kadar büyük komutan ve devlet adamlarını da içinde sayacağımız büyük bir “Mevâlî (hürriyete kavuşturulan esirler)” topluluğu hep bu yolla yetiştirilmiştir. Bununla beraber, biz bu uygulamaya geçici dedik; çünkü bu şekilde bir uygulama tekrarlansa bile, İslâm’da hürriyetin esas olması, esaretten kurtulma hususunda istifade edilecek yolların çokluğu ve dinin değişik yollarla bu mevzûda yaptığı ısrarlı teşvikler, köleliğin ârızî ve tebeî (aslî bir kurum değil; şartların getirdiği ve mecburiyet gereği başvurulan bir yol) olduğunu gösterir. Ne var ki, dünya devletleri aynı şey üzerinde ittifaka varacakları âna kadar, başka kesimlerde kölelik üretilecek ve işlettirilecektir. İslâm’ın bu mevzûda tek başına verdiği hükümler ise, sadece kendi bağlıları dairesi içinde kalacaktır. Nitekim o, hükmünü vermiş ve prensiplerini ortaya koymuştur. Cihan sulhünü temine gayret gösterenler, sadece bu prensiplere âlem-şümûl (cihan çapında) uygulama zemini hazırlamakla mükelleftirler. Zaten bu da, İslâm’ın tadil ve ıslah etmek üzere ele aldığı hususlardandır ki, en vahşi ve gayr-i insanî bir durumdan hayra ve güzelliğe çıkarma yolunu gösterir. Ve kendi sınırlarını aşan hususları da geleceğin devlet idarecilerine teklif eder.
Bu mevzuda diğer bir husus da, Müslüman topluluğun bütün fertlerinin, İslâmî manâda olgunlaşmış olmamasıdır. Esasen dinin, herkesi melekler seviyesine çıkaracağına dair herhangi bir tekeffülü, yani üzerine aldığı bir sorumluluk yoktur. Onun, kudsî prensiplerine sımsıkı sarılmak suretiyle yükselip melekleşenler olduğu gibi, kendini tam aşamamış bir kısım ham-ruhlar da bulunabilecektir. Ve böylelerin teferruata ait meselelerde ihmal ve kusurları da görülecektir. İşte bu tip insanlarda, köleliğin yaşaması arzusu ve bu hususta diğerlerinin, yani kölelik üreten milletlerin yanında bulunmaları da olabilecektir.
İslâm, köleliği neden bütünüyle kaldırmadı?
Bir mesele kaldı ki, o da, belli devirlerde, hürriyete kavuşturma yolları mevcutken ve biliniyorken, uzun zaman mü’minlerin ellerinde esir ve köle bulundurmuş olmalarıdır. Bu ise, anlatılanlarla pratiğin bir dereceye kadar tenakuzu gibidir. Evet, ilk asırdan başlayarak, belli devirlerde mü’minlerin bu müesseseyi işlettiğini görmekteyiz. Fakat, bunda, biri efendilerle, diğeri kölelerle alâkalı iki ciddi sebep ve sâik vardır:
Biraz evvel temas ettiğimiz gibi, İslâm, tatbikatta mükemmel insan yetiştirme teminatını, insandaki irade ve hürriyetle bir arada mütalâa eder. (Yani her insan, iradesiyle imtihandadır. Allah, kimseyi zorlamaz. Herkes, her bakımdan mükemmel bir dini yaşamada iradesiyle imtihan olduğundan, iradesinin hakkını veremeyip, nefsinin altında kalanlar her zaman olacaktır.) Bu sebeple, eksik ve kusurlu fertler, olgun insanlara ait bir kısım işleri eksiksiz yapamayacaklardır. İşte, bu türlü fertlerin, Muhammedî terbiye ile olgunlaşacakları âna kadar, bu işin tam tatbikat bulmaması bir bakıma normaldir. Kaldı ki, üç beş sergerdanın behîmî hislerini yaşamalarını vesile ederek İslâm’ı karartmağa çalışmak da, haksızlık ve insafsızlıktır.
İkinci şık, kölelerin kendileriyle alâkalıdır. Bu hususta da, İslâm’ın tatbikatı, insan tabiatını hesaba katma ölçüsü içindedir ve orijinaldir. İlk Müslümanlar, meseleyi köleleri evvelâ insan olduklarına inandırma, hürriyete karşı olan yabancılıklarını giderme, onlara aile kurma ve hür insanlar olarak topluma karışma yolunu gösterip, kendilerini hayata alıştırma gibi terbiye edici prensiplerle ele almışlardır. İtiyat ve alışkanlıklar, insanda ikinci bir tabiat meydana getirir. Bunu giderme ve eski hâli diriltme, bir vahşi hayvanı terbiye kadar zordur. Kölelik de öyledir. Ve o, bir fıtrat deformasyonudur. Islahı uzun zaman ister. İşte mü’minler de, bunu yapmışlardır. Her mü’min, “kardeşim” deyip bağrına bastığı kölesine, müstakil çalışma, müstakil kazanma, yuva kurma ve aile idare etme gibi hususları teker teker öğretmiş, onu bunlara alıştırmış ve âzadında zarar söz konusu olmayacaksa ve hayır ümit ediyorsa, sonra da hürriyete kavuşturmuştur. Eğer bu sürece tâbi tutulmadan o istidat ve kabiliyetleri köreltilmiş insanlar, sırtlarında bir “âr” olarak taşıdıkları insanlıkla topluluk içine salınsalardı, akvaryum balıkları veya kafes kuşları gibi, içtimâînin karmakarışık dolapları karşısında şaşkına dönecek ve eski hallerine sığınma hissine kapılacaklardı. Bu ise, köleler adına hiçbir hayır ifade etmeyecekti. Nitekim, hayat kanunlarına karşı cahil pek çok köle, daha sonraları, arz edildiği şekilde hareket etmiştir. Amerika cumhurbaşkanlarından Abraham Lincoln’ün bir hamlede bütün köleleri hürriyete kavuşturması, kölelerin yeniden eski efendilerinin yanına dönmesi şeklinde neticelenmişti. Başka türlü olması da düşünülemezdi. Bütün hayat boyu veya hayatının bir kısmında esir yaşamış bir insan, hep emir almağa alışmıştır. Belki çok güzel işler verdiği de olmuştur; ancak, makine gibi dıştan idare edildiği için, böyle biri, 50 yaşında da olsa, çocuk mesabesindedir. Hayatı bilen ve hayata açık olan birinin yanında, talim ve terbiye görmeye, hayat ve onun kanunlarını öğrenmeye ihtiyacı vardır. Bu husus, değil hürriyetini yitirmiş köleler için, belki müstemleke haline getirilmiş ve uzun zaman istismar edilmiş pek çok milletlerde de hissedilen bir hastalıktır. Evet, bu milletlere dahi, uzun zaman terbiye verilip şahsiyet ve benlik kazandırılmazsa, yabancı devletlere ve yabancı milletlere karşı bağlılıktan ve alkış tutmaktan geri kalmayacaklardır. Hattâ diyebiliriz ki, şahsiyetini yitirmiş milletlere yeniden benlik şuuru kazandırmak, esirlere insan olduklarını öğretmekten daha zordur.
İşte İslâm, köleye benlik, insanlık şuurunu kazandırmakla işe başlamış, onun inhiraf etmiş ruhuna denge getirmiş, kalbine hürriyet anlayış ve aşkını yerleştirmiş, sonra, âdeta “iste vereyim” der gibi yapmış, ardından da onu hayata salıvermiştir. Zeyd bin Harise’nin yetiştirilip hürriyete kavuşturulması ve arkasından da soylu bir kadınla evlendirilmesi, sonra, içinde eşrafın da bulunduğu bir İslâm ordusuna kumandan tayin edilmesi, kademe kademe planlanan hedefin gözetilmesinden başka bir şey değildir. Bilâl-i Habeşî’nin (r.a.) ilk Müslüman saflarda yerini alması, Huzeyfe’nin kölesi Salim’in (r.a.) Müslümanlar nazarında gıpta edilecek bir mevkide olması, Selman-i Pâk’in Ehl-i Beyt-i Rasûlûllah’tan sayılması, kölenin Müslümanlık’ta ve Müslümanların hânelerinde ne hâl aldığının canlı misâlleridir. Bu misalleri, yüzlerceye çıkarabiliriz. Ancak soru-cevap çerçevesinde bu kadar kabarık muhteva sıkıcı olur mülâhazasıyla kısa kesiyorum...
Mevâlî (âzat edilmiş kölelerden) âlimler, velîler
İslâm literatüründe “Mevâli” diye bir tabir vardır. Bunlar, esir olarak Müslümanların eline düşmüş ve sonradan hürriyetlerine kavuşturulmuş insanlardır. Bunlar arasında her zaman saygıyla andığımız ve kıyamete kadar da anacak olduğumuz deha çapında büyükler vardır. Allah Rasûlü’nün kendi öz torunlarından ayırt etmeyecek kadar sevdiği Üsame b. Zeyd (r.a.), bizzat Allah Rasûlü tarafından Bizans’a karşı hazırlanan ordunun başına kumandan olarak verilmişti. Asker arasında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi insanlar vardı. Ve Üsame, o gün ancak 18 yaşlarında mevâliden bir insandı. Zaten babası Zeyd b. Harise de Mûte’de orduya kumanda etmiş ve orada şehid düşmüştü. İmam Mâlik gibi birisini yetiştiren Nâfi, mevalîdendi. Abdullah b. Ömer, “En çok sevdiklerinizi Allah yolunda infâk etmedikçe hakikî iyiliğe ulaşamazsınız” manâsına gelen âyet inince, âyetin tesiri ve coşturuculuğuyla çok sevdiği cariyesi Mercâne’yi hürriyete kavuşturmuştu. İşte bu Mercâne, daha sonra birisiyle evlenmiş ve ondan da Nâfi olmuştu. Abdullah b. Ömer, Nâfi’yi alır, sever ve bağrına basardı. Ümmetin allâmesi İbn Ömer, daha sonra onu elinden tutup ilmin zirvelerine çıkardı. İslâm dünyasının en parlak yıldızlarından biri olan Nâfî, işte böyle mevaliden bir zattı. İmam A’zam Ebu Hanife, Mesrûk, Tâvûs b. Keysan ve daha niceleri hep mevâlîdendi. Hattâ Emeviler devrinde şehirlerdeki en büyük âlimler sayıldığında, ortaya çıkan isimler hep mevâlîdendi. Bu seviyede insanlığa ulaşmak için böyle bir kölelik ve sonra hürriyete kavuşma vetiresinden geçmek gerekiyor ise, böyle bir vetireyi bizim şu hürriyetimize tercih etmek, akıllıca bir yol olsa gerektir.
Şimdi sormak gerekiyor: Medenî denilen ve temellerinde en acımasız bir köle ticareti yatan şu dünyada ırk ayrımı ve üstü kapalı müstemlekecilik halâ geçerli iken, meseleye teori ve uygulama planında bu ölçüde neşter atan bir din, herhangi bir şekilde suçlanabilir mi? Yeter ki, şartlanmışlıktan vazgeçilmiş olsun!...
Hülâsa olarak diyebiliriz ki, İslâm, köleliği getirmedi; bilâkis onu tadile koyuldu ve kurutma yollarını gösterdi. Şayet harpler, esirlik vakıası ve bir kısım sefil ruhların, müstemlekeci devletlerin bunu teşvik ve en acımasız şekilde uygulamaları olmasaydı, kölelik, İslâm’ın o yüce ve pak bünyesinde herhangi bir şekilde asla yer alamazdı. İslâm, karşısına çıkan kölelik için, onu ıslah ve sonra da tedricen kaldırma yolunda hükümler getirdi ve onu, ortadan kalkıncaya kadar da mutlak hayra ve mutlak güzele yöneltti. İslâm’ın başlattığı ferdî köleliği kaldırma ve fitnenin yeryüzünden kalkması hedefiyle cihan sulhünü sağlayarak, onu dünya yüzünden de silme hamlesiyle bugün ferdî kölelik kurutulduğu gibi, devlet ve milletlerin köleliklerinin de sona ermesi niyaz ve dileği ile sözlerime son veriyorum. (M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler, c:1, s: 98-113'ten istifade edilerek hazırlanmıştır.)
Ali İhsan Er