saidmansur
New member
İSLAM TEFSİR EKOLLERİ
YAZAR:
Ignaz Goldziher
ÇEVİREN:
Mustafa İslamoğlu
ESERİN ÖZGÜN ADI:
De Rıchtungen Der Islamıchen Koranauslegung
TERCÜMEYE ESAS OLAN METİN:
Tefsirü’l-Mezahibi’l-İslami
BÖLÜMLER:
1. Tefsirde İlkel Merhale
2. Rivayet Tefsiri
3. Kelami Tefsir
4. Tasavvufi Tefsir
5. Mezhebçi Tefsir
6. Modernist Tefsir
Çevirenin Önsöz’ünden
İgnaz Goldziher (1850-1921) hiç kuşkusuz doğubilimin en önde gelen isimlerinden biridir. Günlüğünde o kendisini “samimi ve koyu bir Yahudi” olarak tanıtır. Hemen her oryantalist gibi o da kariyerine filolojiyle başlamıştır. Sami dilleri ve edebiyatları profesörüdür.
Ünlü oryantalist Massignon, bu kitap için “Goldziher’in şaheseridir” der. İslam Tefsir Ekolleri Goldziher’in kaleme aldığı son oryantal çalışmadır ve tüm birikimini bu çalışmasında gözler önüne sermiştir. Bu eser şimdiye dek kendi alanında yazılmış en çaplı araştırmadır.
Bu eseri çevirmekle üç şeyi amaçladık:
1. Ortaya çıktığı tarihten bu güne dek Batı’nın siyasal ve ekonomik çıkarlarına hizmet amacıyla verilmiş cevaplara yeni sorular sormak için bizce zamanı çoktan gelip geçmiş olan oryantal muktesebatı teşrih masasına yatırmak ve herkesin eteğindeki taşın dökülmesini kolaylaştırmak.
2. Bu çaplı araştırmayı, sakıncalarını en aza indirmek için onun üzerine yapılmış bir kritikle birlikte çevirerek Kur’an çalışmalarına katkıda bulunmak.
3. Kimi maksatlı ve art niyetli yerli yazarların her yıl üç-beş sayfa iktibas edip kendi patentleriyle sunarak müslüman kamuoyunu ve gündemi meşgul etmelerinin önüne geçmek.
RİVAYET TEFSİRİ
Saadet asrının ilk devirlerinde, yalnızca cesaret yokluğuyla karşılaşılmadı. Bilakis, müttaki müslümanlar dinin maslahatı için ilk çıkışların önüne uyarı levhaları koydular. [Hz.Ömer döneminde yaşanan Sabiğ örneği verilir. Ayrıca, Ahmed b. Hanbel’in bir sözüne yer verilir: Üç şeyin aslı yoktur: Tefsir, kahramanlık kıssaları ve savaş haberleri.]
Tefsirde İbn Abbas
İbn Abbas’ın önde gelen birçok kaynağının arasında müslüman olmuş iki yahudiyi görüyoruz: Ka’b’ul-Ahbar ve Abdullah b. Selam..
Onun seçkin yönteminin işaret taşlarından biri de tefsir usulunde yorumun dile uygunluğunu kontrol için ihtiyaç duyduğumuz unsurlardan biri olan cahiliyye şiiridir.
İbn Abbas’ın Ravilerinden Mücahid ve İkrime
Rivayet edilir ki Mücahid (ö.103) İbn Abbas’a mushafı baştan sona üzerinde dura dura üç kez okumuştur. İbn Abbas’ın azatlısı İkrime (ö.105) kendi ekolünün en seçkin alimiydi.
İbn Abbas’a İsnat Edilen Rivayetlerin Sıhhati
Kabule en layık derleme, İbn Abbas’tan tahsil yoluyla rivayet edilen Ali b. Ebi Talha el-Haşimi’nin derlemesidir.
Hüsn-ü kabul gören otoritesi, yorumların İbn Abbas’a dayandırılması hususunu açıklayan bir gerekçedir.
Taberi Tefsirinin Özellikleri
Taberi’nin Kur’an Kıraatinde otorite olduğunu teslim ediyoruz. Taberi, Kur’an kıraatleri üzerine 18 ciltlik bir kitap yazdı.
Taberi usulünde Taberi’nin sürekli uyduğu ilke şudur: Birinci derecede lafzın zahiri anlamını gözetmek gerekir. Onun kitabı İslami popüler kültürün bir parçası olarak yaygınlaşan israiliyata ait metinler konusunda zengin bir hazinedir. İbn Haldun israiliyat kaynaklı haberleri tenkit eden ilk alimin Endülüslü müfessir İbn Atiyye (ö.542) olduğunu söyler. İbn Hacer el-Heytemi el-Fetva el-Hadisiyye’sinde İbn Atiyye tefsirinin Mutezile görüşünü yayan bir tefsir olduğunu dile getirir. Tefsirinin akide için tehlike teşkil ettiğini söyler.
Onun özen gösterdiği şeylerden biri de ciddiyet, keskin görüşlülük ve derin benzerliklerin ayrımına varacak bir hassasiyetten uzak olanlara karşı ihtiyatla yaklaşmaktı. Yusuf 20 ayetinde, Yusuf (as) kardeşlerince “ucuza birkaç kuruşa” satılır. Eski müfessirler bu miktarın kesin rakamını bilmek istemektedirler. Taberi diyor ki: Onu bilmek dinde kişiye bir menfaat sağlayamacağı gibi, bilmemek de zarar getirmez. Ayetin zahirine iman farzdır. Ondan gerisi spekülasyondur.
Kelami Tefsir Ekolü
Mutezile ve Tefsir Ekolü
Hasımlarının saldırılarını bloke etme zorunluluğu, Mutezile’yi bir yandan mezheblerini üzerine bina ettikleri Kur’an nasslarını tesbite yöneltirken, öte yandan da, kendilerine karşı argüman olarak ortaya konulan nassları ustaca tevillerle boşa çıkarmaya ve kendi mezheplerinin delillerini güçlendirmeye itti.
Taberi’nin Reyci Yaklaşımına Hanbeli Öfkesi
317 yılı ortalarında tefsir sorunlarından biri üzerine kopan tartışma, Bağdat’taki fitneyi körükledi. Bu İsra Suresi’nin 79.ayetindeki “makam-ı mahmud” ibaresinin tefsiri üzerineydi. Hanbeliler, - bu konuda onları temsilen İshak el-Mervezi – şu görüşü dile getirdi: Bundan amaç Allah’ın teheccüdü sayesinde Nebi’yi (asm) arşının üzerine kendisiyle birlikte oturtmasıdır.
Diğerleri, belki de bu tip yorumların uluhiyet makamına yakışmayacağı yolundaki Mutezile görüşünden etkilenerek(?), Ehl-i Sünnet’in de kısa zamanda muteber görüşü haline gelen şu yoruma gittiler: Bundan maksat Nebi’nin (asm) teheccüdüne ödül olarak verilecek “şefaat makamıdır”.
Her iki tefsir de kendisine fanatik taraftarlar buldu. Bunlar kavgaya tutuşarak, aralarındaki çatışmalarda, birbirlerinden birçok insanı öldürdüler.
Bundan az süre önce de fanatik Hanbeliler, büyük Taberi’ye karşı fiili saldırıya kadar varan protestolara girişmişlerdi. Nedeni Taberi’nin şu yorumuydu: Arş üzerine oturma hadisi muhaldir.
Rivayet taraftalarının propagandasına uyan binlerce insan onu taşladı. Ayaklanan Hanbeli öğrenciler tarafından linç edilmek istenen Taberi evine kapanmak zorunda kaldı. Yüce imamı kızgın kalabalığın linç etme tehlikesine karşı onbinlerce askerin himayesi gerekmişti.
Tefsirde Reyci Tevilin İlk İsmi
İbn Abbas’ın en güvenilir öğrencisi, tüm kadim otoritelerin tefsir hakkındaki rivayetlerini Kuran’ın en doğru tefsiri kabul ettiği Mücahid, ayetteki “Rablerine bakarlar” ifadesini yaygın yorumun çok uzağında tefsir ederek, bu tabirin “Allah’a rağbet ederler” anlamına geldiğini söyledi ve şu notu ekledi: Yaratıklardan hiçbiri O’nu göremez. (c.28, s.104) Kur’an’ı akılla tefsir eden Mücahid’in bu tavrı tek örnek değildir. Bazen reddetmekle beraber Taberi de kimi yerde bu yöntemi kullanıyor. Bakara 65 ayetindeki “Alcak maymunlar olun” ibaresinde Mücahid diyor ki: Mesh fizyolojik olarak beden üzerinde gerçekleşmedi, kalpleri, duygu ve düşünceleri üzerinde gerçekleşti. Onlar bedenen insan olarak kaldılar. Mücahid bu meselede Mutezile ulemasından daha cesaretli ve atak davrandı. Mutezile mesh olayının hava etkisi vs. gibi karışık bir takım etkileşimler sonucunda gerçekleştiği yollu, Mücahid’in yorumuna nisbetle daha mülayim bir tefsiri tercih etti. Gariptir ki Zemahşeri, Keşşaf’ında kendi eğilimiyle örtüşen bu yoruma hiç yer vermemiştir.
Mutezile’ye Ait İlk Tefsirler
Ebubekir el-Esamm’ın (ö. 797 m.) tefsiri Mutezile’ye ait yazılı tefsirlerin ilkidir. Bir asır sonra Ubeydullah b. Muhammed b. Cerv (ö.850 m.) tamamlanmamış tefsirinde besmelenin en az 120 çeşit tefsirine yer verir. Ebu Abdisselam el-Kazvini’ye atfedilen bir tefsirin hacmi hakkında söylenenler, hayal sınırlarını zorlayacak kadar büyüktür. 300 cüz. Üstelik tekmili birden yalnızca Fatiha’yı tefsir etmektedir.
Bir Mutezili Tefsir: Gurer ve Durer
Bu eser her ne kadar hacim olarak küçükse de arzulanan en son seviyeyi tutturabilme başarısını göstermiştir. Bu eserin sahibi el-Murtaza lakaplı Ebu’l-Kasın Ali b. Tahir’dir (ö.966 m.) Bu ders silsilesi içerisinde söz, hassas filolojik tahlillerin üzerine bina edildiği şiir ve şairler ile, alışılmış anlamları Mutezile’nin görüşleriyle çelişen Kur’an ve sünnetten belli konular arasında gidip gelmektedir.
El-Murtaza, muayyen bir tefsirin mutlak doğru olduğunu söylemekten hem kendisi sakındı, hem de mezhepdaşlarını sakındırdı. Onlar da hakikatin tesbitinde Kur’ani yorumun çeşitliği (vucuh-ul Kuran) tezini muhafaza ettiler.
Onlar teşbihe delalet eden ya da uluhiyet makamına layık olmayan ibareleri, kadim şiirden elde ettikleri filolojik argümanlara dayanarak teşbihten uzak ve uluhiyet makamına layık anlamlara tevil ediyorlardı.
Yalnızca fasih Arapça’nın kullandıldığı eski belgelere itimat etti. Yani şiirlere. Fakat, bu tür belgeye dayanmayan ithiyari tefsirleri şiddetle reddetti.
Zemahşeri ve Tefsiri Keşşaf
Dost-düşman herkesin tefsir ilminin en temel eserlerinden biri olarak kabul ve takdir ettiği, bu genel kabul sayesinde çok büyük şöhrete ulaşan bu tefsirin sahibi Mahmud b. Ömer el-Zemahşeri’dir (ö.467).
Nasıl Taberi tefsiri, rivayet tefsirinin zirvesi ise, Zemahşeri’nin el-Keşşaf isimli tefsiri de Mutezili tefsirin zirvesidir.
Mutezile Tefsirinin Özellikleri
Bu ekolün Kur’an’ın manasını anlamada benimsediği yöntem, metnin, dilbilgisi ve belagat açısından tahlilidir. Onlar Kurani ibarelerde mecaz, istiare ve diğer söz sanatlarını bulup çıkardılar.
Kur’an nazmının icaz ve belagatını ortaya koyma hususunda Zemahşeri ayarında çaba sarfeden müfessir gelmemiştir.
Zemahşeri’nin Tefsir Metodu
Zemahşeri kendi tefsir usulünün dayandığı temel ilkeyi Al-i İmran 7 ayetinde bulur. Ona göre muhkemat anlam bakımından oturmuş, ihtimallerden arınmış, anlam karışıklığından uzak, manası sabit ve net ibarelerdir. Yani basit lafzi anlamı dışında başka bir yoruma geçit vermez. Müteşabihat ise birçok anlama birden gelebilen, yoruma elverişli, varsayımlara açık metinlerdir. Kitabın anasından maksat, müteşabihlerin vurulduu mihenk ve ihtimalli anlamların sağlayının yapıldığı “Kitabın aslı”dır.
Mutezile’nin tefsir usulünde temel ilke, hassa gramatik tahlil ilkesidir. Bu cümleden olarak Mutezile “Allah’a bakma”yı “Allah’a yönelmek” anlamına tahvil etti.
Kelimelerin anlam alanları konusundaki bu çabalara, akılcı tefsir için Mutezili tefsir ekolünün önünü açan araçlardan biri olarak bakılıyordu. Bu çerçevede “temsil yöntemi” faraziyesi çok büyük bir önem kazandı.
Akılcılık ve Nakilcilik Arasında Zemahşeri
Ilımlı Mutezile, hakikatin bilinmesinde nakli akılla yanyana koydu. İşte Zemahşeri, biri nakli diğeri akli esas alan bu iki ana ekolün (Sünni (!)- Mutezile) ortasında yer alarak, dini hakikate ulaşmada dengeli bir yol izledi.
Tefsir usulünde Mutezile’nin getirdği ilkelerden biri olan dini hakikatlerin akla uygun olması zorunluluğu ilkesinden, dinin yücelttiği değerlerin tabiatına aykırı olan hurafelere karşı verilen savaşlarda bir hayli istifade edildi.
Onların savaş açtığı bu şeyler arasında Ehl-i Sünnet’in hoşgörü gösterdiği ya da hurafe saymadığı şeyler de vardı.
Mutezile’nin Kelami Problemlere Yaklaşımı
Mutezile’nin Sihir ve Büyüye Bakışı
Mutezile sihir, kehanet ve buna benzer şeylere inanma konusunda, ihtiyata gerek görmeden ısrarla karşı çıktı ve reddetti. Oysa ki bu konuda sağlam senedli hadislere muhalefet etmiş olmakla kalmayıp, Kur’an’dan delaleti kesin bir takım ayetleri de karşılarına almış oluyorlardı. Lebid b. Asam’ın Rasulullah’a (asm) büyü yaptığı hakkındaki meşhur rivayeti birilerinin dizdiği ahmakça bir hikaye diyerek dışlamak mümkün olsa da öte yanda Kur’an’ın inkarı mümkün olmayıp, sihrin de sebebi olan “üflenen düğümler” ifadesine iman zorunludur. Lakin, Mutezile buna da boyun eğmeyerek, tefsir yöntemiyle olayı halletme cihetine girişti. Zemahşeri üç farklı vecih ileri sürüyor.
Mutezile’nin Cinlere Bakışı
Ekol olarak temel ittihaz ettiği konulardan biri değilse de, cin meselesinde Mutezile çok büyük tereddütler geçirdi. Mutezile imamı Nazzam, işi cinlerin varlığını inkara kadar götürürken, Amr b. Ubeyd, cinlerin hastalık vs. gibi neticeleri olan etkilerine inanmanın gerekliliğini söyleyecekti. Hiç tereddütsüz Mutezile ekolünün Ehl-i Sünnet’e en yakın olan ılımlı kanadından sayılması gereken büyük hukukçu Maverdi (ö.450) cinlerin yaratılışları konusundaki abartılı rivayetleri (?) kabullendiği ortaya çıkar.
Mutezile ekolünün cin probleminde ortaya koyduğu mutedil yaklaşım, cinlerin varlığına inanmakla birlikte, onlarla ilgili ortalıkta dolaşan bir yığın hurafeyi, yine Kur’an’dan deliller getirmek suretiyle reddetmektir.
Rey ekolü herhangi bir meselede, bir yandan kendi görüş ve tezlerini desteklemek için Kur’an ayetlerine başvururken, öte yandan kendi görüşleriyle çelişen ayetleri de tefsir sanatını kullanarak devre dışı bırakıyordu. Gerçek şu ki, bu iş, her zaman öyle kolayca yapılacak bir iş değildi. Ehl-i Sünnet ise geçmişte de, bugün de kolay olanı tercih ederek, gayretini nassın zahiri anlamını korumaya teksif etti.
Mutezile’nin tefsir çalışmalarına karşı ilk açık saldırı Hanbelilerden geldi.
Allah’ın Görülmesi ve Konuşması Problemi
Mutezile bir çok konuda keskin yorumlarla nassın çözümüne girişmeyi rahatlıkla başardı. Önlerine kendi tezlerine aykırı bir Kur’an ayeti çıkarıldığı zaman ise, bu engeli filolojik tahlil yöntemiyle ya da nassta yer alan sözcüklerin yaygın anlamlarını te’vil ederek aştılar.
Mesela Nisa 164’teki (ve kellem’Allahu Musa tekliymen) “konuşma”yı somut ve duyusal anlamından çıkarmak isteyen tenzihçiler, basit bir hareke değişikliğiyle bu sorunu çözdüler. Yapılan, ayetin tek harfine dahi dokunmadan sadece özne ve tümlecin yerlerini değiştiren bir okuyuşu tercih etmekti. (Musa Allah’la konuştu)
Tasavvufi Tefsir Ekolü
İlk başlarda dünya nimetlerinden uzak durmaya dayalı basit bir zühd anlayışından doğan tasavvufi hareket, kendi felsefesinde kademeli bir yöntem izledi. Felsefi akımlardan Yeni Eflatunculuk’ta var olan “İlahi feyz” düşüncesine ulaştı. İbn Arabi, Gazali ve diğer sufiler, “hulu”, “tenasuh” ve “ittihad” kavramlarıyla açıklanan inanışı reddederler. Konunun en önde gelen uzmanlarından Ebu’l-A’la el-Afifi, İbn Arabi’de bu tür bir inancın izine rastlanmadığını vurgular (Fusus-ul Hikem ve Talikatuhu Aleyh, s.31). Vahdet-i Vucud deyimi, İbn Arabi tarafından hiç kullanılmamıştır. Onu inceleyenler onun söylediklerinden bunu anlamışlardır (Dr.Suat Hakim, el-Mu’cemu’s-Sufi, s.1154)
Tevil Yöntemiyle Tefsir
Lafızların zahiri anlamları, ardında yatan daha derin manaları örten bir perdedir. İlahi vahyin gerçek anlamı, bedevilerin kullandığı zahiri anlamlarından çok daha geniş ve sınırsızdır. Not: İslam alimlerinin çoğunluğu, nassın tefsirinde zahirin dışında bir yorumu dışlamamışlardır. Her ne kadar Zahiriler nassın batıni yorumunu inkar etmişlerse de, Ehl-i Sünnet ve Mutezile’den bir çoğu böyle bir yorumu geçerli saymışlardır. İbn Cevzi bunlardandır.
Eğer simgesel tefsirin mümkün olduğu tezinin kökenlerine ulaşmak istersek, sonunda vartacağımız nokta, Eflatun’un mağarasının önü ve onun “idealar dünyası” olacaktır.
Filon’a göre kutsal metnin muhtemel tüm yorumlarını, simge ve semboller yoluyla bu temel üzerine bina etmek mümkündür.
Dış etkilere açık olan İslam tasavvufu, kendisini etkileyen bu akımları da bünyesine alarak içselleştirdi. Kur’an’ı bu anlayışla inceleme yoluna gitti.
Nur Ayetinin Simgesel Tefsiri
Ayasofya camiinin kubbe kandiline ilk kelimeleri nakşedilen ve pek yüce bir kudsiyyeti haiz olan “nur ayeti” (Nur 35), sufilerin amacına ne kadar hizmet etmiştir. Bu ayet bünyesinde barındırdığı olağanüstü kapalılık ve sırlar sebebiyle envai çeşit fikirlere davetiye çıkardı. Tasavvuf literatürüne girmiş her kitapta bu ayetin tefsirine özel bir yer ayrılarak, ayetteki şu kavramlar tasavvuf ıstılahına taşındı. “nur”, “kandil/mişkat”, “zeytun”, “ne doğu ne batı”, “ateş değemese dahi neredeyse yağıyla aydınlatır”, “nur üstüne nur”..
Gazali, ana eksenini Nur ayetinin oluşturduğu kitabına bu ayette geçen bir kavramı kastederek “Mişkatü’l-Envar” adını verdi.
İhvanu’s Safa
Gerçekte felsefe tasavvufla aynı şey değil, lakin onun temsil ettiği hedeflere götürmektedir. İşte bu anlamdaki felsefi bir çalışmayı, 4 yüzyılda Basra’a “İhvanu’s-Safa” grubu yapmıştır.
Aristotales’in eserleri, Yeni Eflatuncu yazarların ve İskenderiye ekolünün elinden çıkan şerh ve yorumlar yoluyla Doğu’ya “Yeni Eflatunculuk” kisvesine büründürülerek ulaştırılmıştı.
İhvanu’s-Safa Tefsir Yöntemi
Risalelerinin başında, bu yönteme ilk başvuran Basra İhvanu’s-Safasıdır. Tüm çevrelere göre, “ruhani rivayetleri” ilk defa “işaret teviline” tabi tutan ekolün ilk temsilcileri bunlardır. Yine Hindlilerin “Pantschatantra” isimli masal kitabını “Kelile ve Dimne” adıyla Arapçaya tercüme ederek kendi felsefi teorilerine göre tevil eden de yine bunlardı. Onların üzerinde en çok özen gösterdiği şey, İslami rivayetleri kendi hedefleri ışığında tevile tabi tutmaktı.
Gazali ve Simgesel Tefsir
Gazali nassların tefsirlerinde, sözcükleri zahiri anlamını aşan her yorumu kesin bir dille reddetmiyordu. Rey ile tefsiri yasaklayan bazı rivayetleri kişiye yalnızca geçmiş kuşaklardan nakledilen tefsir rivayetlerini dayattığı şeklinde anlamak mümkün değildir. İbn Abbas, İbn Mesud ve sahabeden daha başkaları, hadisler dışında, hep kendi özel görüşlerini açıklamışlardır. Bu gerçek göz önünde tutulduğunda, sahabe müfessirlerinden nakledilen güvenilir tefsirleri de “akılcı tefsir” diye suçlamak gerekir.
Kur’an’ın akılcı yorumunun yasaklanmış olmasının bir tek anlamı vardır. O da, Kur’an’ı kendi doğmatik teori ve tezlerine uydurmak isteyen mezhepçilerin ve doğruluğunu kendilerinin dahi inanmadığı uydurma semboller ve işaretlerle tefsir yapan tasavvufçuların istismarından uzak tutmak içindir.
Dirayet tefsirinde rivayetlere yapışmanın başka bir şartı da kelimelerin filolojik ve gramatik anlamlarına vakıf olma şartıdır. Bu noktada akıl yürütme yoluyla varılan söz konusu dilsel anlamlara aykırı yorumlar yapmak yasaklanmıştır. Zahiri anlamların ötesinde batıni manalar gizlidir. Fakat bu anlamların zahiri tefsire aykırı olmaması, bunlarla çelişmemesi, tersine onu tamamlaması ve kişiyi söz konusu zahiri manaların özüne ulaştırması gerekir.
Gazali, Allah’ın Tur dağında Musa’ya (as) nalınlarını çıkarmasını, çünkü mukaddes bir vadide olduğunu bildiren Taha 12 ayetini “Kim Vahdaniyyetin hakikatini kavramak isterse, onun dünya ve ahiret hakkındaki düşünceleri benliğinden kaldırıp atması gerekir” şeklinde yorumlamıştır. Bu yorum İslam tasavvuf literatürünün tümündeki ortak temadır.
İbn Teymiyye, Cevabu Ehli’l-İman s.76 da Gazali’nin tasavvufi düşüncesine olan muhalefeti dolayısıyla onun aleyhine hüküm veriyor. Gazali’nin tasavvufa intisabından sonra “orada da aradığını bulamadı. Ömrünün sonunda geldiği nokta Buhari ve Müslim’i okumaktı”. Yine İbn Teymiyye uzun bir ömür süren Razi’nin de en sonunda tuttuğu felsefe yolunu terkettiğini iddia ederek Tefsirü Sureti’l-İhlas adlı kitabında ondan şu sözü nakleder: Razi ömrünün sonunda şu itirafta bulunur: Düşünce sistemimi kelami yöntemler ve felsefi ilkeler üzerine kurdum. Bunlarda sadra şifa bir şey bulamadım. Gördüm ki en kestirme yakın yol Kur’an yoludur.
Filon’un Teosofik Sufizme Etkisi
Sufiler, Flon’un mukaddes metinleri (Tevrat) yorumlama usulünü aynen almakla işe koyuldular. Filon’un yöntemi ortaya çıkışından asırlarca sonra tarih sahnesinde görünen İslam tasavvufunu etkiledi.
Bu etkiye örnek olarak şu felsefi bakış verilebilir: Filon’un yönteminden etkilenmiş “İlahi gözetimin çift kutupluluğu” düşüncesi gibi bir felsefi sloganla amel etmek, İslam sufilerine daha sevimli geldi. Bu kutuplardan biri “kahr”, diğer “lütuf”. Tassavvufçular söz konusu çift kutuplu kaşılıklardan bir çoğunu Kur’an ayetlerinde buldular. Sufi tefsirciler, çift kutuplu kavramlar arasına katabilmek için Kur’an’da yer alan uluhiyet özelliklerine en ince ayrıntılarına varıncaya kadar sürekli göz gezdiriyorlar.
İşari Tefsire İlk Örnekler
İbn Abbas’ın Talak 12’nin tefsirine düştüğü bir not hayli ünlüdür: İbn Abbas şöyle der: Eğer ben bu ayeti açıklasaydım, beni taşlayarak öldürürdünüz. Not: İbn Abbas hadisinin senedi sahih değildir. Bu gibi sözleri Batınilerin uydurduğu bilinen birşeydir.
Yine buna benzer bir rivayet de Ali’nin çocuklarına hitaben söylediği sözdür. Gazali bunu şiir kalıbıyla aktarır:
Ya Rab, bilginin özünü açıklasaydım eğer
Bana “sen putperestsin” derlerdi (Minhacu’l-Abidin s.3 Kahire – 1306)
Buhari’nin Sahih’inde Ebu Hureyre’den naklen bu anlamda bir haber var: Rasulullah (asm)’dan iki kap bilgi aldım. Onlardan birini açıkladım. İkincisine gelince, eğer onu da açıklasaydım şu boğaz kesilirdi.
Şu Nebebi hadisi rivayet eden yalnızca tasavvufçular değildir: Kur’an’dan hiçbir ayet yoktur ki onun bir zahiri bir de batını olmamış olsun. Her bir harfin bir haddi ve her haddin bir matla’ı vardır.
Bu türden haberler ve rivayetler, bünyesinde çok çeşitli konuları barındıran tasavvufi tefsir eğilimine meşruiyet sağladı.
Tasavvufi tefsir literatürünün en ilk ve de büyük bölümünü oluşturan birinci türün en eski örneği el yazması nüshası hala ortaya çıkmayan Sehl Tüsteri’nin (ö.276) Tefsir’ül-Kur’an’ıdır.
İbn Arabi ve Tefsir Yöntemi
O ilmi Rasul’ün ağzından ya da yalnızca meleklerin ağzından almıyordu, doğrudan defalarca muhatap olduğu Allah’tan alıyordu. O bir çok kez, Allah’la buluşmasından söz ediyordu.
Buna benzer çizgiyi aşan ve kabından taşan şeyler yazdı: öyle bir denize daldım ki peygamberler kıyısında duruyordu.
O kendisine peygamberlik kurumunu işlevsel olarak tamamlayan “velayetin mührü” rütbesini layık görüyordu. Ona göre gerçeğin bilgisine ancak müşahedeyle, ruhun yüceltilmesi ve keşif aracılığıyla ulaşılabilirdi.
Futuhat ve Fusus Üzerine
İbn Arabi’nin çok sayıdaki eserleri arasında en seçkin yeri şahsi tecrübeleri sonucunda elde ettiği keşifler, ilham ve halisünasyonlardan esinlenerek kaleme aldığı eserler oluşturmuştur. Bu tür kitaplarının başında da Futuhat-ul Mekkiyye isimli eseri gelir. Onun bu türe giren eserlerinden biri de Fusus-ul Hikem başlığını taşımaktadır. Bu kitap, her bölümü (fassı) bir peygambere tahsis edilen 27 bölümden oluşmaktadır. Onlardan ilki Adem (as), sonuncusu ise Muhammed (asm) fassıdır. 26. fassın kendisine tahsis edildiği ve Muhammed (asm)’ın selefi olarak görülen kişi karanlık, bilinmeyen bir isimdir: Halid b. Sinan el-Absi. Kitabın tüm bölümlerinde, o bölümün başlığındaki peygamberin kılavuzluğunda, temsili bir bakışla, yazarın sufi öğretiye özgü açıklamaları yer almaktadır.
Onun hayat hikayesini kaleme alan tarihçiler, İbn Arabi hakkındaki kanaatlerin “zındık” ve “kafir”le, “zirve”, “en büyük mürşid” ve “Allah dostu” gibi sıfatlar arasında gidip geldiğini söylerler. Onun affedilmez cürmü, yalnızca ariflere verilmesi gereken İlahi sırrı açıklama cüretinde bulunması, onu, diliyle ve kalemiyle sıradan kitlelere duyurmasıydı. Bu fiil, şu ilkenin kapsamına giriyordu: “Rububiyyetin sırrını açıklamak küfürdür.”
İbn Arabi, kendi içtihadıyla, “Allah’ın zatıyla tabiatın özünün aynı ve bir olduğu” teorisine dayanan vahdet-i vücud inancını, bu anlamından soyutlayarak, onu iki varlık alanı arasındaki “manevi ahlaki ilişki”ye indirgemeye gayret etti. Kendisinden sonraki yüzyıllarda İbn Arabi taraftarlarının ortaya koyduğu ilmi literatürde vahdet-ül vücud düşüncesini üstadlarının indirgediği anlamıyla öne çıkarmadılar. İbn Arabi ve taraftarlarını teşhir etmek isteyen muhaliflerin dayandıkları en önemli konuda, ellerine koz vermiş oldular.
Tevil (Tatbik/Uyarlama) Zahiri Tefsiri Geçersiz Kılmaz
Gazali Mişkat-ul Envar adlı risalesinde tüm tevillerde (uyarlama anlamında) uyulması gerekli kuralı şu sözlerle açıklamıştır:
Bütün bu örneklerden ve getirilen temsillerden yola çıkarak kimse, bizim nassın zahiri anlamını yok saymaya, onu iptal etmeye izin verdiğimizi sanmamalı. Daha da ileri gibip, “Musa’nın ayakkabıları diye bir şey yoktu, dolayısıyla Allah’ın –haşa- “ayakkabını çıkar” emri de gerçekte olmamıştır” gibi şeyler söylediğimiz zehabına kapılmamalı. Nassın zahiri anlamının iptali iki dünyadan birine şaşı gözlerle bakıp bu iki arasındaki dengeyi kuramayan batınilerin görüşüdür. Tıpkı Haşevilerin lafzın içyüzünü ve sırrını iptal ettiği gibi. Haşevi, yalnızca lafzın dışyüzüne bakar, Batıni ise yalnızca içyüzüne bakar. Olgun olan kimse ise bu ikisini birleştirerek her iki boyutuna birden bakar. Ben diyorum ki: Musa “iki ayakkabını da çıkarıp at” İlahi emrini, “iki dünyayı kaldırıp at” diye doğru bir biçimde anladı. Bu emrin hem zahirine uyarak ayakkabısını çıkarıp attı, hem de batınına uyarak iki dünyayı kaldırıp attı.
İbn Arabi, Gazali’nin bakış açısına boyun eğdi ve onun Kur’an’a yaklaşımını kabullendi. O, tevilin uygulamasında kimi zaman aşırı ihtiyatkar bir tavır takındı. Bu büyük sufi hakkında şöyle bir yargıya varmamız mümkündür: Geniş ilgi alanı ve çok çeşitli konularda yürüttüğü fikirlerin az bir kısmı müstesna, o, düşüncelerinin büyük bir bölümünde muhafazakar mutedil Sünni ekole yaklaşmıştır.
Yine İbn Arabi, yalnızca Kur’an tefsirine ayırmadığı kimi eserlerinde, bir ayeti mezhebi gereği dış anlamıyla uyuşmayan bir şekilde yorumlayacak olsa ısrarla hemen şu açıklamayı yapma mecburiyeti hisssetmektedir: “Bu sözler işaret bağlamında söylenmiştir, tefsir bağlamında değil”.
Sebe 10 ve sonraki ayetler bağlamında yaptığı yorumlardan sonra: İşte tevil budur. Bununla olayın gerçekliğinin ve kral Davud’un (as) maharet ve gücünün inkarı amaçlanmamaktadır.
Araf 73 yorumunun sonunda ise: İşte bu tevildir. Bununla birlikte onun zahiri manasını kabul etmek vaciptir. Çünkü mucizelerin ve olağanüstü hallerin gerçekleşmesi haktır. Biz bunlardan her hangi birini inkar etmeyiz.
Hud 38 ve sonraki ayetler hakkında: Tufan olayının tefsiri, zahiri anlamının delalet ettiği mana üzerinedir. Bu anlama iman etmek şarttır. Olayın teviline (uyarlamasına) gelince, ihtimaldir ki, tufan maddeye teslim olmuş kimsenin dibine batıp boğulduğu bir madde okyanusudur. Kişi, o okyanusta boğulmaktan, Peygamber’e uymak ve nefsini arındırmakla kurtulabilir.
Fil suresinin yorumunda: bu olay kıyamet ve diğer gayba ilişkin haberlerde olduğu gibi tevil ve yorum kabul etmez. Ancak bu tarihi olayın yüce gerçeklere uyarlanması sonucunda şöyle bir sonuç çıkar: Ebrehe karanlık Habeşli, nefsin ta kendisidir. Kabe ise gerçek bir beytullah olan kalptir.
Tevil Değil Tatbik (Uyarlama)
İbn Arabi’ye atfolunan bütün bu yorumlar, tevil adı altında değil uyarlama adı altında değerlendirilmelidir. Birincisinde (tevil), sufi tefsir, kelimelerin delalet ettikleri dış anlamın perdelediği geri plandaki gerçek anlamı bularak dışanlamın yerine ikame ederken, ikincisinde (tatbik/uyarlama) lafzın zahiri anlamı tamamıyla korunmaktadır.
Tefsirin uygulanmasındaki bu sınırlamanın Kur’an’da yer alan şer’i hükümlerle ilgili ayetlerde tamamen daraltılması zaruri bir hal alır. Mesela Enfal 41 hakkında İbn Arabi der ki: bu, tarihi bir vakıadan dolayı indirildiği için tevil kabul etmez. Ancak eğer bunu enfusi varlığına tatbik etmek istersen şöyle demen mümkündür…
“Tam bir mutluluk, zahir ile batının arasını birleştiren, kimselerin olacaktır. İşte bunun için, Şari’nin hitabını enfusi alemde o hitabın zahirdeki hükmü üzerine karış karış kıyasladık.” (Futuhat)
İbn Arabi Mübahçılığı Reddeder
İbn Arabi, şer’i ameli ahkam çerçevesinde olumlu bir konuma oturur. Hatta o geleneksel nakilci ve rivayetçi ekolün en katı ve uç çizgisi olan zahiriyye yaklaşımı dikkate alır. O şeriatın yasaklarını helal kılıp, emirlerinin düştüğünü iddia eden ekolü kesin bir dille reddeder.
YAZAR:
Ignaz Goldziher
ÇEVİREN:
Mustafa İslamoğlu
ESERİN ÖZGÜN ADI:
De Rıchtungen Der Islamıchen Koranauslegung
TERCÜMEYE ESAS OLAN METİN:
Tefsirü’l-Mezahibi’l-İslami
BÖLÜMLER:
1. Tefsirde İlkel Merhale
2. Rivayet Tefsiri
3. Kelami Tefsir
4. Tasavvufi Tefsir
5. Mezhebçi Tefsir
6. Modernist Tefsir
Çevirenin Önsöz’ünden
İgnaz Goldziher (1850-1921) hiç kuşkusuz doğubilimin en önde gelen isimlerinden biridir. Günlüğünde o kendisini “samimi ve koyu bir Yahudi” olarak tanıtır. Hemen her oryantalist gibi o da kariyerine filolojiyle başlamıştır. Sami dilleri ve edebiyatları profesörüdür.
Ünlü oryantalist Massignon, bu kitap için “Goldziher’in şaheseridir” der. İslam Tefsir Ekolleri Goldziher’in kaleme aldığı son oryantal çalışmadır ve tüm birikimini bu çalışmasında gözler önüne sermiştir. Bu eser şimdiye dek kendi alanında yazılmış en çaplı araştırmadır.
Bu eseri çevirmekle üç şeyi amaçladık:
1. Ortaya çıktığı tarihten bu güne dek Batı’nın siyasal ve ekonomik çıkarlarına hizmet amacıyla verilmiş cevaplara yeni sorular sormak için bizce zamanı çoktan gelip geçmiş olan oryantal muktesebatı teşrih masasına yatırmak ve herkesin eteğindeki taşın dökülmesini kolaylaştırmak.
2. Bu çaplı araştırmayı, sakıncalarını en aza indirmek için onun üzerine yapılmış bir kritikle birlikte çevirerek Kur’an çalışmalarına katkıda bulunmak.
3. Kimi maksatlı ve art niyetli yerli yazarların her yıl üç-beş sayfa iktibas edip kendi patentleriyle sunarak müslüman kamuoyunu ve gündemi meşgul etmelerinin önüne geçmek.
RİVAYET TEFSİRİ
Saadet asrının ilk devirlerinde, yalnızca cesaret yokluğuyla karşılaşılmadı. Bilakis, müttaki müslümanlar dinin maslahatı için ilk çıkışların önüne uyarı levhaları koydular. [Hz.Ömer döneminde yaşanan Sabiğ örneği verilir. Ayrıca, Ahmed b. Hanbel’in bir sözüne yer verilir: Üç şeyin aslı yoktur: Tefsir, kahramanlık kıssaları ve savaş haberleri.]
Tefsirde İbn Abbas
İbn Abbas’ın önde gelen birçok kaynağının arasında müslüman olmuş iki yahudiyi görüyoruz: Ka’b’ul-Ahbar ve Abdullah b. Selam..
Onun seçkin yönteminin işaret taşlarından biri de tefsir usulunde yorumun dile uygunluğunu kontrol için ihtiyaç duyduğumuz unsurlardan biri olan cahiliyye şiiridir.
İbn Abbas’ın Ravilerinden Mücahid ve İkrime
Rivayet edilir ki Mücahid (ö.103) İbn Abbas’a mushafı baştan sona üzerinde dura dura üç kez okumuştur. İbn Abbas’ın azatlısı İkrime (ö.105) kendi ekolünün en seçkin alimiydi.
İbn Abbas’a İsnat Edilen Rivayetlerin Sıhhati
Kabule en layık derleme, İbn Abbas’tan tahsil yoluyla rivayet edilen Ali b. Ebi Talha el-Haşimi’nin derlemesidir.
Hüsn-ü kabul gören otoritesi, yorumların İbn Abbas’a dayandırılması hususunu açıklayan bir gerekçedir.
Taberi Tefsirinin Özellikleri
Taberi’nin Kur’an Kıraatinde otorite olduğunu teslim ediyoruz. Taberi, Kur’an kıraatleri üzerine 18 ciltlik bir kitap yazdı.
Taberi usulünde Taberi’nin sürekli uyduğu ilke şudur: Birinci derecede lafzın zahiri anlamını gözetmek gerekir. Onun kitabı İslami popüler kültürün bir parçası olarak yaygınlaşan israiliyata ait metinler konusunda zengin bir hazinedir. İbn Haldun israiliyat kaynaklı haberleri tenkit eden ilk alimin Endülüslü müfessir İbn Atiyye (ö.542) olduğunu söyler. İbn Hacer el-Heytemi el-Fetva el-Hadisiyye’sinde İbn Atiyye tefsirinin Mutezile görüşünü yayan bir tefsir olduğunu dile getirir. Tefsirinin akide için tehlike teşkil ettiğini söyler.
Onun özen gösterdiği şeylerden biri de ciddiyet, keskin görüşlülük ve derin benzerliklerin ayrımına varacak bir hassasiyetten uzak olanlara karşı ihtiyatla yaklaşmaktı. Yusuf 20 ayetinde, Yusuf (as) kardeşlerince “ucuza birkaç kuruşa” satılır. Eski müfessirler bu miktarın kesin rakamını bilmek istemektedirler. Taberi diyor ki: Onu bilmek dinde kişiye bir menfaat sağlayamacağı gibi, bilmemek de zarar getirmez. Ayetin zahirine iman farzdır. Ondan gerisi spekülasyondur.
Kelami Tefsir Ekolü
Mutezile ve Tefsir Ekolü
Hasımlarının saldırılarını bloke etme zorunluluğu, Mutezile’yi bir yandan mezheblerini üzerine bina ettikleri Kur’an nasslarını tesbite yöneltirken, öte yandan da, kendilerine karşı argüman olarak ortaya konulan nassları ustaca tevillerle boşa çıkarmaya ve kendi mezheplerinin delillerini güçlendirmeye itti.
Taberi’nin Reyci Yaklaşımına Hanbeli Öfkesi
317 yılı ortalarında tefsir sorunlarından biri üzerine kopan tartışma, Bağdat’taki fitneyi körükledi. Bu İsra Suresi’nin 79.ayetindeki “makam-ı mahmud” ibaresinin tefsiri üzerineydi. Hanbeliler, - bu konuda onları temsilen İshak el-Mervezi – şu görüşü dile getirdi: Bundan amaç Allah’ın teheccüdü sayesinde Nebi’yi (asm) arşının üzerine kendisiyle birlikte oturtmasıdır.
Diğerleri, belki de bu tip yorumların uluhiyet makamına yakışmayacağı yolundaki Mutezile görüşünden etkilenerek(?), Ehl-i Sünnet’in de kısa zamanda muteber görüşü haline gelen şu yoruma gittiler: Bundan maksat Nebi’nin (asm) teheccüdüne ödül olarak verilecek “şefaat makamıdır”.
Her iki tefsir de kendisine fanatik taraftarlar buldu. Bunlar kavgaya tutuşarak, aralarındaki çatışmalarda, birbirlerinden birçok insanı öldürdüler.
Bundan az süre önce de fanatik Hanbeliler, büyük Taberi’ye karşı fiili saldırıya kadar varan protestolara girişmişlerdi. Nedeni Taberi’nin şu yorumuydu: Arş üzerine oturma hadisi muhaldir.
Rivayet taraftalarının propagandasına uyan binlerce insan onu taşladı. Ayaklanan Hanbeli öğrenciler tarafından linç edilmek istenen Taberi evine kapanmak zorunda kaldı. Yüce imamı kızgın kalabalığın linç etme tehlikesine karşı onbinlerce askerin himayesi gerekmişti.
Tefsirde Reyci Tevilin İlk İsmi
İbn Abbas’ın en güvenilir öğrencisi, tüm kadim otoritelerin tefsir hakkındaki rivayetlerini Kuran’ın en doğru tefsiri kabul ettiği Mücahid, ayetteki “Rablerine bakarlar” ifadesini yaygın yorumun çok uzağında tefsir ederek, bu tabirin “Allah’a rağbet ederler” anlamına geldiğini söyledi ve şu notu ekledi: Yaratıklardan hiçbiri O’nu göremez. (c.28, s.104) Kur’an’ı akılla tefsir eden Mücahid’in bu tavrı tek örnek değildir. Bazen reddetmekle beraber Taberi de kimi yerde bu yöntemi kullanıyor. Bakara 65 ayetindeki “Alcak maymunlar olun” ibaresinde Mücahid diyor ki: Mesh fizyolojik olarak beden üzerinde gerçekleşmedi, kalpleri, duygu ve düşünceleri üzerinde gerçekleşti. Onlar bedenen insan olarak kaldılar. Mücahid bu meselede Mutezile ulemasından daha cesaretli ve atak davrandı. Mutezile mesh olayının hava etkisi vs. gibi karışık bir takım etkileşimler sonucunda gerçekleştiği yollu, Mücahid’in yorumuna nisbetle daha mülayim bir tefsiri tercih etti. Gariptir ki Zemahşeri, Keşşaf’ında kendi eğilimiyle örtüşen bu yoruma hiç yer vermemiştir.
Mutezile’ye Ait İlk Tefsirler
Ebubekir el-Esamm’ın (ö. 797 m.) tefsiri Mutezile’ye ait yazılı tefsirlerin ilkidir. Bir asır sonra Ubeydullah b. Muhammed b. Cerv (ö.850 m.) tamamlanmamış tefsirinde besmelenin en az 120 çeşit tefsirine yer verir. Ebu Abdisselam el-Kazvini’ye atfedilen bir tefsirin hacmi hakkında söylenenler, hayal sınırlarını zorlayacak kadar büyüktür. 300 cüz. Üstelik tekmili birden yalnızca Fatiha’yı tefsir etmektedir.
Bir Mutezili Tefsir: Gurer ve Durer
Bu eser her ne kadar hacim olarak küçükse de arzulanan en son seviyeyi tutturabilme başarısını göstermiştir. Bu eserin sahibi el-Murtaza lakaplı Ebu’l-Kasın Ali b. Tahir’dir (ö.966 m.) Bu ders silsilesi içerisinde söz, hassas filolojik tahlillerin üzerine bina edildiği şiir ve şairler ile, alışılmış anlamları Mutezile’nin görüşleriyle çelişen Kur’an ve sünnetten belli konular arasında gidip gelmektedir.
El-Murtaza, muayyen bir tefsirin mutlak doğru olduğunu söylemekten hem kendisi sakındı, hem de mezhepdaşlarını sakındırdı. Onlar da hakikatin tesbitinde Kur’ani yorumun çeşitliği (vucuh-ul Kuran) tezini muhafaza ettiler.
Onlar teşbihe delalet eden ya da uluhiyet makamına layık olmayan ibareleri, kadim şiirden elde ettikleri filolojik argümanlara dayanarak teşbihten uzak ve uluhiyet makamına layık anlamlara tevil ediyorlardı.
Yalnızca fasih Arapça’nın kullandıldığı eski belgelere itimat etti. Yani şiirlere. Fakat, bu tür belgeye dayanmayan ithiyari tefsirleri şiddetle reddetti.
Zemahşeri ve Tefsiri Keşşaf
Dost-düşman herkesin tefsir ilminin en temel eserlerinden biri olarak kabul ve takdir ettiği, bu genel kabul sayesinde çok büyük şöhrete ulaşan bu tefsirin sahibi Mahmud b. Ömer el-Zemahşeri’dir (ö.467).
Nasıl Taberi tefsiri, rivayet tefsirinin zirvesi ise, Zemahşeri’nin el-Keşşaf isimli tefsiri de Mutezili tefsirin zirvesidir.
Mutezile Tefsirinin Özellikleri
Bu ekolün Kur’an’ın manasını anlamada benimsediği yöntem, metnin, dilbilgisi ve belagat açısından tahlilidir. Onlar Kurani ibarelerde mecaz, istiare ve diğer söz sanatlarını bulup çıkardılar.
Kur’an nazmının icaz ve belagatını ortaya koyma hususunda Zemahşeri ayarında çaba sarfeden müfessir gelmemiştir.
Zemahşeri’nin Tefsir Metodu
Zemahşeri kendi tefsir usulünün dayandığı temel ilkeyi Al-i İmran 7 ayetinde bulur. Ona göre muhkemat anlam bakımından oturmuş, ihtimallerden arınmış, anlam karışıklığından uzak, manası sabit ve net ibarelerdir. Yani basit lafzi anlamı dışında başka bir yoruma geçit vermez. Müteşabihat ise birçok anlama birden gelebilen, yoruma elverişli, varsayımlara açık metinlerdir. Kitabın anasından maksat, müteşabihlerin vurulduu mihenk ve ihtimalli anlamların sağlayının yapıldığı “Kitabın aslı”dır.
Mutezile’nin tefsir usulünde temel ilke, hassa gramatik tahlil ilkesidir. Bu cümleden olarak Mutezile “Allah’a bakma”yı “Allah’a yönelmek” anlamına tahvil etti.
Kelimelerin anlam alanları konusundaki bu çabalara, akılcı tefsir için Mutezili tefsir ekolünün önünü açan araçlardan biri olarak bakılıyordu. Bu çerçevede “temsil yöntemi” faraziyesi çok büyük bir önem kazandı.
Akılcılık ve Nakilcilik Arasında Zemahşeri
Ilımlı Mutezile, hakikatin bilinmesinde nakli akılla yanyana koydu. İşte Zemahşeri, biri nakli diğeri akli esas alan bu iki ana ekolün (Sünni (!)- Mutezile) ortasında yer alarak, dini hakikate ulaşmada dengeli bir yol izledi.
Tefsir usulünde Mutezile’nin getirdği ilkelerden biri olan dini hakikatlerin akla uygun olması zorunluluğu ilkesinden, dinin yücelttiği değerlerin tabiatına aykırı olan hurafelere karşı verilen savaşlarda bir hayli istifade edildi.
Onların savaş açtığı bu şeyler arasında Ehl-i Sünnet’in hoşgörü gösterdiği ya da hurafe saymadığı şeyler de vardı.
Mutezile’nin Kelami Problemlere Yaklaşımı
Mutezile’nin Sihir ve Büyüye Bakışı
Mutezile sihir, kehanet ve buna benzer şeylere inanma konusunda, ihtiyata gerek görmeden ısrarla karşı çıktı ve reddetti. Oysa ki bu konuda sağlam senedli hadislere muhalefet etmiş olmakla kalmayıp, Kur’an’dan delaleti kesin bir takım ayetleri de karşılarına almış oluyorlardı. Lebid b. Asam’ın Rasulullah’a (asm) büyü yaptığı hakkındaki meşhur rivayeti birilerinin dizdiği ahmakça bir hikaye diyerek dışlamak mümkün olsa da öte yanda Kur’an’ın inkarı mümkün olmayıp, sihrin de sebebi olan “üflenen düğümler” ifadesine iman zorunludur. Lakin, Mutezile buna da boyun eğmeyerek, tefsir yöntemiyle olayı halletme cihetine girişti. Zemahşeri üç farklı vecih ileri sürüyor.
Mutezile’nin Cinlere Bakışı
Ekol olarak temel ittihaz ettiği konulardan biri değilse de, cin meselesinde Mutezile çok büyük tereddütler geçirdi. Mutezile imamı Nazzam, işi cinlerin varlığını inkara kadar götürürken, Amr b. Ubeyd, cinlerin hastalık vs. gibi neticeleri olan etkilerine inanmanın gerekliliğini söyleyecekti. Hiç tereddütsüz Mutezile ekolünün Ehl-i Sünnet’e en yakın olan ılımlı kanadından sayılması gereken büyük hukukçu Maverdi (ö.450) cinlerin yaratılışları konusundaki abartılı rivayetleri (?) kabullendiği ortaya çıkar.
Mutezile ekolünün cin probleminde ortaya koyduğu mutedil yaklaşım, cinlerin varlığına inanmakla birlikte, onlarla ilgili ortalıkta dolaşan bir yığın hurafeyi, yine Kur’an’dan deliller getirmek suretiyle reddetmektir.
Rey ekolü herhangi bir meselede, bir yandan kendi görüş ve tezlerini desteklemek için Kur’an ayetlerine başvururken, öte yandan kendi görüşleriyle çelişen ayetleri de tefsir sanatını kullanarak devre dışı bırakıyordu. Gerçek şu ki, bu iş, her zaman öyle kolayca yapılacak bir iş değildi. Ehl-i Sünnet ise geçmişte de, bugün de kolay olanı tercih ederek, gayretini nassın zahiri anlamını korumaya teksif etti.
Mutezile’nin tefsir çalışmalarına karşı ilk açık saldırı Hanbelilerden geldi.
Allah’ın Görülmesi ve Konuşması Problemi
Mutezile bir çok konuda keskin yorumlarla nassın çözümüne girişmeyi rahatlıkla başardı. Önlerine kendi tezlerine aykırı bir Kur’an ayeti çıkarıldığı zaman ise, bu engeli filolojik tahlil yöntemiyle ya da nassta yer alan sözcüklerin yaygın anlamlarını te’vil ederek aştılar.
Mesela Nisa 164’teki (ve kellem’Allahu Musa tekliymen) “konuşma”yı somut ve duyusal anlamından çıkarmak isteyen tenzihçiler, basit bir hareke değişikliğiyle bu sorunu çözdüler. Yapılan, ayetin tek harfine dahi dokunmadan sadece özne ve tümlecin yerlerini değiştiren bir okuyuşu tercih etmekti. (Musa Allah’la konuştu)
Tasavvufi Tefsir Ekolü
İlk başlarda dünya nimetlerinden uzak durmaya dayalı basit bir zühd anlayışından doğan tasavvufi hareket, kendi felsefesinde kademeli bir yöntem izledi. Felsefi akımlardan Yeni Eflatunculuk’ta var olan “İlahi feyz” düşüncesine ulaştı. İbn Arabi, Gazali ve diğer sufiler, “hulu”, “tenasuh” ve “ittihad” kavramlarıyla açıklanan inanışı reddederler. Konunun en önde gelen uzmanlarından Ebu’l-A’la el-Afifi, İbn Arabi’de bu tür bir inancın izine rastlanmadığını vurgular (Fusus-ul Hikem ve Talikatuhu Aleyh, s.31). Vahdet-i Vucud deyimi, İbn Arabi tarafından hiç kullanılmamıştır. Onu inceleyenler onun söylediklerinden bunu anlamışlardır (Dr.Suat Hakim, el-Mu’cemu’s-Sufi, s.1154)
Tevil Yöntemiyle Tefsir
Lafızların zahiri anlamları, ardında yatan daha derin manaları örten bir perdedir. İlahi vahyin gerçek anlamı, bedevilerin kullandığı zahiri anlamlarından çok daha geniş ve sınırsızdır. Not: İslam alimlerinin çoğunluğu, nassın tefsirinde zahirin dışında bir yorumu dışlamamışlardır. Her ne kadar Zahiriler nassın batıni yorumunu inkar etmişlerse de, Ehl-i Sünnet ve Mutezile’den bir çoğu böyle bir yorumu geçerli saymışlardır. İbn Cevzi bunlardandır.
Eğer simgesel tefsirin mümkün olduğu tezinin kökenlerine ulaşmak istersek, sonunda vartacağımız nokta, Eflatun’un mağarasının önü ve onun “idealar dünyası” olacaktır.
Filon’a göre kutsal metnin muhtemel tüm yorumlarını, simge ve semboller yoluyla bu temel üzerine bina etmek mümkündür.
Dış etkilere açık olan İslam tasavvufu, kendisini etkileyen bu akımları da bünyesine alarak içselleştirdi. Kur’an’ı bu anlayışla inceleme yoluna gitti.
Nur Ayetinin Simgesel Tefsiri
Ayasofya camiinin kubbe kandiline ilk kelimeleri nakşedilen ve pek yüce bir kudsiyyeti haiz olan “nur ayeti” (Nur 35), sufilerin amacına ne kadar hizmet etmiştir. Bu ayet bünyesinde barındırdığı olağanüstü kapalılık ve sırlar sebebiyle envai çeşit fikirlere davetiye çıkardı. Tasavvuf literatürüne girmiş her kitapta bu ayetin tefsirine özel bir yer ayrılarak, ayetteki şu kavramlar tasavvuf ıstılahına taşındı. “nur”, “kandil/mişkat”, “zeytun”, “ne doğu ne batı”, “ateş değemese dahi neredeyse yağıyla aydınlatır”, “nur üstüne nur”..
Gazali, ana eksenini Nur ayetinin oluşturduğu kitabına bu ayette geçen bir kavramı kastederek “Mişkatü’l-Envar” adını verdi.
İhvanu’s Safa
Gerçekte felsefe tasavvufla aynı şey değil, lakin onun temsil ettiği hedeflere götürmektedir. İşte bu anlamdaki felsefi bir çalışmayı, 4 yüzyılda Basra’a “İhvanu’s-Safa” grubu yapmıştır.
Aristotales’in eserleri, Yeni Eflatuncu yazarların ve İskenderiye ekolünün elinden çıkan şerh ve yorumlar yoluyla Doğu’ya “Yeni Eflatunculuk” kisvesine büründürülerek ulaştırılmıştı.
İhvanu’s-Safa Tefsir Yöntemi
Risalelerinin başında, bu yönteme ilk başvuran Basra İhvanu’s-Safasıdır. Tüm çevrelere göre, “ruhani rivayetleri” ilk defa “işaret teviline” tabi tutan ekolün ilk temsilcileri bunlardır. Yine Hindlilerin “Pantschatantra” isimli masal kitabını “Kelile ve Dimne” adıyla Arapçaya tercüme ederek kendi felsefi teorilerine göre tevil eden de yine bunlardı. Onların üzerinde en çok özen gösterdiği şey, İslami rivayetleri kendi hedefleri ışığında tevile tabi tutmaktı.
Gazali ve Simgesel Tefsir
Gazali nassların tefsirlerinde, sözcükleri zahiri anlamını aşan her yorumu kesin bir dille reddetmiyordu. Rey ile tefsiri yasaklayan bazı rivayetleri kişiye yalnızca geçmiş kuşaklardan nakledilen tefsir rivayetlerini dayattığı şeklinde anlamak mümkün değildir. İbn Abbas, İbn Mesud ve sahabeden daha başkaları, hadisler dışında, hep kendi özel görüşlerini açıklamışlardır. Bu gerçek göz önünde tutulduğunda, sahabe müfessirlerinden nakledilen güvenilir tefsirleri de “akılcı tefsir” diye suçlamak gerekir.
Kur’an’ın akılcı yorumunun yasaklanmış olmasının bir tek anlamı vardır. O da, Kur’an’ı kendi doğmatik teori ve tezlerine uydurmak isteyen mezhepçilerin ve doğruluğunu kendilerinin dahi inanmadığı uydurma semboller ve işaretlerle tefsir yapan tasavvufçuların istismarından uzak tutmak içindir.
Dirayet tefsirinde rivayetlere yapışmanın başka bir şartı da kelimelerin filolojik ve gramatik anlamlarına vakıf olma şartıdır. Bu noktada akıl yürütme yoluyla varılan söz konusu dilsel anlamlara aykırı yorumlar yapmak yasaklanmıştır. Zahiri anlamların ötesinde batıni manalar gizlidir. Fakat bu anlamların zahiri tefsire aykırı olmaması, bunlarla çelişmemesi, tersine onu tamamlaması ve kişiyi söz konusu zahiri manaların özüne ulaştırması gerekir.
Gazali, Allah’ın Tur dağında Musa’ya (as) nalınlarını çıkarmasını, çünkü mukaddes bir vadide olduğunu bildiren Taha 12 ayetini “Kim Vahdaniyyetin hakikatini kavramak isterse, onun dünya ve ahiret hakkındaki düşünceleri benliğinden kaldırıp atması gerekir” şeklinde yorumlamıştır. Bu yorum İslam tasavvuf literatürünün tümündeki ortak temadır.
İbn Teymiyye, Cevabu Ehli’l-İman s.76 da Gazali’nin tasavvufi düşüncesine olan muhalefeti dolayısıyla onun aleyhine hüküm veriyor. Gazali’nin tasavvufa intisabından sonra “orada da aradığını bulamadı. Ömrünün sonunda geldiği nokta Buhari ve Müslim’i okumaktı”. Yine İbn Teymiyye uzun bir ömür süren Razi’nin de en sonunda tuttuğu felsefe yolunu terkettiğini iddia ederek Tefsirü Sureti’l-İhlas adlı kitabında ondan şu sözü nakleder: Razi ömrünün sonunda şu itirafta bulunur: Düşünce sistemimi kelami yöntemler ve felsefi ilkeler üzerine kurdum. Bunlarda sadra şifa bir şey bulamadım. Gördüm ki en kestirme yakın yol Kur’an yoludur.
Filon’un Teosofik Sufizme Etkisi
Sufiler, Flon’un mukaddes metinleri (Tevrat) yorumlama usulünü aynen almakla işe koyuldular. Filon’un yöntemi ortaya çıkışından asırlarca sonra tarih sahnesinde görünen İslam tasavvufunu etkiledi.
Bu etkiye örnek olarak şu felsefi bakış verilebilir: Filon’un yönteminden etkilenmiş “İlahi gözetimin çift kutupluluğu” düşüncesi gibi bir felsefi sloganla amel etmek, İslam sufilerine daha sevimli geldi. Bu kutuplardan biri “kahr”, diğer “lütuf”. Tassavvufçular söz konusu çift kutuplu kaşılıklardan bir çoğunu Kur’an ayetlerinde buldular. Sufi tefsirciler, çift kutuplu kavramlar arasına katabilmek için Kur’an’da yer alan uluhiyet özelliklerine en ince ayrıntılarına varıncaya kadar sürekli göz gezdiriyorlar.
İşari Tefsire İlk Örnekler
İbn Abbas’ın Talak 12’nin tefsirine düştüğü bir not hayli ünlüdür: İbn Abbas şöyle der: Eğer ben bu ayeti açıklasaydım, beni taşlayarak öldürürdünüz. Not: İbn Abbas hadisinin senedi sahih değildir. Bu gibi sözleri Batınilerin uydurduğu bilinen birşeydir.
Yine buna benzer bir rivayet de Ali’nin çocuklarına hitaben söylediği sözdür. Gazali bunu şiir kalıbıyla aktarır:
Ya Rab, bilginin özünü açıklasaydım eğer
Bana “sen putperestsin” derlerdi (Minhacu’l-Abidin s.3 Kahire – 1306)
Buhari’nin Sahih’inde Ebu Hureyre’den naklen bu anlamda bir haber var: Rasulullah (asm)’dan iki kap bilgi aldım. Onlardan birini açıkladım. İkincisine gelince, eğer onu da açıklasaydım şu boğaz kesilirdi.
Şu Nebebi hadisi rivayet eden yalnızca tasavvufçular değildir: Kur’an’dan hiçbir ayet yoktur ki onun bir zahiri bir de batını olmamış olsun. Her bir harfin bir haddi ve her haddin bir matla’ı vardır.
Bu türden haberler ve rivayetler, bünyesinde çok çeşitli konuları barındıran tasavvufi tefsir eğilimine meşruiyet sağladı.
Tasavvufi tefsir literatürünün en ilk ve de büyük bölümünü oluşturan birinci türün en eski örneği el yazması nüshası hala ortaya çıkmayan Sehl Tüsteri’nin (ö.276) Tefsir’ül-Kur’an’ıdır.
İbn Arabi ve Tefsir Yöntemi
O ilmi Rasul’ün ağzından ya da yalnızca meleklerin ağzından almıyordu, doğrudan defalarca muhatap olduğu Allah’tan alıyordu. O bir çok kez, Allah’la buluşmasından söz ediyordu.
Buna benzer çizgiyi aşan ve kabından taşan şeyler yazdı: öyle bir denize daldım ki peygamberler kıyısında duruyordu.
O kendisine peygamberlik kurumunu işlevsel olarak tamamlayan “velayetin mührü” rütbesini layık görüyordu. Ona göre gerçeğin bilgisine ancak müşahedeyle, ruhun yüceltilmesi ve keşif aracılığıyla ulaşılabilirdi.
Futuhat ve Fusus Üzerine
İbn Arabi’nin çok sayıdaki eserleri arasında en seçkin yeri şahsi tecrübeleri sonucunda elde ettiği keşifler, ilham ve halisünasyonlardan esinlenerek kaleme aldığı eserler oluşturmuştur. Bu tür kitaplarının başında da Futuhat-ul Mekkiyye isimli eseri gelir. Onun bu türe giren eserlerinden biri de Fusus-ul Hikem başlığını taşımaktadır. Bu kitap, her bölümü (fassı) bir peygambere tahsis edilen 27 bölümden oluşmaktadır. Onlardan ilki Adem (as), sonuncusu ise Muhammed (asm) fassıdır. 26. fassın kendisine tahsis edildiği ve Muhammed (asm)’ın selefi olarak görülen kişi karanlık, bilinmeyen bir isimdir: Halid b. Sinan el-Absi. Kitabın tüm bölümlerinde, o bölümün başlığındaki peygamberin kılavuzluğunda, temsili bir bakışla, yazarın sufi öğretiye özgü açıklamaları yer almaktadır.
Onun hayat hikayesini kaleme alan tarihçiler, İbn Arabi hakkındaki kanaatlerin “zındık” ve “kafir”le, “zirve”, “en büyük mürşid” ve “Allah dostu” gibi sıfatlar arasında gidip geldiğini söylerler. Onun affedilmez cürmü, yalnızca ariflere verilmesi gereken İlahi sırrı açıklama cüretinde bulunması, onu, diliyle ve kalemiyle sıradan kitlelere duyurmasıydı. Bu fiil, şu ilkenin kapsamına giriyordu: “Rububiyyetin sırrını açıklamak küfürdür.”
İbn Arabi, kendi içtihadıyla, “Allah’ın zatıyla tabiatın özünün aynı ve bir olduğu” teorisine dayanan vahdet-i vücud inancını, bu anlamından soyutlayarak, onu iki varlık alanı arasındaki “manevi ahlaki ilişki”ye indirgemeye gayret etti. Kendisinden sonraki yüzyıllarda İbn Arabi taraftarlarının ortaya koyduğu ilmi literatürde vahdet-ül vücud düşüncesini üstadlarının indirgediği anlamıyla öne çıkarmadılar. İbn Arabi ve taraftarlarını teşhir etmek isteyen muhaliflerin dayandıkları en önemli konuda, ellerine koz vermiş oldular.
Tevil (Tatbik/Uyarlama) Zahiri Tefsiri Geçersiz Kılmaz
Gazali Mişkat-ul Envar adlı risalesinde tüm tevillerde (uyarlama anlamında) uyulması gerekli kuralı şu sözlerle açıklamıştır:
Bütün bu örneklerden ve getirilen temsillerden yola çıkarak kimse, bizim nassın zahiri anlamını yok saymaya, onu iptal etmeye izin verdiğimizi sanmamalı. Daha da ileri gibip, “Musa’nın ayakkabıları diye bir şey yoktu, dolayısıyla Allah’ın –haşa- “ayakkabını çıkar” emri de gerçekte olmamıştır” gibi şeyler söylediğimiz zehabına kapılmamalı. Nassın zahiri anlamının iptali iki dünyadan birine şaşı gözlerle bakıp bu iki arasındaki dengeyi kuramayan batınilerin görüşüdür. Tıpkı Haşevilerin lafzın içyüzünü ve sırrını iptal ettiği gibi. Haşevi, yalnızca lafzın dışyüzüne bakar, Batıni ise yalnızca içyüzüne bakar. Olgun olan kimse ise bu ikisini birleştirerek her iki boyutuna birden bakar. Ben diyorum ki: Musa “iki ayakkabını da çıkarıp at” İlahi emrini, “iki dünyayı kaldırıp at” diye doğru bir biçimde anladı. Bu emrin hem zahirine uyarak ayakkabısını çıkarıp attı, hem de batınına uyarak iki dünyayı kaldırıp attı.
İbn Arabi, Gazali’nin bakış açısına boyun eğdi ve onun Kur’an’a yaklaşımını kabullendi. O, tevilin uygulamasında kimi zaman aşırı ihtiyatkar bir tavır takındı. Bu büyük sufi hakkında şöyle bir yargıya varmamız mümkündür: Geniş ilgi alanı ve çok çeşitli konularda yürüttüğü fikirlerin az bir kısmı müstesna, o, düşüncelerinin büyük bir bölümünde muhafazakar mutedil Sünni ekole yaklaşmıştır.
Yine İbn Arabi, yalnızca Kur’an tefsirine ayırmadığı kimi eserlerinde, bir ayeti mezhebi gereği dış anlamıyla uyuşmayan bir şekilde yorumlayacak olsa ısrarla hemen şu açıklamayı yapma mecburiyeti hisssetmektedir: “Bu sözler işaret bağlamında söylenmiştir, tefsir bağlamında değil”.
Sebe 10 ve sonraki ayetler bağlamında yaptığı yorumlardan sonra: İşte tevil budur. Bununla olayın gerçekliğinin ve kral Davud’un (as) maharet ve gücünün inkarı amaçlanmamaktadır.
Araf 73 yorumunun sonunda ise: İşte bu tevildir. Bununla birlikte onun zahiri manasını kabul etmek vaciptir. Çünkü mucizelerin ve olağanüstü hallerin gerçekleşmesi haktır. Biz bunlardan her hangi birini inkar etmeyiz.
Hud 38 ve sonraki ayetler hakkında: Tufan olayının tefsiri, zahiri anlamının delalet ettiği mana üzerinedir. Bu anlama iman etmek şarttır. Olayın teviline (uyarlamasına) gelince, ihtimaldir ki, tufan maddeye teslim olmuş kimsenin dibine batıp boğulduğu bir madde okyanusudur. Kişi, o okyanusta boğulmaktan, Peygamber’e uymak ve nefsini arındırmakla kurtulabilir.
Fil suresinin yorumunda: bu olay kıyamet ve diğer gayba ilişkin haberlerde olduğu gibi tevil ve yorum kabul etmez. Ancak bu tarihi olayın yüce gerçeklere uyarlanması sonucunda şöyle bir sonuç çıkar: Ebrehe karanlık Habeşli, nefsin ta kendisidir. Kabe ise gerçek bir beytullah olan kalptir.
Tevil Değil Tatbik (Uyarlama)
İbn Arabi’ye atfolunan bütün bu yorumlar, tevil adı altında değil uyarlama adı altında değerlendirilmelidir. Birincisinde (tevil), sufi tefsir, kelimelerin delalet ettikleri dış anlamın perdelediği geri plandaki gerçek anlamı bularak dışanlamın yerine ikame ederken, ikincisinde (tatbik/uyarlama) lafzın zahiri anlamı tamamıyla korunmaktadır.
Tefsirin uygulanmasındaki bu sınırlamanın Kur’an’da yer alan şer’i hükümlerle ilgili ayetlerde tamamen daraltılması zaruri bir hal alır. Mesela Enfal 41 hakkında İbn Arabi der ki: bu, tarihi bir vakıadan dolayı indirildiği için tevil kabul etmez. Ancak eğer bunu enfusi varlığına tatbik etmek istersen şöyle demen mümkündür…
“Tam bir mutluluk, zahir ile batının arasını birleştiren, kimselerin olacaktır. İşte bunun için, Şari’nin hitabını enfusi alemde o hitabın zahirdeki hükmü üzerine karış karış kıyasladık.” (Futuhat)
İbn Arabi Mübahçılığı Reddeder
İbn Arabi, şer’i ameli ahkam çerçevesinde olumlu bir konuma oturur. Hatta o geleneksel nakilci ve rivayetçi ekolün en katı ve uç çizgisi olan zahiriyye yaklaşımı dikkate alır. O şeriatın yasaklarını helal kılıp, emirlerinin düştüğünü iddia eden ekolü kesin bir dille reddeder.