Kainatta her şeyin düzenden düzensizliğe (entropi) meyilli ve insanın nefsani şeylere istekli yaratı

HaberRss

Haber Robotu
Kainatta her şeyin düzenden düzensizliğe (entropi) meyilli ve insanın nefsani şeylere istekli yaratı

Kainatta her şey düzenden düzensizliğe(entropi) meyilli yaratılmıştır. İnsanın hayatı ve hayatta kalma mücadelesi, bitip tükenmeyen bir hızla her şeyi bozan, eskiten, dağıtan bu kurala karşı koyma ile geçiyor fakat en sonunda konulan bu kural gereği entropi galip geliyor Kısaca evrende entropinin hızı insanın tamir ve inşa etme hızına her zaman galip geliyor. Her doğan ölüyor, her yeni eskiyor, yapılan her şey zamanla yıkılyor ve hiçbir şey safiyetini koruyamıyor.Hal böyle iken kıyametin kopma nedeni de dahil, insanın bozulma nedeni ve bozulma adına ne varsa hepsinin sorumlusu nasıl insan olabilir?

Kainatı çepeçevre sarmış böyle bir kurala ilave olarak,“insanın tabiatında nefsani şeylere meyilli olarak yaratılması,tahrip etmenin tamir etmeden kolay olması,binlerce günaha karşı insanın elinde çok az dayanağının olması ve günah olarak addedilen davranışların sevap olarak addedilen şeylere mukabil daha yapışkan ve alışkanlık yapar özellikte olması, ibadetlerin zor olması, (cennetin dikenlerle,acılarla cehennemin ise zevklerle eğlencelerle çevrili olması tasviri) ebediyet yoluna konulan bu insan denen varlığın yapısındaki karmaşıklık ve zıtlıklar ve nihai olarak her insanın “kırk katır mı kırk satır mı”tercihine zorlanması, bu minvalde değerlendirilebilecek her türlü durum ve gerçekler toplu olarak ele alındığında 'Cennete girecek insanların sayısı, siyah bir öküzün sırtında bir avuç ayası kadar yer tutan beyaz kıllar miktarıncadır.' (Sahihi Buhari) neticesi nasıl adalet olabilir.
Hayatın ve yaşamın genel yapısı cehenneme gitme üzerine ayarlanmışken bunun tek nedeninin sadece insan davranışları olması nasıl izah edilebilir.


Cennet yolunda binlerce bahane aranırken cehennem yolunda aynı şeyin olmaması ve insan doğasının her zaman kolay olanı seçmesi doğal değilmidir.Ağlayarak hayata gözünü açan insan için adeta bir sürgün yeri olan dünyada insanların çoğunun ağlayıp inlemesi ve hayatlarını bu şekilde bitirmeleri, ahirette de yine aynı tablonun olması ve insanların çoğunun cehennemlik olması cennetliklerin sayısının çok az olması şefkat ve merhamet ile nasıl açıklanabilir?


Devami...
 

Zuhr

Talebe
Cevap: Kainatta her şeyin düzenden düzensizliğe (entropi) meyilli ve insanın nefsani şeylere istekli

insan da dahil hiçbir yaratılmışın icad cihetinde bir etkisi yoktur. yani yapmak, icad etmek, oluşturmak ne insanın ne de bir başka yaratılmış varlığın yapabileceği birşey değildir.
bir binayı yapan görünüşte bir insandır ama insanın o binanın yapımındaki etkisi, ortaya çıkan eserden kat be kat düşük, kat be kat aşağıdır.

bir binanın yapılabilmesi için, üst üste konabilecek tuğlalara, bu tuğlaları bir arada tutabilecek ve kısa sürede kuruyacak ve kuruduğunda yapışkan etki gösterecek bir harca, duvarın sağlamlığı için araya konacak demirlere, tüm bunları bir arada tutabilecek düzenli bir yerçekimine ve atmosfer basıncına, bunun için güneş sitemine, bunun için samanyoluna kısaca tüm kainata ihtiyaç vardır. insan bu unsurların hiç birisini yapamaz, yönetemez, ayarlayamaz.
insan sadece kendisine verilmiş olanları kullanır, bir araya getirmeye çalışır.

bunun nasıl yapılacağına ilişkin kuralları okur, bilir ve uygun şekilde yaparsa, yaptığı bina ayakta durur ve kullanılabilir. uygun şekilde yapamazsa bina yıkılır.


çünkü bir ilahi kanundur ki, kainatta herşey kendini minimum enerji seviyesine çekmek ister.

entropi kanununun en güzel tariflerinden bir tanesi "Kainatta her şey, kendini minimum enerji ve maksimum düzensizliğe çekmek ister." şeklindedir. aslına bakarsanız tanımdaki "maksimum düzensizlik" kavramı da bir "düşük enerji" eğilimini ifade eder, kanunun biraz daha anlaşılabilir olması için ilave edilmiş ancak kimi zaman biraz daha fazla aklı karıştırır.
yani aslında gerçek tanım şudur: "Kainatta her şey kendini minimum enerjiye çekmek ister."


bazı kararlı enerji seviyeleri vardır ve madde bu kararlı enerji seviyelerinde varlık gösterir.
binanın gerekli mühendislik esaslarına uygun yapılması, statiğinin doğru ayarlanması, malzeme bileşenlerinin yine uygun seçilmesi, harçtaki çimento kum su oranının doğru ayarlanması, binayı oluşturan bileşenlerin doğru enerji seviyelerinde kullanılması demek olur ve bu kararlı enerji seviyesinde yükselen bina, yine bu kararlı enerji seviyesinde varlık göstermeye devam eder.


sistem izole edilirse, dışarıdan gelebilecek bütün enerji akışı engellenirse, bina bu kararlı seviyesinde durmaya devam eder.


ne zamanki dışarıdan farklı enerjiler binaya yüklenmeye başlar, bileşenler üzerindeki enerji azalır veya artar; bu kararlı seviyeden uzaklaşılmaya başlanır, o zaman bina yeni bir kararlı enerji seviyesine geçiş yapar.

bu binanın yıkılması da olabilir, üzerine yeni bir kat çıkılması da, penceresinin kırılması da.
"dış etkiler" ve iç dimanikler arasındaki dengesinin bozulması, sistemi yeni bir kararlı durum arayışına sürükler.


enerjinin sürekli yer değiştirmesi, görünürde düzenden düzensizliğe gidildiği zannını uyandırır ama aslında durum enerjinin farklı yerlerde kullanılmasından, haps edildiği ilk halden kurtulup yeni bir sistem içine girmsinden ibarettir.

her sistem tek tek veya sistemler bütün olarak ele alındığında, bir tahavvülat, bir dönüşüm bir değişim olduğu aşikardır.


binayı kuralına uygun dikmeyen mühendis, binanın küçük bir depremde yıkılması sonrasında, "bunda ben sorumlu değilim zaten herşey yıkılma eğilimindeydi, bu bina da yıkıldı işte" diyemez.
eğer sarsıntı çok çok kuvvetliyse, ve mühendiste herşeyi kuralına uygun yaptıysa, zaten binanın yıkılmasından da sorumlu tutulmaz.


stratejik bilgisayar oyunları vardır, belli sürede belli görevlerin yapılması ile belli hedeflere ulaşılması gerekir, bu oyunlar bitmeye mahkumdur. süre dolduğunda zaten bitecektir. süresi dolduğunda oyunun bitmesinden sorumlu olan oyuncu değildir. oyuncu sadece, oyunu kurallarına göre oynamaması halinde süre dolmadan kendisine verilen hakların tükenmesinden sorumlu olabilir. oyun sırasında gerekli cihazları doğru kullanmadığı için kendisine verilen haklar bittiğinde oyun da biter. oyuncu suçlanacak veya bir sorumlu aranacaksa, oyunun bitmesinden değil, süreyi kısaltmakla suçlanabilir sürenin kısalmasından sorumlu olabilir.

oyun kurallarının zorluk derecesi, oyuncunun kabiliyetini gösterir.

oyuncu o engellere rağmen oyunu süresinde bitirebilme kabiliyetine sahiptir. sahip olduğu bu kabiliyeti doğru kullanmamakla haklarını zayi edip süre bitmeden oyunu bitirirse işte o zaman sorumlu olabilir.



insan tek başına değildir. yaşamı boyu yardım alacağı yerler vardır, bu kainatta nasıl yaşanacağına, düzeni, dengeyi nasıl sağlayacağına dair yardımcıları, yol göstericileri vardır.
dengeyi sağlayabilecekken sağlayamıyorsa, yaşamının düzensizliğini/düzenliliğini kabiliyitleri nisbetinde sağlayamıyorsa, kendisine sunulan imkanları kullanmıyorsa, veya boşa harcıyorsa işte o zaman sorumlu olur.



insan kıyametin kopmasından değil, kıyamet vaktinin yaklaştırılmasından sorumludur.

ölümünden değil, sağlığına dikkat etmeyerek yaşam süresini kısaltmaktan sorumludur.

binanın yıkılmasından değil, doğru malzemeyi kullanmayarak sağlam kalabileceği sarsıntıdan hasar almasından sorumludur.

Cenab-ı Hak bize kainatı bir mekteb, Rasul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselamı bir muallim, Kur'an-ı Kerim'i bir ders kitabı tayin etmiş.
kitaba bağlı kalınmazsa ders işlenemez.
derste öğretmen dinlenmezse birşey anlaşılamaz.
anlaşılmazsa okulun varlığının bir anlamı olmaz.
anlam yoksa, okulun var olmasına gerek de yoktur.
insan, okuldaki araç gereci doğru kullanmamakla, muallimine tabi olmamakla, kitabına ehemmiyet vermemekle bu okulun erken yıkılmasından sorumlu tutulur.
burada okul zaten yıkılacaktı, ben şimdi ne yapayım diyemez. evet zaten yıkılacaktı ama daha geç yıkılacaktı, erken yıkılmasındaki etken okula, kitaba, muallime ehemmiyet vermeyen insandır.


~~


fıtrat; bir şeyin yaradılış gayesine uygun şekilde özelliklerle birlikte yaratılması demektir.

insana bir el verilir ve fıtratına tutma özelliği konur. insan fıtratına bakarak neyi nerede nasıl kullanacağını anlayabilir. eliyle bir tabancayı da tutabilir, bir kalemi de.
eğilim açısından ikisi arasında fark yoktur.

insana bir akıl verilir ve düşünme özelliği konur. insan bir başka insanı öldürmeyi de düşünebilir, bir insanı yaşatmayı da.
eğilim açısından arada bir fark yoktur, düşünme işi her iki durum için de aynıdır.

insana bir kalp verilir ve sevme, nefret etme, öfkelenme, merhamet etme özellikleri içine konur. insan bu özellikleri nerede nasıl kullanacağı konusunda özgürdür ve hangisini nerede nasıl kullanacağı konusunda, herhangi bir tarafa doğru eğilim yoktur.

insana nefs verilir, içine isteme özelliği konur, insan çok parada isteyebilir, çok sevabda isteyebilir, ev de isteyebilir, cennette bir köşte isteyebilir. aralarında bir fark yoktur.

insan kendisine verilen tüm bu cihazları dilediği gibi kullanabilir.

hangisini nerede nasıl kullanabileceğine ilişkin, hangi özelliklerini nasıl kemale erdirebileceğine ilişkin, en verimli şekilde bunları nerelere sarf edebileceğine ilişkin kendisine yol gösteren kaynakları, klavuzları vardır.

insana bu cihazlarla donatılmışken; her birisini geliştirebilmesi için önüne engellerde konur, karşısına düşmanlarda çıkarılır. bu engeller ve düşmanlar, hiçbir zaman kendisine verilenden daha büyük, daha güçlü değildir. kapasitesi ne kadarsa, engeli de o kadardır.
çevremizdeki her insanın bambaşka hayatlar yaşaması ve her birisinin bambaşka işlerle uğraşmasında bunu çok net görebiliyoruz.


insan eğer işi baştan sıkı tutar işi kuralına uygun yaparsa, kendisine verilen cihazların hepsi orantılı gelişir.

sadece koşan bir insanın sadece bacak kasları gelişip kol kasları gelişmediği gibi, sadece sadece matematikle uğraşan bir insanın dilbilgisinde, tarihte eksik kalır.
nefs istemekle vazifeli. nefsin görüş mesafesi kısa. buna mukabil, verilen akıl ve kalbin görüş mesafesi daha uzun ve istenenlerin faydasını tartabilecek yetenekleri var. aklını kullanmayan insanın nefsinin fazla gelişmesi normaldir. kalbini doyurmayan bir insanın nefsani isteklere meyletmesi normaldir.


nefs lezzet peşinde koşmaya meyilli, eğer akıl ve kalb ona ibadetteki lezzeti fark ettirmezse, haramdaki lezzetin peşinden koşar.

nefsi tek başına bıraktığınızda, seçme şansını ona verdiğinizde, hazır olan lezzet neredeyse ona atılır, sonraki adımı düşünmek gibi bir özelliği yoktur. hazırdaki lezzetin sonrasında kendisine acı verip vermeyeceğini tasavvur edemez. burada diğer cihazlar kullanılarak ona yol gösterilmeli. işte insanın sorumluğu da burada başlıyor.


haram ve günah addedilen hiçbirşey yokturki yapılmasının hemen ardından insana sıkıntı vermesin. tabi eğer bu süre zarfında insan aklını, kalbini ve ruhunu har vurup harman savurmadıysa.


her insan bu fark edebilecek kapasitede yaratılır. bunu fark edebilmek için gereken ne varsa da kendisine sunulur. eğer insan bu verileri kullanmazsa, nefsim beni kötülüklere sevk ediyor ne yapayım deme lüksünü kaybetmiş olur.


her insan ibadetlerin içindeki lezzetleri görebilecek kapasitededir. bu lezzetleri tarif eden çokça kaynağımız vardır elhamdulillah. ve nasıl bir ayrım yapmamız gerektiği konusunda da çok detaylı anlatımlarımız vardır.


yirmibirinci nektubun başındaki mukaddemede çok net açıklanmış.

"Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır.
Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman‑ı billâh içindeki marifetullahtır.
Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.
Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.

Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur."


artık bundan sonrası kişinin kendisine kalıyor. bir adım attığında kendisine on adım atan Rabbine yönelip cenneti istemek kalıyor.


insan kendisindeki acizlik ve fakirliği fark edip, bunlarla Rabbine iltica edebildiğinde, Cenab-ı Hakkın kudreti kadar kuvvete, rahmeti kadar güce kavuşabilir, o gücü kuvveti arkasına alabilir.


sevab - günah ikilemi ne kadar karmaşık görünürse görünsün, durumu apaçık aydınlatacak ışık verilmiş. insan bu ışığı kullanmıyorsa, ışık sahibini adaletsizlikle suçlayamaz.





hayatın ve yaşamın genel yapısı cehenneme gitme üzerine değil, gelişime, kemale erme üzerine ayarlanmıştır. insan her gün gözünü açtığında çevresine yeni bir dünya inşa edilir, Cenab-ı Hakkın isimlerinin inkişafları ile çevresi doldurulur. insan her zaman merak etme, öğrenme eğilimindedir. bu eğilimi görmezden geldiğinde sıkıntı hissetmeye başlar. yaşamaktan sıkılır, içinde bulunduğu andan sıkılır. öğrenme eğiliminin kanalize edilebileceği en güzel yer az önceki risalede de ifade edildiği gibi, Cenab-ı Hakkı tanımaktır.

insan en muazzam lezzetleri bu tanıma anlama sırasında yaşar. bu lezzetle bir günahtaki lezzeti kıyas bile edemezsiniz. işte bu farkı fark edebilecek olan akıldır, kalbdir, ruhtur ve bu üçlünün durumu nefse izah etmesi gerekir. nefs de bu durumu kavradığında, zaten olaylara çok fazla müdahil olamaz.

müdahil olduğu zamanlarda da, yine onu yenebilme gücünün insana verildiği anlardır ve insan bu gücü kullandığında, yenemeyip yaptığı hatadan o an alacağı lezzetten kat be kat fazlasını, yendiği zaman alır.

tevbe edebilmek en güzel lezzetlerden bir tanesi. Cenab-ı Hak bu lezzeti bir an önce ve her daim yaşayanlardan eylesin.
 

fütüvvet1

Active member
Cevap: Kainatta her şeyin düzenden düzensizliğe (entropi) meyilli ve insanın nefsani şeylere istekli

Allah Razı olsun Zuhr kardeşim..
bu dersiniz tek kelime ile muhteşem..
inan içinde bulunduğum kararsızlığı tamamen yok etti..
sebeplerin aslında yok olmaya meyilli olduğu hakikati muhteşem bir hakikat..
tefekkürüme gaz verdiniz..füze rampasından fırlayan füze misal kendimi semalarda buldum..
ALLAH RAZI OLSUN..
 

fütüvvet1

Active member
Cevap: Kainatta her şeyin düzenden düzensizliğe (entropi) meyilli ve insanın nefsani şeylere istekli

Bu dersi Risaleden mi alındı..?
Risalede bu konu nerde geçiyor?
entropi risalede varmı..?
bu konunun ana fikri nedir..?
 

Zuhr

Talebe
Cevap: Kainatta her şeyin düzenden düzensizliğe (entropi) meyilli ve insanın nefsani şeylere istekli

amin ecmain inşallah
bu açıklama biraz tefekküri bir metin oldu, sadece Risalelerden kısımların derlemesi değildir,
anlatımda risaleden alıntılar var evet ama şu risalenin şu kısmıdır diyemem. kelime kelime bağlı kalamadım çünkü. ama genel olarak tabiat risalesi, yirmiüçüncü söz, yirmiikinci söz, hikmetül istiaze, yirminci mektub, otuzuncu söz den hisseler var.

otuzuncu ve otuzüçüncü sözlerde, otuzuncu sözün ikinci maksadında, sadece entropi konusunu değil ama daha geniş fen ve ilmi konular işleniyor, bu konular merakınızı celbediyorsa, bu kısımları yeniden mütala etmenizi önerebilirim, burada birlikte de mütala edebiliriz?

entropi kavramı külliyat içinde belli bir bölümde geçmiyor.
ilk kısımlardaki açıklamalar biraz okul sıralarında öğrendiğimiz teorik bilgiler.

açıklamalar ilk mesajdaki sorulara cevap niteliğinde yapıldığından, tek bir ana fikir yok, ana fikirleri sorulardan çıkarabiliriz, herkesin alabileceği hissesi farklıdır muhakkak.

sorularınıza net cevaplar veremedim hakkınızı helal edin inşallah.
 

fütüvvet1

Active member
Cevap: Kainatta her şeyin düzenden düzensizliğe (entropi) meyilli ve insanın nefsani şeylere istekli

kanatimce bu konu çok geniş kapsamlı..bir çok meseleyi içine alır veya içine girer..
inşallah bu konu üzerinde o atıf yaptığınız bölümleri de okuyarak düşüneceğim..
Rabbim muvaffak etsin..İmanımızı Hz İbrahim as imanı seviyesine getirsin..Amin..
 
Üst