Koca Dünya Dar Sana

NuruAhsen

Sonsuz Temâþâ
En son ne zaman bir hayvanı sevdiniz?
Ne zaman bir kuşu elinize alıp, hızla çarpan kalbi huzur bulsun diye gagasından öptünüz?
Bir köpeğin başını okşamayalı ne kadar oldu?
En son ne zaman bir kedinin gıdığını kaşıyıp onun bir traktör gibi çalışan mutluluğunun iç sesine kulak verdiniz…?
Sizin sokağın köpeğini tanır mısınız mesela?
Kış günlerinde yemek bulamaz diye artan yemeğinizi çöpe dökmek yerine ona götürdüğünüzde kaç yaşındaydınız?
Kuşlar için, bu kar kıyamette yiyecek bir şey bulamaz diye evinin penceresine ıslak ekmek koymayalı ne kadar oldu?
İçimiz yanarak bakarken topallayan “bir gözü kör” kediye, yapana lanet okuyup sadece yazıklanarak geçerken önünden, ya önüne bir parça bir şey bırakmayalı?

Biz insanoğlu hayatın merkezine kendimizi koyduğumuz günden beri; yaşama hakkı tanımadık kendimizden başka hiçbir şeye…
Umarsız kırdık serçenin kanadını, ağacın dallarını.
Güya sevdiğimizin adını kazıdık bir kalp çizdik yaşlı ağaca, sonra yaprağından süzülen yaşa “çiğ” dedik, çiğ yanlarımız arttıkça ve azdıkça…

Vicdanımızın sesi mi sustu bizim, yoksa kulaklarımız merhamet sözüne artık hepten kapandı mı?
Yoksa hâlâ merhametimiz var da sadece acımak mıdır acınası duruma düşmüş olana merhametin bizdeki karşılığı…
Yok yok bu hafta çevre ve hayvanları koruma haftası falan değil, ayrıca bizim gibi 365 gün yaşayan ve aynı yaşama hakkına sahip olanlara bilmem neden “koruma haftası” mantığı…
Bence onun adı “duyarlılıklarımızı kaybetmeme haftası” gibi bir şey olup giderek kendimizden başka her şeye duyarsızlaştığımızın altı çizilip “insanca” yaşamanın “hayvanca” duyarsızlığı işlenmeli…

Hadi kendinden başla şimdi ve şimdiye kadar -belki çocukça ve oyunca- incittiğin tüm hayvanlardan ve çevrenden özür dile ve vicdanında hepsinden helallik iste…

Taşladığın köpekten, kovaladığın kediden, sapan taşları ile indirdiğin serçeden, kanadını yolduğun sinekten, öldürdüğün kelebekten, kurban bayramında usulünü bilmeden acı vererek kestiğin, koyundan, keçiden ve inekten…

Ya yolunsaydı senin saçların, taşlarla kırılsaydı kolun bacağın, kör etselerdi gözünün birini, usulsüz vursaydı neşteri doktor, çekselerdi tırnağını diri diri, kulaklarını kesseydi mahallenin tüm çocukları, vursalardı sopalarla nerene denk gelirse…
Sana yapılamaz elbet sen “insan”sın o ise “hayvan” yani;
Ağzı var dili yok vicdanının kalesi…

Şimdi soruyorum;
Hayvana merhameti olmayanın, insana merhameti olur mu sizce?

Ayrıca;

Boynuzsuz koçun boynuzlu koçtan hakkını alacağı o günde halimizi bir düşünsene?
Bedirhan Gökçe
 

HAYA

Sevdam Davam
ablam inş bunların hepsini yapmaya çalışıyorum

ayrıca bi kıssada derki büyük zatlardan birinin kedileri varmış bir gün içinden demişki rabbim yarattıgından sual olunmaz ama bu kedileri neden yarattınki o anda bi ses gelir ve dinle başlar dinlemeye zat kediler yemeklerini yedikten sonra kenara çekilip keyfe başlamışlar ve mır mır demeye o anda gayp perdesi açılır ve kedilerin sesi başlar ya rahman ya rahim demeye işte böyle kediler kenarda mır mır demezmiş zikir çekermiş hemde acizliklerini bilip yemegin ve hayatın rabbine aceba kendime soruyorum biz bir kedi kadar zikir çekiyormuyuz kendi halimizce ya ablam bi kedi kadar olamadım ona yanar bu kalbim

dua ile
 

faris

Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır.
Yönetici
İşte, Kur'ân-ı Mübîn,
b979.gif
-4- fermanıyla, zikrettiğimiz hakikatlere işaret eder. Eğer o yüksek hakikatleri yakından temâşâ etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor, "Ne diyorsunuz?" de; elbette, "Yâ Celîl, yâ Celîl, yâ Azîz, yâ Cebbâr" dediklerini işiteceksin. Sonra, deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanâttan ve yavrulardan sor, "Ne diyorsunuz?" de; elbette "Yâ Cemîl, yâ Cemîl, yâ Rahîm, yâ Rahîm" diyecekler. Haşiye

Haşiye: Hattâ bir gün kedilere baktım; yalnız yemeklerini yediler, oynadılar yattılar. Hatırıma geldi, "Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübârek denilir?" Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi. Sarîh bir sûrette, "Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm" diyerek, güyâ hatırıma gelen îtirazı ve tahkiri, tâifesi nâmına reddedip yüzüme çarptı. Aklıma geldi, "Acaba şu zikir bu ferde mi mahsustur, yoksa tâifesine mi âmmdır? Ve işitmek yalnız benim gibi haksız bir mûterize mi münhasırdır, yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?" Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim. Çendan onun gibi sarîh değil, fakat mütefâvit derecede aynı zikri tekrar ediyorlar. Bidâyette hır hırları arkasında "Yâ Rahîm" fark edilir. Git gide hır hırları, mırmırları aynı "Yâ Rahîm" olur. Mahreçsiz, fasîh bir zikr-i hazin olur. Ağzını kapar, güzel "Yâ Rahîm" çeker. Yanına gelen ihvanlara hikâye ettim. Onlar dahi dikkat ettiler, "Bir derece işitiyoruz" dediler. Sonra kalbime geldi, "Acaba şu ismin vech-i tahsîsi nedir ve ne için insan şivesiyle zikrederler, hayvan lisâniyle etmiyorlar?" Kalbime geldi, şu hayvanlar çocuk gibi çok nazdar ve nâzik ve insana karışık bir arkadaş olduğundan, çok şefkat ve merhamete muhtaçtırlar. Okşandığı vakit hoşlarına giden taltifleri gördükleri zaman, o nimete bir hamd olarak, kelbin hilâfına olarak, esbâbı bırakıp yalnız kendi Hâlık-ı Rahîminin rahmetini kendi âleminde ilân ile, nevm-i gaflette olan insanları ikaz ve "Yâ Rahîm" nidâsıyla, kimden meded gelir ve kimden rahmet beklenir, esbâbperestlere ihtar ediyorlar.



4- O Allah ki, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler Onundur. (Tâhâ Sûresi: 8.)



Sözler - Yirmidördüncü Söz
 
Üst