Kur'anı Risale-i Nur'dan öğrendim-1

uður1

Well-known member
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.3.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
İslâmiyet düşmanlarının yaptıkları taarruz ve hilâf-ı hakikat menfî propagandalarına mukabil üniversite Nur talebelerinin bir açıklamasıdır.

Aziz, sıddık kardeşlerimiz,

İmtihan ve gazanız geçmiş olsun der, sizi tebrik ederiz. Risale-i Nur’un tahkikî iman dersleriyle iman mertebelerinde terakki ve teâli edip kuvvetli imanı elde eden Nur talebeleri için öyle taarruzlar, bir cihetten bir imtihandır ve kömürle elması tefrik eden bir mihenktir. Nur talebeleri için Allah’a iman, Peygambere ittibâ ve Kur’ân-ı Kerîmle amelden dolayı hapisler bir medrese-i Yusufiyedir. Zulüm ve işkenceler, birer kamçı, birer perçindir. Kader-i İlâhî bize o hücumlarla işaret veriyor ki, “Haydi, durma, çalış!...”

Kur’ân ve iman hizmeti uğrunda mahkemelerde konuşmak, Nur talebelerince bir dostu ile sohbet etmektir. Karakollara götürülüp getirilmek, çarşı pazara gidip gelmekten farksızdır. Kelepçeler, dinî cihâd-ı ekberin birer altın bileziğidirler. Beşerin zulmen mahkûm etmesi ise, hakikatte Hakkın beraat vereceğine bir delildir. Bütün öyle işkence ve zulümler, Nur talebeleri için birer şeref madalyasıdır. Ne mutlu ki, otuz seneden beri Nur talebeleri ağabeylerimiz bu nimetlere mazhar olmuşlar. Maalesef bizlere ki, bizler bu şereflere nail olamadık ve olamayacağız da. Zira bunları kazandıran devir kapanmak üzeredir.

Risale-i Nur, bu vatan ve millete emniyet ve âsâyişi temin eden ve kalblere birer yasakçı bırakan imanî bir eserdir. İslâmiyet düşmanlarının tahrikâtıyla olan müteaddit mahkemelerde Risale-i Nur’a beraatler verilmiş. Temyiz Mahkemesi ittifakla beraat kararını tasdik ederek Risale-i Nur dâvâsı kazıye-i muhkeme halini almıştır. Yirmi beş mahkeme de “Risale-i Nur’da suç bulamıyoruz” diye karar vermiştir. Otuz seneden beri yüz binlerle Nur talebelerinin bir tek vukuatı görülmemiştir. Bunun için, Risale-i Nur’un neşrine mâni olmaya çalışanlar, emniyet
ve âsâyişin düşmanı ve vatan ve millet haini anarşistlerin hesabına bilerek veya bilmeyerek çalışanlardır.

Risale-i Nur’a ilişen hükûmet değildir; çünkü, emniyet ve zabıta anlamış ki, Bediüzzaman ve Nur talebelerinde siyasî bir gaye yoktur. Bunların meşguliyeti, sadece iman ve İslâmiyettir. İşte o gizli din düşmanlarının taarruzları karşısında Nur talebeleri Risale-i Nur’daki tahkikî iman derslerinin verdiği iman kuvvetiyle metin, salâbetli ve mağlûp edilmez bir hizbü’l-Kur’ân ve fethedilmez bir kal’a halindedirler. Din düşmanları tarafından hücumlar oldukça, Nur talebelerinin Risale-i Nur’a ve Üstadlarına olan sadakat ve sebat ve faaliyetleri ziyadeleşir, perçinleşir. Bir talebesi, Üstadımıza şöyle yazmış:

“Ey benim aziz kahraman Üstadım! Muarızlarımız arttıkça kuvvetimiz çoğalıyor. Rabb-i Rahîmimize hadsiz şükürler olsun.”

Evet, o bir zamanlar ki, karanlıklı, zulümatlı ve eşedd-i zulüm ve istibdad-ı mutlak devrinde herkes susturulmuş; fakat tek bir kimse susmamış ve susturulamamış. Bu yektâ ve nadir kimse olan Bediüzzaman’ın talebeleri de mağlûp edilememişlerdir…

Nur talebeleri, evvelâ kendi imanlarını kurtarmak, bununla beraber din kardeşlerinin de imanlarını kurtarmak için Kur’ân-ı Hakîmin yüksek ve parlak bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okumuşlar ve okutmuşlardır. İmanlarını kurtarmaya çalıştıkları ve rıza-yı İlâhi için Kur’ân’a ve imana Risale-i Nur’la hizmet ettikleri sırada mâruz kaldıkları hücum ve taarruzlara hiç ehemmiyet vermeyerek, o gizli din düşmanlarının tasallutlarını, saldırışlarını kendileri için iman ve Kur’ân hesabına bir kamçı ve bir teşvikçi hükmüne geçtiğine kanaat getirmişlerdir. Otuz senelik bu nevi hâdisâtın ve bu nevi tesiratın neticeleri, bu millet-i İslâmiye muvacehesinde meydandadır.

İşte, Risale-i Nur’un yeni ve müştak talebeleri olan kardeşlerimiz! Sizler de böyle bir Üstadın ve böyle bir eserin talebeleri olduğunuzdan, sizlerin de bu semerelere ve meyvelere mazhar olup Nurlara daha ziyade sarılarak, hararet ve iştiyakınız daha fazla ziyadeleşmiş olarak Nurları sebat ve sadakatle okumak derecesine nail olacağınızdan, hem sizleri ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Hem sizlere binler selâm ve dualar edip dualarınızı bekliyoruz.

Lügatler :
amel : davranış, iş
asayiş : emniyet, güven ve huzur
aziz : çok değerli, izzetli
beraat : temize çıkma, suçsuz bulunma, serbest bırakılma
beşer : insan
cihâd-ı ekber : en büyük cihat; nefisle mücadele
devir : dönem

emniyet ve zabıta : güvenlik güçleri, güvenlik birimleri
eşedd-i zulüm : zulmün en şiddetlisi, çok şiddetli zulüm ve baskı
faaliyet : icraat, çalışma
feth : açma, zapt etme
gaza : din vatan ve millet gibi mukaddes değerler uğruna yapılan cihat ve mücadele

hâdisât : hâdiseler, olaylar
hadsiz : sayısız, sınırsız
Hak : varlığı hak olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah
hakikat : gerçek

hararet : sıcaklık, ateş; (mecaz olarak) aşırı istekli olma
hilâf-ı hakikat : gerçeğe aykırı, gerçek dışı

hizbü’l-Kur’ân : Kur’ân taraftarı, hizmetkârı
hükûmet : idare, yönetim
imanî : imanla ilgili, imana dair

istibdad-ı mutlak : tam ve sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük
ittibâ : uyma, tâbi olma
ittifak : görüş birliği, oy birliği
kader-i İlâhî : Allah’ın meydana gelecek hâdiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması

kanaat : görüş, fikir
kaziye-i muhkeme : Yargıtay’ın onayından geçen ve kanunen itiraz edilemeyen kesinleşmiş hüküm, son karar

Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
mağlûp etme : yenme, üstün gelme
mahkûm etme : cezalandırma, ceza ile hükmetme
mâni : engel

mâruz kalma : uğrama, hedef olma, etkisi altında kalma
mazhar : erişme, nail olma
medrese-i Yusufiye : Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında kullanılan hapishaneye verilen ad
menfî : olumsuz
mertebe : derece, basamak

metin : sağlam, kuvvetli
mihenk : ölçü

millet-i İslâmiye : İslâm milleti; Müslümanlar
muarız : karşı gelen, karşıt, muhalif
mukabil : karşılık

muvacehesinde : karşısında
müştak : arzulu, çok istekli
müteaddit : bir çok, çeşitli
nail : erişme, kavuşma
neşr : yayma, yayınlama

netice : son, sonuç
nevi : tür, çeşit
nimet : iyilik, lütuf, ihsan

Rabb-i Rahîm : sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan ve her şeyi terbiye ve idare eden Allah
rıza-yı İlâhi : Allah’ın rızası
sadakat : bağlılık
salâbet : dinin emirlerini korumada ve uygulamada ciddiyet ve sağlamlık
sebat : kararlılık, sabit olma
semere : meyve, netice
sıddık : çok doğru ve gönülden bağlı

siyasî : siyasetle ilgili
şeref : yükseklik, yücelik

şükür : Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
taarruz : saldırı, hücum
tahkikî iman : araştırarak ve kesin delillere dayanarak elde edilen iman
tahrikât : tahrik etme, kışkırtma

tasallut : sataşma, ilişme
tasdik : onaylama
teâli : yükselme, yücelme
tefrik : birbirinden ayırma

tefsir : açıklama, yorum; Kur’ân-ı Kerimi açıklayan, yorumlayan kitap
temin : sağlama
Temyiz Mahkemesi : Yargıtay; alt mahkeme kararlarının doğru verilip verilmediğini incelemekle görevli üst makam
terakki : ilerleme, yükselme

tesirat : tesirler, etkiler
teşvik : şevklendirme, cesaretlendirme
vukuat : hadise, olay

yektâ : tek, benzersiz
zulmen : haksızlıkla, zulme uğrayarak
zulüm : haksızlık, eziyet, işkence

zulümat : karanlıklar




DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.3.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
MUKADDİME(DEVAMI)
Şayet hapiste kalsam, böyle hürriyeti lâfızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zâlimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır. Bunu da derim ki:

Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar, kabahatini setr için başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla itham ederler. Şimdiki hafiyeler eskisinden beterdirler. Bunların sadakatine nasıl itimad olunur? Adalet onların sözlerine nasıl bina olunur?

Hem de cerbeze ile, insan adalet yaparken zulme düşüyor. Zira insan kusursuz olmaz. Fakat uzun zamanda ve efrad-ı kesîre içinde ve tahallül-ü mehasinle tâdil olunan müteferrik kusurları cerbeze ile cem edip bir zaman-ı vâhidde bir şahs-ı vahidden sudurunu tevehhüm ederek şedid cezaya müstehak görür. Hâlbuki bu tarz, bir zulm-ü şedîddir.

Şimdi gelelim on bir buçuk cinayetlerimin tâdâdına:

BİRİNCİ CİNAYET: Geçen sene bidayet-i Hürriyette elli-altmış telgraf umum şark aşiretlerine Sadâret vasıtasıyla çektim. Meâli şu idi:

“Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz Meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.”

Her yerden bu telgrafların cevabı, müspet ve güzel olarak geldi. Demek vilâyat-ı şarkiyeyi tenbih ettim, gafil bırakmadım. Ta yeni bir istibdat onların gafletinden istifade etmesin. “Neme lâzım” demediğimden cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim.

Lügatler :
adalet : hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma
aşiret : birlikte yaşayan, bir soydan gelen insanlar
bidayet-i Hürriyet : Hürriyet’in başlangıcı; Meşrutiyet’in ilk yılları
cem etme : bir araya getirme, toplama
cerbeze : doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterecek derecede aldatma
dünyevî : dünya ile ilgili
efrad-ı kesîre : çok sayıdaki fertler
gaddar : acımasız, çok zulmeden
gafil : habersiz
gaflet : habersizlik
hafiye : gizli çalışan, casus
hakikî : gerçek
hürriyeti lâfızdan ibaret bulunma : hürriyetin yalnız sözde kalması, sözde hürriyet
hüsn-ü telâkki etme : güzel ve doğru anlama, güzel bulup kabul etme
irtica : gericilik
istibdat : baskı
itham etme : suçlama
itimad olma : güvenilme
kanun-u esasî : temel kanun, Anayasa; Sultan İkinci Abdülhamid’in emriyle hazırlanıp, 23 Aralık 1876’da kabul ve ilân edilen anayasa özelliğindeki kanunlar
mazlumiyet : zulme uğramış olma, mazlumluk
meâl : anlam, mânâ
meşveret-i şer’iye : şeriattaki istişare, işlerin istişare (danışıp görüşme) yoluyla halledilmesi, İslâmın öngördüğü meşveret
mevki : konum, yer
muhafaza : koruma
müspet : olumlu
müstehak : hak eden, lâyık
müteferrik : kısım kısım, farklı farklı, dağınık
neme lâzım : “Bu işle ilgilenmem, bana ne, buna karışmam” anlamında bir ifade
saadet : mutluluk
sadakat : bağlılık, doğruluk
Sadâret : Başbakanlık
setr : örtme, gizleme
sudur : çıkma
şahs-ı vahid : bir tek şahıs, kişi
şark : doğu
şedid : şiddetli
tâdâd : sayma, sıralama
tâdil olunma : düzeltilme, ıslah edilme
tahallül-ü mehasin : güzelliklerin araya girmesi
tenbih : ikaz, uyarma
tevehhüm : kuruntuya kapılma, sanma, zannetme
vasıtasıyla : aracılığıyla, kanalıyla
vilâyat-ı Şarkiye : Doğu illeri
zâlimiyet : zâlimlik
zaman-ı vâhidde : aynı anda, bir tek zamanda
zarardîde : zarara uğramış, zarar görmüş
zulm-ü şedîd : şiddetli zulüm

 
Üst