Huseyni
Müdavim
Toplu cinayet vak'alarında ürkütücü bir artış gözlemleniyor. Daha Mardin'deki katliâmın kanı kurumadan, Urfa (Ceylanpınar) ve Adana merkezinde yaşanan kanlı vak'a haberleri geldi.
Belli ki, toplum ciddî bir buhran geçiriyor. Zahirde, şu ya da bu sebepten çıkan, gerçekte ise mânevî buhrandan kaynaklanan bu toplu cinnet ve cinayet hadiseleri, aklı başında olan herkesi düşündürmeli ve köklü çare arayışına sevk etmeli.
Zira, hadiselerin seyri ve yoğunluğu o hale geldi ki, bundan artık hiç kimse kendini muaf tutamaz; dahası, kimse kendini garantide göremez.
Alevleri göklere yükselen bu sosyal ateşin kıvılcımı, hiç umulmadık bir anda gelip bizlerin ocağına da düşebilir.
Dolayısıyla, Doğu Bölgelerinde nisbeten daha fazla olmakla beraber, esasında memleketin hemen her tarafında rastlanılan bu elim vak'alar karşısında kimsenin çıkıp da "Nemelâzım" deme lüksü yoktur.
Dert, ağırlıklı olarak mânevî olduğu gibi, devâsı da mânevî olsa gerektir. İnsanlar, cehalet–zaruret–ihtilâf saikasıyla ve bilhassa "ene"yi kabartan Batı felsefesinin tesiriyle son derece bencilleşmiş, egoistleşmiş ve hasis menfaatinin zebûnu olmuştur. Bu hastalıktan, mutlak sûrette kurtulması gerekir.
O halde, gelin asrın mânevî tabibi olan Bediüzzaman Hazretlerinin bu meyandaki teşhis ve tedâviye dair sözlerine kulak verelim:
“Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî (bulaşıcı) illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum... Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.” (Târihçe–i Hayat, s. 542.)
M. Latif SALİHOĞLU
03.06.2009
Yeniasya
Belli ki, toplum ciddî bir buhran geçiriyor. Zahirde, şu ya da bu sebepten çıkan, gerçekte ise mânevî buhrandan kaynaklanan bu toplu cinnet ve cinayet hadiseleri, aklı başında olan herkesi düşündürmeli ve köklü çare arayışına sevk etmeli.
Zira, hadiselerin seyri ve yoğunluğu o hale geldi ki, bundan artık hiç kimse kendini muaf tutamaz; dahası, kimse kendini garantide göremez.
Alevleri göklere yükselen bu sosyal ateşin kıvılcımı, hiç umulmadık bir anda gelip bizlerin ocağına da düşebilir.
Dolayısıyla, Doğu Bölgelerinde nisbeten daha fazla olmakla beraber, esasında memleketin hemen her tarafında rastlanılan bu elim vak'alar karşısında kimsenin çıkıp da "Nemelâzım" deme lüksü yoktur.
Dert, ağırlıklı olarak mânevî olduğu gibi, devâsı da mânevî olsa gerektir. İnsanlar, cehalet–zaruret–ihtilâf saikasıyla ve bilhassa "ene"yi kabartan Batı felsefesinin tesiriyle son derece bencilleşmiş, egoistleşmiş ve hasis menfaatinin zebûnu olmuştur. Bu hastalıktan, mutlak sûrette kurtulması gerekir.
O halde, gelin asrın mânevî tabibi olan Bediüzzaman Hazretlerinin bu meyandaki teşhis ve tedâviye dair sözlerine kulak verelim:
“Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî (bulaşıcı) illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum... Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.” (Târihçe–i Hayat, s. 542.)
M. Latif SALİHOĞLU
03.06.2009
Yeniasya