Nasil ÖleceĞİz

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Yüreğe Değen ALintiLar...

24129_372621595336_273418990336_4679530_4340490_n.jpg


Ey dünya!.. Sen 'haydi dışarı!' deyip beni kovmadan önce ben senin
aşkından vazgeçtim. Şaşaan, şatafatın, oyun, oyuncağınla ne kadar
yaltaklansan da nafile zira ben ahiret kapısını açtım. Seni üç talakla
boşadım; haberin olsun!
 

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Yüreğe Değen ALintiLar...

dfhgjhuuytj.png


Ben bütün hayatlardan geri kaldım doktor bey.
İlaçlarınız, şoklarınız düzeltmiyor karnemdeki kırıkları.
Ben aşk-ı bekâlardan sınıfta kaldım.
Ve onların yüreğinde ne merhamet, ne aşklar.
Bilmiyorlar onlar kalbi kırık bir çocuğun tarihi nerden başlar.
 

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Yüreğe Değen ALintiLar...

16873308491716092291850.jpg


Bir Hak kelamı yazılmış kağıdı yere düşürdüğün vakit,
hemen uzanıp alıyor ve özürdilercesine öpüp başına koyuyorsun..

Peki, ya Kendin, ya Sen?

Sen ki insansın. Yaradan'ın isimlerine tecelli mahallisin.
Şu halde ruhunun da, vücudunun da
dünya pislikleri ve pespayelikleri içine düşüp sürünmesine nasıl göz yumuyor,
onu neden elinden tutup kaldırmıyorsun??


 

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Yüreğe Değen ALintiLar...





Bir gün Mecnun hasta olup yatağa düşer. Tedavî için bir doktor çağırırlar. Doktor: “Damardan kan almak gerek’” diyerek Mecnun’ un kolunu bağlar. Tam iğneyi batıracağı sırada Mecnun bağırır;

“-Ey doktor, bırak! Ücretini al ve git. Bu hastalıktan öleyim, zararı yok. Vazgeç kan almaktan”

Doktor Mecnun’a:

“-Sen çöllerde kükremiş arslanlardan korkmuyorsun da koluna bir iğne batmasından mı korkuyorsun?” diye sorar.

Mecnun’un cevabı şu olur;

“-Ben neşterden korkmuyorum. Benim vücudum, varlığım Leyla ile doludur. Korkarım ki benim kolumu yararken Leyla’yı incitirsin, işte ben bundan korkuyorum.”

ex12.gif


 

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Yüreğe Değen ALintiLar...

Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:

- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki "sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine" dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim...


İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.

- Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.

Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:

- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?

- Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.

İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah...

Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:

- Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah..."

Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar.

Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...

Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri.

Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:

- Hünkârım, gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:

- Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden... Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar.

Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;

- Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar... Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.

- Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz...

Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.

Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:

Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum.
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:

- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?

Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:

- A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim.
 

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Yüreğe Değen ALintiLar...

Ne gerek vardı sana... Sensiz de yalnız kalırdım ben...!!!
wol_error.gif
Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 707x528 ve 136KB ) Buraya Tıklayın

akvz7.jpg



Öznesiz cümleler kurmaya alışmıştım ben oysa...
Yalnızlığıma, ıssızlığıma sahip çıkmıştım onca kalabalığın arasında..
Korkularımdan korkmamayı öğreniyordum yavaş yavaş...
Hayallere düşlere sığınıp onlarla avunuyor...

Küçücük mutluluklara, hayata dair geçici heveslere sarılıp gülümseyebiliyordum...

Geride bırakmıştım bütün hüzünleri, ertelenmişleri, yaşanmışları, yarım kalmışları...

Yürüyordum ardıma bakmadan kendi yolumda...

Geçmişin izleri bazen takılıyordu ayaklarıma bir yerlerde...

Ama ben aldırmadan yürüyordum işte...



Sevdaya dair hikayelerin noktasını koymuştu hayat yıllar öncesinde...

Ben de çaresizce boyun eğmiştim ona...
Bence mutluydum ben kendi kendimle...
Hiç beklemediğim bir zamanda, ansızın çıktın yollarıma...

Yalan mıydın sen...!
Yalan bunca ısıtabilir miydi ruhumu...!

Bunca işler miydi sevdanı yüreğime...!

Geçmişin izlerini silip, doldurabilir miydi yüreğimi böylesine...!

Bilseydim dinler miydim seni...!
Geçmişimden koparıp, beni alıp gitmene izin verir miydim...!
Görseydim, eğer sonunu görseydim...
Başlamadan daha, orada dur derdim...!
Bilseydim, eğer sonunu bilseydim...
"Sevme bırak" derdim...!
"Sevme, uzak dur"...!

Geldiğin gibi de gittin ansızın bir gün...
Sensizliğe alışmak daha zordu yalnızlığa alışmaktan...
Şimdi öznesi sensin cümlelerimin, yüklemleri yok...

Sensiz günüm zordu zaten, bir de sen geldin üstüne...
Yokluklarım yetmezmiş gibi, sen de eklendin üstüne...

Ben zaten bunları sen olmadan da yaşardım...
Ne gerek vardı sana, sensiz de yalnız kalırdım...
Ben zaten sen olmadan da ağlardım isteseydim eğer...
Ne gerek vardı sana...!

Ne gerek vardı yokluğuna...!


glyapraklariis2dg3.gif
profilepic27774_1.gif

sehidan5sl8ddjh3ph6.gif
 

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Yüreğe Değen ALintiLar...

Kalp midir insana sev diyen yoksa yalnızlık mıdır körükleyen?
Sahi nedir sevmek;
Bir muma ateş olmak mı,yoksa yanan ateşe dokunmak mı?

''Şems-i Tebrizi''
 

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Yüreğe Değen ALintiLar...

wol_error.gif
Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 800x732 ve 141KB ) Buraya Tıklayın
Sweet_one_by_mechtaniya.jpg


Dost iyi gün içindir...

Kötü günde bir tek Allah vardır...!

.
.
.
 

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Yüreğe Değen ALintiLar...

tumblr_lqplxozlO41qdw38h


Gecesi güzel olan şehirlerde yürüsek mesela,
bilmediğimiz şehirlerde güzel gecelerde yürüsek.
Soğuk demir parmaklıklara yaslanıp yansımaların ne kadar hoş gözüktüğüne baksak,
ikimizin de aklında “acaba biz de birbirimizin yansıması mıyız?” sorusu.
“Bu kadar güzel gözükür müyüz bakılınca?”

Yol ayrımına geldiğimizde durup merakla bir sağa bir sola baksak,
“hadi bu sefer sen karar ver” desen, sola dönsek bilmediğimiz başka bir sokağa.
Son trenin ne zaman olduğunu bilmesek mesela,
hani şansa bıraksak riskli de olsa.
Bilmediğimiz bir şehirde bilmediğimiz bir motelde kalmaya güvensek sırf beraberiz diye.

Sırf beraberiz diye mutlu olabilsek mesela,
gerçek olsak mesela.
Mesela…
 

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Yüreğe Değen ALintiLar...

Kim ne derse desin, tek bir gerçeği vardır aşkın:
karşındakinin adam olup olmadığını, aşıkken değil ayrılırken anlarsın..
 

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Yüreğe Değen ALintiLar...

EY ! Şerrinden RABBİME sığındığım "Nefsim" Seni alnımı secdeye vura vura yeneceğim ! İNŞALLAH ...
 

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Yüreğe Değen ALintiLar...

Bir zamanlar seni üzen şeyler,
"üzememeye" başlayınca artık seni..
Şaşırıyorsun..
Azaldı sanıyorsun acılar..
Oysa sadece
sen alışıyorsun..!
 

insanFakiri

Well-known member
sakın bir gönlü yıkma..

Bir dal kırılırsa tekrar tutabilir. Bir cam kırılsa belki tekrar yapıştırmak kabildir. Bir kuşun kanadı kırılınca uçamaz zannedilir; iyileşince uçması mümkün.

Ya kalbin kırılışı, inkisara uğrayışı, bin parça oluşu, yok mu, ne onulmaz şeydir o? Sonsuz hayatı kaybettirir insana. Maddi şeyler kırılınca yapıştırılır, birbiri ne tutturulur da yine bir şeye benzer. Fakat manada öyle mi? Bir kere kırılan kalbin parçalarını hangi maharetli el birleştirebilir? Mevlanın nazar-gahı olan gönüldeki inkisar, yüzde teessürünü gösterince o gönlü almak ne kadar müşküldür artık.

Bazen bir söz, karşıdaki insanın dünyasını yıkar, harab eder. Bazen bir bakış öldürür insanı. Bazen de bir yüz ifadesiyle kaynar su dökülmüş gibi olur kişi başından aşağı.

“İlim ü amel ne fayda
Bir gönül yıktın ise”

dediği gibi şairin, büyük bir cürümdür gönül yıkış.

Hele hele hassas insanların kırılışı bambaşkadır. Böyle kişilere karşı oldukça dikkatli hareket etmek gerekir. En küçük kırıcı bir söz ve hareketten kaçınmalıdır insan. Zira gönül yarasının merhemi yoktur. Kırılan harab olan bir gönülden yükselen feryat da kabule karindir. Hakkın katında. Zira “Mazlumun ahı gökyüzüne kıvılcım şeklinde yükselir” buyuruyor Nebiler Nebisi.

İnsan ne kadar sert mizaçlı olursa olsun, eğer dikkat ederse gönül yıkmadan, kalb kırmadan, bir ömür sürebilir. Hiçbir zaman “Tabiatını, huyum” diyerek atamaz bu vebali üzerinden. Zira yapılan hareketlerde Mevla’ya karşı sorumluluğunu unutmamalı insan. Ve hesap vereceğini...

İşte sert ve haşin mizaçlı, celadetli bir zat olan Ömer bin Hattab’ın sözü: “Ey Kabe! Seni bin kere yıksam tekrar yapabilirim. Fakat kırılan bir kalbi asla!..
 

insanFakiri

Well-known member
ibret olsun...!


afrikali-cocugumuz-8846.jpg

Bayatladı diye ekmeği atana,

Tabağında yemek artığı bırakana,

İki gün üst üste aynı yemeği yedim diye eşine bağıran erkeğe,
...
Annesinin hazırladığı kahvaltılığı beğenmeyip çöpe atıp okul kantinine dadanan öğrenciye,

Evine çalışıp getirdiği erzağa bakıp burun kıvıran ev hanımına,

Önüne getirilen yemeği bağıra çağıra zorla yiyen evlada

Lüks lokantalarda tabağındaki 150 gr. ete dünyanın parasını ödeyenlere,

Şu anki haline şükretmeyip isyan edenlere, her zaman daha fazlasını isteyenlere,

İnsan olmayı unutan fertlere bir ders, bir nasihat, bir ibret olsun..!
 

kýzýl lale

Active member
Cevap: ibret olsun...!

Evet...yazıklar olsun bana.................yazıklar olsun......bu gözümün önünde duran hatta içine giren olaylara bakıp ibret almadığım için...allahım affet beni..benim gibi olan herkesi...benim kadarı yoktur biliyorum ama....senden af dilemeye yüzüm yok ama....ne yapayım senden başka gidecek kapım da yok.....kovulmaya layık bu kullarını bağışla rabbim...gönlümü ızdırapla,gözümü yaşla doldur.........................
 
Üst