Ne Yapayım, Acele Ettim, Kışta Geldim. Sizler İnşaallah...

Huseyni

Müdavim
Selamünaleyküm, Bu başlık altında inşaallah yeni bir konu başlatıyoruz. Bu başlık altında Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin, yaşadığı dönem içerisinde maruz kaldığı usulsüzlük, baskı ve zulümlere karşı gösterdiği fevkalade sebat, ihlas, metanet, sabır ve tevekkül örneklerini zaman ve imkan nisbetinde sunmaya çalışacağım. Buradaki alıntılar yine Risale-i Nur'a aittir.

Evet Üstadımız diyorki; "Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim. Sizler inşaallah cennet-âsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaklar." Tarihce-i Hayat

Nasıl ki; Müslümanlık bir elin parmakları kadar az kişiyle başladı, onların gösterdikleri sabır, metanet, ihlas, tevekkül kısa zamanda İslamiyetin intişarına sebebiyet verdi, her asırda milyonlarca ve asrımızda milyarlarca İslama tebaiyet edenleri netice verdi; teşbihte hata olmasın; Üstad Said Nursi ve parmakla sayılacak kadar az talebeleriyle başlayan Risale-i Nur Hizmeti de; gösterdikleri aynı ulvi hasletler neticesinde, bugünkü milyonlarca Nur Talebesini ve bu hizmetin Barla'dan tüm dünyaya işittirilmesini netice verdi. Risale-i Nurlar rahat şartlarda, belki saraylarda yazılsa idi, bugün bu kadar üzerine titreyen, ona sahip çıkmaya çalışanlar elbette olmazdı. Onlar kışta geldiler, zulüm gördüler, haksızlıklara maruz kaldılar. Onların kışı bugünkü baharımızın bir çekirdeği oldu ve bu çekirdek daha da sümbüllenip inşaallah meyvelerini de vermeye başladı, vermeye de devam edecek, inşaallah.

Buradaki mektuplar ve alıntılar Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin yaşadığı dönem içerisinde kendisine ve özellikle Risale-i Nur hizmetine yapılan, haksız muamelelere karşı yazdığı mektup ve alıntılardan ibarettir. Bu mektupların bir çoğunu talebelerine ve zamanın resmi makamlarına yazmıştır. İnşaallah bizleri de teşvike getirmek için bir vesile olur kanaatindeyiz. Allah cc. istifademizi artırsın ve cümlemizi bu ulvi hizmete nail olanlardan eylesin, amin.
 

Huseyni

Müdavim
b424.gif


b212.gif


"Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla," "Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara 'Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı; onlardan korkun' dedikleri zaman onların imanı ziyadeleşti ve 'Allah bize yeter; O ne güzel vekildir' dediler." (Âl-i İmrân Sûresi: 3:173)

Şu Mektup
b213.gif
"Ona yumuşak bir dille söz söyleyin." (Tâhâ Sûresi: 20:44) sırrına mazhar olmuş, şiddetli yazılmamış. Çoklar tarafından sarihan ve mânen gelen bir suale cevaptır.

Şu cevabı vermek benim için hoş değil; arzu etmiyorum.
Herşeyimi Cenâb-ı Hakkın tevekkülüne bağlamıştım.
Fakat ben kendi halimde ve âlemimde rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için,
Yeni Said değil, bilmecburiye Eski Said lisanıyla,
şahsım için değil,
belki dostlarımı ve Sözlerimi ehl-i dünyanın evham ve eziyetinden kurtarmak için,
hakikat-i hali hem dostlarıma,
hem ehl-i dünyaya ve ehl-i hükme beyan etmek için,
Beş Noktayı beyan ediyorum.


BİRİNCİ NOKTA

Denilmiş: "Niçin siyasetten çekildin, hiç yanaşmıyorsun?"

Elcevap: Dokuz on sene evveldeki Eski Said, bir miktar siyasete girdi.
Belki siyaset vasıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhude yoruldu.
Ve gördü ki, o yol meşkûk ve müşkülâtlı
ve bana nisbeten fuzuliyâne,
hem en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlı bir yoldur.
Çoğu yalancılık; ve bilmeyerek ecnebî parmağına âlet olmak ihtimali var.

Hem siyasete giren, ya muvafık olur veya muhalif olur.
Eğer muvafık olsa, madem memur ve mebus değilim;
o halde siyasetçilik bana fuzulî ve mâlâyâni bir şeydir.
Bana ihtiyaç yok ki beyhude karışayım.

Eğer muhalif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım.
Eğer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok.
Çünkü mesâil tavazzuh etmiş; herkes benim gibi bilir.
Beyhude çene çalmak mânâsızdır.

Eğer kuvvetle ve hadise çıkarmakla muhalefet etsem,
husulü meşkûk bir maksat için binler günaha girmek ihtimali var;
birinin yüzünden çoklar belâya düşer.
Hem on ihtimalden bir iki ihtimale binaen günahlara girmek,
masumları günaha atmak vicdanım kabul etmiyor diye,
Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet-i dünyeviye-i siyasiyeyi terk etti.
Buna katî şahit, o vakitten beri, sekiz senedir birtek gazete ne okudum ve ne dinledim.
Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın, söylesin.
Halbuki, sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu.

Hem beş senedir bütün dikkatle benim halime nezaret ediliyor.
Siyasetvâri bir tereşşuh gören söylesin.
Halbuki, benim gibi asabî ve
b214.gif
"Gerçek hile hilesizliktedir." düsturuyla,
en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervâsız,
alâkasız bir insanın,
değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz.
Siyasete iştahı ve arzusu olsaydı,
tetkikata,
taharriyâta lüzum bırakmayarak,
top güllesi gibi sadâ verecekti.


On Altıncı Mektup
 

Huseyni

Müdavim
Neden Siyasetten Kaçınıyoruz ?


İKİNCİ NOKTA

Yeni Said niçin bu kadar şiddetle siyasetten tecennüb ediyor?

Elcevap: Milyarlar seneden ziyade olan hayat-ı ebediyeye çalışmasını ve kazanmasını,
meşkûk bir iki sene hayat-ı dünyeviyeye lüzumsuz,
fuzulî bir surette karışmayla feda etmemek için;
hem en mühim,
en lüzumlu,
en saf ve
en hakikatli olan hizmet-i İmân ve Kur'ân için şiddetle siyasetten kaçıyor.

Çünkü, diyor:
Ben ihtiyar oluyorum;
bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum.
Öyleyse bana en mühim iş, hayat-ı ebediyeye çalışmak lâzım geliyor.
Hayat-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vasıta ve saadet-i ebediyenin anahtarı imandır;
ona çalışmak lâzım geliyor.

Fakat ilim itibarıyla insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için
şer'an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim.
Lâkin o hizmet, ya hayat-ı içtimaiye ve dünyeviyeye ait olacak.
O ise elimden gelmez.
Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez.
Onun için, o ciheti bırakıp,
en mühim,
en lüzumlu,
en selâmetli olan,
imana hizmet cihetini tercih ettim.
Kendi nefsime kazandığım hakaik-i imaniyeyi ve
nefsimde tecrübe ettiğim mânevî ilâçları,
sair insanların eline geçmek için, o kapıyı açık bırakıyorum.
Belki Cenâb-ı Hak bu hizmeti kabul eder ve eski günahıma kefaret yapar.
Bu hizmete karşı şeytan-ı racîmden başka hiç kimsenin
-mü'min olsun, kâfir olsun, sıddık olsun, zındık olsun-
karşı gelmeye hakkı yoktur.

Çünkü imansızlık başka şeylere benzemiyor.
Zulümde, fıskta, kebâirde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir.
Fakat imansızlıkta hiçbir cihet-i lezzet yok.
Elem içinde elemdir,
zulmet içinde zulmettir,
azap içinde azaptır.

İşte, böyle hadsiz bir hayat-ı ebediyeye çalışmayı ve İmân gibi kudsî bir nura hizmeti bırakmak,
ihtiyarlık zamanında lüzumsuz,
tehlikeli siyaset oyuncaklarına atılmak,
benim gibi alâkasız ve yalnız ve
eski günahlarına kefaret aramaya mecbur bir adamda
ne kadar hilâf-ı akıldır,
ne kadar hilâf-ı hikmettir,
ne derece bir divaneliktir;
divaneler de anlayabilirler.


Onaltıncı Mektup
 

Huseyni

Müdavim
"Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyetperverlik fikri var, o işimize gelmiyor"


Amma "Kur'ân ve imanın hizmeti niçin beni men ediyor?" dersen, ben de derim ki:

Hakaik-i imaniye ve Kur'âniye birer elmas hükmünde olduğu halde,
siyasetle âlûde olsaydım,
elimdeki o elmaslar, iğfal olunabilen avam tarafından,
"Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?" diye düşünürler.
O elmaslara âdi şişeler nazarıyla bakabilirler.
O halde, ben o siyasete temas etmekle,
o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.

İşte, ey ehl-i dünya!
Neden benimle uğraşıyorsunuz,
beni kendi halimde bırakmıyorsunuz ?

Eğer derseniz,
"Şeyhler Bazen işimize karışıyorlar. Sana da Bazen şeyh derler"; ben de derim:

Hey efendiler, ben şeyh değilim.
Ben hocayım. Buna delil:
Dört senedir buradayım.
Birtek adama tarikat verseydim, şüpheye hakkınız olurdu.
Belki yanıma gelen herkese demişim:
"İman lâzım, İslâmiyet lâzım. Tarikat zamanı değil."

Eğer derseniz,
"Sana Said-i Kürdî derler.
Belki sende unsuriyetperverlik fikri var, o işimize gelmiyor";
ben de derim:

Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said'in yazdıkları meydanda.
Şahit gösteriyorum ki, ben
b215.gif

"İslam Cahiliyetten kalma ırkçılığı ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır. [Mana itibariyle hadistir. Bu mealde bir çok hadis mevcuttur. Mesela, "İslam dini kendinden önceki batıl davranış ve adetleri kökünden söküp atar." Keşfü'l-Hafa, 1:127.]
ferman-ı katîsiyle,
eski zamandan beri menfi milliyet ve unsuriyetperverliğe,
Avrupa'nın bir nevi firenk illeti olduğundan,
bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım.
Ve Avrupa, o firenk illetini İslâm içine atmış, tâ tefrika versin, parçalasın,
yutmasına hazır olsun diye düşünür.
O firenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı,
talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar.

Madem böyledir.
Hey efendiler,
herbir hadiseyi bahane tutup bana sıkıntı vermeye sebep nedir acaba?
Şarkta bir nefer hata etse,
garpta bir nefere askerlik münasebetiyle zahmet ve ceza vermek;
veya İstanbul'da bir esnafın cinayetiyle
Bağdat'ta bir dükkâncıyı esnaflık münasebetiyle mahkûm etmek nevinden,
her hadise-i dünyeviyede bana sıkıntı vermek hangi usulledir,
hangi vicdan hükmeder,
hangi maslahat iktiza eder ?


On Altıncı Mektup
 

Huseyni

Müdavim
Evet, ben nefsimle musalâha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim.


ÜÇÜNCÜ NOKTA

Halimi, istirahatimi düşünen ve her musibete karşı sabırla sükûtumu istiğrap eden dostlarımın şöyle bir sualleri var ki:

"Sana gelen zahmetlere, sıkıntılara nasıl tahammül ediyorsun? Halbuki eskiden çok hiddetli ve izzetli idin; ednâ bir tahkire tahammül edemezdin."

Elcevap: İki küçük hadiseyi ve hikâyeyi dinleyiniz, cevabını alınız.

Birinci hikâye:
İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebepsiz,
gıyabımda tezyifkârâne, hakaretli sözler söylemişti.
Sonra bana söylediler.
Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum.
Sonra, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi,
sıkıntıyı izale edip o adamı da bana helâl ettirdi.
O hakikat şudur:

Nefsime demiştim:
Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar şahsıma ve nefsime ait ise,
Allah ondan razı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler.

Eğer doğru söylemişse,
beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır.

Eğer yalan söylemişse,
beni riyadan ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır.
Evet, ben nefsimle musalâha etmemişim.
Çünkü terbiye etmemişim.
Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse,
ondan darılmak değil,
belki memnun olmak lâzım gelir.

Eğer o adamın tahkiratı,
benim imana ve Kur'ân'a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise,
o bana ait değil.
O adamı, beni istihdam eden Sahib-i Kur'ân'a havale ediyorum.
O Azîzdir, Hakîmdir.

Eğer sırf beni sövmek,
tahkir etmek,
çürütmek nevinden ise,
o da bana ait değil.
Ben menfi ve esir ve garip ve elim bağlı olduğundan,
haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez.
Belki misafir olduğum ve bana nezaret eden şu köye,
sonra kazaya,
sonra vilâyete hükmedenlere aittir.
Bir insanın elindeki esirini tahkir etmek,
sahibine aittir; o müdafaa eder.

Madem hakikat budur. Kalbim istirahat etti,
b216.gif
"
Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Muhakkak ki Allah kullarını hakkıyla görür." (Mü'min Sûresi: 40:44) dedim.
O vakıayı olmamış gibi saydım, unuttum.
Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur'ân onu helâl etmemiş.


On Altıncı Mektup
 

Huseyni

Müdavim
Dünya misafirhanesinin safâsını çok gördüm. Azıcık cefâsını görsem, yine şükrederim.

İkinci hikâye:
Şu senede işittim ki, bir hâdise olmuş.
O hâdisenin vukuundan sonra, yalnız icmâlen vukuunu işittiğim halde,
o vakıa ile ciddî alâkadarmışım gibi bir muamele gördüm.

Zaten muhabere etmiyordum;
etsem de, pek nadir olarak bir mesele-i imaniyeyi bir dostuma yazardım.
Hattâ dört senede kardeşime bir tek mektup yazdım.
Ve ihtilâttan hem ben kendimi men ediyordum,
hem de ehl-i dünya beni men ediyordu.
Yalnız bir iki ahbapla haftada bir defa görüşebiliyordum.
Köye gelen misafirler ise, ayda bir ikisi, bazı bir iki dakika,
bir mesele-i âhirete dair benimle görüşüyordu.
Bu gurbet halimde,
garip,
yalnız,
kimsesiz,
nafaka için çalışmaya benim gibilere muvafık olmayan bir köyde,
herşeyden,
herkesten men edildim.

Hattâ, dört sene evvel, harap olmuş bir camii tamir ettirdim.
Memleketimde imamlık ve vaizlik vesikam elimde olduğundan,
o camide dört senedir Allah kabul etsin imamlık ettiğim halde,
şu mübarek geçen Ramazan’da mescide gidemedim.
Bazan yalnız namazımı kıldım,
cemaatle kılınan namazın yirmi beş sevabından ve hayrından mahrum kaldım.

İşte, başıma gelen bu iki hâdiseye karşı,
aynen iki sene evvel o memurun bana karşı muamelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü gösterdim.
İnşaallah devam da ettireceğim.
Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki:

Eğer ehl-i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet,
şu sıkıntı,
şu tazyik,
ayıplı ve kusurlu nefsim için ise,
helâl ediyorum.
Benim nefsim belki bununla ıslah-ı hal eder;
hem ona keffâretüzzünub olur.
Dünya misafirhanesinin safâsını çok gördüm.
Azıcık cefâsını görsem, yine şükrederim.


Eğer imana ve Kur’ân’a hizmetkârlığım cihetiyle ehl-i dünya beni tazyik ediyorsa,
onun müdafaası bana ait değil.
Onu, Azîz-i Cebbâra havale ediyorum.

Eğer asılsız ve riyaya sebep ve ihlâsı kıracak bir şöhret-i kâzibeyi kırmak için
teveccüh-ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise,
onlara rahmet!
Çünkü teveccüh-ü âmmeye mazhar olmak ve halkların nazarında şöhret kazanmak,
benim gibi adamlara zarardır zannederim.
Benimle temas edenler beni bilirler ki,
şahsıma karşı hürmet istemiyorum, belki nefret ediyorum.
Hattâ kıymettar mühim bir dostumu,
fazla hürmeti için belki elli defa tekdir etmişim.

Eğer beni çürütmek ve efkâr-ı âmmeden düşürtmek,
iskat ettirmekten muradları,
tercümanlık ettiğim hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye ait ise, beyhudedir.
Zira Kur’ân yıldızlarına perde çekilmez.
Gözünü kapayan, yalnız kendi görmez;
başkasına gece yapamaz.

On Altıncı Mektup
 

Huseyni

Müdavim
Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez. İğfal ve aldatmaya daima çalışır.


İkinci Vehimli Sual: Ehl-i dünya diyorlar ki:
"Sana nasıl emniyet edeceğiz ki, sen dünyamıza karışmayacaksın?
Seni serbest bıraksak belki dünyamıza karışırsın.
Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun?
Kendini târik-i dünya gösterip, halkın malını zâhiren almaz,
gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?"


Elcevap: Yirmi sene evvelki Divan-ı Harb-i Örfîde ve
hürriyetten daha evvel zamanda çoklara malûm hal ve vaziyetim
ve İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnâmesi namında Divan-ı Harpteki müdafaatım katî gösterir ki,
değil kurnazlık,
belki ednâ bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim.
Eğer hile olsaydı,
bu beş sene zarfında sizlere temellükkârâne bir müracaat edilecekti.
Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez.
İğfal ve aldatmaya daima çalışır.

Halbuki, bana karşı en mühim hücumlara ve tenkitlere mukabil,
tezellüle tenezzül etmedim.
b218.gif
"Allah'a tevekkül ettim."

deyip ehl-i dünyaya arkamı çevirdim.

Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden,
aklı varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz.
Elli seneden sonra, alâkasız, tek başıyla bir adam,
hayat-ı ebediyesine dünyanın bir iki sene gevezeliğine,
şarlatanlığına feda etmez.
Feda etse kurnazlık olmaz, belki ebleh bir divane olur.
Ebleh bir divanenin elinden ne gelir ki onunla uğraşılsın?

Amma zâhiren târik-i dünya, bâtınen tâlib-i dünya şüphesi ise
b220.gif

"Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder." Yusuf Sûresi: 12:53. sırrınca,
ben nefsimi tebrie etmiyorum.
Nefsim her fenalığı ister.

Fakat şu fâni dünyada,
şu muvakkat misafirhanede,
ihtiyarlık zamanında,
kısa bir ömürde,
az bir lezzet için,
ebedî,
daimî hayatını
ve saadet-i ebediyesini berbat etmek,
ehl-i aklın kârı değil.
Ehl-i aklın ve zîşuurun kârı olmadığından,
nefs-i emmârem ister istemez akla tâbi olmuştur.


On Altıncı Mektup
 

Huseyni

Müdavim
ÜÇÜNCÜ VEHİMLİ SUAL: Ehl-i dünya diyorlar ki:
“Sen bizi sever misin?
Beğeniyor musun?
Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun?
Eğer beğenmiyorsan bize muarızsın.
Biz muarızlarımızı ezeriz.”

Elcevap:
Ben değil sizi,
belki dünyanızı sevseydim,
dünyadan çekilmezdim.

Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum.
Fakat karışmıyorum.
Çünkü ben başka maksattayım;
başka noktalar benim kalbimi doldurmuş,
başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış.


Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil.
Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz.
El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki,
hiç lâyık olmadığınız halde
“Kalb de bizi sevsin” demeye?


Kalbe karışsanız:
Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temenni ediyorum ve arzu ediyorum;
fakat irade edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum.
Öyle de, hal-i âlemin salâhını temenni ediyorum,
dua ediyorum ve ehl-i dünyanın ıslahını arzu ediyorum.
Fakat irade edemiyorum; çünkü elimden gelmiyor.
Bilfiil teşebbüs edemiyorum;
çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var.

On Altıncı Mektup
 

Huseyni

Müdavim
DÖRDÜNCÜ ŞÜPHELİ SUAL: Ehl-i dünya diyorlar ki:
“O kadar belâlar gördük ki, kimseye emniyetimiz kalmadı. Sana nasıl emin olabiliriz ki, fırsat senin eline geçse, arzu ettiğin gibi karışmazsın?”

Elcevap:
Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber,
memleketimde,
talebe ve akrabam içinde,
beni dinleyenlerin ortasında,
heyecanlı hâdiseler içinde dünyanıza karışmadığım halde,
diyar-ı gurbette ve yalnız,
tek başıyla,
garip,
zayıf,
âciz,
bütün kuvvetiyle âhirete müteveccih,
ihtilâttan,
muhabereden kesilmiş,
iman ve âhiret münasebetiyle uzaktan uzağa
yalnız bazı ehl-i âhireti dost bulan
ve başka herkese yabanî
ve herkes de ona yabanî nazarıyla bakan bir insan,
semeresiz,
tehlikeli dünyanıza karışsa,
muzaaf bir divane olmak gerektir.

On Altıncı Mektup


 

Huseyni

Müdavim
Dünyayı bana zindan ettiniz.


BİRİNCİSİ: Ehl-i dünya bana diyorlar ki: “Bizim usul-ü medeniyetimizi, tarz ı hayatımızı ve suret-i telebbüsümüzü niçin sen kendine tatbik etmiyorsun? Demek bize muarızsın.”

Ben de derim: Hey efendiler!
Ne hakla bana usul-ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz?
Halbuki siz, beni hukuk-u medeniyetten iskat etmiş gibi,
haksız olarak beş sene bir köyde muhabereden
ve ihtilâttan memnu’ bir tarzda ikamet ettirdiniz.
Her menfiyi şehirlerde dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız
ve sonra vesika verdiğiniz halde,
sebepsiz beni tecrid edip,
bir iki tane müstesna,
hiçbir hemşehriyle görüştürmediniz.

Demek beni efrad-ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz.
Nasıl kanun-u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz?

Dünyayı bana zindan ettiniz.

Zindanda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez.
Siz bana dünya kapısını kapadınız.
Ben de âhiret kapısını çaldım; rahmet-i İlâhiye açtı.

Âhiret kapısında bulunan bir adama,
dünyanın karma karışık usul ve âdâtı ona nasıl teklif edilir?
Ne vakit beni serbest bırakıp,
memleketime iade edip hukukumu verdiniz;
o vakit usulünüzün tatbikini isteyebilirsiniz.

On Altıncı Mektup
 

Huseyni

Müdavim
Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz.


İKİNCİ MESELE: Ehl-i dünya diyorlar ki: “Bize ahkâm-ı diniyeyi ve hakaik i İslâmiyeyi talim edecek resmî bir dairemiz var. Sen ne salâhiyetle neşriyat-ı diniye yapıyorsun? Sen madem nefye mahkûmsun; bu işlere karışmaya hakkın yok.”

Elcevap: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz.
İman ve Kur’ân nasıl inhisar altına alınabilir?
Siz dünyanızın usulünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz.
Fakat hakaik-i imaniye ve esâsât-ı Kur’âniye,
resmî bir şekilde ve ücret mukàbilinde,
dünya muamelâtı suretine sokulmaz.

Belki, bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrar,
hâlis bir niyetle ve dünyadan ve huzûzât-ı nefsaniyeden
tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir.

Hem de sizin o resmî daireniz dahi,
memleketteyken beni vaiz kabul etti, tayin etti.
Ben o vaizliği kabul ettim, fakat maaşını terk ettim.
Elimde vesikam var.
Vaizlik, imamlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim.
Çünkü benim nefyim haksız olmuştur.
Hem menfiler madem iade edildi;
eski vesikalarımın hükmü bâkidir.


Saniyen: Yazdığım hakaik-i imaniyeyi
doğrudan doğruya nefsime hitap etmişim.
Herkesi davet etmiyorum.

Belki ruhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar,
o edviye-i Kur’âniyeyi arayıp buluyorlar.

Yalnız, medar-ı maişetim için, yeni huruf çıkmadan evvel, haşre dair bir risalemi tab ettirdim.
Bunu da, bana karşı insafsız eski vali, o risaleyi tetkik edip, tenkit edecek bir cihet bulamadığı için ilişemedi.


On Altıncı Mektup
 

Huseyni

Müdavim
Benden size zarar gelmez.

ÜÇÜNCÜ MESELE: Benim bazı dostlarım,
ehl-i dünya bana şüpheli baktıkları için,
ehl-i dünyaya hoş görünmek için benden zâhiren teberri ediyorlar,
belki tenkit ediyorlar.

Halbuki, kurnaz ehl-i dünya, bunların teberrisini
ve bana karşı içtinaplarını,
o ehl-i dünyaya sadakate değil, belki bir nevi riyaya,
vicdansızlığa hamledip o dostlarıma karşı fena nazarla bakıyorlar.


Ben de derim: Ey âhiret dostlarım!
Benim Kur’ân’a hizmetkârlığımdan teberri edip kaçmayınız.
Çünkü, inşaallah benden size zarar gelmez.
Eğer faraza musibet gelse veya bana zulmedilse,
siz benden teberriyle kurtulamazsınız.
O hal ile, musibete ve tokada daha ziyade istihkak kesb edersiniz.
Hem ne var ki evhama düşüyorsunuz?


DÖRDÜNCÜ MESELE: Şu nefiy zamanında görüyorum ki, hodfuruş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirâne, rakibâne bir nazarla bakıyorlar. Güya ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım!

Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım.
Karşımda imansızlık cereyanı var.
Başka cereyanlarla alâkam yok.
O adamlardan ücret mukàbilinde iş görenler,
belki kendilerini bir derece mazur görüyor.
Fakat ücretsiz,
hamiyet namına bana karşı tarafgirâne,
rakibâne vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek,
gayet fena bir hatadır.
Çünkü, sabıkan ispat edildiği gibi,
siyaset-i dünya ile hiç alâkadar değilim.
Yalnız, bütün vaktimi ve hayatımı hakaik-i imaniye
ve Kur’âniyeye hasr ve vakfetmişim.
Madem böyledir;
bana eziyet verip rakibâne ilişen adam düşünsün ki,
o muamelesi zındıka ve imansızlık namına
imana ilişmek
hükmüne geçer.

On Altıncı mektup
 

Huseyni

Müdavim
Bana eziyet verildi.

BİRİNCİ SUALİNİZ: İstirahatin nasıl? Halin nedir?

Elcevap: Cenâb-ı Erhamürrâhimîne yüz bin şükrediyorum ki,
ehl-i dünyanın bana ettiği envâ-ı zulmü, envâ-ı rahmete çevirdi. Şöyle ki:

Siyaseti terk ve dünyadan tecerrüt ederek
bir dağın mağarasında âhireti düşünmekte iken,
ehl-i dünya zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler.
Hâlık-ı Rahîm ve Hakîm, o nefyi bana bir rahmete çevirdi.
Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbaba maruz o dağdaki inzivayı emniyetli, ihlâslı, Barla dağlarındaki halvete çevirdi.
Rusya’da esarette iken niyet ettim ve niyaz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim... Erhamürrâhimîn, bana Barla’yı o mağara yaptı, mağara faidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini zayıf vücuduma yüklemedi.
Yalnız, Barla’da, iki üç adamda bir vehhamlık vardı.
O vehhamlık sebebiyle bana eziyet verildi.

Hattâ o dostlarım, güya istirahatimi düşünüyorlar.
Halbuki, o vehhamlık sebebiyle,
hem kalbime, hem Kur’ân’ın hizmetine zarar verdiler.
Hem ehl-i dünya
bütün menfilere vesika verdiği ve cânileri hapisten çıkarıp affettikleri halde,

bana zulüm olarak vermediler.

Benim Rabb-i Rahîmim, beni Kur’ân’ın hizmetinde ziyade istihdam etmek ve Sözler namıyla envâr-ı Kur’âniyeyi bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir surette beni şu gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi.

Hem ehl-i dünya,
dünyalarına karışabilecek bütün nüfuzlu ve kuvvetli rüesaları
ve şeyhleri kasabalarda ve şehirlerde bırakıp
akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri halde,

beni zulmen tecrit etti, bir köye gönderdi.
Hiç akraba ve hemşehrilerimi,
bir iki tanesi müstesna olmak üzere, yanıma gelmeye izin vermedi.

Benim Hâlık-ı Rahîmim, o tecridi benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfi bırakıp, gıll ü gıştan âzâde olarak, Kur’ân-ı Hakîmin feyzini, olduğu gibi almaya vesile etti.

Hem ehl-i dünya, bidayette,
iki sene zarfında iki âdi mektup yazdığımı çok gördü.
Hattâ şimdi bile,
on veya yirmi günde veya bir ayda bir iki misafirin
sırf âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler,
bana zulmettiler.

Benim Rabb-i Rahîmim ve Hâlık-ı Hakîmim, o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene mânevî bir ömrü kazandıracak şu şuhûr-u selâsede, beni bir halvet-i mergubeye ve bir uzlet-i makbuleye koymaya çevirdi. Elhamdü lillâhi alâ külli hal; işte hal ve istirahatim böyle...

On Üçüncü Mektup

 

Huseyni

Müdavim
Sebeb-i zâhîrî zulmetti, sebeb-i hakikî ise adalet etti.

İKİNCİ SUALİNİZ: Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?

Elcevap: Şu meselede ben kaderin mahkûmuyum,
ehl-i dünyanın mahkûmu değilim.
Kadere müracaat ediyorum.
Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim.
Şu mânânın hakikati şudur ki:

Başa gelen her işte iki sebep var:
biri zâhirî, diğeri hakikî.
Ehl-i dünya
zâhirî bir sebep oldu, beni buraya getirdi.
Kader-i İlâhî ise,
sebeb-i hakikîdir; beni bu inzivâya mahkûm etti.
Sebeb-i zâhîrî zulmetti, sebeb-i hakikî ise adalet etti.
Zâhirîsi şöyle düşündü:
“Şu adam ziyadesiyle ilme ve dine hizmet eder; belki dünyamıza karışır”
ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti.
Kader-i İlâhî ise, benim için gördü ki,
hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum;
beni bu nefye mahkûm etti.
Onların bu katmerli zulmünü muzaaf bir rahmete çevirdi.

Madem ki nefyimde kader hâkimdir ve o kader âdildir; ona müracaat ederim.
Zâhîrî sebep ise, zaten bahane nev’inden birşeyleri var.
Demek onlara müracaat mânâsızdır.
Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbab bulunsaydı,
o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.

Başlarını yesin,
dünyalarını tamamen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın,
siyasetlerini büs bütün terk ettiğim halde,
düşündükleri bahaneler,
evhamlar elbette asılsız olduğundan,
onlara müracaatla o evhamlara bir hakikat vermek istemiyorum.

Eğer uçları ecnebî elinde olan dünya siyasetine karışmak için bir iştiham olsaydı,
değil sekiz sene, belki sekiz saat kalmayacak, tereşşuh edecekti, kendini gösterecekti.
Halbuki
sekiz senedir birtek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım.
Dört senedir burada taht-ı nezarette bulunuyorum; hiçbir tereşşuh görülmedi.
Demek, Kur’ân-ı Hakîmin hizmetinin bütün siyasetlerin fevkinde bir ulviyeti var ki,
çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydan vermiyor.

Adem-i müracaatımın ikinci sebebi şudur ki:
Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dâvâ etmek,
bir nevi haksızlıktır.
Bu nevi haksızlığı irtikâp etmek istemem.

On Üçüncü Mektup
 

Hakikat

Well-known member
Ben de derim: Hey efendiler!

Ne hakla bana usul-ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz?
Halbuki siz, beni hukuk-u medeniyetten iskat etmiş gibi,
haksız olarak beş sene bir köyde muhabereden
ve ihtilâttan memnu’ bir tarzda ikamet ettirdiniz.
Her menfiyi şehirlerde dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız
ve sonra vesika verdiğiniz halde,
sebepsiz beni tecrid edip,
bir iki tane müstesna,
hiçbir hemşehriyle görüştürmediniz.

Demek beni efrad-ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz.
Nasıl kanun-u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz?


On Üçüncü Mektup
 

Huseyni

Müdavim
"Jandarmalar Beni Dinlemiyorlar"

Dördüncü Risale olan


Dördüncü Mesele


بِاسْمِهِ - وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ "O'nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin."

İhvanlarıma, medar-ı intibah bir hâdise-i cüz’iyeye dair bir suale cevaptır.

Aziz kardeşlerim,

Sual ediyorsunuz ki:
“Cami-i şerifinize, Cuma gecesinde, sebepsiz olarak, mübarek bir misafirin gelmesiyle tecavüz edilmiş. Bu hâdisenin mahiyeti nedir? Neden sana ilişiyorlar?”

Elcevap: Dört Noktayı, bilmecburiye, Eski Said lisanıyla beyan edeceğim. Belki ihvanlarıma medar-ı intibah olur; siz de cevabınızı alırsınız.


BİRİNCİ NOKTA

O hâdisenin mahiyeti, hilâf-ı kanun ve sırf keyfî ve zındıka hesabına,
Cuma gecesinde kalbimize telâş vermek ve cemaate fütur getirmek
ve beni misafirlerle görüştürmemek için bir desise-i şeytaniye ve münafıkane bir taarruzdur.
Garaiptendir ki, o geceden evvel olan Perşembe günü tenezzüh için bir tarafa gitmiştim.
Avdetimde, güya iki yılan birbirine eklenmiş gibi uzunca siyah bir yılan sol tarafımdan geldi, benimle arkadaşımın ortasından geçti.
Arkadaşıma, o yılandan dehşet alıp korktun mu, diye sordum:

“Gördün mü?”


O dedi: “Neyi?”

Dedim: “Bu dehşetli yılanı.

Dedi: “Yok, görmedim ve göremiyorum.”

“Fesübhânallah,” dedim. “Bu kadar büyük bir yılan ikimizin ortasından geçtiği halde nasıl görmedin?”

O vakit hatırıma birşey gelmedi. Fakat sonra kalbime geldi ki:
“Bu sana işarettir, dikkat et.”

Düşündüm ki, gecelerde gördüğüm yılanlar nev’indendir.
Yani, gecelerde gördüğüm yılanlar ise,
hıyanet niyetiyle her ne vakit bir memur yanıma gelse,
onu yılan suretinde görüyordum.
Hattâ bir defa müdüre söylemiştim:
“Fena niyetle geldiğin vakit seni yılan suretinde görüyorum; dikkat et” demiştim.
Zaten selefini çok vakit öyle görüyordum.
Demek, şu zâhiren gördüğüm yılan ise, işarettir ki,
hıyanetleri bu defa yalnız niyette kalmayacak,
belki bilfiil bir tecavüz suretini alacak.

Bu defaki tecavüz, çendan zâhiren küçükmüş ve küçültülmek isteniliyordu.
Fakat vicdansız bir muallimin teşvikiyle ve iştirakiyle o memurun verdiği emir,
“Cami içinde namazın tesbihâtındayken o misafirleri getiriniz” diye jandarmalara emretmiş.
Maksat da beni kızdırmak,
Eski Said damarıyla bu fevkalkanun,
sırf keyfî muameleye karşı, kovmakla mukabele etmekti.
Halbuki o bedbaht bilmedi ki,
Said’in lisanında Kur’ân’ın destgâhından gelen bir elmas kılıç varken,
elindeki kırık odun parçasıyla müdafaa etmez;
belki o kılıcı böyle istimal edecektir.

Fakat jandarmaların akılları başlarında olduğu için,
hiçbir devlet, hiçbir hükûmet namazda,
camide vazife-i diniye bitmeden ilişmediği için,
namaz ve tesbihâtın hitâmına kadar beklediler.
Memur bundan kızmış, “Jandarmalar beni dinlemiyorlar” diye
kır bekçisini arkasından göndermiş.
Fakat Cenâb-ı Hak beni böyle yılanlarla uğraşmaya mecbur etmiyor.
İhvanlarıma da tavsiyem budur ki:

Zaruriyet-i kat’iye olmadan bunlarla uğraşmayınız.
Cevâbü’l-ahmaki’s-sükût nev’inden, tenezzül edip onlarla konuşmayınız.
Fakat buna dikkat ediniz ki,
canavar bir hayvana karşı kendini zayıf göstermek,
onu hücuma teşcî ettiği gibi,
canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek,
onları tecavüze sevk eder.
Öyle ise dostlar müteyakkız davranmalı,
tâ dostların lâkaytlıklarından ve gafletlerinden,
zındıka taraftarları istifade etmesinler.

Yirmi Sekizinci Mektup
 

Huseyni

Müdavim
"Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten."


İKİNCİ NOKTA

وَلاَتَرْكَنُواۤ اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ “Zulmedenlere en küçük bir meyil dahi göstermeyin; yoksa Cehennem ateşi size de dokunur.”Hûd Sûresi, 11:113.âyet-i kerimesi fermanıyla, zulme değil yalnız âlet olanı ve taraftar olanı,
belki ednâ bir meyil edenleri dahi dehşetle ve şiddetle tehdit ediyor.
Çünkü, rıza-yı küfür küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür.

İşte, bir ehl-i kemâl, kâmilâne, şu âyetin çok cevâhirinden bir cevherini şöyle tabir etmiştir:

Muîn-i zâlimîn dünyada erbâb-ı denâettir,
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten.


Evet, bazıları yılanlık ediyor, bazıları köpeklik ediyor.
Böyle mübarek bir gecede,
mübarek bir misafirin,
mübarek bir duada iken,
hafiyelik edip,
güya cinayet yapıyormuşuz gibi ihbar eden
ve taarruz eden,
elbette bu şiirin meâlindeki tokada müstehaktır.


ÜÇÜNCÜ NOKTA

Sual: “Madem Kur’ân-ı Hakîmin feyziyle ve nuruyla en mütemerrid ve müteannid dinsizleri ıslah ve irşad etmeye, Kur’ân’ın himmetine güveniyorsun; hem bilfiil de yapıyorsun. Neden senin yakınında bulunan bu mütecavizleri çağırıp irşad etmiyorsun?”

Elcevap: Usul-ü şeriatin kaide-i mühimmesindendir:

اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَينْظَرُ لَهُ Yani, “Bilerek zarara razı olana şefkat edip lehinde bakılmaz.”

İşte, ben çendan Kur’ân-ı Hakîmin kuvvetine istinaden dâvâ ediyorum ki,
çok alçak olmamak ve yılan gibi dalâlet zehrini serpmekle
telezzüz etmemek şartıyla,
en mütemerrid bir dinsizi, birkaç saat zarfında ikna etmezsem de,
ilzam etmeye hazırım.

Fakat, nihayet derecede alçaklığa düşmüş bir vicdan ki,
bilerek dinini dünyaya satar ve bilerek hakikat elmaslarını
pis, muzır şişe parçalarına
mübadele eder derecede münafıklığa girmiş
insan suretindeki yılanlara hakaiki söylemek,
hakaike karşı bir hürmetsizliktir.

كَتَعْلِيقِ الدُّرَرِ فِى اَعْنَاقِ الْبَقَرِ
"Öküzün boynuna inci takmak gibi." darbımeseli gibi oluyor.
Çünkü bu işleri yapanlar, kaç defa hakikati Risale-i Nur’dan işittiler.
Ve bilerek, hakikatleri zındıka dalâletlerine karşı çürütmek istiyorlar.

Böyleler, yılan gibi zehirden lezzet alıyorlar.


Yirmi Sekizinci Mektup
 
Üst