Yıllardır beni uyuttun. Hep yarına bıraka bıraka koca bir ömür
heder
oldu. Gecelerim teheccütsüz, heyecansız, gündüzlerim semeresiz
başarısız
geçti. Acaba yarın yarın diye uyuttuğun yarınlarımı, meçhul bir
yarında
nasıl doldurabileceksin...
Ne zaman beni çevreleyen basitliklerle bağımlılıklara, civciv
misali
küçük bir darbe vurup hür dünyaya açılmak istesem, granitten
dağlar gibi
karşıma dikildin. Olmadık desiselerle beni kandırdın. Bitmeyen
isteklerle
beni aldattın. Yıllardır taam (yemek), kelam (konuşma) menam (uyku)
hapisanesinde, inim inim inlettin, ızdıraplarımı, bana ney gibi
dinlettin. İrademi, rehavet, meskenet zincirleriyle sımsıkı
sardın.
Bana sunulan saat altınlarını değerlendiremedin. Hepsini badi heva
zayı ettin. Kimbilir, içinde ne hediyeler saklayan günlerin ve
ayların
zarfını açamama bile müsaade etmedin. Hepsi boşa gitti.
İçlerinde neler
sakladığını anlayamadan.
Söyler misin; ALLAH aşkına, senin yaşayan bir cenazeden ne farkın
var?
İnsan süresini ağlaya ağlaya okudun. Ama o muhteşem sarayın
kapılarını bir türlü aralayamadın. Kendini, kendi çevreni
tanıdığın kadar
tanıyamadın. Kendi içinde kendine yabancı kaldın. Kendi kendine
hapisane
yaptın.
Fetih süresini okudun, bırak dışarıyı, içinde bir tek fetih bile
yapamadın. Konuşma, yemek, uyku esaretinden kurtulamadın. İradeni
feth
edemedin. Namazla cenneti takas etmeyi çalıştın, ayetleri bir teyp
gibi
ezberledin ama uyguladıkların hep adetlerin oldu.
Peygamberimizin saçlarını ağartan Hud süresiyle karanlık
gecelerin bir
türlü aydınlatamadın. Gayreti hep birilerinden bekledin. Senin de
birileri olduğunu hep unuttun.
Bir fikir uğruna hayatı hakir gören peygamberlerin hayatını, uzun
kış
gecelerinde kıssa niyetiyle okudun. Fakat hayatındaki kışları, bir
türlü
baharlara çeviremedin. Çünkü onları anlayamadın. alıntı