Ey aziz kişi! Sen bil ki, Resûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur:
—Mu 'ininin niyeti amelinden daha üstündür, daha hayırlıdır. Bu hadis-i şerifle Resûlullah Efendimiz şunu demek istemişti:
— Amelsiz niyet, niyetsiz amelden üstündür!
Çünkü niyetsiz amel ibadet olmaz. Fakat amelsiz niyet ibadet olur ki, bu mânâ da gizli değildir. Ve açıklanan şudur ki, müzminin ibadeti vücut ve gönül iledir. Bu iki hayrın gönülle olanı daha üstündür. O da şundan ötürüdür ki, vücut amelinden murat, gönlün sıfatının dönmesi, değişmesidir.. Niyet ve amelden maksat ise vücudun sıfatının dönmesi, değişmesi değildir. Halk şöyle sanır ki, niyet amel için gereklidir. Oysa hakikat şudur ki, amel, niyet için gereklidir. Bütün bunlardan da kasıt, gönlün salâha dönmesidir ki, öteki cihana yolculuğa çıkan gönüldür. Saadet de, felâket ve şekavet de gönlündür, ve vücut ortada uydudur (tâbidir). Bu tıpkı Hacı olanın devesine benzer ki, Hac devesiz (yani binitsiz,) vasıtasız, olmaz, ama Hacı olan deve değildir. Gönlün dönüşü, değişmesi de bir şeyden ziyade değildir. Bu da yüzünü âhirete döndürmektir. Bu ise dünyadan ve âhiretten yüzünü Hak Teâlâ'ya döndürmektir. Gönlün iradeden, maksat ve işlekten başka yüzü yoktur. Eğer kişinin gönlüne dünya iradesi galip olursa, yüzü dünyaya dönük olur. Onun dünya ile ilgisi, dünyayı dilem ekime olur. İlk yaratılışında dünyayı dilemek üzere yaratılmıştır. Ama Hak Teâlâ'yı dileyince ve âhirete meyli galip gelince gönlün sıfatı değişir, dönmüş olur. Yüzü başka yöne çevrilir. Demek ki, bütün amellerden kastedilen, beklenen, gönlün dönmesidir. Secde kılmaktan maksat, alnın sıfatının değişmesi veya havadan yere inmesi değildir, aksine, gönlün sıfatının dönmesi, başka bir biçim alması yâni kibirde tevâzua erişmesidir. ve:
—Allahu Ekber! demekten maksat, dilin sıfatının değişmesi, dönmesi ve harekete gelmesi değildir.
Belki, gönlün kendi azametinden dönmesidir. Ona Hak Teâlâ'nın azametinin üstün gelmesidir. Hac'da taş almaktan maksat taşların bir yerde çoğalması değildir. Yahut elin hareket etmesi de değil, belki gönlün Allah'ın kulluğuna doğrulmasıdır. Boş şeylere ve akla uymayı bırakma, ilâhî fermana itaatkâr olmaktır. Kendi yularını kendisinin elinden çıkarıp ilâhî fermanın eline vermektir. Nitekim hacılar şöyle derler:
—Ben, senin hizmetine hakikatle ve kullukla durdum, yâ Rabbi! Kurbandan maksatsa, bir koyunun canının çıkması değil, belki cahillik ve cimrilik
çirkeflerden temizlenmektir. Hayvanlara şefkatin, kendi tabiatının hükmü ile olmayıp, ilâhi emrin hükmü ile olmasıdır. Çünkü sana:
- Öldür! deseler, sen: "Bu çaresiz hayvan ne yapmıştır? Niçin ona azap vereyim?" dememelisin.
Belki, kendini kendinden bütün bütün terketmelisin ve hakikatte yok olmalısın. Çünkü zaten yoksun. Kul, kendi hakkında yoktur ve gerçekte var olan Yüce Allah'tır.
Bütün ibâdetler böyledir. Lâkin gönül Öyle yaratılmıştır ki, onda irade meydana gelince, vücut da ona uymaya kalkınca o sıfat gönülde daha sabit ve daha muhkem olur. Meselâ, eğer gönülde bir yetime şefkat zuhur etse, elini onun başına koyunca şefkat daha kuvvetli olur ve gönlün ona meyli anar. Tevazu mânâsı da belirince, başını, tevazu ile yere yakın kılar. İşte bu tevazu, böylece onun gönlünde sabit ve kuvvetli hale gelir.
Bütün ibâdetlerin niyeti hayrat murat etmektir. Tâ ki, dünyadan yüz döndürüp, âhirete yüz tutunca o niyetle amel etmek, o kastı, o isteği gönülde kuvvetli ve sabit kılar. Böyle amel, niyet ve kastı kuvvetlendirmek içindir. Her ne kadar amel de niyetten peyda olursa da, mademki hâl böyledir, bundan da niyetin amelden hayırlı olduğu zahir ve belli olur. Nasıl hayırlı olmasın ki, niyet, doğrudan doğruya kalbin kendi özündedir. Amel ise başka yerden kalbe sirayet etse gerektir. Eğer kalbe sirayet etmişse işe yarar, sirayet etmemişse gaflet içinde, işe yaramayıp kaybolur. Bundan ötürüdür ki, amelsiz niyet, bâtıl olmaz. Bu da şuna benzer ki, midede bir dert olur, eğer dertli olan kimse ilâcı içerse o ilâç ona ulaşır. Bir de göğsü üstüne o ilâcı sürse ve mideye faydalı olsun diye bunu yapsa, bu da fayda verir, ama mideye varan ilâç, göğüsten gelen şifadan daha faydalıdır. Zaten istenilen de şifanın göğüse erişmesi değildir. Böylece, hiç şüphe yok ki, ilâç mideye erişmezse faydasızdır. O ilâç mideye erişirse, sineye erişmese bile bâtıl olmaz.[1]
—Mu 'ininin niyeti amelinden daha üstündür, daha hayırlıdır. Bu hadis-i şerifle Resûlullah Efendimiz şunu demek istemişti:
— Amelsiz niyet, niyetsiz amelden üstündür!
Çünkü niyetsiz amel ibadet olmaz. Fakat amelsiz niyet ibadet olur ki, bu mânâ da gizli değildir. Ve açıklanan şudur ki, müzminin ibadeti vücut ve gönül iledir. Bu iki hayrın gönülle olanı daha üstündür. O da şundan ötürüdür ki, vücut amelinden murat, gönlün sıfatının dönmesi, değişmesidir.. Niyet ve amelden maksat ise vücudun sıfatının dönmesi, değişmesi değildir. Halk şöyle sanır ki, niyet amel için gereklidir. Oysa hakikat şudur ki, amel, niyet için gereklidir. Bütün bunlardan da kasıt, gönlün salâha dönmesidir ki, öteki cihana yolculuğa çıkan gönüldür. Saadet de, felâket ve şekavet de gönlündür, ve vücut ortada uydudur (tâbidir). Bu tıpkı Hacı olanın devesine benzer ki, Hac devesiz (yani binitsiz,) vasıtasız, olmaz, ama Hacı olan deve değildir. Gönlün dönüşü, değişmesi de bir şeyden ziyade değildir. Bu da yüzünü âhirete döndürmektir. Bu ise dünyadan ve âhiretten yüzünü Hak Teâlâ'ya döndürmektir. Gönlün iradeden, maksat ve işlekten başka yüzü yoktur. Eğer kişinin gönlüne dünya iradesi galip olursa, yüzü dünyaya dönük olur. Onun dünya ile ilgisi, dünyayı dilem ekime olur. İlk yaratılışında dünyayı dilemek üzere yaratılmıştır. Ama Hak Teâlâ'yı dileyince ve âhirete meyli galip gelince gönlün sıfatı değişir, dönmüş olur. Yüzü başka yöne çevrilir. Demek ki, bütün amellerden kastedilen, beklenen, gönlün dönmesidir. Secde kılmaktan maksat, alnın sıfatının değişmesi veya havadan yere inmesi değildir, aksine, gönlün sıfatının dönmesi, başka bir biçim alması yâni kibirde tevâzua erişmesidir. ve:
—Allahu Ekber! demekten maksat, dilin sıfatının değişmesi, dönmesi ve harekete gelmesi değildir.
Belki, gönlün kendi azametinden dönmesidir. Ona Hak Teâlâ'nın azametinin üstün gelmesidir. Hac'da taş almaktan maksat taşların bir yerde çoğalması değildir. Yahut elin hareket etmesi de değil, belki gönlün Allah'ın kulluğuna doğrulmasıdır. Boş şeylere ve akla uymayı bırakma, ilâhî fermana itaatkâr olmaktır. Kendi yularını kendisinin elinden çıkarıp ilâhî fermanın eline vermektir. Nitekim hacılar şöyle derler:
—Ben, senin hizmetine hakikatle ve kullukla durdum, yâ Rabbi! Kurbandan maksatsa, bir koyunun canının çıkması değil, belki cahillik ve cimrilik
çirkeflerden temizlenmektir. Hayvanlara şefkatin, kendi tabiatının hükmü ile olmayıp, ilâhi emrin hükmü ile olmasıdır. Çünkü sana:
- Öldür! deseler, sen: "Bu çaresiz hayvan ne yapmıştır? Niçin ona azap vereyim?" dememelisin.
Belki, kendini kendinden bütün bütün terketmelisin ve hakikatte yok olmalısın. Çünkü zaten yoksun. Kul, kendi hakkında yoktur ve gerçekte var olan Yüce Allah'tır.
Bütün ibâdetler böyledir. Lâkin gönül Öyle yaratılmıştır ki, onda irade meydana gelince, vücut da ona uymaya kalkınca o sıfat gönülde daha sabit ve daha muhkem olur. Meselâ, eğer gönülde bir yetime şefkat zuhur etse, elini onun başına koyunca şefkat daha kuvvetli olur ve gönlün ona meyli anar. Tevazu mânâsı da belirince, başını, tevazu ile yere yakın kılar. İşte bu tevazu, böylece onun gönlünde sabit ve kuvvetli hale gelir.
Bütün ibâdetlerin niyeti hayrat murat etmektir. Tâ ki, dünyadan yüz döndürüp, âhirete yüz tutunca o niyetle amel etmek, o kastı, o isteği gönülde kuvvetli ve sabit kılar. Böyle amel, niyet ve kastı kuvvetlendirmek içindir. Her ne kadar amel de niyetten peyda olursa da, mademki hâl böyledir, bundan da niyetin amelden hayırlı olduğu zahir ve belli olur. Nasıl hayırlı olmasın ki, niyet, doğrudan doğruya kalbin kendi özündedir. Amel ise başka yerden kalbe sirayet etse gerektir. Eğer kalbe sirayet etmişse işe yarar, sirayet etmemişse gaflet içinde, işe yaramayıp kaybolur. Bundan ötürüdür ki, amelsiz niyet, bâtıl olmaz. Bu da şuna benzer ki, midede bir dert olur, eğer dertli olan kimse ilâcı içerse o ilâç ona ulaşır. Bir de göğsü üstüne o ilâcı sürse ve mideye faydalı olsun diye bunu yapsa, bu da fayda verir, ama mideye varan ilâç, göğüsten gelen şifadan daha faydalıdır. Zaten istenilen de şifanın göğüse erişmesi değildir. Böylece, hiç şüphe yok ki, ilâç mideye erişmezse faydasızdır. O ilâç mideye erişirse, sineye erişmese bile bâtıl olmaz.[1]