Cevap: önemli bi soru?????
İnsan, maddi-mânevî bütün füyûzat hislerinden mahrumiyet içinde bulunduğu kabz halinde de mutlaka namazını kılmalıdır. Hatta insanın ağlama ve sızlaması bir feyiz ve bereket vesilesi olabileceği gibi, bazan bir ibtila ve imtihan da olabilir.
Kesin hüküm veremeyiz. Evet, kalbini her an fikir ve murakebe elinde tutamayan bir insanın ağlaması, sızlaması bile onun için ciddi bir tehlike olabilir.
Çünkü o, kalbinin derinliklerine çok vakıf ve nigehbân olamaz. Hatta bu haller tamamen namaza verilmiş atiyye ve ihsanlar da olsa, bu yüzden de insan namaz kılarken hep onları takip etse, ihlasa dair çok mühim bir kısım noktaları kaybetmiş olur. Zira, kapalı bir sandık gibi, Allah huzuruna, sadece Allah rızası duygusuyla meşbû ve meşgul olarak gitmek çok önemlidir. Rabbimizden dileyelim, samimiyette, kendisine bağlılıkta, ihlasta bizi zirvelere ulaştırsın...
Buna karşılık, durumumuz halkın nazarında varsın mukassî, yıkık-dökük ve hırpani olsun. Böyle bir dış görünüşün pek önemi yoktur. Bu noktaya parmak basan Efendimiz (s.a.v.) “Allah’ım! Beni halkın nazarında büyük, kendi nazarında küçük etme” diyor. Çünkü halkın nazarında nice şişirilmiş insanlar vardır ki, Allah nazarında sinek kanadı kadar kıymetleri yoktur. Önemli olan Allah’ın nazarında büyük olmaktır. Bu noktada herkes endişe ile iki büklüm olmalı ve “Allahümmec’alnî fi ayni sağiran ve fi aynike kebiran” yani “ Allah’ım beni kendi nazarımda küçük yap, Nazar-ı Uluhiyetinde de olabildiğince büyük yap!” diye dua etmelidir.
Bir diğer husus da şudur ki, ibadette Cenâb-ı Hak rûhani zevkler ihsan edebilir. Evet, bazı büyük kimseler vardır ki, bunlar ucb denen şeyi kalplerinden silip atmış ve tam tevhide ermişlerdir. Onlar mazhar oldukları bütün güzellikleri, o güzellikleri sırtlarına bir urba gibi giydiren Zat’tan bilirler.
Onun için, bu gerçeği gürül gürül söylemeyi de tahdis-i nimet sayarlar. Meselâ Efendimiz (s.a.v.) şecaat-ı kudsiyesi ile Huneyn’de kükrediği zaman, amcasının oğlu Harise bin Ubeyde veya amcası Hz.Abbas atının zimamından tutup engellemeye çalışır. O, öyle kükremiştir ki düşmana doğru tek başına gider.
Orada: “Ene-nnebiyyü la kezib Ene-bnü Abdilmuttalib Lâ fahra” Yani “Ben Peygamberim, bunda yalan yok; ben Abdülmuttalib’in torunuyum bunda fahr yok” der. Allah Rasûlü (s.a.v.) bunları söylerken, makam-ı imtinanda söyler. Ve yine aynı makam içinde buyurur ki; “Herkes haşrolduğu zaman, ben Liva’ül Hamd’in sahibi olarak haşrolacağım.” ve yine makam-ı imtihanda buyururlar ki: “Allah bana beş şey verdi ki başka Peygamberlere vermedi.”
Bunlar imtinan makamında söylenen şeylerdir. Bir tanesi bana güzel bir urba giydirmiş, gezdiğim her yerde, o zatın bana karşı cemilesini, hediyesini, ifade ediyorum. Avazım çıktığı kadar bağırıyor ve diyorum ki: “Bu sırtımdaki elbise güzel, hatta bana da güzellik katıyor, Rabbimin yarattığı hilkattaki güzelliğe ayrı bir buud kazandırıyor. Ama bu elbiseyi bana giydiren Zâtı anlatıyorum.”
İşte bu mânâda, Rabbimizin, başımızın üzerinde olan ikramlarını söylemede beis yoktur; hatta çok defa onları gizlemek belki nankörlük olur. Bu noktada Üstad Bediüzzaman Hazretleri yazdığı kitaplar için “Avazım çıkdığı kadar bağırıp diyecektim: -Yazılan sözler güzeldir, ama benim değildir, çünkü onlar Kur’ân’ın bağrında çimlenip geliştiler” diyor. Bunu Hassan bin Sabit’in Efendimiz (a.s.m.)’ı senâ sadedinde söylediği bir sözden iktibâsen alır. “Allahümme eyyidhü bi rüh’il-kudus” sözüyle teyid edilen koca şâir, Hassan İbn-i Sabit, her yanıyla, ince ve nârin bir şâirdir.. onun için, Nebîler Nebisi, İslâmiyeti medh-ü sena ettiği, göklere çıkardığı, Kur’ân’ı müdafaada bulunduğu ve o büyüleyici sözleriyle müşriklerin kuvve-i mâneviyesini kırdığı için Mescid-i Nebevi’de kürsü tahsis ederdi.
İşte, kendisi için kürsü konulan bu Hassan bin Sabit o kılıçtan daha keskin sözleriyle, kâfirlerin başlarına darbeler indirir ve mü’minleri sevindirirdi. Bir kere de şöyle demişti:
Ve mâ medahtü Muhammeden bi makâletî
Velâkin medahtü mekâletî bi Muhammedin (a.s.v.)
Yani “Ben güzel söz söylüyorum ve bu sözlerimle Hz.Muhammed’i medh ediyorum zannetmeyiniz. Benim perişan ve derbeder sözlerim, O’nun medhine dair mevzular içine girdiğinden dolayı güzellik kazanıyor.”
İşte bu, Hassan bin Sabit adına, tahdis-i nimettir. Bunları Allah’ın Peygamberine emretmiş olduğu: “Ve emma bi nimeti Rabbike fehaddis” Yani “Habibim! Sen Rabbinin nimetini dile getir!” emrine tam muvâfıktır. Hani şeytan gibi bir kadın olan (Ümmü Cemil) dedi ki, “Muhammed’in (haşa!) şeytanı artık gelmiyor.” Allah Rasulü’nü teselli için buyuruldu ki, “Mâ veddeake Rabbüke ve mâ galâ” Yani “Rabbin seni kat’iyyen terketmedi. Ve Rabbin sana darılmadı, arkasını dönmedi, göreceksin Habibim, çok yakın bir gelecekte, bugüne göre yarın, dünyaya göre âhiret, senin için daha hayırlı olacak.” Birgün geldi ki, insanlığın beşte biri ve arzın yarısı O’nun getirdiği hidayet hediyesiyle serfiraz oldu.
O muhteşem hidayetle şahlandı, küre-i arzın her tarafında minareler dikildi, çil çil kubbeler inşa edildi. Hergün 5 defa, Ezan-ı Muhammedî yeryüzünde ilan edilir oldu. Yerin bir diliminde biterken, öbür diliminde sürekli “Eşhedü enne Muhammederrasulullah” sözü çınladı durdu.
Her tarafta Ruh-u Revan-i Muhammedî şehbal açdı ve dalgalandı. Evet, Duha Suresiyle hem müjde hem de müşriklere cevap veriliyordu: “Allah seni hiç terketmedi. Esasen şeytan onlara musallat olmaktadır.” İsterseniz evvelki cümle “Ve lesevfe yu’tîke Rabbüke fe terdâ” Yani “Allah sana öyle verecek, öyle verecek ki, artık razı olacaksın.” “Velleyli” suresinden “Vedduha” suresine geçerken de -zaten iki sure arasında çok ciddi bir mutabakat var- önceki sure “Allah seni razı edecek, hoşnud edecektir.” ile biter, bu surede de hemen “Allah seni hoşnud edecektir.” der.. ve bu iki sure arasında tam bir birlik olduğunu ortaya koyar. Yani, dünyada ve ahirette sana öyle verecek öyle verecek ki, hoşnud olacaksın. Bu hoşnudluk Mahkeme-i Kübra’da ve ahirette de devam edecektir.
“İrfa’ re’seke işfa’tüşfa’ sel tu’te” Yani “Kaldır başını, iste, istediğin verilecek, şefaat et, şefaatin kabule karîn olacaktır.. kimseye verilmeyen şeyler sana verilecektir. O dakikada sana “Habib-i zîşanım, artık razı mısın?” diye sorulsa sen “Evet râzıyım.” diyeceksin. Öyleyse: “Fe emmel yetîme felâ takhar” “Sen yetime kahretme” “Ve emme’s sâile felâ tenhar” “Dilenciyi de kovma” “Ve emma bi nimeti Rabbike fehaddis” “Rabbinin ni’metini tahdis et.” Evet, şu mübarek ve muhteşem ümmete bak, tahdis et. Aradan 14 asır geçmiş olmasına rağmen peşinden gelenlere bak..!
Evet Ravza-i Tahire’ye girildiğinde, insanın içini bir his kaplamaktadır. Sanki Allah Rasûlü hayatta da, huzuruna varılınca O da görülüverecekmiş gibi olur. Bu ne eskimezlik!. Bu ne tazelik!. Bu ne yeniliktir ki, zihinlerimizde ve kalplerimizde, üzerinden 14 asır geçmiş olmasına rağmen, O (a.s.m.) vicdanlarımızda hâlâ taptazedir.
Bugün O’na karşı duyulan saygı, O’nun daima vicdanlarda taptaze yaşadığını göstermektedir. İşte bunlar, Allah’ın O’nu hoşnud etme istikametinde, O’na lutfettiği nimetlerdir. Ve Cenab-ı Hak O’na nimetlerini tahdis etmesini emretmiştir. O da bir tahdis-i nimet olarak, yukarıda kısaca işaret ettiğimiz sözlerini ifade buyurmuştur. İşte yine böyle bir tahdis-i nimet sadedinde, “Namaz benim şehvetimdir” demiştir. Ancak Efendimiz, hiçbir zaman namazdan aldığı ruh-i haz için namaz kılıyor değildir. Belki müstaidlere bu mevzuda işaret yapılmaktadır. Himmet âli tutulacak ve namaz o hale gelinceye kadar çalışma ve gayret devam edecektir.
Bütün bu söylenenler mahfuz olmakla beraber, namazın ta’dil-i erkânla kılınması ekser fukahaya göre farzdır. Ebu Yusuf’un dışında Hanefi Mezhebi ta’dil-i erkâna vacip demiştir.
Ta’dil-i erkân, namazdaki rükûnların sükunetle yerine getirilmesi ve uzuvlarda itmi’nan hasıl olacağı âna kadar devam edilmesidir. Bu, insan cesedinin maddi olarak namazda alacağı vaziyettir ki, ona riayet etmeden namaz tamam olmaz. Kanaatımce, ta’dil-i erkâna farz diyenlerin görüşüne uymak ihtiyata daha muvafıktır. Madem bunu söyleyen zâtlar, kendilerini tamamen Kur’ân’a vermiş; Kur’an ve Sünneti anlamayı hayatlarına gaye edinmiş büyük insanlardır, onların aralarında ihtilaf ettikleri hususlarda ihtiyatla amel etmek en doğru hareket tarzıdır.
Ayrıca, mü’minlerin ibadet-ü taatlarındaki zâhirî hallerine bakarak onlar hakkında hüküm vermek bize düşmez. Kaldı ki: “Senin haccın beyhûde; meşakkat çekme, namazın yatıp kalkma, geceleri kıyamın sırtında bir yük olmadan başka birşey değil, orucun ise ancak bütün gün aç durmaktan ibarettir” gibi su-i zannın ifadesi olan sözlerle, sanki bir meçhulün müdafaasını yapıyor gibi davranma, mü’minlikle bağdaştırılamaz. Zira insan nefsine karşı bir savcı gibi davranmalı; fakat, diğer mü’min kardeşlerinin avukatlığını yapmalıdır.
Kendimiz için: “Doya doya namaz kılıp, namazlarımdan feyiz ve bereket alamıyorum. Acaba şu haliyle namazım kabul olur mu olmaz mı?” diye, günahlarımızı da hatırlayarak bu tür şeyler düşünebiliriz. Fakat başka mü’minler hakkında meseleyi hep hüsn-ü zann zaviyesinden ele alma mecburiyetindeyiz.
Zira Efendimiz (a.s.m.), ondan sonraki sahabe ve tâbiîn efendilerimiz böyle davranmışlar, hiçbir zaman mü’minlerin hallerini günaha, fesada hamletmemişler, ehl-i kıble, ehl-i salat bir mü’minin bir takım fena yönlerini serrişte edip onu tecrim etme yoluna gitmemişlerdir. O’nun hakkında hep güzel düşünüp ve hasenatını bayraklaştırmışlardır.
Onlar adeta gül bahçesinde gezerken, ellerine, ayaklarına dikenlerin batıp kanatmasına mukabil “Huz ma safa da’ ma keder” prensibiyle hareket etmiş, güllerin güzelliğine ait türküler söylemişlerdir. İşte o güzide topluluk arasında bir Nuayman vardı. -Bedir’de bulunduğu da rivayet edilir.- İçki yasak edilmiş olmasına rağmen, koruk gibi şeylerden ve üsarelerden içki imal ediyor ve içiyordu.
Defaatla sarhoş olarak yakalandı ve birkaç defa da Huzur-u Risalet Penâhî’ye getirilerek te’dib edildi. Yine böyle bir durumdan dolayı Efendimiz’in huzurundaydı. Orada bulunanlardan birisi Nuayman’ı kastederek: “Allah cezanı versin. Sen ne kötü adamsın. Bu kaçıncı oldu, böyle huzura geliyorsun” gibi sözler sarfetti. Bunu duyan Allah Rasûlü (s.a.v.) “Mü’min kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın! Yani: Onun yüzüstü düşmesini, perişan ve derbeder olmasını arzu eden şeytandır. Allah onun böyle olmasını istemiyor” buyurarak onu ikaz etti.
M.FETHULLAH GÜLEN